Signs of Life – John David Coles (1989)

“Bu dünyada bir kadının aşkından daha güçlü tek birşey var: Bir erkeğin gururu”

Kapanmakta olan bir tekne imalathanesinin çalışanlarının değişen dünyaya uyum sağlama çabalarının hikâyesi.

John David Holes’un ilk ve tek sinema filmi. Kariyerini televizyon dizileri ile sürdüren yönetmenin bu filmi çok düşük bir gişe geliri getirince kendisinin sinema kariyerini de sonlandırmış. Bu ticari başarısızlığın en temel nedeni ise filmin sıcak ama vasat bir hikâye anlatmasının yanısıra ve bunun sonucu olarak karşımızdaki eserin özel bir cazibe noktasından yoksun olması veya bir başka deyişle hep aynı tempoda ilerleyince bir “kreşendo” etkisine de sahip olamaması.

Filmin Beau Bridges, Kathy Bates, Mary-Louise Parker, Arthur Kennedy ve Vincent D’Onofrio gibi isimlerden oluşan parlak kadrosu oyunculuklar açısından filmi belli bir çizginin üzerinde tutmayı başarıyor ve film hemen her karaktere ayırdığı yeterli zaman ile bu karakterleri anlamamıza ve hayatlarına girmemize imkan veriyor ama hikâyenin kimi kusurları filmin vasat bir çizginin üzerine bir türlü çıkamamasına neden oluyor. Öncelikle film kapanmakta olan bir imalathane üzerinden bireylerin değişmek, uyum göstermek, yeni adımlar atmak için cesur olmak ve sorumluluklarını gözden geçirmek konularındaki davranışlarını irdelemek konusunda hemen hiç yeni bir şey söylemiyor. Karakterlerin hikâyelerinden kimini (örneğin Beau Bridges’ın canlandırdığı John Alder rolünü) filmden çıkarsanız hiç bir şeyin etkilenmeyeceğini çünkü bu hikâyelerin nerede ise filmin diğer karakterlerinin hikâyelerinden tamamı ile bağımsız ilerlediğini söylemek mümkün. Benzer bir şekilde Portekizli balıkçı ailenin hikâyeye ne kattığını anlamak zor. Konusu evrensel bir nitelik taşıyor olsa da bir yandan hayli Amerikalı görünen bu film hemen hiç bir anında farklı bir şey söylemiyor ve ortaya çıkan da pek çok örneğini daha önce gördüğümüz Amerikan televizyon filmlerinin bir benzeri oluyor.

Bunu amaçlamamış görünse de geldiği yer bir “kendini iyi hisset” noktası olan film küçük mucizeleri, hemen hiç bir an gündemden düşmeyen aile övgüsü ve hep aynı çizgide ilerleyen temposu ile bir türlü bir vurucu an yakalayamamanın da sıkıntısını çekiyor. Yine de filmden seyirciye geçen bir samimiyet duygusunun varlığından da söz etmek gerek. O küçük hikâyeleri içinde karakterler (küçük mucizelere rağmen) oldukça doğal görünen bir resim oluşturmayı başarıyorlar ve hemen hiç bir şeyin altını çizmeyen hikâyeyi bir şekilde seyredilir kılmayı başarıyorlar. Bu durum bir filmi seyretmek için yeterli bir neden midir, orası ayrı ve kişisel bir karar. Küçük ve sıradan hikâyelerden hoşlananlar ve karakterlerin finalde bir şekilde mutluluklarını veya ona giden yolu keşfettikleri türden filmleri sevenler için.

(“Hayat İşaretleri”)

Primal Fear – Gregory Hoblit (1996)

“Ben senin avukatınım. Yani senin annenim, babanım, en iyi arkadaşınım ve rahibinim”

Bir rahibi öldürmekle suçlanan bir genci savunan avukatın hikâyesi.

Kariyeri ağırlıklı olarak televizyon için yaptığı çalışmalarla dolu olan yönetmen ve yapımcı Gregory Hoblit’in bu ilk sinema çalışması bugüne kadar çektiği filmlerden en çok öne çıkanı. Zaman zaman televizyon çekilmiş bir mahkeme filmi havası taşısa da filmin iki güçlü kozu var. Sürpriz olmayı deneyip elini açık eden pek çok filmin aksine gerçekten seyirciyi de ters köşeye yatıran (bir şeylerin olduğunu hissettirip bunun ne olduğunu gizlemeyi başararak) bir finale sahip olması ve ilk sinema filminde dört dörtlük bir performans gösteren Edward Norton’un varlığı.

