Clara Sola – Nathalie Álvarez Mesén (2021)

“Sevgili komşularımız, iyi akşamlar. Bugün Bâkire Meryem’in varlığını kutlayacak ve ona saygımızı göstereceğiz. Biliyorsunuz, Tanrı’nın kendisine bir sürü armağan bahşettiği kızım Clara aracılığıyla, kendisi bizimle. Clara kanser hastalarını iyileştirdi, insanların dizlerini ve kalplerini iyileştirdi. Biliyoruz ki buraya, bizim gibi, Meryem’in içinizde bir sürü mucize gerçekleştireceği inancını taşıdığınız için geldiniz. Clara, dua edelim”

Kosta Rika’nın bir köyünde yaşayan 40 yaşlarında bir kadının bireysel ve cinsel kimliği üzerindeki baskılara karşı uyanışının hikâyesi.

Senaryosunu Nathalie Álvarez Mesén ve Maria Camila Arias’ın yazdığı, yönetmenliğini senaristlerden Mesén’in yaptığı bir Kosta Rika, İsveç, Belçika, Fransa, ABD ve Almanya ortak yapımı. Kısa filmlerle yönetmenliğe başlayan Mesén’in ilk uzun metrajlı filmi olan yapıt Cannes’da Altın Kamera için yarışırken, pek çok festivalde de ödül kazandı ve 2021’in en iyi ilk filmlerinden biri kabul edildi. Amatör kadrosunun, başta başroldeki Wendy Chinchilla Araya olmak üzere parlak oyunculuklarla desteklediği hikâye, kendisine mucizevî güçler atfedilen ve kızının omurgasındaki eğriliğin tedavi edilmesine karşı çıkan annesinin baskıcı ve koruyucu gölgesi altında tüm bireyselliğini yitiren bir kadının cinsel arzularının tetiklediği uyanışını sade, gerçekçi ve etkileyici bir biçimde anlatıyor. Mucizelerin varlığının kısıtların ret edilmesine bağlı olduğunu söyleyen film, Sophie Winqvist’in köyü çevreleyen doğayı öykünün parçası yapan çalışması ile de dikkat çeken ve büyü ile gerçeği çekici bir biçimde uzlaştıran bir çalışma.

Filme adını veren Clara’yı ve ailesinin turistler için kiraladığı muhteşem güzellikteki, Yuca adındaki beyaz atı birlikte gösteren bir sahne ile açılıyor film. İkisi arasındaki iletişim Clara’nın “spiritüel güç”leri için ilk ipucu olurken, kadının atın tam yanına kadar gidememesi de onun üzerindeki kısıtların ilk kanıtı oluyor. Clara 40 yaşlarında bir kadın, doğuştan gelen bir omurga eğriliği problemi var ve küçük bir kızken Meryem Ana’yı gördüğüne ve o günden beri mucizeler yaratabildiğine inanıyor ailesi ve köydekiler. Nitekim açılışı takip eden ilk sahnede, onu özenle bir dinsel törene hazırlayan ailesini ve ardından da törende köylülerin ona dokunmalarını izliyoruz. Film bu sahnede Clara’nın rahatsızlığını hissettiriyor bize ama bunun kendisine biçilen rolden mi yoksa bu rolün ağırlığından mı olduğunu anlamamıza izin vermiyor. Senaryonun özellikle belirsiz bıraktığı anlardan sadece biri bu ve bu yoruma açıklığın en güçlü örneğini de finalde görüyoruz. Kendisine mucizeler yaratma yeteneği atfedilen kadının bu yeteneğini kendisi için kullanıp kullanmadığını belirsiz bırakan final, asıl önemli olanın kadının üzerindeki baskılardan kurtulma niyetinin olduğu üzerinde duruyor doğru bir şekilde.

Clara’nın doğuştan gelen özrü tıbbi müdahale ile giderilebileceği halde, anne bunu “Tanrı bana onu öyle verdi, öyle kalacak” sözleri ile kesin bir şekilde ret ediyor. Anne kızının kendi başına gidebileceği uzaklığı kumaş parçaları bağladığı çitler ile belirleyecek kadar da koruma ve baskı altına almış durumda Clara’yı. Aslında iyi davranıyorlar ona aile içinde ve özellikle de 15 yaşına girmek üzere olan yeğeni ile arası çok iyi kadının. Hikâye bu yeğenin romantizm ve cinselliğe gizli de olsa özgürce yaklaşımı ile Clara’nın bu konularda tamamen engellenmesini bir arada anlatırken; iki farklı kulvarda ilerleyen, daha doğrusu biri doğanın akışına uygun hareket edebilirken, diğerinin önüne setler çekilmiş cinsel arzular arasındaki zıtlığı da akıllıca kullanıyor. Ailenin atı ile ilgilenmek ve onu turistlere getirip götürmek için gelen bir yabancı erkeğe hem Clara’nın hem yeğeninin ilgi duymasını da benzer şekilde kullanıyor senaryo ve kadının trajedisini ve kıstırılmışlığını daha da elle tutulur hâle getiriyor. Kendini tatmin etme “günah”ını cezalandıran annenin, Clara’nın hayatının her alanına hâkimiyeti ve dinin bu baskının araçlarından biri olarak kullanması da dinî ve genellikle buna dayalı olan toplumsal kısıtlamaların bir örneği olarak çıkıyor karşımıza. Çamura bulanan elbise sahnesinde Clara’nın “Meryem böyle davranmamı istedi” açıklamasının kabulü ve çamurun kutsallığının hatırlanması da dinin araçsallaştırılmasına iyi bir örnek oluşturuyor.

