The Barefoot Contessa – Joseph L. Mankiewicz (1954)

“Bana bir kalp atışı süresi kadar bakmamıştı ama onu ömrüm boyunca unutmayacağımdan emindim”

Büyük bir Hollywood yıldızına dönüşen bir İspanyol dansçı kadının hikâyesi.

Klasik Amerikan sinemasının yönetmenlerinden Joseph L. Mankiewicz’den iki ünlü yıldız ile çektiği ve bir yandan klasik sinemanın kalıpları içinde hareket eden ama diğer yandan yönetmenin ustalıkla yazılmış senaryosunun etkisi ile bu sinemanın epey dışına çıkmış bir film.

Film büyük bir yıldız olan ama “halk kadını” olmayı özleyen bir kadının trajik hikâyesi olarak özetlenebilir ama senaryo bu hikâyeyi anlatırken Hollywood özelinde sinema dünyasını ve bu dünyayı ele geçirmiş iş adamlarını, yüksek sosyeteyi, iktidar sahibi olmayı, aristokrasiyi ve hatta nerede ise solcu denebilecek bir havada zenginleri ve sömürü düzenini konu ediniyor diyaloglarına. Bir Amerikan filminden beklenecek standart bir yaklaşım olmayan bu tavır filmi de öncelikle senaristin filmi yapıyor ki Mankiewicz’in senaristliğinin yönetmenliğinin çoğunlukla önünde olduğu düşünülünce şaşırtıcı bir sonuç değil bu. İki saati aşkın süresinin çok azı sessiz geçiyor filmin ve kaliteli diyaloglar filmin her anında kendisini gösteriyor. Senaryo hemen tüm karakterlerinin ağzından çarpıcı cümleler aktarıyor seyirciye. İmalar, yargılar, suçlamalar ve itiraflar içeren cümleler her sahnenin ayrılmaz bir parçası bu filmde. Öyle ki karakterlerin kavgası bile fiziksel olmaktan çok diyaloglar üzerinden gerçekleşiyor. Örneğin zengin Amerikalı sinema yapımcısı ile bir diğer zengin Güney Amerikalı iş adamı arasında geçen partideki sahne karakterlerinin ağız dalaşını kişilik çatışmasından kimin daha “dürüst kötü” olduğuna, sömürüden kıskançlığa pek çok farklı konuya taşıyor.

Senarist Mankiewicz’in yönetmen Mankiewicz’in önüne geçtiği filmin normlar dışında kalan başka yönleri de var. Örneğin Humphrey Bogart ve Ava Gardner gibi iki oyuncunun yer aldığı bir filmde bu ikili arasında bir aşkın konu edilmemesi veya senaryonun hikâyenin sonunu baştan göstererek sona değil bu sona nasıl gidildiğine odaklanması filmi dönemin filmlerinden farklı kılıyor. Elbette Mankiewicz’in yönetmenlik becerisi ile öne çıkan sahneler de var. Ava Gardner’ın çarpıcı bir flamenko dansı yaptığını ancak seyircinin tepkilerinden anladığımız ama kendisinin hiç görünmediği sahnedeki gariplik bir yana, yönetmen bu garipliği bastıran çok önemli bir şey yapıyor; dansçıyı seyredenlere odaklanıyor ve her bir masadaki ve çok kısa bir süre gösterdiği seyircilerin tümünün hikâyesini herhangi bir konuşmaya başvurmadan anlatmayı başarıyor. Gardner’ın dans ederken gösterilmemesi, onun daha sonra çingene kampında yaptığı ve erotik olduğunu düşünmemiz beklenen ama bunun pek yanına yaklaşamayan dansını düşününce, pek de yanlış bir seçim değil doğrusu! Yönetmenin bir çarpıcı karesi de Gardner’ı düğün gecesinde kapının penceresinden dışarıya bakarken gösterdiği an; kahramanımızın hissettiği tutsaklığı ve kıstırılmışlığı çok iyi özetleyen bir kare bu.