Richard Gere’in idare eden ama pek de öne çıkamayan oyunu ile canlandırdığı avukat Amerikan sinemasında hemen her türünü defalarca gördüğümüz avukat örneklerinden biri. Hırslı, savunduğu kişinin ne yaptığını umursamayan ama bir filmin kahramanı olduğuna göre elbette becerikli, akıllı ve işte zaman zaman derinlere gizlense de vicdan sahibi. Film onun bir gazeteci ile konuşmaları üzerinden mesleği için daha önce defalarca söylenmiş sözlere yeni bir şey katmıyor ama yine de hikâyeye çeşni katması için koyulmuş görünen bu sahneler bir yandan da filmin özellikle finali ile bizi üzerinde düşünmeye zorladığı adalet mekanizmalarına odaklanmamızı sağlıyor. Adaletin ne kadar adil olduğu, adalet sistemlerinin gerçek suçu ve suçluyu keşfetmeye ne kadar açık olduğu ve bir bireyin suçluluğunun/suçsuzluğunun onu mahkum etmeye çalışanlar ile savunanların becerisine ne kadar da acımasız bir şekilde bağlı olduğu filmin hikâyesi boyunca bize sorgulattığı bazı temel kavramlar. Bunlar bir kenara bırakılırsa film ne sinema sanatı açısından çok önemli ne de anlattığı diğer tüm o yozlaşma, taciz vs temaları açısından yeni veya farklı bir şey söylüyor. Amerikan sinemasının sadece kendisinde bile bu temaların çok daha parlak örnekleri var. Karşımızdaki ise temiz bir dille anlatılmış, kimi vasat anlarının üzeri ustalıkla örtülmüş ve aksamayan bir tempo ile anlatılan bir film sadece aslında.

Ve Edward Norton. İlk sinema filminde Richard Gere’ı gölgede bırakan performansı ile filmin asıl ve tek yıldızı. Karakterinin kekelediği anlarda veya finaldeki o kısacık sinsi gülümsemesi ile kumaşı sağlam bir oyuncunun ufak bir jesti ile bile neler yapabileceğini gösteriyor seyredene. Hikâyedeki kimi klişelere (savcı ve avukatın eski sevgili olması vs.) rağmen filmi ayakta tutan en sağlam unsur da onun oyunculuğu. Evet televizyon esintili bir Amerikan suç/mahkeme filminden (ve artık binlerce kez tanık olduğumuz “itiraz ediyorum” ifadelerinden veya jüri üyelerine yanaşarak atılan sağlam nutuklardan) çok şey beklememek gerek sonuçta ve film bu durum kabullenilerek seyredilirse yeteri kadar gerilimli, yeteri kadar heyacanlı ve yeteri kadar sürükleyici.

(“İlk Korku”)

Av Mevsimi – Yavuz Turgul (2010)

“Cinayet yerin bütün toprağı ile örtülse, yine de kendini belli eder”

Üç cinayet masası dedektifinin çözmeye çalıştıkları bir cinayet ile birlikte değişen hayatlarının hikâyesi.

Yavuz Turgul’dan bir polisiye. Türk sinemasının parlak örneklerini veremediği bir türde Yavuz Turgul’un bu denemesi de eli yüzü düzgün denebilecek seviyede ama bir türlü yeterince etkileyici olamayan bir çalışma olmuş. Hikâyesi hedeflediğinin aksine çarpıcı olamayan ve bunun da en temel nedeni senaryosu gibi görünen film yine de Turgul’un ustalığını esirgemediği mizansen anlayışı ve hikâye anlatma becerisi ile kendini gösteriyor.