Sık sık el kamerası ile çekilen görüntülerin tedirgin bir hava yarattığı ve köyün etrafındaki doğanın, özellikle de ormanın gizemli bir atmosfer olarak yansıtıldığı filmin baş karakteri Clara’nın, her insanın ve hayvanın “gizli ismi”ni bilmek gibi bir yeteneği var. Kendisininkinin Sola (Tek başına, yalnız) olduğunu söyleyen Clara’nın bu gizli isimleri bilme yeteneğini de film her birimizin, her canlının içindeki bastırılmış gerçek kimliğin ya da görünenin dışındaki asıl gerçeğin sembolü olarak kullanıyor. Tepki verdikçe daralan sınırlar, ret edilmenin yarattığı öfke ve giderilemeyen arzuların neden olduğu baskılarla hikâyenin kahramanının yavaş yavaş çıkmaz bir yola itildiğini özenle sergileyen hikâyenin yakaladığı sahicilik duygusu filmin önemli kozlarından biri. Aslında bir dansçı olan başrol oyuncusu Wendy Chinchilla Araya’nın karakterinde yakaladığı gerçeklik hissi ve bu hissi yaratırken, belki mesleğinin de katkısı ile, bedenini kullanma becerisi bu sahiciliğin oluşmasını sağlayan en önemli faktörlerden biri olmuş. Onunla birlikte tüm kadronun bu ilk ve belki de son filmlerinde yapıta kattığı doğallık ve kameranın kullanım şeklinin sağladığı “tarafsız bir gözlemci” havası da destekliyor bu duyguyu başarı ile.

Yönetmen Mesén filmini 2015’te ve kırk beş yaşında hayatını kaybeden ve tıpkı başroldeki Araya gibi dansçı olan Kolombiyalı sanatçı Ofir León’a ithaf etmiş ve hikâyede Clara’ya dostluk eden bir böceğe de onun adını vermiş senaryoda. Cinsel olgunluk ve aile, özellikle de anne baskısı gibi temalar nedeni ile “Carrie” (Brian de Palma, 1978) ile ortak yanları olduğunu söyleyebileceğimiz filmin “uyanış” hikâyesi sinemada çokça ele alınan temalardan biri kuşkusuz; bu filmi farklı kılan ise Clara’nın gözünden anlatılan hikâyesini karakterlerin içinde bulunduğu doğa ile özellikle görsel olarak organik bir şekilde iliişkilendirmesi ve toplumun da eksiksiz çizilmiş tasvirinin içine yerleştirebilmesi. Başroldeki Wendy Chinchilla Araya’nın ilk sinema oyunculuğunda gerçekçi ve doğru tonda bir sertliği olan oyunculuğu ve Santiago rolündeki hayli olgun bir sadeliği olan performansı ile Daniel Castañeda Rincón’un performansı ile de değerlenen, ilgiyi hak eden bir yapıt.

Turist Ömer Uzay Yolu’nda – Hulki Saner (1973)

“Kaptanın seyir defteri. Yıldız tarihi: 2520.1. Gezegen Orin 7’nin yörüngesine girdik. Görevimiz yıllardır burada yaşamakta olan Profesör Krater’den bilimsel notları almak”

Kendisini çok uzak bir gelecekte, Atılgan uzay gemisinin mürettebatı ile birlikte Orin 7 gezegenindeki gizemli cinayetlerin ortasında bulan Turist Ömer’in hikâyesi.

