The Only Living Boy in New York – Simon & Garfunkel (1970)

Sadece saf ve koşulsuz bir dostluk duygusunun sonucu oluşabilecek bu şarkı Paul Simon tarafından film çekimi nedeni ile Meksika’ya giden Art Garfunkel için yazılmış ve ancak gerçek dostlar arasında oluşabilecek o tarifi imkânsız bağın yaratabileceği bir havaya sahip. Sıcak, hüzünlü, özlem ve bağlılık dolu bir başyapıt. Her dinlediğimde Ingmar Bergman’ın otobiyografisindeki bir bölüm gelir aklıma: “Bir sorun çözümsüz. Bir gün giyotin hızla savrulup ikimizi ayıracak. Bizi, çiftliği gölgeleyecek bir ağaca dönüştürecek dost bir Tanrı da yok.”

Tüm “The Only Living Boy in New York” ruh halindekiler için..

Nouvelle-France – Jean Beaudin (2004)

“Günahkârlığa karşı dualar var ama budalalığa karşı hiç dua bilmiyorum”

1700’lü yıllarda İngiltere ile Fransa arasında ilkinin ABD’den aldığı destekle ikincisi aleyhine gelişen mücadele sırasında yaşanan bir aşkın hikâyesi.

Savaş fonunda bir aşkın epik olmaya çalışan ama başaramayan hikâyesi. Jean Beaudin’in Kanada yapımı bu çalışması kimi küçük rollerde görünen ve ünlü isimlerden oluşan zengin oyuncu kadrosuna rağmen daha çok bir televizyon dizisinin kısaltılmış sinema versiyonu gibi duran ve hikâyesine seyircisini katamayan bir film olmuş.

Yeni Fransa (“Nouvelle-France”) Fransızların yeni kıtada ve Avrupa’daki ülkelerinden daha geniş topraklara sahip kolonilerinde yaratmaya çalıştıkları yeni ülkelerine verilen bir isim. Film bu koloniler üzerinde Fransa ile İngiltere arasında yaşanan egemenlik mücadelesi sırasında yaşananları bir aşk hikâyesi ile birlikte anlatmaya soyunuyor ama ne anlattığı aşk hikâyesini ne de savaşı çarpıcı bir dil ile getirebiliyor karşımıza. Oysa bir epik olma yolunda denemediği yok; hayli uzun bir süreye sahip olan filmde ünlü ve uluslararası bir kadro, tarihten seçilmiş ünlü ve gerçek karakterler (Voltaire, Benjamin Franklin, Madame de Pompadour vb. ), tarihin dönüşüm anlarından birine oturtulan bir hikâye, yüksek bir bütçe ve elbette trajik bir aşk hikâyesi. Ne var ki tüm bunlar filmi pek de çekici bir noktaya getirememiş görünüyor. Sık sık sıradanlaşan veya hatta klişelere kayan diyaloglar, yaratıcılık içermeyen romantizm anları ve günümüz seyircisine komik gelebilecek yanlış anlamalar, sevdiğini öldü zannetmelerle dolu olan hikâyeden daha iyi bir film çıkabilir miydi bilinmez ama yönetmenin bu olmamış hikâyeye bir katkısı da olmamış.

Quebec bölgesinin yapımı olan filmin Fransızların kolonilerini İngilizlere bırakmış olmasına hayıflanma dolu bir bakışla bakmasını anlamak mümkün ama filmin ticari bir bakış açısı ile aynı anda hem İngilizce hem Fransızca çekilmesine ve Kanada’nın İngilizce konuşulan bölgelerinde “Battle of Brave” gibi film ile hiç bir ilişkisi olmayan bir isim altında piyasaya sürülmesine sıcak bakmak mümkün değil. İngilizce kopyasında özellikle ölüm döşeği sahnesindeki Gérard Depardieu’nun aksanlı İngilizcesini film boyunca sergilediği vasat oyunu ile birlikte görmek filme sıcak bakmayı nerede ise imkânsız kılıyor. Filmdeki aşk hikâyesini herhangi bir yere ve tarihin herhangi bir başka anına taşıyabilirmiş filmin yaratıcıları ve böylece bu aşk hikâyesini Kanada tarihine oturtmaktan kaynaklanan yüksek bütçeden kurtulabilirlermiş ve tüm o bütçeye rağmen ulaşılamamış görünen epik havasının telaşında olmalarına da gerek olmazmış diye düşünmemek elde değil.

