Fransız şarkıcı Stanislas (Louis Stanislas Renoult) klasik şansonlardan esintiler taşıyan ve bir Amerikan müzikaline de hayli yakışacak şarkısını söylüyor. Hayat bir dönme dolaptır diyor şarkıcı ve binmeye değer olup olmadığını sorguluyor. Şarkıya çok uygun sadelikte ve güçlü bir görselliğe sahip olan klip ayrıca dikkat çekiyor bu yalınlığı ile. Fransız şarkı listelerindeki Amerikan hegemonyasını delebilen nadir şarkılardan.
Yazar: Gürkan Kılıçaslan
The Facts of Life – Melvin Frank (1960)
“Bunu gerçekten ben mi yapıyorum, Pasadena’lı ev kadını, okul aile birliğinin sekreteri, yavrukurtların oymak anası olan ben? Gerçekten hafta sonunu en iyi arkadaşımın kocası ile mi geçireceğim?”
İkisi de evli olan bir kadın ve bir adamın birbirlerine aşık olması ile gelişen olayların hikâyesi.
Yönetmen Melvin Frank, senaristler Frank ve Norman Panama ikilisi ve oyuncular Bob Hope ve Lucille Ball olunca film de komedisi olan bir romantik film oluyor doğal olarak. İşin ilginç tarafı senaryonun önce Olivia de Havilland ve James Stewart düşünülerek ve kaynaklara göre David Lean’ın ölümsüz filmi “Brief Encounter” benzeri bir çalışma hedeflenerek yazılmış olması. Bu proje gerçekleşmeyince hikâyenin dramı komediye bırakmış yerini ve ortaya bu zaman zaman eğlendiren, yeni bir şey söylemese de evlilik kurumunu ve getirdiği kısıtlamaları düşündürten orta karar bir film çıkmış.
İşinin ustası Saul Bass’in başarılı ve animasyonlarla oluşturulmuş açılış jeneriği ve bu jeneriğe eşlik eden keyifli ve film ile aynı ismi taşıyan şarkı ile başlayan eserin, bu eğlenceli halini tüm hikâyesine yayamadığını söyleyelim öncelikle. Ball ve Hope’un diğer filmlerinin aksine komedinin sulu yanına pek uğramamaları ve dizginlenmiş bir performans sergilemeleri filme ciddi bir katkı sağlamış açıkçası ve senaryonun anlık espriler yerine durumun kendisine dramı ihmal etmeden odaklanması Frank ve Panama ikilisinin de doğru bir tercihi olmuş görünüyor. Konvansiyonel finaline ve bu finali doğuran sondaki tutarsızlıklara rağmen hikâyenin genel olarak rahat akan, eğlendiren ve düşündüren bir yapısı olduğunu da söylemek gerek. Tutarsızlık ile kastettiğim ise aşkın oluşumunu hem “gerekçeleri” hem de süreci ile inandırıcı kılan senaryonun, aşkın bir kenara bırakılmasını aynı gerçekçilik içinde karşımıza getirememesi. 1960’da çekilen bir Hollywood filmden “sıradışı” bir son beklenemez elbette ve sonuçta “Brief Encounter” filmi de sinemasal açıdan güçlü (tren istasyonundaki ayrılış sahnesini unutmak mümkün mü?) olsa da muhafazakâr finali ile sıradan seyirciyi rahatlatmayı tercih etmişti. Yine de senaryonun sonunu daha iyi bağlaması gerekirdi diye düşünüyorum, en azından inandırıcılık açısından.