Geriye dönüşle anlatılan filmde üç ayrı erkeğin hikâyedeki kendi paylarını anlatması gibi ticari sinemanın normlarının dışına taşan yaklaşımı ve iki yıldızının değil ama Edmond O’Brien’ın her devrin adamı halka ilişkiler uzmanı rolündeki canlı, Warren Stevens’ın canlandırdığı karakteri gibi soğuk ve sert ve Rossano Brazzi’nin mutsuz aristokratın trajedisini yalınlık içinde aktaran oyunları ile de dikkat çeken film biraz fazla konuşmalı, biraz fazla uzun ve farklılık açısından çarpıcı olsa da hikâyeyi anlatan üç adamı ile sanki eksik kalan bir sinema anlayışını kapamaya çalışan tavrı olan bir çalışma. Senaryonun başarısı ise hikâyenin orijinalliğinden değil, diyaloglarının başarısından ve yüzeysel kalsa da değindiği (veya değinir gibi yaptığı) temalarından kaynaklanıyor. Hollywood bir parça kendisine de bakıyor bu filmde. Her ne kadar bu alanda bir “The Bad and the Beautiful” kadar çarpıcı bir başarı göstermese de.

(“Çıplak Ayaklı Kontes”)

Hyazgar – Lu Zhang (2007)

“Bozkırı tek başına kurtaramazsın”

Moğolistan’da ıssız bir bozkırı yeşillendirmeye çalışan bir adamın hikâyesi.

Bir iki cümleden uzun sürmeyen diyaloglar, zaman zaman yeşilin çarpıcı bir kontrast yarattığı bozkır, ıssızlığın ortasında bir çadır, iki farklı dil konuşup birbirlerini anlamayan insanlar, sessizlik ve bu sessizliği arada bozan doğanın sesleri… Hiçbir anında en ufak bir telaş göstermeyen bir anlatım, vurgusuz oyunculuklar, yavaş bir kamera ve kelimenin en gerçek anlamı ile sakinlik. Oysa filmde doğum var, cinayet(!) var, saldırı var, tanklar var, çatışmalar var, insan ticareti var.

Geniş alanları içeren çekimlerle, bir bozkırı yeşillendirmenin peşine düşen ve bu macerasında etrafındakileri ihmal eden bir adamın macerası gibi başlayan film, İngilizce isminin ima ettiğinin aksine, bu macerayı bir süre sonra ikinci plana atıp başka bir hikâyeye dönüşüyor; sınırlar, ilişkiler ve iletişim üzerine bu tür filmlere alışkın olmayan seyirci için sabır gerektiren bir tempoda ilerleyen bir yarı belgesel yarı dram. Bu tür yavaş tempolu filmlere yedirilen küçük de olsa bir mizah tonu olur bazen ama burada film bundan özenle uzak durmuş. Tempo herhangi bir iniş veya çıkıştan özenle kaçınıyor, ritimi hep aynı tutuyor. Öyle ki filmi hareketlendirecek(!) bir iki küçük olayda kameranın görüş alanının dışına taşıyor bu olayları. Çocuğun adam ile yakınlaşmasını gösteren yatak değiştirme sahnesi veya fırtınadan sonra dökülen/dağılan eşyaları toparlama bölümü sakin ve sessiz bir anlatım ile sütü kaynatan, ineği sağan kahramanlarımızı gösterirken tercih edilen tempodan hiçbir farklılık göstermeden ilerliyor. Filmdeki minimum diyalogların bir de doğal nedeni var elbette; erkek sadece Moğolca biliyor, kadın ve çocuk ise Korece. Hemen hiç konuşmadan birbirlerinin hayatının parçası olmaya çalışıyorlar.

Bozkırlardaki inanılmaz güzellikteki bulutların beyazını ve gökyüzünün mavisini, çarpıcı bir yeşil tonunu ve kum görünümündeki toprağın grisini başarılı bir biçimde kullanan filmin yine bir soğukluk içinde anlatılan büyükşehir bölümü kahramanımızın burada hissettiği yabancılığı, rahatsızlığı ve karısı ile arasındaki ilişkiyi anlatması açısından başarılı bir bölüm. Kimi sembolik veya ritüelleri gösteren sahneleri de barındıran filmin final karesi filmin belki de seyircide doğrudan bir etki yaratmayı hedeflemiş tek anı. Sınırdaki rüzgarda uçuşan mavi kurdeleler filmde daha önceden gösterilen dilek ağacına bağlanan mavi kurdeleler ile birlikte düşünülmesi gereken ve hikâyenin sonunu belirsiz bırakan bir unsur. Doğal olanın dışına asla çıkmayan, yavaş temposu ve bu tempoya göre uzun süresi ile seyredeni zorlayan ve karakterlerinin arada söylediği şarkılar dışında müziğe hiç başvurmayan film özetle her ruha uygun değil ama yönetmeninin de ifade ettiği gibi insanlar arasındaki sınırlar ve birbirini anlama üzerine alçak bir tonda çok şey söylüyor.

