Bié Gàosù Tā – Lulu Wang (2019)

“Anlaman gereken şeyler var. Siz Batı’ya taşınalı çok oldu. Sen insanın hayatının kendisine ait olduğunu düşünüyorsun. Doğu ile Batı’nın farkı da bu. Doğu’da bir insanın hayatı bir bütünün parçasıdır; aile, toplum… Ona doğruyu söylemek istiyorsun; çünkü onun yerine sorumluluğu almaktan korkuyorsun, çünkü bu çok büyük bir yük. Ona söylersen suçlu hissetmen gerekmeyecek. Ona söylemiyoruz; çünkü bu duygusal yükü taşımak bizim görevimiz”

Ölümcül bir hastalığa yakalandığını ve çok kısa bir ömrü kaldığını öğrendikleri büyükannelerine bu kötü haberi vermemeye karar veren ve bir düğünü vesile ederek ona veda etmeyi planlayan bir ailenin hikâyesi.

Lulu Wang’in yazdığı ve yönettiği bir ABD – Çin ortak yapımı. Wang’in kendi büyükannesinden yola çıkarak yazdığı ve “This American Life” adındaki radyo programında “What You Don’t Know“ adı ile yayınlanan hikâyesinden yola çıkarak hazırladığı senaryo ölüm, vedalaşmak, Batı-Doğu farkı ve Çin kökenli Amerikalılar üzerine zarif ve dokunaklı bir filme kaynaklık etmiş. İlk kez gösterildiği Sundance’de Seyirci Ödülünü kazanan film kişisel bir hikâyenin dürüstlükle anlatıldığında nasıl geniş bir kitlenin ilgi alanına girebileceğini ve bu tür bir öykünün sosyal meseleleri de doğal bir parçası yapabilmesinin gerekli olduğunu göstermesi ile önemli bir yapıt. Hastalığı nedeni ile çok kısa bir süre içinde ölecek bir insana bu gerçeği söyleyip söylememek konusunda seyirciyi de düşündürtmeyi başaran çalışma yaşam sevgisini de incelikle geçirebiliyor seyircisine.

Wang’in hikâyesini ilk kez yayınladığı radyo programı 1995’te buluşmuş dinleyici ile ilk defa ve günümüzde de devam ediyor. İki sezon boyunca televizyona da uyarlanan bu program birden fazla filme de kaynaklık etmiş (Kurt Eichenwald’ın programın bir bölümünden esinlenerek yazdığı aynı adlı kitabından uyarlanan Steven Soderbergh filmi “The Informant!” bu filmlerden biri). Wang kendi hayatında çok önemli bir yeri olan hikâyeyi, hatta içerdiği otobiyografik unsurları düşünürsek hayatının önem taşıyan bir bölümünü anlattığı yapıt tıpkı hayatın kendisi gibi acı ve tatlı bir film. Son evre akciğer kanserine yakalanan bir yaşlı kadın olan büyükannesinin hikâyesini komediyi ve dramı çekici bir alçak gönüllülük ile birleştirerek ve hayatının önemli bir parçası olan iki kültürlülük ile yoğurarak anlatan Wang’in filmi açılış jeneriğinde söylendiği gibi “Gerçek bir yalan”dan uyarlanmış. Hikâyemizin kahramanı olan Billi New York’ta yaşayan Çin kökenli bir Amerikalı. Sade performansı ile özellikle eleştirmen ödüllerinin pek çoğuna aday olan ve kazanan oyuncu ve şarkıcı Awkwafina’nın (gerçek adı Nora Lum olan Çin kökenli Amerikalı oyuncu) canlandırdığı 30 yaşındaki kadın çok küçükken gelmiştir ABD’ye ailesi ile ve hikâyenin başında öğrendiğimize göre çok ihtiyacı olan bir akademik burs için yaptığı başvuru reddedilmiştir. Çin’de yaşayan büyükannesinin çok yakında öleceğini, tüm ailesinin ortak kararı olarak bu gerçeğin yaşlı kadına söylenmediğini öğrenir. Aile bir düğünü gerekçe göstererek Çin’de bir araya gelecek ve bu düğünü aile büyüklerine veda olarak değerlendirecektir. Billi’nin Çin’e gelmesi beklenmemekte ve tercih de edilmemektedir; çünkü duygusallığı yüzünden gerçeği büyük annesinden saklayamayacağı düşünülmektedir.