Monoton evliliklerinin neden olduğu monoton hayatlarına yeni bir sayfayı ancak aşkın açabileceğinin farkında olmadan birbirlerine aşık olan iki insanın hikâyesi açılış sahnesinden sonra uzun bir geriye dönüş ile anlatılıyor ve daha sonra tekrar günümüze gelerek kapanışını yapıyor. Tüm bu olaylar boyunca da başta arabalı açık hava sinemasındaki basılma ve kaçma sahnesi olmak üzere kimi hayli eğlenceli anlara da tanık ediyor bizi filmimiz. Stüdyoda çekildiği çok belli olan dış sahneler bu bol konuşmalı filmin rahat nefes almasını da sağlıyor ve masum birkaç öpücük (sinemadaki hayli uzun süren ama bu uzunluğu zorunluluktan kaynaklanan sahneyi hariç tutmalı, sonuçta orada kahramanlarımızın bilinçli bir tercihi söz konusu değil), el ele tutuşmalar ve bakışmalar ile geçen aldatma hikâyesini çekici kılıyor bir seyirlik olarak. Senaryonun eleştirilmesi gereken bir yönü olan, kadının geriye dönüşle anlatılan olaylara zaman zaman duygu ve düşüncelerini kattığı yorumlarda bulunması hikâyeye bir zenginlik getirmiyor açıkçası. Kurulu düzenlerinin bozulması endişesinin ön plana ve yetersiz bir biçimde çıkarıldığı film her ne kadar Hamilton karakteri üzerinden evliliklerin hangi yollarla katlanılır kılındığını hatırlatarak bu kuruma küçük bir fiske vursa da finalini en azından bir parça daha fazla hüzünlü kılmaması ile ciddi bir fırsatı kaçırıyor. Yine de artık yakın gözlüksüz yaşamaları hayli güç olan yaşlara gelmiş iki karakterin mahzun bir utangaçlık ile dolu duygularını seyircisini yormadan ve eğlendirmeyi de ihmal etmeden anlatan film ilgi çekebilir. Filmin güzel başlayan bir aşkın, tarafların birbirini daha yakından tanıması ile (aslında düzenlerinin bozulmasından korkmaları ile) solmaya başlamasını tüm zorlamasına rağmen gerçekçi kılamamasını ise belki de aşkın zaferi olarak görüp mutlu olmak lâzım.
(“Cilveli Hayat”)
Sabrina – Billy Wilder (1954)
“Hayat bir limuzin gibi bence. Aynı arabanın içinde olsak da, herkesin yerini bilmesi gerekir. Bir ön koltuk, bir arka koltuk ve ikisinin arasında da bir cam var”
Babasının yanlarında şöför olarak çalıştığı zengin bir ailenin oğluna aşık olan genç kızın hikâyesi.
Billy Wilder’dan bir romantik komedi. Audrey Hepburn’ün kimbilir kaçıncı kez kendisinden yaşça hayli büyük bir erkeğe aşık olduğu film Samuel Taylor’ın tiyatro oyunundan Taylor, yönetmen Wilder ve ünlü senarist Ernest Lehman tarafından beyaz perdeye uyarlanmış. Hepburn’ün zarifliği, Wilder’ın anlatımının ve senaryonun su gibi akıp gitmesi ve hafif komedisi ile Amerikan sinemasının klasiklerinden biri olmayı başaran film zengin ile yoksul arasındaki aşkı elbette sınıfsal değinmelere hiç uğramadan, daha doğrusu sınıf farkını bir peri masalı sonu ile yok ederken sadece yumuşak esprilerin malzemesi yaparak işliyor konusunu.
Girişteki tanıtımın akıllıca özetlediği gibi “büyük bir malikânede yaşayan küçük bir kızın hikâyesi” seyrettiğimiz. Çocukluğundan beri karşılıksız bir aşk ile bağlandığı evin küçük oğluna olan bu duygularını unutması ve ait olduğu sınıfa uygun bir meslek edinmesi için aşçılık okuluna (ama Paris’e) gönderilen kızın oradan büyüyerek (Hepburn’ün saçlarının kısalarak dönmesi ile de vurgulanan bir büyüme bu) geri dönmesi ile gelişen olayların hikâyesi kendisini rahatça seyrettirenlerden. Zengin ailenin büyük oğlu kendisini iş hayatına adamış, hayatında kadınlara yer vermeyen (en azından duygusal anlamda) ve hırslı bir kişi. Küçük oğul ise tam tersine, gittiği üniversiteleri ve üç kez denediği evlilikleri yarıda bırakmış, aklı fikri kadınlarda ve eğlencede olan bir playboy. Film finalinde herkesin mutlu olduğu bir sona ulaşacak elbette; dolayısı ile önemli olan bu mutlu sona gidişin nasıl anlatıldığı. Bu alanda da aksayan bir durum yok. Audrey Hepburn’ün zarifliğini de emrine verdiği başarılı oyunu ve küçük komedisi ile eğlenceli bir film Billy Wilder’ın bu çalışması. Amerikan sinemasının Fransa ve özellikle Paris ile ilgili tüm klişelerini (aşçılık okulundaki Fransız hoca oldukça zorlama durmuş açıkçası, diğer aksamayan klişelerin yanında) kullanmaktan çekinmeyen senaryo zengin aile ile çalışanları arasındaki ilişkiler üzerinden aslında “yukarıdakiler ve aşağıdakiler” konusunda epey malzeme biriktiriyor ama sınıf incelemesi gibi bir derdi olmadığından bunları ham hali ile bırakıyor ve sınıflar arasındaki duvarın (veya filmdeki sembol üzerinden yola çıkarsak, limuzinde ön ve arka koltuğu ayıran camın) ancak iki sınıf arasındaki bir aşk ile aşılmasının makul olabileceğini iddia ediyor. Üstelik Hepburn’ün Paris’ten sadece büyümüş olarak değil aynı zamanda nerede ise sınıf atlamış olarak döndüğünü (başta eskiden ağaç üzerinden izlerken şimdi davetlisi olduğu zengin evindeki ilk partisindeki muhteşem kıyafeti olmak üzere tavır ve görünüş değişikliklerini düşünün) farkederseniz, aşkın taraflarının çok da farfklı sınıflara ait olmadığını görmeniz de mümkün olacak.