Bizde “Uzay Yolu” olarak bilinen” Star Trek” adlı televizyon dizisinden “uyarlanan” bu Turist Ömer macerasının senaryosunu Ferdi Merter yazarken, yönetmenliğini bu karakterin tüm maceralarında olduğu gibi Hulki Saner yapmış. ABD’de 1966 – 1969 arasında gösterilen, bizde ise 1972’den itibaren TRT ekranlarına ulaşan ve seyirciden büyük ilgi gören dizinin Amerikan televizyonlarında gösterilen ilk bölümü olan “Man Trap”den uyarlanan film bir yandan dizinin orijinal hikâyesine sadık kalırken, diğer yandan Turist Ömer’i bu hikâyeye zoraki yerleştirmiş olmasının etkisi ile iki ayrı film havası veriyor sık sık. Hikâyenin kendisinden karakterlerine ve müziğe kadar pek çok unsuru (ç)alıntı olan ve Sadri Alışık’ın komedisi ile Uzay Yolu’nun macera havası arasında kararsız kalmış görünen yapıt öncelikle ve belki sadece Yeşilçam, Sadri Alışık ve fantastik bilim kurgu hayranları için.

Star Trek ABD’den çıkan en uzun ömürlü ve en popüler dizilerden biri olarak televizyon (ve sonra da sinema) tarihinde iz bırakan markalardan biri. 1969’da sona eren orijinal dizi, daha sonra aralarında çizgi filmlerin de olduğu pek çok farklı yapımda ve hatta kitaplarda hayat bulmaya devam etti. Farklı nesillere uzanan ve farklı oyuncular / yeni karakterlerle yeni diziler ve sinema filmleri ile bugüne kadar hayatını sürdüren “Star Trek” bizde de tek kanallı televizyon zamanında çok sevilerek izlenmişti. Yaratıcısı Gene Roddenberry’nin liberal dünya görüşlerinin şekillendirdiği dizi, derinliği ve günümüzde de karşılığı olan bilim kurgu hikâyeleri ile farklı bir yerde konumlandırmıştı kendini ve uzun ömrünü de bu “güncelliği”ne de borçlu muhtemelen. Sınırsız sayıda farklı canlı türlerinin ve dünyaların olduğu bir gelecekte geçen ve ışık hızının aşılmış olması sayesinde bu dünyalar arasında gidip gelebilen insanlar ve diğer canlıların maceraları günümüzde de aynı derecede önemli olan barış kavramı üzerine de düşünmeye sevk ediyordu izleyicisini. Peki, Hollywood resmi ilk Star Trek filmini 1979’da çekerken Yeşilçam’ın ondan altı yıl önce beyazperde hayat verdiği bu uyarlamanın baş karakteri Turist Ömer’in nasıl bir bağlantısı vardı Uzay Yolu ile?

Yukarıdaki sorunun cevabı “hiç” elbette, Yeşilçam’ın dönemin popüler yerli film karakteri ile popüler televizyon dizisini bir araya getirme uyanıklığı dışında. Yeşilçam’ın Kemal Sunal’ın Şaban’ı ile birlikte en önemli iki komedi karakterinden biri olan Turist Ömer ilk kez 1963 tarihli Hulki Saner filmi “Helal Olsun Abi”de çıkmıştı seyircinin karşısına. Alışık’ın Ayhan Işık ile başrolleri paylaştığı filmdeki karakteri seyirciden çok ilgi görünce, Saner senaryosunu yine kendisinin yazdığı ve doğrudan bu karakterin adını taşıyan filmle 1964’te ikinci kez beyazperdeye taşıdı Turist Ömer’’i. Yine 1964 tarihli ve her ikisini de Saner’in yönettiği iki Ayşecik filminde (“Ayşecik Cimcime Hanım” ve “Ayşecik Çıtı Pıtı Kız”) daha hikâyenin parçası olan Turist Ömer ardından altı filmde daha seyirci ile buluştu. Tümünü Hulki Saner’in yönettiği bu yapıtlarda maceradan maceraya atıldı Sadri Alışık kendisi ile özdeşleşen bu karakter ile: “Turist Ömer Dümenciler Kralı” (1965), “Turist Ömer Almanya’da” (1966), “Turist Ömer Arabistan’da” ( 1969), “Turist Ömer Yamyamlar Arasında” (1970), “Turist Ömer Boğa Güreşçisi” (1971) ve “Turist Ömer Uzay Yolunda” (1973). Kendisine özel selam türü, zengin gönlü ve kalender yapısı ile Turist Ömer sinemamızın en ilginç karakterlerinden biri kuşkusuz. Bu karakteri “Mistır Spak, Kabakulak” gibi tipik esprilerle bir Uzay Yolu macerasının içine yerleştirmek sinema açısından bakıldığında pek de iyi bir sonuç vermemiş aslında ve ortaya birbiri ile pek de organik bir şekilde bir araya gelmemiş iki ayrı hikâye çıkmış. Buna karşılık Turist Ömer filmlerinin bu sonuncusunun 1964 tarihli yapıt ile birlikte dizinin en öne çıkanlarından biri olduğunu da söylemek mümkün.