Genç, hevesli ve entelektüel polisi oynayan Okan Yalabık filmin oyunculuk alanında en çok (ve aslında tek) öne çıkan ismi. Onun karakteri ile Cem Yılmaz’ın canlandırdığı karakterin zıtlığı hikâyenin değinmeye çalıştığı ama bunu oldukça zayıf bir biçimde yapabildiği bir tema olarak göze çarpıyor. Bir bakıma bir alaylı ve okullu çatışması çıkabilirmiş ve bunun üzerine film çok şey söyleyebilirmiş gibi duruyor ama pek derinliği olmayan diyaloglar ile bu zıtlık arada kaynayıp gitmiş görünüyor. Cem Yılmaz’ın oyununun en parlak anları ise türkü sahnesinde olduğu gibi şovlarındaki kişiliğe en yakın olduğu sahneler. Bunun dışındaki anlarda ise ya vasat bir performans veriyor ya da her an bir komedi şovuna geçiş yapacakmış gibi duruyor. Belki de fazlası ile popüler olmanın ve bu popülerliği örneğin bir tiyatro oyuncusu gibi başka kişilikleri canlandırarak değil kendini (en azından ima ettiği biçimde kendisini) ortaya koyarak kazanmasının doğal bir sonucu bu. Şener Şen ise canlandırdığı rolü tam anlamı ile içselleştirememiş ve sonuçta da bu rolün adamı değilmiş gibi duruyor. Üç farklı karakterin çözmeye çalıştıkları cinayetin hayatlarını nasıl değiştirdiğini anlatma iddiasındaki film bu iddiasının aksine (belki sadece Yalabık’ın karakterini hariç tutarak) cinayetin kendisi ile karakterlerin gelişimi arasında hemen hiçbir bağlantı kurmuyor. Buna hikâyenin önem verir gibi göründüğü ama cevabını merak ettirmekte yeterince başarılı görünmediği kim ve neden yaptı sorusunun hikâye ilerledikçe silinip gitmesini de ekleyince senaryonun epey bir elden geçirilmesinin gerektiği çok açık olarak gösteriyor kendini.

Kendi başına oldukça başarılı olan müziğin filmin atmosferi ile uyumu bir parça tartışmalı ve örneğin uyuşturucu tacirleri ile olan çatışmadaki caz esintili havası epey yadırgatıyor seyredeni. Müzik denince Cem Yılmaz’ın filmden de fazla popüler olan ve videosu internet ortamında epeyce seyredilen türkü söylediği sahneye de değinmek gerek. Evet iyi çekilmiş, Yılmaz’ın performansının da hayli iyi olduğu bir sahne bu ama süresinin uzunluğu ve hikâyeye bir katkısının olmadığı düşünülünce bu sahne adeta filme bir cazibe katmak için yaratılmış gibi duruyor. Senaryonun bu sahne örneğinde olduğu gibi “olmamış” başka bölümleri de var maalesef. Örneğin Çetin Tekindor’un inanmadan oynamış göründüğü güçlü iş adamı karakteri her diyaloğu ve davranışı ile klişelerden geçilmiyor veya Cem Yılmaz’ın ayrıldığı eşinin kesilen elektrik ile yaşadığı panik ve sonrasındaki yakınlaşma sahnesi bir parça daha ileri gidilse bir Cem Yılmaz şovuna dönüşebilirmiş gibi duruyor. Bu sahne senaryonun neden 2011’de “Altın Bamya” ödülünü hak ettiğini de çok net gösteriyor. Sıkı bir Amerikan polisiye dizisinin herhangi bir bölümünün senaryosunun kalitesinin gerisinde kalmış bir senaryo özet olarak karşımızdaki.

Filmi seyre değer kılan kimi unsurlar var yine de. Örneğin kapanışın zayıflığını düşününce daha da çarpıcı görünen açılış bölümü Türk sinemasında pek alışık olmadığımız türden ve oldukça etkileyici bir uzun kaydırma içeriyor. Uğur İçbak’ın fotoğraf güzelliği taşıyan (ama bir yandan da televizyon dizilerinde kullanıldığı şekilde sahneler arası geçiş için dolgu malzemesi gibi duran) İstanbul görüntülerini ve hikâye olmamış görünse de yönetmenin hikâyenin ruhuna uygun mizansen anlayışını da eklemek gerek buna. Özetle sık sık dile getirse de av ve avcı üzerine derdini anlatamayan senaryosu ile Turgul’un filmografisindeki parlak örnekler arasına giremeyen bir çalışma “Av Mevsimi”.

Pismo do Amerika – Iglika Triffonova (2001)

“Lanetlenmiş gençliğim, anne, bir nehir gibi hızla akıp gidiyor / İhtiyarlık yaklaşıyor, anne, kara bir gölge gibi”

Ölümcül bir kaza geçiren arkadaşının yanına gitmek için ABD vizesi alamayan bir gencin onun için hazırladığı bir görüntülü mektubun hikâyesi.

İlk yönetmenliğinde Bulgar yönetmen Iglika Triffonova’dan çarpıcı bir çalışma. Dostluğa, kaybolmakta olan değerlere ve ayrılıklara adanan bu “aşk” mektubu alçak gönüllü yapısı içinde ve samimi tonu ile seyircisinin ilgisini çekmeyi başaran ve tüm o “ölüm ve yok olma” temalı işaretlerine rağmen sıcak bir çalışma.

