TÜRSAK – Randevu İstanbul Film Festivali 2013

Hide Your Smiling Faces – Daniel Patrick Carbone : Şiirsel, yoğun ve dokunaklı bu film iki erkek kardeşin yaz günlerinde tanık oldukları üzerinden ölüm kavramı ile tanışmalarını anlatıyor. Carbone’un bu ilk uzun metrajlı filmi iki genç oyuncusunun doğal oyunculukları ile tatil günlerinin aylak zamanlarında ölüm gibi karanlık bir kavramla tanışan gençleri sade hikâyesi ile getiriyor karşımıza. Etkileyici bir müzik çalışması, güzel -sadece estetik açıdan değil aynı zamanda hikâye ile uyumu açısından güzel- görüntüleri ve hep aynı düzeyi tutturamamış olsa da çoğunlukla yalın, sahici ama aynı zamanda derinliği olan diyalogları ile başarılı bir film bu. Küçük ve bağımsız filmlerin gerçekçiliği yakalamayı başardıklarında seyredene nasıl dokunabildiğini de gösteren bir eser. Her şeyin “çok büyük” ve “çok korkunç” görünebildiği yaşlardaki iki çocuğun bu tecrübelerini bir de ölüm gibi sert bir kavramla yaşamalarını hikâyeyi gereksiz büyütmeden –belki bazı anlarında da yeterince güçlü olmadan- anlatan film iki kardeşin bisikletle yaptıkları kısa yolculuklar gibi: sessiz, sakin, gözlemci, alçak gönüllü bir şekilde meydan okuyan, bağımsız, ve dayanışmanın ve kardeşliğin güzelliğini sergileyen. Anlatım tarzı olarak ana akım sinemanın izinden gitmesi ve deneysellikten uzak durması ise filme en azından ilk değerlendirmede bir dezavantaj da yaratmış aslında; çünkü ana akım sinema için yeterince dramatik değil hikâye ve mizansen. Yine de sahici olan her şey gibi kesinlikle değer verilmesi gereken bir çalışma bu.
(“Gülen Yüzlerinizi Saklayın”)

The Boy Who Smells Like Fish – Analeine Cal y Mayor : Meksikalı yönetmen Mayor’un bu ilk filmi Meksika-Kanada ortak yapımı olarak çekilmiş ve doğuştan gelen tuhaf bir hastalığı olan genç bir adamı anlatıyor. Trimethylaminuria olarak bilinen ve enzimlerle ilgili bir problemden kaynaklanan hastalık ter, nefes ve idrarın balık kokusuna sahip olmasına neden olan ve tedavisi olmayan bir rahatsızlık. Yönetmen ve senaryoyu birlikte yazdığı Javier Gullón genç adamın bebekliğinden itibaren bu hastalıkla baş etmesini hafif komedisi dramına epey ağır basan ve sık sık da romantik komediye kayan bir havada getiriyor karşımıza. Oyuncu kadrosunun başarısı, bolca kullanılan şarkılar ve hafif ama popülerliğin sularında neyse ki fazla dolanmayan anlatım tarzı ile ilgi çekebilir. Kapanış jenerikleri sırasında sergilenen ve Esther Williams’ın 1940 ve 50’li yıllarda çekilen “su müzikallerine” selam gönderen sahnesi ile sinemaseverlerin ayrıca ilgisini çekebilecek olan film kahramanının tuhaf özelliğinden yola çıkıp daha sıkı ve ciddi bir yönde ilerleyebilirmiş ama bunun yerine sıcaklığa ve hafifliğe odaklanmayı tercih etmiş. Finali bir parça aceleye getirilmiş görünen ve fantezi öğesi hedeflenenin aksine sürpriz olmayan eser, hikâyenin geçtiği kahramanımızın evi başta olmak üzere set ve mekan tasarımları açısından da başarılı olan bir çalışma. Filmin sıcak havasının başarısını da teslim etmek gerek.
(“Aşk Balık Kokar”)