Saner’in senaryosu komedisini, temel olarak Turist Ömer’in Volkanlı Mr. Spock (Jeneriğe göre Spak!) ile olan ikili sahnelerindeki gibi zıtlıklar üzerinden yaratılan absürtlüklere dayandırmış. Hamile bıraktığı gerekçesi ile zorla nikâh masasına oturtulan bir Türk adamın zaman makinesi marifeti ile birden çok uzak bir geleceğe ve bir başka dünyaya transfer edilmesi ile ortaya çıkan durum aslında usta bir senaristin elinde çok daha yaratıcı bir hikâyeye dönüşebilirdi ama burada ne sonuç böyle olmuş ne de zaten böyle bir derdi varmış filmin yaratıcılarının. Sonuçta Turist Ömer ve Uzay Yolu gibi iki zaten popüler bileşen varmış ellerinde ve onlar da bunları hoyratça bir araya getirmenin Yeşilçam seyircisine yeteceğinin farkındaymışlar. Dizinin TRT’deki seslendirmesini yapan Ferdi Merter (Doktor McCoy) ve Erol Amaç’ın (Mister Spock) karakterlerini bu kez kendilerini canlandırması da, bu garanti olan popülariteden yararlanmak amacı ile seçilmiş zaten; TRT’de Kaptan Kirk’ü seslendiren Oytun Şanal çekimler sırasında bir tiyatro oyununda görevli olduğu için yerini Cemil Şahbaz almış. Filmin dizinin orijinal müziğini ve Atılgan uzay gemisinin görüntülerini bir telif, hatta izin kaygısı duymadan kullanması da aynı yaklaşımın sonucu elbette.

Dizi ile kıyaslanınca, başta kaptan köşkü olmak üzere set ve dekorların zayıflığı, uzay gemisinin kapılarının açılıp kapanırken çıkardığı seslerin ağızla yapıldığının açık olması ve yaratıkların bazılarının tasarımının basitliği gözden gelinemeyecek kadar önemli problemler elbette ama farklı bir beklenti gerçekçi olmadığı gibi, bu durumun filme bir mizah havası kattığını söylemek de mümkün; bir “ses büyüteci”nin tüm o ultra gelişmiş teknolojik ortamda duvara bir çivi ile asılmış olması gibi absürtlüklerle birlikte değerlendirmek gerekir bu durumu. Absürtlüklerle devam etmek gerekirse, birkaç örnek daha verilebilir bu konuda; sadece bir profesör, eşi ve robotların yaşadığı Orin 7’deki eski uygarlık kalıntılarının (Efes’te çekilmiş bu sahneler) anlamı konusunda hiçbir açıklaması yok hikâyenin örneğin. The Ventures’un “Out of Limits”, İstanbul’daki zoraki nikâh sahnesinde Armando Trovajoli’nin “Homo Eroticus” ve bir canavarın Kirk’e saldırdığı sahnede Pink Floyd’un “Echoes” adlı şarkılarından da izinsizce yararlanan film, yerli karakter ve onunla ilgili sahneler bir yana bırakılırsa, uyarlandığı “Man Trap” adlı Star Trek bölümüne hikâyenin gelişimi açısından genel olarak sadık kalmış. Bölümün ve genel olarak dizinin barışçı, uzlaşmacı ve hatta anti-emperyalist çizgisinden senaryoya bir şey taşındığını söylemek ise mümkün değil ama en azından “Bizim ileri dediğimiz uygarlığın mahvettiği bir dünya” cümlesi üzerinden bir eleştiri sızabilmiş filme.

Hulki Saner’in senaryosu Turist Ömer’i hikâyeye doğal bir şekilde yerleştirememiş; bu karakterden tek beklenen, özellikle de Mr. Spock ile olan konuşmaları üzerinden bir komedi yaratmak. Öyle ki Turist karakterini senaryodan tamamen çekip çıkarsanız, hikâyede hiçbir şey değişmeyecektir. Sadri Alışık da bu karakteri canlandırdığı filmlerinde giydiği değişmeyen kıyafeti ile kendisinden bekleneni karşılıyor ve o komediyi zaman zaman zorlama olan kelime oyunları ve kaba esprilerle seyircinin beklentisini karşılayacak şekilde yaratıyor. Burada bir başka esinlenmeden de bahsetmek gerekiyor; Şahan Gökbakar’ın Recep İvedik karakteri, Turist Ömer’in buradaki hâlinden oldukça ilham almış ve üzerine Sunal’ın “Şaban”ı eklenmiş bir parça ve kabalık dozu hayli artırılarak üretilmiş gibi görünüyor. Turist’in uzay gemisindeki bazı karakterlere (örneğin kendisine silahla yaklaşan kadın subaylara) ve Spock’a yaklaşımı da hem fiziksel hem davranışsal boyutları ile bu yargıyı doğrular ölçüde örneğin.