Yorucu uzunluğunu kurguda rahatça atılabilirmiş gibi duran sahnelerinden kurtulması ile aşabilse belki bir parça daha fazla ilgi toplayabilecek olan film sadece aşka odaklansa ve bu aşkı anlatırken de hızla geçen bulutlar, yavaş akan bulutlar, dolunay gibi klişelere başvurmasa, ve kısaca epik olmanın değil “küçük bir aşk hikâyesinin” peşinde koşsa çok daha iyi olurmuş.

(“Battle of the Brave” – “New France” – “Umutlar Ülkesi”)

Feuerherz – Luigi Falorni (2008)

“Rahibeler bana annemin beni uzun bir yolculuğa hazırladığını ama sonra giderken yanına almayı unuttuğunu söyledi”

Etiyopya’ya karşı bağımsızlık mücadelesi verilen Eritre’de silahlı direnişçi gruplardan birine katılan bir kızın çocuk asker olarak hikâyesi.

Modern dünyada yaşanan pek çok insanlık dışı kavramdan biri çocuk askerler. Kendi başına insanlık dışı bir kavram olan savaşın taraflarından biri olarak çocukların kullanılması kelimelerin yetersiz kalacağı bir durum olsa gerek. Film bu durumu sinemasal yanı pek güçlü olmayan ve zaman zaman vasata kayan bir dil ile anlatmaya çalışırken yeterince etkili olamıyor.

Film Senait Mehari adında Eritre asıllı bir Alman şarkıcının otobiyografisinden uyarlanmış. Bu bağlamda gerçeklere dayalı olması gereken hikâyenin sinemasal karşılığını üretenler bir yandan bu durumu vurgularken bir yandan da ciddi bir sıkıntı ile karşılaşmışlar. 2008 yılında bir televizyon programında yazarın hikâyesinin, özellikle de çocuk asker olarak yaşadıklarını anlatan ve filme de asıl konu olan kısmın, doğru olmadığı iddia edilmiş. Doğru veya değil, bunun günahı yazarın boynuna, bunu bir kenara bırakıp karşımızdakine sadece bir sinema eseri yaklaşmak en doğrusu olsa gerek. Böyle yapınca da film elindeki malzemeyi yeterince iyi işleyememiş görünüyor. Bir yandan Etiyopya’ya diğer yandan da birbirlerine karşı savaşan direnişçi gruplardan birini anlatan film bu grubun sosyalist/komünist yanı ile sertliklerini sık sık vurguluyor ve filme adını veren ve kız çocuğuna kaldığı yerdeki rahibelerden biri tarafından verilen ve diğer yüzünde Meryem’in resmi olan dini içerikli ateşten kalp resmini de hikâyenin asıl parçalarından biri yapıyor. Bu da bilinçli veya değil bir din ile komünizm çatışmasını getiriyor akla. Diğer yandan filmin direnişçi gruba çok açık ve tamamen olumsuz bir biçimde yaklaşmadığını söylemek de gerek ama filmin sıkıntılarından biri de tam burada yatıyor aslında. Tam olarak ne demek istediği net olmayan bir hikâye karşımızdaki. Savaşın çirkinliği üzerine yeni bir şey söylemiyor bu film ve söylediklerini de güçlü bir sinemasal dil ile ifade edemiyor. İncil referanslı kimi hikâyelerin sembolizm dozunu artırdığını da belirtmek gerek. İsa’nın sağ yanağını vurana sol yanağın çevrilmesi ile ilgili sözünün –kişisel olarak bilmediğim- arkasındaki hikâye gibi kimi ilginç yanları da var bu sembollerin ama sorun filme sinemasal olarak ne kattıkları ki problem de burada yatıyor.