Giraffada – Rani Massalha : Batı Şeria’daki bir hayvanat bahçesinde görevli Filistinli bir veteriner ve oğlunun hikâyesi. Duvarın ardında ve İsrail askerlerinin tacizi altında yaşanan bir hayatın dramına dayanışma, baba-oğul ilişkisi ve zürafalar üzerinden yaklaşan bir film bu. İnsanlık dramının yaşandığı bir ortama zürafaları ekleyerek film çekici bir absürt havaya erişmiş ve özellikle finalde Batı Şeria sokaklarında yürüyen zürafanın görüntüsü gerçekten etkileyici. Ne var ki filmin genel olarak sinemasal gücünün o denli yüksek olduğu söylenemez. Fransız kadın gazeteci bir parça klişe bir karakter, hikâye özellikle sonlara doğru inandırıcılıktan zaman zaman uzaklaşıyor (gerçek ama farklı sonlanan bir hikâyeden esinlenmesine rağmen) ve sineması da sık sık Walt Disney’in aile filmlerini hatırlatıyor. Hikâye daha olgun bir senaryo ve farklı ve daha yaratıcı bir sinema dili ile başka yerlere gidebilirmiş ama film pek oralarda değil. Yine de Massalha’nın ilk yönetmenlik denemesi ile karşımıza gelen film ilgiyi hak ediyor. Doğadaki tüm hayvanlardan farklı olan zürafayı hikâyenin parçası yapması ve Filistinliler’in çağımızda yaşanması ile daha da absürt görünen dramını kafesteki bu asil hayvanı duvarın ardına hapsedilmiş bir halkın sembolü olarak başarılı bir şekilde kullanması ve sürekli üzerinize doğrultulmuş bir silahın karşısında yaşamanın ne demek olduğunu farklı bir hikâye üzerinden anlatması ile ilginç bir film bu ve adını da “giraffe” (zürafa) ile “intifada” (isyan, direniş) kelimeleri kullanılarak yapılan kelime oyunundan alıyor.
(“Zürafa”)

Sinemasının Aynasında Türkiye – Oğuz Demiralp

Oğuz Demiralp’ın bir eleştirmen olarak değil bir seyirci olarak kaleme aldığı yazıları çoğunlukla son otuz yılda çekilmiş filmler üzerinden ülkenin halini yorumluyor. Diplomatlığı da bulunan yazar kitabındaki Türkiye incelemesine konu olan filmleri Strasbourg’da her yıl düzenlenen Türk filmleri haftasında gösterilen eserler arasından seçmiş.

Yazarın da belirttiği gibi kesinlikle bir film eleştirisi kitabı değil bu. Zaten yazılarda da filmlerin sinemasal değerlerine sadece birkaç cümle ile değiniliyor ve bunun yerine yazar filmin ne anlattığına ve anlattığının Türkiye’deki hangi toplumsal veya sosyolojik olguya karşılık geldiğine odaklanıyor. Örneğin Yeşim Ustaoğlu’nun “Güneşin Yolculuğu” filmini Kürt sorunu, Yavuz Turgul’un “Gönül Yarası” filmini yitirilen Cumhuriyet idealleri ve Ezel Akay’ın “Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?” adlı eserini toplumdaki aydın-halk ikilemi ve iktidarın eleştirilebilmesi/eleştirilememesi üzerine düşüncelerini söylemek için araç olarak kullanıyor Demiralp. Dile getirilen düşüncelerin derinliği yazıların kısalığı ve filmin hikâyesinden yola çıkılmış olması nedeni ile daha çok bir köşe yazısı düzeyinde kalıyor açıkçası ama zaten yazarın bu konuda farklı bir iddiası da yok. Dolayısı ile Süreyya Duru’nun “Kara Çarşaflı Gelin” filminden yola çıkılarak yazılan ve Türkiye toplumunun feodal yapısına ağa baskısı, kan davası ve toprak reformu üzerinden bakan yazıdaki “Türk solu Devlet’ten hiçbir zaman ümidini kesmemiştir” gibi iddialı cümleleri genellikle daha ileriye taşımıyor yazar ve bu nedenle de okuduğunuz daha çok alınmış birtakım notlar seviyesinde kalıyor. Yine de okuyanı fazla yormayan yazılanların şu önemini teslim etmek gerek: Tüm filmler, ister ticari amaçla ister sanat odaklı üretilmiş olsun, bir okumaya da imkân sağlar. Hikâye mutlaka toplumsal bir olguya –bilinçli veya bilinçsiz- değinir. Bu değinme hangi amaçla ve hangi düzeyde yapılırsa yapılsın, seyirciye de mutlaka bir şeyler anlatır. İşte kitaptaki yazılarda ele alınan filmler sinemasal kalitelerinden bağımsız olarak yazara bu okuma fırsatını sağlamış ve o da bu fırsatı kullanmış görünüyor. Onun filmleri okumasının sonuçları da kitabın okuyucusuna bir düşünme ve tartışma eylemi için çıkış noktası veriyor en azından.

