La Ragazza del Lago – Andrea Molaioli (2007)

“Çocuğunuzu kaybetmenin ne demek olduğunu bilir misiniz?”

Kayıp küçük bir kızı araştırmak için çağrıldığı küçük bir kasabada gölün kenarında cesedi bulunan başka bir genç kızın katilinin peşine düşen bir komiserin hikâyesi.

İtalyan Andrea Molaioli’nin ilk yönetmenlik çalışması Norveçli polisiye yazarı Karin Fossum’un Dedektif Sejer karakterini konu edinen romanlarının birinden sinemaya uyarlanmış. Belki derin bir edebiyat havası olmasa da elinize aldığınızda bırakamadığınız türden bir romandan çekilen film tıpkı bu romanlar gibi yüksek/yeni bir sinema tadı içermiyor olsa da kendisini ilgi ile izletmeyi başarıyor. Hani şu küçük ve herkesin birbirini tanıdığı kasabalarda geçen, kahramanı olan dedektifin de kendi acıları olan türden romanlar vardır. İşte film romanın bu havasını sinemaya başarı ile aktarmış ve ortaya alçak gönüllü, derli toplu ve küçük ama keyifli bir film çıkmış.

Muhteşem bir doğa içindeki ve orman, dağ ve göl ile çevrili kasabada yaşanan hikâye kayıp olan küçük bir kız etrafında şekillenecek gibi başlasa da kısa bir süre içinde cesedi bulunan genç kıza ve onun katilini bulmaya çalışan komisere odaklanıyor. Gereksiz bir şaşırtma gibi görülebilecek bu tercih aslında filmin tüm hikâyesinin etrafında döndüğü temaya(lara) ilk girişi sağlıyor. Film boyunca hikâye aile, anne-baba-çocuk ilişkileri ve toplumun bu en eski kurumunun içindeki sevgi, nefret ve tüm çatışmaları odağına alıyor. Filmdeki tüm ana karakterlerin çoğunlukla aile ilişkilerinden, yakınlarından kaynaklanan sorunları var. Senaryo muhtemel katilleri bize tek tek tanıtırken her birinin acısını, sorunlarını karşımıza getiriyor ve yavaş yavaş ortaya çıkan sırlar hem hikâyeye ilginin ayakta kalmasını sağlıyor hem de katilin kimliği konusunda son ana kadar merak duygusunu canlı kılıyor.

Popüler sinemanın bu hikâyeye getireceği aksiyondan uzak bir film karşımızdaki. Kısa bir koşuşturmaca dışında filmde ciddi bir aksiyon sahnesi yok ve hikâye daha çok bir Agatha Christie romanı tadında ilerliyor. Bu “hareketsizliği” destekleyen bir mizansen anlayışına başvurmuş yönetmen Molaioli ve kamerasını çok sık hareket ettirmiyor. Bunun yerine tümü başarılı oyunlar veren oyuncularının ve elbette komiser rolündeki Toni Servillo’nun performanslarından alıyor desteğini. Her bir karakterin acılı olduğu ve her birinin kendi trajedisini yaşadığı hikâyede oyuncular da tıpkı filmin genelinde olduğu gibi “sessiz çığlıklarla” sergiliyorlar performanslarını. Aynı hikâyenin örneğin bir Hollywood versiyonunda dökülecek yaşları veya atılacak çığlıkları düşününce bu sessizliğin filme hayli yakıştığını söylemek daha da anlamlı oluyor. Örneğin itiraf sahnesi yalınlığı ve tarafsızlığı ile epey başarılı oluyor bu tercih nedeni ile. “Il Divo” filmindeki görkemli ve gösterişçi muhteşem performansı ile oyunculuğunun zirvesinde dolaşan Toni Servillo’nun hikâyenin komiserine can verirken sergilediği sadelik ve sessizlik bu oyuncunun inanılmaz zıt tarzlara nasıl aynı başarı ile yaklaşabildiğini göstermesi açısından da önemli ayrıca.