Konusu ile “vicdanlı” Batı dünyası seyircilerini etkileyeceği açık olan ve bunun da farkında olup bu durumu sonuna kadar kullanmakta kararlı davranan filmi belki de asıl seyredilir kılan yanı baş oyuncusu Letekidan Micael. Çocuk oyuncu filmin hemen her karesinde yer alıyor ve çocuksu bir mutluluktan elinde kendinden büyük bir silah ile gerçek bir savaşın içinden geçerken yaşadığı dehşete kadar hemen her duyguyu olgun bir oyuncu tavrı ile aktarıyor seyredene. Onun oyunu bir kenara bırakılırsa filmin genellikle vasat sularda yüzen, sinemasal gücü orta karar kalmış ama gerçekliği hayli sorgulanır olsa da konusunun çarpıcılığı ile seyredilebilir bir çalışma olduğu söylenebilir. Çatışan tarafların arasında kalıp kimseye yaranamayan köylülerin veya filmi ülkelerinin tarihinde asla böyle olaylar (bu örnekte çocuk askerler) olmadığını söyleyerek protesto eden Eritre hükümetinin varlığı ise bize oldukça tanıdık gelen durumlar olsa gerek.

(“Heart of Fire” – “Ateşten Kalp”)

Broken Arrow – John Woo (1996)

“Hangisi daha kötü bilmiyorum: Nükleer silahların kaybolması mı, yoksa sık sık olduğu için buna bir isim verilmesi mi?”

Bir askeri uçakta taşınan nükleer bombaları çalan teröristlere karşı mücadele eden bir asker ile ona yardımcı olan bir doğal park görevlisinin hikâyesi.

Bir dönem ABD’yi mesken tutan Hong Kong’lu yönetmen John Woo’dan bir aksiyon filmi. “Face/Off” dışında bu dönem de çok da parlak filmlere imza atamayan Woo’nun bol gürültülü, çarpışmalı, patlamalı, kavgalı, uçmalı, atlayıp zıplamalı ve özellikle kötü adamın üzerine oynayan bu filmi türünün parlak örnekleri arasına giremeyen ve meraklılarını da tam anlamı ile tatmin edemeyen bir çalışma.

İyiyi Christian Slater’ın, kötü olanı John Travolta’nın canlandırdığı film kimi yavaşlatılmış görüntülü sahnelerine, kötünün esprilerine ve felsefelerine, araya katılan romantizme ve hızlı temposuna rağmen yönetmenin amaçladığının aksine o gösterişli aksiyon örneklerinin düzeyine çıkamıyor. Film boyunca mücadeleleri süren iki adamın filmin başlarında nükleer bombaları taşıyan uçağa gidişlerini gösteren ve karakterleri biraz alçak bir açıdan çeken ve yavaşlatılmış bir şekilde gösterilen sahne örneğin, sanki o büyüklük sevdası ile filme konmuş ama garip bir şekilde kurguda kısaltılmış gibi görünmesi ile oldukça anlamsız duruyor. Travolta’nın kötü adamı pek de becerikli bir biçimde canlandıramaması ve bunun sonucunda zaman zaman bıyık altından gülmenize neden olabilecek oyununu da buna ekleyince film “büyük” görünmenin en temel unsurlarını atlamış oluyor. Arada iyi ve kötüleri yakın planda çekmek bu büyüklük hevesini karşılamamış kısacası.

Hikâyesinde bir inandırıcılık aramamalı bu tür filmlerin ama yine de kadın park bekçisinin kısa sürede pes dedirtecek beceri gösterileri bu epeyce dublör kullanmış/eskitmiş görünen filmi zayıflatan bir başka öğe. Alttan alta militarizme övgülerin sezildiği, sivil bakışın zaman zaman küçümsendiği film yine de çekildiği coğrafyanın ve özellikle Utah kanyonunun doğal güzelliğinden epeyce yararlanma başarısı ile dikkat çekebilir. Bir zamanlar Kızılderililer’in yaşadığı coğrafyada geçen filmde hikâyenin parçası olan 20 dolarlık banknot üzerinde generalliği ve başkanlığı döneminde yerlilere pek de iyi davranmaması ile bilinen Andrew Jackson’ın resminin olması da ilginç bir rastlantı olsa gerek.

Dur durak bilmeyen temposu ve başta terkedilmiş madende geçen sahneleri olmak üzere teknik becerisi yüksek anları ile kendisini yine de ve özellikle aksiyon türünün meraklılarına sevdirebilir. Travolta’nın yerine “kötüyü” daha iyi oynayan bir oyuncu olsa, örneğin bir “Heat” filmindeki gibi iyi ile kötü arasındaki çatışmanın dramatik yanını yükseltecek bir hikâye ve mizansen anlayışı olsa ve film ulaşamamış göründüğü görkemin peşinde koşmasa çok daha iyi olurmuş.

(“Kırık Ok”)