Demiralp’ın yazılarında dile getirdiği düşünceleri kendisini yüzü net bir biçimde Batı’ya dönük bir “Cumhuriyet çocuğu” olarak nitelendirebileceğimiz içeriklere sahip genelde. Lütfi Akad’ın “Kanun Namına” ve “Üç Tekerlekli Bisiklet” ve Tunç Başaran’ın “Kaçıklık Diploması” filmlerinin çıkış noktası olduğu yazılardaki Cumhuriyet ve Atatürk övgüleri bu nitelemenin en iyi örnekleri. Yine Tunç Başaran’ın “Abuzer Kadayıf” filmi ile ilgili yazıdaki arabesk ile ilgili satırları da yazarın bugün kolayca yapıştırılıveren bir yafta olan “elitist” eğiliminin işaretlerini veriyor. Fatih Akın’ın “Yaşamın Kıyısında” filmi hakkındaki yazıda yer alan ve ana dilini kullanabildiğin bir toplumda yaşayabilmenin önemi ile ilgili satırların “Güneşin Yolculuğu” yazısındaki Kürt sorununa asıl odağından değil devletin bakışından bakan cümleler ile çelişkinin kaynağını ise Cumhuriyet’in başlattığını onu tahrip etmeden sorgulamayı başaramayan bir neslin dramında aramak gerekiyor.

En Terrains Connus – Stéphane Lafleur (2011)

“Belki de aile olmak için artık çok geç”

Bir erkek ve bir kız kardeşin gelecekten geldiğini iddia eden bir adamın söylediklerinden sonra değişen sıradan ve keyifsiz hayatlarının hikâyesi.

Kanadalı yönetmen Stéphane Lafleur’ün ikinci uzun metrajlı filmi sıradan iki karakteri ele alan ve “gelecekten gelen adam” gibi fantastik bir öğeye sahip olmasına rağmen gerçekçi anlatımı ile dikkat çeken bir çalışma. Kimilerine fazlası ile minimalist gelebilecek eser, iki baş oyuncusunun ekonomik ve sıcak oyunu ve özellikle çok başarılı finali ile ilgiyi hak eden bir film.