Yanına gidemediği ve uzun süredir ihmal ettiği arkadaşına armağan olarak göndermek üzere onun büyükannesinin söylediği eski bir şarkıyı kaydetmenin peşine düşen genç adamın Bulgaristan kırsalında yaptığı yolculuğun bu görsel hikâyesi hem içerdiği yolculuğu resimleyen ve belgesel tadı taşıyan görüntüleri ile hem de kahramanın kendisinin sürekli saptadığı görüntüleri ile kurguyu asla geri plana itmeyen ama gerçekçiliğe çok yakın sularda dolaşan bir bir çalışma getiriyor karşımıza. Bulgaristan dağlarından, kırlık alanlarından ve buralardaki köylerden büyük şehir medeniyetinin henüz elinin pek erişememiş göründüğü görüntüler filmin ağıt havasını destekleyen en önemli unsurlar. Film çağdaş insana uzak düşen bu farklı dünyaya ağıt yaktığı gibi bu dünyanın parçası olan ve çoğu yaşlı olan insanların birer birer yok oluşunu da oldukça doğal ama bir parça hüzün de içeren bir yaklaşımla sergiliyor seyredene. Film boyunca cenazeler, ölümle ilgili konuşmalar ve yine ölümle ilgili kimi gelenekleri gösteren film bunu tıpkı tüm o yaşlı karakterlerin ölümle barışık yaklaşımını benimseyerek yapıyor ve hiçbir şekilde bu tema üzerinden bir ajitasyona gitmiyor.

Başarılı bir müzik çalışmasının eşlik ettiği pek çok çarpıcı sahneye de sahip bir film bu. Çocuğu olmayan bir kadının Amerika’daki gençten kendisine mektup yazmasını istemesi, çok yaşlı bir kadının hatıra olması için ölü kocasının resmi ile fotoğraf çektirmesi veya isteğin nedenini duyunca kaybettiği oğlu için tuttuğu yası bir kenara bırakıp şarkıyı seslendiren kadının görüntüsü filmin seyredende duygu dolu anlar yaşatacak kimi sahneleri. Tüm o “ölüm” etrafında gezinmelere rağmen yaşam sevgisini ve coşkusunu bir an olsun elden bırakmayan bir film karşımızdaki. Köylerdeki yaşlı kadınların yaşama ve eğlenmeye bağlılıkları veya gezisinden dönen kahramanımızın kız arkadaşı ile çok başarılı bir koreografi ile çekilmiş sevişme sahnesi bu yaşam sevincinin kimi göstergeleri oluyor film boyunca.

Filmin belki de en iyi başardığı şey düşmesi çok kolay olan bir tuzaktan çoğunlukla kendini sakınabiliyor olması ve folklorün veya egzotizmin uzağında durmayı başarabilmesi. Bir kısmı amatör olan oyuncularının doğallığının da çok şey kattığı film büyük şehrin griliği ile dağların aydınlığı arasındaki zıtlığı da başarı ile kullanıyor ve başlarda oldukçka mutsuz ve depresif görünen kahramanımızın dönüşte daha huzurlu görünen halini de gezi boyunca tanık olduğu ve saptadığı doğallığa bağlıyor adeta. Tüm o yüksek ve çirkin apartmanların karşısında doğanın sunduğu müthiş güzellikler, bu iki farklı mekanda yaşayan insanların ölüme olan farklı bakışlarının da nedeni gibi sunuluyor sanki filmde. Ölüleri dirilten şarkının sembolik sonucu ise çağdaş insanın kapılıp gittiği girdaba bir cevap.

Amerika’daki bir dosta yazılan bu mektubu dünyanın içinde bulunduğu sosyal ve ekonomik yozlaşmanın temel sorumlusu olan kapitalist politikaların baş savunucu ABD’nin kendisine yazılmış bir mektup olarak görmeli aslında. Daha uzun yaşamaya, daha çok kazanmaya ve bireyselliğe faşizan bir hırsla yaklaşan bir topluma uzak diyarlardan yazılan ve ona benzemekten korkan ama durdurulamaz değişimin de farkında olan insanların oluşturduğu bir mektup. Hikâyedeki o kısacık “seni seviyorum Ivan” anı kadar sıcak ve tedirgin bir umut ile yazılmış bir mektup.

(“Letter to America” – “Amerika’ya Mektup”)