1960’ların Türkiyesi’nden geleceğe taşınan bir insanın hangi ırksal özelliklerinin Kirk ve arkadaşlarına garip geldiğini veya Kirk’ün karakterlerden birinin, istediği insanın fiziğine bürünebilme becerisini nasıl keşfettiğini açıklama ihtiyacı duymayan ve muayene odasındaki yatağın ancak iki insanın manuel müdahalesi sonucu inip kalkabilmesi gibi tuhaflıklara sahip olan filmde Cemil Şahbaz’ın, Kirk’ü dizide canlandıran William Shatner’a fiziksel benzerliği dikkat çekiyor ama onu oyunculuk açısından taklidi çok da başarılı değil. Doktor McCoy’u oynayan Ferdi Merter’in sonlara doğru bir sahnede Sadri Alışık’a gerçekten güldüğü ve Mr. Spock’ın orijinaline ihanet edercesine ve tüm o mantık konuşmalarına rağmen fazlası ile duygu gösterisinde bulunması gibi aksaklıkları da olan yapıt, hikâyenin ciddiyetini bozmadan komedi yaratmaya çalışması ile tam bir parodi olmamayı da seçen bir film. Yeşilçam’ın o tuhaf uyarlamalarından biri olarak ilgi ile seyredilebilir yine de.

Noche de Fuego – Tatiana Huezo (2021)

“Kızlara ne yapıyorlar, biliyorsun değil mi? Duydun mu bunu? Sana da olmasını istemezsin, değil mi?”

Uyuşturucu kartellerinin egemen olduğu bir kasabada, annesinin insan kaçakçılığı kurbanı olmaktan korumaya çalıştığı bir genç kızın hikâyesi.

El Salvador ve Meksika vatandaşı Tatiana Huezo’nun, senaryosunu Jennifer Clement’in 2014 tarihli “Prayers for the Stolen” adlı romanından uyarladığı ve yönettiği bir Meksika, Almanya, Katar ve Brezilya ortak yapımı. Kısa ve belgesel filmlerle girdiği sinemada, özellikle 2016 tarihli belgeseli “Tempestad” ile önemli bir başarı yakalayan Huezo’nun bu ilk kurgu filmi, pek çok diğer ödülün yanında Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünde de özel ödülün sahibi olmuştu. Şiddet, insan kaçakçılığı ve halkı haraca bağlama gibi suçlarla devlet içinde devlet olan kartellerin hâkim olduğu bir kasabada bir genç kız olarak korkunç tehlikelerle karşı karşıya kalan ve annesinin onu başına geleceklerden korumaya çalıştığı bir genç kızın hikâyesi anlatılan ve film büyürken doğal olarak cinsel kimliğini keşfeden bir genç kızın hayatta kalabilmek için tam da bu kimliğini gizlemek zorunda kaldığı sert ve yoksul bir dünyayı Huezo’nun belgeselci geçmişine layık bir gerçekçilikle resmediyor. Sıkı bir dostluk hikâyesi aynı zamanda bu seyrettiğimiz ve suç örgütlerinin bazı ülkelerdeki hâkimiyetinin de açık bir resmi.

Önce jenerik boyunca sesini duyduğumuz, sonra da görüntülerine tanık olduğumuz bir sahne ile açılıyor film. Elleri ile toprak kazan genç kızları ve sonra da içlerinden birinin o kazdıkları yere yattığını görüyoruz. Çok yakın üç arkadaş olan Ana, Maria ve Paula, erkeklerin çalışmak ve ailelerine para göndermek için büyük şehirlere veya ABD’ye gittiği, kadınların genellikle haşhaş kapsüllerini çizerek afyon üretilen tarlalarda çalıştığı ve devletin kartellerle olan mücadelesini yitirmiş göründüğü bir kasabada yaşamaktadırlar. Bir işyeri açmanın, hatta devletin resmî öğretmeni olarak çalışmanın bile suç örgütünün “koruma bedeli”nin talebini karşılamakla mümkün olduğu bu kasabada, genç kızlar ek bir tehditle karşı karşıyadırlar: Kaçırılmak ve -doğrudan hiç dile getirilmese de, herhalde- fuhuş işinde kullanılmak. Film Ana’nın annesi üzerinden, kadınların kız çocuklarını bu nerede ise kaçınılmaz görünen akıbetten ve “Dün gece bir eve girdiler. Bir kızı aldılar” haberinin konusu olmaktan kurtarma çabasını anlatıyor ki oldukça trajik ve karamsar bir hikâye bu elbette. Üç kız çocuğunun tam da ergenliğe girdikleri çağda cinsiyetlerini gizlemek zorunda kalmaları ve bunun için saçlarını bir oğlan çocuğunki gibi kestirmeye zorlanmaları oldukça güç bir durum kuşkusuz.