Filmin kimi kusurları da var elbette. Yorgun ve mutsuz komiserimizin sinamadaki benzerlerinden çok bir farkı yok örneğin ama bundan da önemli olan tüm bu sadelik içinde filmin seyirciyi sarsmayı başaramaması. Evet, ipuçları seyircinin merakını artırıyor ve diri kılıyor seyir arzusunu ama yeteri kadar güçlü değil bu şaşırtma anları ve filmin kimi zaman gereğindan fazla düz seyreden akışını gerektiği kadar canlandıramıyorlar. Yine de filmin çekildiği Kuzey İtalya’daki Tarvisio kasabasının muhteşem güzeliğini abartmadan karşımıza getiren başarılı görüntüleri ve hikâyeye gayet uygun müziği ile bu film eline aldığı polisiye romanı bitiremeden uyuyamayanların aradığı türden atmosferi ve büyük laflar etmeden seyircisinin ilgisini çekebilmesi açısından ilginç bir film. Belki şunu da eklemek gerek : Her ne kadar filmde kadınlar da ana rollerde olsalar ve katili aranan kişi bir kadın da olsa, bu hikâye sanırım daha çok erkekler ve babalar için; sevginin (eşe veya çocuğa duyulan türden bir sevgiden söz ediyorum) koşulları, daha doğrusu koşullara bağlılığı üzerine alçak gönüllü okumalara da açık olan film bu açıdan da erkeklerin ilgisini çekebilir.

(“The Girl by the Lake” – “Göldeki Kız”)

Windprints – David Wicht (1990)

“Yerlilere göre, Tanrı Namibya’yı öfkeli olduğu bir gün yaratmış”

Henüz bağımsızlığına kavuşmadığı ve Güney Afrika’nın yönetimi altında olduğu yıllarda Namibya’da sadece kendisi gibi siyahları öldüren bir yerli ve peşindeki Güney Afrikalı beyaz bir kameramanın hikâyesi.

Asıl olarak televizyon için yapmcı olarak çalışan David Wicht’in ilk ve tek yönetmenliği. Senaryonun temel sorumlusu da olan Wicht’in bu çalışması hemen her açıdan vasat bir düzeyde kalan ve John Hurt ve Sean Bean gibi iki yetenekli oyuncunun da senaryonun hayli yüzeysel olması nedeni ile kendilerini gösteremedikleri bir film.

Açılış jenerikleri öncesinde yazılı olarak görüntüye getirilen kısa notlarla Namibya’nın tarihini seyirciye aktaran film gizemli bir “seri katilin” hikâyesini anlatmaya soyunuyor sonrasında. Çok az kişinin gördüğü ve bir türlü yakalanamadığı için yerli halk arasında bir efsaneye dönüşen adamın bu hikâyesini film ne yazık ki ne bir efsanenin hak ettiği epik boyutlarla, ne de hikayenin potansiyel olarak sahip olduğu aksiyon veya politik boyutları ile tatmin edecek bir şekilde anlatabiliyor. Senaryo en azından bu alanlardan (politika, ırkçılık, mit, gerilim vs.) herhangi birine konsantre olabilse belki ortaya keyifli bir çalışma çıkabilirdi ama bu hali ile film hemen her açıdan yetersiz kelimesi ile özetlenebilecek bir sonuca sahip olmuş. Filmin elle tutulur bir şekilde dile getirebildiği tek husus gazeteci olmakla tanık olunan olayda taraf olmak arasındaki çatışmayı gündeme getirebilmek olmuş. Açılışta siyah olan bir gazeteci arkadaşı tarafından sadece gözlemekle yetinmek ve olayların arkasındaki gerçekleri deşmemekle eleştirilen gazetecinin hikaye boyunca düştüğü ikilem ve finaldeki son görüntüleri (özellikle açılışta tanık olduğumuz, yerli efsanenin su içme sahnesinin benzerini bu kez gazeteci ile tekrarlaması ile dikkat çekiyor film) bu tartışmalı konuda seyirciyi de düşünmeye sevk edebilecek bir yaklaşım getirmiş filme. Kameramanın takındığı tutum ile birlikte çalıştığı ve olaylara bulaşmama prensibi ile işini yapan tecrübeli gazetecinin (John Hurt) tutumu arasındaki farklılık dikkat çekiyor burada.