Sabrina’nın ait olduğu sınıfı nerede ise ret eden kararlı ve arsız aşkını duyarlı ve hüzünlü bir şekilde aktaran Audrey Hepburn’ün oyunu filmin en büyük artılarından. Aşkını yaşarken, sorgularken, “La Vie en Rose” şarkısına eşlik ederken ve tüm zarifliği ile ayrı ayrı Humphrey Bogart ve William Holden ile dans ederken tek kelime ile muhteşem. Bogart ise filmin başta sekreterlere yeni plastik malzemeyi test ettirdiği sahne olmak üzere kimi esprili anlarının içinde yer alsa da genellikle yorgun bir görüntü veriyor. Hovarda küçük oğul rolündeki William Holden ise filmin romantik komedi havasına uygun bir sevimlilik ile üzerine düşeni yapıyor. Senaryonun kimi esprileri, başta pantolonun arka cebine koyulan şampanya kadehlerinin nereye varacağı olmak üzere, önceden sezilebilir olsa da gerek oyuncuların performansı gerekse kurgunun başarısı ile rahatsız etmiyor ve bu romantik komedinin komedisinin de yeterince eğlendirici olmasını sağlıyor.
Bu külkedisi masalını andıran film tıpkı masallar gibi eşitsizliklere veya bunların kaynaklarına değil naif yollarla bu eşitsizliklerin nasıl aşılabilir olduğuna odaklanan tipik ve klasik bir Amerikan komedisi. Zengin ailenin başı rolündeki Walter Hampden ve Sabrina’nın babası rolündeki John Wiiliams’ın başarılı yardımcı oyunculuklarının da ilgi çektiği film ilgiyi hak eden bir çalışma; sinema her zaman böyle sağlam romantik komediler yapamıyor çünkü.
Metroland – Philip Saville (1997)
“Korktuğun nedir Chris? Güzel karını ve bahçendeki çiçek tarhlarını kaybetmek mi?”
En iyi arkadaşı ile tekrar karşılaşınca gençliğindeki bohem hayatına duyduğu özlemi hatırlayan evli bir adamın hikâyesi.
İngiliz yazar Julian Barnes’ın aynı adlı romanından yapılan bir uyarlama. Gençliğin uçarılığı ile evliliğin monotonluğu arasında sıkışıp kalan adamın hikâyesini Adrian Hodges senaryolaştırırken, filmi çoğunlukla televizyon için çalışan Philip Saville yönetmiş. Evrensel ve tek bir cevabı, daha doğrusu aslında cevabı olmayan bir konuyu komedi yanını da ihmal etmeyerek ele alan film bunun da etkisi ile olsa gerek, bir parça fazla hafif bir havaya sahip. “Seksi” kelimesini hak eden film eğlendiren, doğal çözümsüzlüğü (finalin sadece bir kabullenme içerdiğini düşünürsek yarı-çözüm de denilebilir) ile hüzünlendiren ve seyri kolay bir çalışma özetle.