Francis La Haye’in oynadığı Benoit ve Fanny Mallette’in canlandırdığı Maryse karakterleri biri erkek ve hâlâ babası ile yaşayan, diğeri ise kadın ve evli olan iki kişi. Her ikisi de hayatlarından pek memnun görünmeseler de filmimiz özel herhangi bir neden belirtmiyor bunun için. Hikâye ilerledikçe anneleri beş yıl önce ölmüş iki kardeşin sıradan hayatlarına girmeye başlıyoruz ve girdikçe de “çekiciliği olmayan” bu karakterlere farkında olmadan aslında ne kadar ısındığımızı farkediyoruz. Yönetmenin bu becerisi finalin o çarpıcı duygusallığa sahip olmasını da mümkün kılıyor. Üstelik bu duygusallığı ne yapay öğelere başvurarak ne de filmin o ana kadar sakin ilerleyen anlatım tarzında bir değişiklik yaparak elde ediyor Lafleur. Finalde erkeğin kız kardeşine o son cümleyi söylediği ve onun da gülümsediği anda bu karakterleri ne kadar benimsediğinizi belki de ilk kez farkediyorsunuz. Benoit ilerleyen yaşına rağmen hâlâ babasına muhtaç görünen ergenlik çağındaki bir genç gibi. Kendisinden yaşça büyük ve ondan nefret eden küçük bir çocuğu olan kadınla yaşadığı ve pek yolunda gidiyor gibi görünmeyen ilişkisi adamın hayatında pek de mutluluk verici bir şey olmadığının bir göstergesi ama onun bu gri hayatının ve beceriksizliğinin asıl sembolü sık sık bozulan ve her defasında babasından yardım istemek durumunda kaldığı kızağı. Yönetmen Lafleur’e ait olan ve Valérie Beaugrand-Champagne’in katkıda bulunduğu senaryo benzeri bir gri hayatı kız kardeş için de getiriyor karşımıza. Onun da beceriksiz ve muhtaç bir yanı (erkek kardeşi gibi babasına değil kocasına) var diyor hikâyemiz ve kocası ile arası pek de sıcak görünmeyen karakterimizi çalıştığı fabrikadaki bir iş kazasından sonra takıntı yaptığı bir konu nedeni ile iyice depresif bir hayat içinde getiriyor karşımıza.

Kar altındaki bir yerde geçen filmin bu doğal “soğukluğu” ve kahramanlarımızın gri hayatları normal olarak hemen ısınabileceğiniz bir hava sağlamıyor hikâyeye. İki oyuncunun başarılı performanslarına rağmen finale yakın bir ana kadar muhtemelen hâlâ karakterlerin sizde yarattığı izlenim tam anlamı ile oturmamış olacaktır. Lafleur’ün hikâyeye kattığı küçük mizah anları belki sayıca bir parça daha fazla ve daha çarpıcı olsa film çok daha etkileyici olabilirmiş. Bu eksikliğin de etkisi ile film dinamizm açısından da her zaman yeterli bir düzeye ulaşamıyor. Tüm o sessiz sahneleri de düşününce sanki orta metrajlı bir film zorlama pahasına uzun metrajlıya dönüştürülmüş gibi görünüyor. Sagor & Swing adlı İsveçli bir ikiliye ait olan müzikler başta pek çekici görünmese de hikâye ilerledikçe filmin amosferi için doğru bir seçim olarak gösteriyor kendini. Bu eksikliklerine rağmen filmi değerli kılan başka unsurlar var. Öncelikle yukarıda da vurguladığım gibi tüm final bölümü gerçekçilikten ve doğallıktan sapmadan, bağırıp çağırmadan sessiz ve etkileyici bir duygusallığın nasıl elde edilebileceği konusunda değme tecrübeli yönetmene örnek gösterilebilecek anlar içeriyor. Tezgahın çekmecesinde bıçak arama bölümü ile doruğuna çıkan tüm o aile yemeği sahnesini, erkeğin gelecekten gelen adamla yaptığı ve “o kadar uzak gelecekten gelmiyorum” esprisi ile keyiflenen sohbeti ve bizde de bir ara çok moda olan balon adam görüntüsünü de ekleyeim bunlara. Verilen hava ile şekilden şekile giren dev bir adam boyutundaki bu balonun bir süre sonra sınırlı kombinasyonlar içinde gidip gelmesi ve tüm o canlı görünümüne rağmen aslında hep olduğu yerde kalmaya mahkum olması karakterlerimizin hayatının da bir sembolü olarak başarı ile kullanılmış. Keşke daha fazla olsaydı dediğimiz küçük mizah anları ise hem beklenmedik bir anda karşımıza çıktıkları hem de hikâyenin akışını ve havasını bozmayan bir doğallık ile oluşturuldukları için ek bir çekiciliğe sahip olmuşlar.