Dariela Ludlow’un görüntü çalışmasından önemli bir destek almış yönetmen Huezo. Karakterlere ve mekânlara bir belgesel titizliği ve dürüstlüğü ile yaklaşan filmin bölgenin doğal örtüsünü bir “mikrokozmos” anlayışı ile kullandığı sahnelerde doğadaki diğer canlıların insan denen türün kendi kendilerine ettikleri zulme karşılık, doğal bir alçak gönüllülük içinde sürüp giden yaşamlarını özenle görüntülüyor kamera. Bu sakin doğanın ritmini ve melodisini bozan ise, taş ocağında patlatılan dinamitlerin ve bu patlamaların neden olduğu toz bulutlarının işitsel ve görsel kirliliği oluyor ve film bunu sanki insanların o doğada kurdukları “uygarlığın” başarısızlığının sembolü olarak kullanıyor. Benzer bir biçimde, cep telefonlarının sinyal problemini ve para kazanmak için başka şehirlere / ülkelere giden erkeklere ulaşamama problemini de bir sembolik tercih olarak görmek mümkün.

Büyümeye özenen küçük kızların, dudaklarını bulamadıkları ruj yerine pancar ile boyadıkları bir yaşta saçlarını kestirmek zorunda bırakılmaları (“yarık dudak” sorunu nedeni ile, üç arkadaştan birinin diğer ikisinin karşı karşıya kaldığı tehditlerden muaf olması ve bu nedenle, saçını kestirmesinin gerekmemesi çok şey söylüyor şüphesiz) filmdeki travmalardan sadece biri. Hikâyenin bu ve benzeri karanlık yönleri, ortaya sömürüye açık bir trajediler zinciri çıkarabilirdi kuşkusuz; bunun gerçekleşmemesinin nedeni, yönetmenin dürüstlüğünü ve sahiciliğini hiç yitirmeyen bir yaklaşıma sahip olması. Huezo hikâyesine belgesellerindeki gibi yaklaşıyor ve bu sayede, filmini bir trajedi sömürüsü olmaktan uzak tutuyor.

Hikâyenin ilginç yanlarından biri zaman zaman büyülü bir havaya göz kırpması ama hem bunu dozunda tutması hem de her büyülü ânın gerçekçi bir açıklama ile sona erdirilmesi sayesinde öykünün gerçekçiliğine bir zarar getirilmemesi. Filmin bir diğer başarısı da devletin varlığı, daha doğrusu yokluğunun sonuçlarını çekincesiz bir şekilde karşımıza çıkarabilmesi. Çocukların sağlıkm kontrolleri için ve ancak askerlerin desteği ile köye gelebilen doktorlara ve onları koruyan ordu mensuplarına açık açık meydan okuyor uyuşturucu kartelinin elemanları; öğretmenler ise ya kasabada görev almayı ret ediyorlar ya da kısa sürede vazgeçmek zorunda bırakılıyorlar idealist yaklaşımlarından. “Bu kasabada baş aşağı olan birçok şey var” saptamasını yapan bu öğretmenlerden biri; öldürülen birinin cesedinin, üzerinde bir mesaj bırakılarak yol kenarına atıldığı bu kasabada bir noktaya kadar kalabiliyor ancak. Askerlerin kartel karşısındaki acizliği, haşhaş tarlalarını ilaçlayan helikopterlerin gaz atarken orada çalışan (çalışmak dışında seçeneği olmayan) halkı göz ardı etmesi ve eğitim / sağlık hizmetlerinin bile nerede ise kartellerin izin verdiği ölçüde verilebilmesi kuşkusuz Meksika için pek de parlak bir resim çizmiyor. Bu arada filmde hep bir tedirginlik duygusuna neden olacak şekilde ortaya çıkan helikopterlerin aslında, yasadışı ekilen haşhaşı yok etmek için devlet tarafından kullanıldığını ama kartellerin pilotları tehdit ederek ve / veya rüşvet verek gazı tarlaların olmadığı (ve çoğunlukla halkın bulunduğu) yerlere attırdığını da belirtelim.

Leonardo Heiblum ve Jacobo Lieberman imzalı müziklerin hikâyenin dramını ve karakterlerin yaşam ortamlarının güvensizliğini desteklediği film erkeklerin şiddetleri ve yoklukları ile egemen olduğu bir toplumda kadınların direniş hikayesini anlatıyor bir yandan da. Aileyi ayakta tutmaya çalışan, şiddete karşı şu ya da bu şekilde direnen ve dayanışma örneklerini verenler hemen hep kadın karakterler. Üç arkadaşın “düşünce okuma” oyunu ile manevi, fiziksel yakınlıkları ile maddi boyutu olan bir dayanışma yaratmış olmaları da, bu dayanışmanın sonucu ne olursa olsun, kadınların mücadelesine bir övgü kesinlikle. Şiddeti göstermeden hissettiren yapıt her yıl çoğu kadın binlerce insanın kaçırıldığı bir ülkede, bu şiddetin boyutunu bir küçük kasaba üzerinden anlatıyor ve o istatistiklerdeki rakamları insanların oluşturduğunu anlatıyor bize. 2006 – 2012 arasında başkanlık yapan Felipe Calderon’un uyuşturucu kartellerine savaş ilan ettiği 2006’dan bu yana 80 binin üzerinde insan “kaybolmuş” Meksika’da ve “Tempestad” ile kartellerin kurbanı olan iki kadının öykülerini belgesel formatı ile anlatan Tatiana Huezo, Jennifer Clement’in romanından serbest bir biçimde uyarladığı filmi ile bu kez kurgu olarak el almış aynı dünyayı.