Daha sonra İngiltere’nin prestijli Man Booker ödülünü de kazanmış olan Julian Barnes’ın ilk romanı, baş kahramanı olan Chris’in Paris’teki bohem, hatta hedonistik gençlik günlerini anlattıktan sonra ikinci bölümünde bugüne gelir ve onun evliliğin kuralları içindeki sıkışmışlığını anlatır. Filmin ise bu iki farklı tarihte yaşananları paralel biçimde anlatma tercihi ile ne kadar doğru bir yola saptığı bir parça tartışmalı. İki ayrı dönemdeki hayatı daha rahat karşılaştırma imkânı sağlayan bu tercih, diğer taraftan bir parça kolaya kaçmışlık havası yaratıyor ve filmin atmosferindeki hafiflik dozunu artırıyor böylece. Senaryonun romandan bir diğer sapmasının ise Chris’in hayatına tekrar giren gençlik arkadaşı Toni ile ilişkili olan ve Chris’in finaldeki kararının daha doğru görünmesini sağlayan değişiklikler olduğu düşünülünce, filmin yaratıcılarının eserlerini geniş kitlelere daha kolay kabul ettirme telaşında oldukları anlaşılıyor.
Biri 1963’te düşlediği hayatı aynen sürdüren diğeri o tarihte dalga geçtiği orta sınıf burjuva hayatını gönüllü veya gönülsüz benimsemiş olan iki arkadaşın hikâyesinde film kimin tarafında olduğunu çok açık ediyor ve arada göz yumulması gereken kaçamaklar veya “gece yarısı yalnız yapılan yürüyüşlerle” beslenmesi şartı ile ikinci hayata göz kırpıyor sürekli. Ebeveynler gibi olmakla onlar ne yapmışsa tam tersini yapmak arasında başka ve kalıcı bir seçim var mıdır bilinmez ama film zaten bu soruna bir başka çözüm üretmek gibi büyük dertlerin peşinde değil; kaçınılmaz olanı ve bu kaçınılmazlığın hüznünü işaret ediyor sadece karşımızdaki film. 1968’te havası özgürlük mücadelesi ile dolu Paris’te olmak ile 1970’lerin donuk hayatlı bir Londra banliyösünde yaşamak arasındaki tercih, tıpkı 68 kuşağının büyük kısmının sonradan düzenin en sıkı savunucularından biri olması gibi, “kaçınılmaz” olana doğru oluyor maalesef; daha doğrusu bunun kaçınılmaz olduğunu iddia ediyor film. Kahramanımızın trende karşılaştığı ve çalışma hayatından o gün emekli olan adamın canlı örneği olduğu ve “ 42 yıldır aynı işyerinde çalışıyorum. İçmediğimi farketmemişler bile ve bana viski damıtıcı almışlar emeklilik hediyesi olarak” diyen adamın özetlediği bir hayat bu seçilmek zorunda kalınan. Zaman zaman Fransa ile İngiltere günleri arasında çok sık gidip gelen hikâye, bir ara Paris’te uzun süre kalıyor ve böyle olunca da başta da belirttiğim gibi kronolojik tercihlerini pek oturtamamış görünüyor. Bu geliş gidişler Fransız ve İngiliz kültürleri arasında belki yeni değil ama yeterince eğlenceli olan kimi saptamalara da imkân sağlıyor ama bunların filmin asıl konusu ile ne kadar bağlantılı olduğu tartışılır.
Başroldeki Christian Bale ve arkadaşı rolündeki Lee Ross genelde aksamıyorlar ve özellikle Bale zaman zaman dozunu ayarlayamamış olsa da “sevimli” halleri ile göz dolduruyor. Ross’un kendisine alışana kadar seyirciye rolünü üzerine oturtmakta sıkıntı yaşadığı duygusunu yaşatması mümkün. Bu iki ismin önüne geçen ise baş karakterimizin eşi rolündeki Emily Watson kesinlikle. Bir oyuncunun her oynadığı filme, rolünün büyüklüğü ne olursa olsun izini bırakabilmesi sadece doğal yeteneği ile açıklanabilir herhalde. Başarılı tema müziği Mark Knopfler tarafından hazırlanan filmde Elvis Costello’dan Dire Straits’e kimi ünlü isimlerin şarkıları da hikâyeye eşlik ediyor ama benim için filmin bu anlamdaki doruk noktası Françoise Hardy’nin “Tous les Garçons et les Filles” şarkısına rast gelmek oldu. Londra’nın geniş metro ağı ile ulaşılan şehrin kuzeybatısındaki banliyölere verilen bir isim olan “Metroland” bölgesinden kaçmak veya orada yerleşip kalmak arasındaki seçimleri odağına alan film yeterince eğlendirici, gereğinden fazla hafif ve görmeye değer bir film özet olarak.