Yukarıda örneklediğim sembol kullanımı, hafif absürt mizahı ve finalin kahramanlarımızın yanında kendinizi üçüncü bir kardeş olarak hissetmenizi sağlayacak başarısı ile ilgiyi hak eden bir çalışma özet olarak. Evet, belki de sevgi ile ilgili hiçbir şey için asla geç değildir…

(“Familiar Grounds”)

Glengarry Glen Ross – James Foley (1992)

“Bu saati görüyor musun? Bu saati görüyor musun? Bu saat senin arabandan daha pahalı. Geçen yıl 970 Bin Dolarlık satış yaptım. Ya sen? Görüyorsun dostum, işte ben buyum ve sen bir hiçsin. İyi bir adam? Umurumda değil. İyi bir baba? Lanet olsun! Evine git ve çocuklarınla oyna.”

Bir emlak bürosunda çalışan ve ağır satış baskısının altında çileden çıkan çalışanların hikâyesi.

David Mamet’ın Pulitzer ödüllü tiyatro oyunundan sinemaya uyarlanan ve James Foley tarafından yönetilen bir film. Foley’in sinema yönetmenliği kariyerinin en parlak ve “At Close Range – Kapan” ile birlikte kayda değer iki filminden de biri. Muhteşem bir oyuncu kadrosunun tüm üyelerinin oyunculuk sanatının zirvelerinde dolaştığı film emlakçıların dünyasında geçse de aslında genel olarak tüm bir ekonomik ve sosyal sisteme (kapitalizme?) sert bir eleştiri getiren bir çalışma. Müziğinden görüntü çalışmasına pek çok alanda teknik üstünlükleri de olan film zaman zaman sinemadan çok televizyon için filme alınmış bir tiyatro oyunu havası vermiyor değil ama karşımızda o derece güçlü bir kadro var ki kendisini affettirdiği söylenebilir. Filmi seyrettikten sonra bu hikâyeyi bir tiyatro salonunda böyle büyük bir kadro ile ve canlı olarak seyretme arzusunu duyurması bile başlı başına takdir edilecek bir başarı.

Al Pacino, Jack Lemmon, Alec Baldwin, Alan Arkin, Ed Harris, Kevin Spacey ve Jonathan Pryce… Bir filmin kadrosu bu isimlerden oluşursa ve onların tümü de karşılıklı bir oyunculuk gösterisi içinde sizi avuçlarının içine alırlarsa, şikayet edeceğiniz tek bir konu olur herhalde sinemasever olarak: Filmin bitmesi. Her ne kadar ödüllerde veya adaylıklarda Pacino ve Lemmon’ın adı geçmiş olsa da tüm kadro kesinlikle çok başarılı ve Mamet’ın zaten kendisine ait olan sağlam bir malzemeden, tiyatro oyunundan, uyarladığı hikâyedeki muhteşem diyaloglarını birbiri ardına mükemmel bir performans ile dile getiriyorlar. Pek çok başka oyuncunun bu filmde rol almak için neden kulis yaptığını veya rol kapma fırsatı bulmuş oyuncuların neden standart ücretlerinin çok altındaki tutarları kabul ettiğini filmi seyredince anlamak çok kolay. Lemmon’ın “hayatımda birlikte film yaptığım en muhteşem kadro” dediği bu oyuncu grubunun karşısına çıkan fırsat hiçbir oyuncunun kaçırmak istemeyeceği türden çünkü. Sıkı diyaloglar, gerçek karakterler ve akıllıca kurgulanmış bir hikâye bir oyuncunun sık sık karşısına çıkmaz. Oyuncuları tek tek övmeye gerek yok ama rolü nispeten küçük olsa da ve çarpıcı diyaloglar gibi bir silahı olmasa da, canlandırdığı ezik erkek müşteri rolünde Pryce’ın karakterine kazandırdığı gerçekçiliğin ayrıca altını çizmek gerekiyor dikkatlerden kaçmaması için.