(“Desert Dream” – “Çöldeki Rüya”)

Kærlighed På Film – Ole Bornedal (2007)

“Güzel bir kadın ve gizem. Bütün kara filmler böyle başlamaz mı?”

Bir kazaya karışan adamın iyi niyetle başlattığı başkasının yerine geçme rolünün neden olduğu olayların hikâyesi.

Danimarka sinemasından stilize bir kara film denemesi. Aşk Sahnesi 1-2-3 adlarını taşıyan üç kısa ve çarpıcı bölümle başlayan filmin Aşk Sahnesi-1 adlı bölümü sinemanın kara film türündeki başyapıtlarından biri olan “Sunset Boulevard” adlı Billy Wilder filmine selam gönderir bir tarzda konuşan bir ölü adam getiriyor karşımıza ve geri dönüşle anlatılan film yine bu sahne ile sona eriyor. Genel olarak kara film havasını tüm hikâye boyunca koruyan film stilize yanını ise başlangıç ve final ile sınırlı tutmuş genelde.

Çok çarpıcı bir şekilde çekilmiş kaza sahnesinde suçluluk hissi başlayan adamın kaza geçiren ve görme duygusunu ve hafızasını hemen hemen tamamen yitiren kadının sevgilisinin yerine geçmesi iyi niyetli bir düşünceden kaynaklanıyor ama sonra hissetmeye başladığı tutku ve yavaş yavaş gerçeğin ortaya çıkmaya başlaması hikâyeyi kara film türünün örneklerinden birisi arasına sokuyor. Evli ve iki çocuklu adamın bu olaydan önceki hayatı fazlası ile “gerçek ve normal” ve bu yeni kadının gizemi onu işte tam da bu nedenle kendisine süratle çekiyor. Özetle, içine sürüklenmekten kaçınamadığı bu rolün arkasında üç temel güdü var: kazadan dolayı duyduğu suçluluk duygusu, gizemin çekiciliği ve kendi rutin hayatından kaçma fırsatı. Gerek hikâyenin akışı gerekse karakterler ve belki özellikle de finali 50’li yılların Amerikan kara film örneklerine çok yaklaştırıyor bu filmi ve çarpıcı finali yine o dönem filmlerinin ahlâkçı özelliğini de taşıyor gibi. Bir yandan da filmin taşıdığı temel zayıflık tam da burada yatıyor. O dönem filmlerinin havasını bugüne aynen taşımak hikâyenin zaman zaman bir zorlanmışlık duygusu vermesine ve o yıllar için uygun olan seçimlerin günümüz için uygun olmayabileceğinin düşünülmesine neden oluyor. Karıştıkça karışan işler, bir ara yoldan çıkar gibi olan hikâye filmin başta vaat ettiği başarı seviyesinin altında kalmasına neden oluyor. Dağ evinde üç kişi arasında geçen yemek sahnesi örneğin, hem filmin en etkileyici bölümlerinden biri hem de tüm sahne boyunca diyaloglar ve sahnenin akışı bir şekilde tam olarak istenen vurucu etkiyi yaratmıyor. Sonlardaki “çivileme” sahnesi de benzer bir biçimde dozun epey bir kaçtığı, hani nerede ise bir şeytanla boğuşma sahnesi gibi.

Zaman zaman aksasa da sonuçta ilginç ve başarılı bir film bu. Bazı tutarsızlıkları ve hikâyenin zorlanan yanlarını bir kenara koyarsanız, Anders W. Berthelsen ve Charlotte Fich’in başarılı oyunculukları, her zaman üst düzeyde seyretmese de sahip olduğu kara film atmosferi, açılış ve kapanış sahneleri ve hikâyeye sürpriz bir son getiren Çinlileri ile çekici bir çalışma özetle. Kimi zaman iyi bir Stephen King romanı okur gibi hissettirecek bu çalışma sıkıcı ve rutin bir evlilikten kaçmak için gizemli kadınların (veya dünyaların) peşine düşenlerin başına gelebilecekler konusunda da ciddi uyarılar taşıyor.