Senaryonun içeriği nedeni ile ikinci planda bir rolü olan ve bu rolün içini doldurabilmek için gerekli malzeme kendisine sağlanmamış olan John Hurt silik bir oyun veriyor doğal olarak. Kameramanı canlandıran Sean Bean ise işini yapıyor açıkçası ama filmin sık sık sıradana dönüşen atmosferinden o da payını alıyor. Politik, sosyolojik ve ekonomik boyutları olan ve gerçek bir Namibyalı karakterden esinlenen hikâye seyirciyi bir türlü avucunun içine alamamasının sıkıntılarını yaşayan ve televizyon dizisi havasındaki mizanseni ile vasat bir filme kaynaklık etmiş ne yazık ki. Yine de en büyük kötüklerden biri olan ırkçılığın bir zamanlar nasıl devletlerin ve halkların genlerine yerleşmiş olduğunu gösteren kimi sahneleri ile ilgi çekebilir. Elbette bu kötülüğün aslında yok olmadığını da unutmadan izlemeli.

(“Rüzgarın İzleri”)

Love Happy – David Miller (1949)

“Seni Zoto kardeşlerle tanıştırayım; sevmediğim insanların icabına bakarlar”

Yanlışlıkla ellerine geçen elmas nedeni ile peşlerine hırsızların düştüğü iki kişinin ve o elmasın peşinde olan bir dedektifin hikâyesi.

Hollywood’un komedi türündeki yıldızlarından Marx kardeşlerin (bizde tanındıkları isimle Üç Ahbap Çavuşlar) birlikte oynadıkları son sinema filmi. Sinema tarihine “Duck Soup” ve “A Night at the Opera” gibi klasikler armağan etmiş olan bu kardeşlerin en vasat filmi olarak nitelendirilebilecek çalışma komedyenlerin bireysel performanslarının öne çıktığı, hikâyenin hemen hiç öneminin ve hatta anlamının olmadığı ve kendinizi sık sık bir varyete sahnesinde hissedeceğiniz bir eser. Marilyn Monroe sinemadaki ilk rollerinden birinde kısacık sahnesi ile hikâyeden rüzgar gibi geçip giderken, arada eğlendirmeyi başarsa da filmin kendisi de herhangi bir kalıcı iz bırakma ihtimali olmadan bitiyor.

Çok sıkıntılı bir senaryosu var filmin ve problemleri de birden fazla. Öncelikle elmas hikâyesi ile bir müzikali sahnelemeye çalışan tiyatro grubunun hikayesinin sinemasal açıdan örtüşen hiçbir yanı yok. Sanki sadece filmde şarkılar, danslar da olsun diye eklenmiş bu müzikal sahneler. Benzer şekilde Groucho Marx’ın canlandırdığı dedektif karakteri ve onunla ilgili tüm bölümler de hikâyeye hiçbir şey katmadığı gibi filme sanki sonradan yedirilmiş gibi duruyor. Groucho’nun filmde diğer iki kardeşle ortak tek bir sahnesinin bile olmaması bu eğreti durma durumunun iyice altını çiziyor. Daha çok Harpo’nun karakterine ağırlık verir gibi görünen hikâyede o ve Chico sırası ile sanki bireysel şovlarını yapıp duruyorlar. Bu şovların bir kısmı, evet kesinlikle eğlenceli ama sinemasal bir önem taşımıyorlar açıkçası. Filmin bu sinemasal sıkıntısının aşılabildiği belki de tek bir bölüm var; bu bölümde Harpo ve Chico peşlerine düşen hırsızlardan kurtulmak için bir binanın tepesinde koşturup dururken özellikle Harpo kelimenin tam anlamı ile döktürüyor ve fiziksel komedinin çarpıcı bir örneğini sergiliyor. Tüm filmografisinde sadece tek bir filminde ve onda da sadece tek bir cümle konuşan bu “sessiz” oyuncu gerek bu sahnede gerekse “bakışlarla dövüldüğü ve hipnotize edildiği” sahnedeki performansı ile damgasını vuruyor filme. Sanatçının yıllar sonra bizde Nejat Uygur tarafından (ama kesinlikle çok konuşarak) nerede ise birebir kopyalanan tarzı dozunun kaçmadığı anlarda bu filmin de en elle tutulur yanını oluşturuyor. Filmin kimi göndermeleri de ilginç aslında: Örneğin hiç konuşmayan (bunu biz biliyoruz ama hırsızlar bilmiyor) Harpo’yu hırsızların türlü işkence ile konuşturmaya çalışması veya senaryonun adet ve içerik olarak hayli zayıf olduğu sözlü esprilerden biri olan “Bir Fransız filminde olsaydık bunu yapabilirdim” cümlesi (Groucho bir kadının üzerini araması gerekirken son anda vazgeçerek söylüyor bu cümleyi).