Juan Ruiz Anchía’nın oyuncuların dinamik performansını yakalayan ve hikâye ilerledikçe renk ve ışık değerlerini atmosferi doğru yansıtacak şekilde farklılaştıran görüntüleri ve bol Oscar’lı besteci James Newton Howard’ın caz ağırlıklı müziğinin de başarısına katkıda bulunduğu bir film karşımızdaki. Kapanış jenerikleri ile birlikte dinlediğimiz ve Al Jarreau’nun seslendirdiği “Blue Skies” benzeri şarkılar da filme ciddi katkı sağlıyorlar. Peki tüm bu unsurların desteklediği hikâye ne anlatıyor? Paranın ve “başarının” tek değer olduğu bir sistemi tüm çıplaklığı ile bir mikro hikâye üzerinden getiriyor karşımıza film. Şirket yöneticilerinin başarısız gördüğü veya yeterince başarılı görmediği çalışanları aşağıladığı, çalışanların rekabet adı altında birbirine düşürüldüğü ve insani tek bir duygunun veya önceliğin bile sistemin çarklarının “dönmesi gerektiği gibi” dönmesine engel olmasına izin verilmediği bir dünya bu. Bu dünyanın içinde debelenen, onurunu korumayı bile unutup tek hedefleri hayatta kalmaya dönüşmüş karakterlerin trajedisi sadece bu insanlara özgü değil diyor filmimiz. Bu bir sistem sorunu diyor sert hikâyesi ile ve seyircinin de yüzleşmesini bekliyor kendi hayatı ile. Bunu yaparken de, yönetmen Foley oyuncularından ve diyaloglardan aldığı desteği sonuna kadar kullanarak pek çok çarpıcı sahneye imza atıyor. Lemmon’ın karakterinin umutsuz satış çabaları ve yine onun finaldeki yıkılmış hali, Harris ile Arkin arasındaki ilkinin diğerini bir eylemi yapmak için kandırmaya çabaladığı tüm bir bölüm, Pacino’nun muhteşem oyunculuğu ile şov yaptığı ve monologlarını dile getirdiği tüm sahneler, Pryce’ın satın almaktan vazgeçtiğini söylemek için geldiği ofiste Pacino ile arasında geçenler vs. kesinlikle sinema tarihine geçecek güzellikteler.

Bol bol küfürlü cümlelerin kullanıldığı, karakterlerin özdeşleşmeye özellikle imkân vermeyecek şekilde genellikle olumsuz özelliklerle çizildiği film yukarıda sıraladığım tüm başarılarına rağmen sinemasal güç açısından çok yükseklerde gezinmiyor. Bunun en güzel kanıtı da yine yukarıda örneklerini verdiğim sahnelerin mizansen nedeni ile değil, oyunculuk ve diyaloglar nedeni ile bu denli parlak olmaları. Böyle olunca da bu hikâyeyi aynı kadro ile tiyatroda izlemek kim bilir nasıl keyifli olurdu diye düşünmekten kaçınamıyorsunuz. Çok ama çok konuşulan ve epey de hızlı konuşulan filmden en çok keyif alacaklar filmi orijinal dilinden takip edecek kadar İngilizce bilgisi olanlar sanırım. Altyazıları takip ederken hem kimi diyalogları hem de daha önemlisi oyuncuların performanslarındaki kimi anları kaçırmak filmden alınacak keyife zarar verebilir çünkü. Ayrıca Foley’in tiyatro havasını azaltmak için başvurduğu kimi kamera hareketlerinin zaman zaman yapay bir hava oluşmasına neden olduğu da söylenebilir. Bunlar bir yana, kapitalizmin insanların doğasını ve ahlâkî yaklaşımlarını nasıl bozduğunu nerede ise nihilizm örneği olarak nitelenebilecek bir resimle anlatan film sadece oyuncuları için bile seyri kesinlikle hak ediyor. Filmin oyunculuklarını bir büyük orkestra eserine, tüm enstrümanların hem kendi sololarını yapabildiği hem de diğer enstrümanlarla ikili ve üçlü ortak performanslar sergileme imkânı bulduğu bir esere benzetmiş bir eleştirmen ve çok doğru bir tanımlama yapmış.

(“Amerikalılar”)