Üç ana karakterin çocukluklarını ve ergenliklerini altı farklı oyuncu ile anlatan yönetmen genç oyuncularını sıkı bir eğitimden geçirmiş ve birlikte uzun süre vakit geçirmelerini sağlamış ki bunun karşılığını da almış görünüyor oyunculuklar açısından. Özellikle Anna’nın küçüklüğünü canlandıran Ana Cristina Ordóñez González’in öne çıktığı kadro yönetmenin gerçekçi yaklaşımına uygun doğal performansları ile filme önemli bir katkı sağlamışlar.

(“Prayers for the Stolen” – “Yangın Gecesi”)

Steamboat Bill, Jr. – Charles Reisner / Buster Keaton (1928)

“Ekmek hamuru alet çantasının üzerine düşünce oldu herhalde”

Babasının nehirde çalışan buharlı bir tekneyi kumanda etmeyi öğrenmeye zorladığı genç bir adamın hikâyesi.

Senaryosunu Carl Harbaugh’nun hikâyesinden Harbaugh ve Buster Keaton’ın yazdığı, yönetmenliğini Charles Reisner’ın (ve jenerikte adı geçmeyen Keaton’ın) yaptığı, ABD yapımı bir Buster Keaton komedisi. Adını 1911’de Arthur Collins’in yorumu ile ABD’de çok popüler olan “Steamboat Bill” adlı şarkıdan alan film, sinemanın “gülmeyen” komedi yıldızı Buster Keaton’ın hikâyenin ikinci yarısına damgasını vuran şovu ile klasikler arasına giren bir yapıt. İlk yarısında orta karar bir komedi olarak ilerleyen film, ikinci yarısında bugün her biri sinema tarihine geçen sahneleri ile seyircisini sürükleyici ve güçlü bir mizahla buluşturuyor. Keaton’ın fiziksel komedi becerisi, zamanlama yeteneği ve komedisini çekici bir şekilde destekleyen ciddi karakteri ile mutlaka görülmesi gereken bir sinema eseri.

Vodvil dünyasında Leighton Kardeşler olarak tanınan Bert ve Frank Leighton’ın bestelediği, sözlerini Ren Shields’ın yazdığı “Steamboat Bill” adlı şarkı birbirleri ile yarışan iki istimbotu anlatır. Collins’in yorumu şarkıyı o denli popüler kılmış ki Charles Reisner’e bu Keaton filmi için ilham vermiş. Aynı şarkının yine 1928’de Disney yapımı bir çizgi filmin de (Ub Iwerks ve Walt Disney’in yönettiği “Steamboat Willie”) esin kaynağı olması, popülaritesinin önemli bir göstergesi olsa gerek. Keaton’ın filminde de şarkıdaki gibi iki istimbot var: Biri kahramanımızın babasının (Ernest Torrence) işlettiği ve hayli eskimiş olan “Stonewall Jackson”, diğeri ise yörenin banka ve otel sahibi zengin iş adamının (Tom McGuire) hikâyenin başında gösterişli bir törenle suya indirdiği “King”. Okulunu bitiren genç William çektiği telgrafla bu törenin yapılacağı gün babasını ziyarete geleceğini haber vermiştir. Herkesin “Steamboat Bill” adı ile tanıdığı babası uzun süredir görmemiştir oğlunu ve bu ziyareti dört gözle beklemektedir; öte yandan da zengin adamın teknesi ile nasıl rekabet edeceğinin derdindedir. William’ın haberi olmasa da, zengin adamın kızı olan ve okuldan tanıdığı Kitty de (Marion Byron) aynı gün kasabaya gelmektedir ve film iki tekne sahibi arasındaki rekabet, babasının sert ve güçlü bir erkek olarak hayal ettiği William’ı teknesinin kaptanı yapma planı ve iki genç arasında filizlenen aşkın hikâyesi olarak ilerleyecektir.