Özellikle diyalogsuz anlarında oyuncularının performansı ve müziğin kullanımı ile sessiz sinema döneminin komedilerini hatırlatan filmde Harpo ve Chico müzikal yeteneklerini de sergiliyorlar ve ilki arpını diğeri de piyanosunu konuşturuyor çeşitli sahnelerde. Bu sahneler filmin bir ciddi sıkıntısını daha ortaya koyuyorlar öte yandan: bölümlerin gereksiz uzatılması. Özellikle arp çalma sahnesi nerede ise bir mini konser uzunluğunda ve üstelik piyano sahnesini hiç olmazsa anlamlı kılan komediden de yoksun. Bu ve diğer kusurlarına rağmen filmin zaman zaman eğlendirdiğini de söylemek gerek. “Gypsy Love Song” adlı şarkının keman ve piyano ile çalındığı sahne, ortalığı dumana boğan sigara içen kuş şeklindeki reklam panosu veya Harpo’nun dakikalar boyunca üstünün arandığı sahne yukarıdan belirtilen diğer sahnelere kolayca eklenebilir. Başta düşünüldüğü gibi sadece Harpo’nun oynadığı bir film olarak çekilse belki de çok farklı ve muhtelemen daha keyifli bir filmle karşı karşıya olacaktık ama yapımcı şirketin zorlaması ile filme diğer iki kardeşin karakteri de eklenince hikâye maalaesef iyice eğreti hale gelmiş ve ortaya bütünsellikten yoksun bir sonuç çıkmış. Yine de hikâyeden bağımsız olarak kimi keyifli anları ve kısacık sahnesinde bile ileride sinemaya damgasını vuracağını hissettiren Marilyn Monroe için izlenebilir. Son olarak filmin sinema tarihinde “ürün yerleştirmenin” (ücret karşılığında ticari markaların filmde altı vurgulanarak karşımıza çıkarılması) yoğun olarak kullanıldığı ilk örneklerden biri olduğunu da belirtelim.

(“Üç Ahbap Çavuşlar Elmas Peşinde”)

It Started in Naples – Melville Shavelson (1960)

“Bir insan hem avukat hem domuz olabilir; sık rastlanan bir şeydir”

Evli olan kardeşinin ölümü üzerine İtalya’ya gelen bir Amerikalı adamın kardeşinin geride başka bir kadından olan bir çocuk bıraktığını öğrenmesi ile gelişen olayların hikâyesi.

Aralarında İtalyan Yeni Gerçekçilik akımının usta senaristi Suso Cecchi D’Amico’nun da olduğu kalabalık bir ekip tarafından yazılmış vasat senaryosu ile bu film Sophia Loren’in Hollywood ile işbirliği döneminden vasat bir çalışma. Loren’in ve hikâyenin yaşandığı Capri adasının güzelliği dışında seyircisine pek bir şey veremeyen film yine de bu iki güzelliğin hatırına izlenebilir.