(“Just Another Love Story” – “Başka Bir Aşk Hikâyesi”)

The Lightship – Jerzy Skolimowski (1985)

“Her şeyin değişken ve tutarsız olduğu bir dünyada, bir rota belirleyip ona bağlı kalmak hoşuma gidiyor”

Bir fener gemisine çıkan üç soyguncu ile geminin mürettebatı arasındaki mücadelenin hikâyesi.

Leh yönetmen Jerzy Skolimowski’den psikolojik dram/aksiyon karışımı bir hikâye. Hiç hareket etmeyip bir fener görevi gören gemide geçen bu tek mekanlı film iki usta oyuncusunun karşılıklı döktürdüğü ve anlattığı maceranın arka planında yeterince güçlü bir şekilde olmasa da başka temaların da peşinde olan bir çalışma.

Soyguncuların lideri rolündeki Robert Duvall ve geminin kaptanı rolünde Klaus Maria Brandauer filme başarılı oyunculukları ile ve hikâyedeki temel çatışma noktalarından birinin tarafları olarak damgalarını vuruyorlar. Evet bu film bir yandan da “otorite” odaklı çatışmaların filmi. Çete reisi ile kaptan arasında fiziksel çatışmaya dökülmeyen ama zekâ yarışının ve laf oyunlarının arkasının kesilmediği bir otorite çatışması var. Duvall bu çatışmayı farklı boyutlara taşıyarak kaptanın oğlu ile arasındaki otorite çekişmesine de yansıtmaktan geri durmuyor. Filmin bir diğer çatışma konusu olan baba ile oğul arasındaki uyuşmazlık kısmen çocuğun asiliğinden ama asıl olarak çocuğun babasının ikinci dünya savaşındaki sicili ile ilgili dedikodulardan dolayı babasına duyduğu nefretten kaynaklanıyor. Hikâyedeki bir diğer çatışma ise kaptan ile mürettabat ve özellikle geminin subayı arasındaki ne yapmaları gerektiği konusunda çıkan anlaşmazlık ve buna bağlı olarak da kaptanın gemi üzerindeki sorgulanan iktidarı.

Duvall film boyunca kendi entelektüel seviyesinde gördüğü kaptanı alt etmek, otoritesini sarsmak ve kendi zekâsını bu yolla doğrulamak için elinden geleni yapıyor. Bu çabası bir yandan da bir hayranlık içeriyor aslında; kaptana özel hikâyelerini anlatıyor ve “birbirimize iki sevgili kadar yakınız” ifadesi ile nerede ise homoerotik bir çağrışım yapan cümleler kurmaktan geri kalmıyor. Kendi tanımladığı kapsamı ile özgürlüğü sürekli vurgulayarak hiç hareket etmeyen bir geminin kaptanı olan rakibini de aşağılıyor ve kaptanın oğlu için çekici bir rol modeli olmaya soyunuyor.

Aşçının intikamı, çete reisinin dans sahnesi gibi başarılı bir şekilde kotarılmış kimi sahneler de barındıran filmin iki de zayıf noktası var. Stanley Myers imzalı müzik çok öne çıkmadan görevini yerine getiriyor ama araya sık sık giren Hans Zimmer imzalı elektronik müzikler 80’lerin elektronik klavye müziklerinin kötü örneklerinden biri ve nerede ise kulak tırmalıyor. Filmin ne atmosferi ile bir ilgisi var bu müziklerin ne de kendi başına bir çekicilikleri. Bu alçak gönüllü psikolojik aksiyonun bir diğer sıkıntısı da belki bir parça fazla alçak gönüllü olması ve bunun sonucu olarak da özellikle çatışmaların taşıdığı dramatik gücü yeterince güçlü bir şekilde aktarmaması. Bu dramatik gücü seyredenin kendisinin “keşfetmesi” gerekiyor bazen.

Seyrettikten sonra Walt Whitman’ın “O Captain My Captain” şiiri okunarak kendisinden alınan keyfin bütünlenebileceği bu film bir ustanın elinin değdiği belli olan o küçük çalışmalardan.

(“Fener Gemisi”)