Ana karakterleri hikâyenin başında, onları canlandıran oyuncuların isimleri ile tanıtan film öykünün özetinin de gösterdiği gibi bir “sınıf çatışması” olarak başlıyor ama elbette öyle ilerlemiyor; finalinin beklenen uzlaşmacı tavrı da bunun sağlam bir göstergesi. Bunun yerine; Keaton’ın özellikle hikâyenin ikinci yarısındaki müthiş komedi performansı, bir parça romantizm ve babanın yanlış beklentileri üzerinden üretilen mizahla yetiniyor film ve hedeflediği çekiciliğe de -başta bir parça sıradanmış gibi görünse de- ulaşmayı başarıyor. Babanın hayal ettiğinin aksine, kıyafetinden (1920’lerin Parisi’nden bir ressam havası var William’da) fiziğine (cüsseli bir adam olan baba minyon tipli oğlunun kendisinden de büyük olduğu umudundadır onu görmeden önce) çok farklı biri olan William ile bizim ve babasının tanışma sahnelerinde yakadaki beyaz karanfil veya şapka denemeleri esprileri eğlendiriyor ama çok da kalıcı değil bu sahnelerde yaratılan mizah. Bu bölümlerin asıl çekiciliği babanın hayal kırıklığını gidermek için giriştiği denemelerin genellikle başarısızlıkla sonuçlanması üzerinden üretiliyor. Hikâye asıl olarak ise Keaton’ın fiziksel performans yeteneği gerektiren sahnelerinin devreye girmesi ile açılıyor ve örneğin bedeninin iki tekne arasında uzanması veya teknedeki sakarlıkların başlaması ile seyirciyi kendisine bağlıyor.

Hiç gülmeyen oyuncu olarak tanınan Keaton’ın sadece gülmemekle yetinmeyip, aynı zamanda duyguları da hemen hiç belli etmeyen mimikleri her zaman olduğu gibi filmin önemli kozlarından biri; çünkü hem onun bu “duygusuzluğu” o anda tanık olduğumuz komedi ile çekici bir zıtlık yaratarak ilgili ânın mizah duygusunu güçlendiriyor hem de bizi her defasında komedisine hazırlıksız yakalayarak daha da fazla etkilenmemizi sağlıyor. Keaton’ın ne olacağa seyirciyi hazırlamayan, bunun yerine olanı göstermeye odaklanan mizah anlayışı burada da karşımıza çıkıyor ve ikinci yarının önemli bir kısmındaki “fırtına ve sonuçları” görüntüleri ile çok eğlenceli bir şekilde sarsıyor seyirciyi. Bugün filmden en çok hatırlanan, üzerinde konuşulan ve bolca seyredilen görüntü de bu bölümde yer alıyor. Sessiz sinemanın klasikleri arasında yer alan bu görüntüde, fırtınadan yıkılan bir evin ön cephesi Keaton’ın üzerine devriliyor ama kahramanımız pencere boşluğuna denk geldiğinden en ufak bir sıyrık almadan atlatıyor bu tehlikeyi! Fırtınaya karşı yürüme, fırtına sırasında sığınılan bir tiyatro sahnesinde yaşananlar, kasırganın köklerinden kopardığı bir ağaçla havada yapılan yolculuk gibi pek çok zirve anları var bu bölümün ve Keaton’ın bir oyuncu olarak slapstick denen komedi türünün Chaplin ile birlikte en büyük ustası olduğunu da kanıtlıyor. Yukarıda bahsi geçen, devrilen ev sahnesinde aldığı ölüm riski ise gerçekten büyükmüş; üçüncü eşi onun bu riski almasını malî problemlerine, bir sinemacı olarak bağımsızlığını büyük stüdyolara kaptırmaktan etkilenmesine ve gittikçe kötüleşen alkol bağımlılığına bağlamış temel olarak.

1930’ların ikinci yarısından itibaren sinema endüstrisinin gözünden düşen ve bir sanatçı olarak mali / finansal bağımsızlığını yitiren Keaton arada birtakım sinema ve televizyon yapımlarında yer alsa da sinemaseverlerin pek de hatırlamadığı bir isim olmuştu. Onu tekrar gündeme getiren ise Fransız Sinematek kurumunun 1962’de düzenlediği retrospektif gösteri ve ardından da 1965 Venedik Festivali’nin ona özel bir bölüm ayırması olmuş. Bu organizasyonlarla hatırlandığına mutlu olan Keaton’ın söylediği belirtilen “Alkışlar güzel ama çok geç geldiler” sözü ise sanatçının hissettiği kırgınlığı hatırlatıyor buruk bir şekilde. Finalde Keaton’ın karakterini bir “erkeğe dönüştürüyor” olsa da, baba karakteri üzerinden maçoluğu ve sert erkekliği eleştiren film her Keaton yapıtı gibi, görülmesi gereken bir çalışma.

(“Bill’in Buharlı Gemisi”)