Amerikan sinemasının film çekildiği tarihte 59 yaşında olan yıldızı Clark Gable ile aynı tarihte 26 yaşında ve güzelliğinin/gençliğinin doruğunda olan Loren arasında bir aşk ne kadar inandırıcı/çekici olabilirse film de sinemasal olarak o kadar inandırıcı/çekici olabilmiş maalesef. Gable sondan bir önceki filminde çok yorgun ve hantal bir oyun verirken, Loren senaryonun kendisine bir derinlik yaratmasına imkân vermeyen içeriği nedeni ile soğuk Amerikalı’nın gerçekleri görüp Akdeniz tarzı bir hayatın tadını çıkaracak bir insana dönüşmesindeki payını sadece klişelere dayanarak göstermeye çalışıyor. Dansları ile eşlik ettiği şarkıları, kanlı/canlı güzelliği ve o seksi ve büyük gülümsemesi ile filmin kendisinden beklediğini belki de fazlası ile veriyor aslında Loren. Senaristlerin gürültülü, kalabalık ve elbette eğlenceli İtalyanlar’ı bolca vurgulayarak filme katmaya çalıştığı sıcaklığı elde ettiği söylenebilir ve Capri’nin güzelliğinin bu sıcaklığı artırdığı da. Hamburger ve beyzboldan oluşan (film bunu olumsuz olarak mı gösteriyor, pek anlaşılmıyor ama) Amerikan kültürünün karşısına çıkarılan İtalyan kültürüne güçlü bir sempatisi olduğu açık filmin. Evet insanlar kavga ediyor, sokaklar ve insanlar gürültülü ve küçük üçkağıtlar yapıyorlar ama finalde trendeki snob Amerikalı turistlerin İtalya’yı ve kültürlerini küçümseyen sözlerinin Amerikalı kahramanımızı kızdırması gibi hikâyedeki her tür İtalyan öğe de seyircinin bu Akdeniz kültürünü sevmesini garanti edecek şekilde (ve elbette klişelerden kaçamadan) sergileniyor.

Mekanın ve Loren’in doğal güzelliği, çocuk (elbette o tarihte) oyuncu Marietto’nun sempatikliği ve usta görüntü yönetmeni Robert Surtees’in Capri’nin turizm sektörüne de hizmet edebilecek başarılı görüntüleri ile film bell bir cazibeyi garanti ediyor aslında. Gürültülü ama eğlenceli, yoksul ama onurlu İtalyanlar’dan bir kadının soğuk bir Amerikalı adamı dönüştürme hikâyesinin nasıl gelişeceği veya sonunun ne olacağı çok açık kuşkusuz. Filmin zaten pek de merak uyandırma telaşı yok ve eskilerden bir romantik komedi için yadırganmayacak bir durum bu. Yine de senaryonun kimi boşlukları neden o hali ile bıraktığını anlamak pek mümkün değil. Örneğin adamın ABD’deki evlilik töreninden bir gün önce okyanuş aşıp İtalya’ya hiç de acil olmayan bir konuyu halletmek için gelmesi gibi bir zorlamaya neden başvurulduğunu anlaşılmıyor. Benzer biçimde adamın ABD’deki ilişkisinin neden hikâyedeki gibi geliştiğini anlamak için hiçbir ipucu vermiyor senaryo bize.

Senarist D’Amico gibi sinema tarihine aralarında “Ladri di Biciclette – Bisiklet Hırsızları” ve “Sciuscià – Kaldırım Çocukları” filmlerinin de olduğu Yeni Gerçekçilik başyapıtlarını yönetmen olarak armağan etmiş olan Vittorio de Sica’nın da eğlenceli ve “domuz” avukat rolünde karşımıza geldiği film özetle sıcaklığı ile vakit geçirtebilen, Loren ve Capri’nin güzelliği ile oyalayabilen ve İtalyanlar’a samimi bir aşk ilan ederek dikkat çeken bir çalışma. Fazla bir şey beklemeden seyredilebilir.

(“Macera Böyle Başladı”)