Batı’nın bireysel bakışı ile Doğu’nun bütünsel bakışını karşılaştırıyor bir bakıma film gerçeği söyleyip söylememe tartışmaları üzerinden. “Çinlilere göre, biri kanser olursa ölür. Onu öldüren kanser değil, korkudur” diyor karakterlerden biri yalan konusunda tereddüdü olan genç kadına ve büyükannenin kendisinin de ilk kocasından adamın hastalığını gizlediğini hatırlatıyor. Billi “Peki ya veda etmek istiyorsa?” cümlesi ile dile getirdiği sorgulamasını sürdürse de ailenin kararına uyuyor diğerleri gibi. Büyükannenin ressam olan oğlu ailesi ile birlikte Japonya’da yaşarken, Billi’nin çevirmenlik yapan babası ise ailesi birlikte ABD’ye yerleşmiştir yirmi beş yıl önce. Filmde pek çok kez tekrarlanan yemek sahnelerinin baş konusu da temel olarak hep Çin ile ABD karşılaştırması üzerinden üretilen, Doğu ile Batı’nın farklılığıdır. Sadece aile içinde konuşulan bir konu da değildir bu; örneğin kahramanımızın kaldığı oteldeki görevlinin kadına büyük bir merakla sorduğu hangisinin daha iyi olduğudur, ABD mi Çin mi? Hızla büyüyen ve dünyanın süper güçlerinden biri olan Çin’de yaşayanların, ülkelerini diğer süper güçlerle kaçınılmaz kıyaslamasının sonucudur bu merak elbette ama filmimiz için aynı zamanda iki kültürlü olmanın ve/veya arada kalmanın dile getirilmesinin de aracı olur. Wang’in bağımsız yapımı tüm bu derin konuları alçak gönüllü bir filmin sınırları içinde ele alabiliyor elbette ama önemli olan, mesele edindiklerini mesaj kaygısına kapılmadan ve hikâyesinin akışının doğal bir parçası olarak aktarabilmesi.

Bugünkü Çin’le ilgili gözlemleri de -sınırlı sayıda olsa da- hikâyeye yedirmiş Wang. Billi havaalanından şehre giderken ve dönüşünde karşımıza çıkan dev inşaat görüntüleri, kadının çocukluğunun geçtiği mahallenin artık ortada olmaması, oteldeki mafya kılıklı tipler ve çeşitli toplumsal baskı örnekleri (cenazelerde beklentileri karşılayacak mutsuzluk havasını verebilmek için tutulan profesyonel ağlayıcılar; hamilelik kuşkusu yaratma korkusu nedeni ile, erken görünen bir evliliği izah etme çabaları vs.) Çin’le ilgili gözlemlerin aktarılma isteğinin sonucu; ne var ki örneğin o inşaat görüntüleri pek de bir yere oturmuyor hikâyede. Kadının odasına hem ABD’de hem Çin’de minik bir kuşun girmesi ise iki farklı dünyayı birbirine bağlayan bir metafor olarak kullanılmış olsa gerek ama açıkçası zayıf bir ilişkilendirme olmuş bu.

“Hayat sadece yaptığın şeyler değildir; hayat yaptıklarını nasıl yaptığındır” cümlesinin sadece babaannesinin kahramanımıza bir öğüdü değil, hikâyenin pozitif yaklaşımlarından da biri olduğu filmde Alex Weston imzalı orijinal müzikler kırılgan sadelikleri ile hikâyenin atmosferine çok uymuş. Wang’in soundtrack için seçtiği şarkılar da benzer bir uyuma sahipler doğru yerlerde kullanımları ile: Eleyna Boynton yorumu ile dinlediğimiz Leonard Cohen şarkısı “Come Healing”, soprano Hyesang Park’ın seslendirdiği ve piyanoyu yönetmenin çaldığı Giordani (bestecinin hangi Giordani (baba veya iki oğlundan biri) olduğu konusunda bir uzlaşma yok aslında ama jenerikte küçük oğul Giuseppe’nin adı geçiyor) aryası “Caro Mio Ben” ve müzik tarihinin en popüler baladlarından biri olan Badfinger’ın “Without You”sunun Fredo Viola’dan dinlediğimiz İtalyanca yorumu vs. Şarkılar tıpkı hikâyenin kendisi gibi güçlü ve sade hüzünleri ile seyirciyi sarıp sarmalıyor. Bu şarkıların son ikisinde “Senza di te” (Sensiz) ifadesinin yer aldığını, hikâyenin bir kaybetme korkusu ve onunla baş etmeyi anlattığını da ekleyerek ilginç bir not olarak belirtmekte yarar var.

Finalde büyükanne karakterinin gerçek görüntüsü ile seyirciye hoş bir sürpriz yapan film içerdiği hüznü keyifli ve sahici görünen anları ile desteklerken “uzun süre sonra bir araya gelen aile bireyleri” gibi sinemanın çok işlediği bir temadan taze bir soluk üretmeyi başarmış. Yüreğe dokunan ama bunu samimiyetle ve duygusal bir sömürüden uzak durarak yapan bu “küçük” hikâye görülmeyi hak ediyor. Hong Konglu oyun yazarı ve senarist Jingan Young, hikâyede ailenin söylediği “iyi yalan”ın Çin Komünist Partisi rejimi altındaki yaşamdaki toplu sanrı için bir metafor olduğunu söylemiş ama Lulu Wang’in bu tür bir politik imada bulunduğu tartışmalı görünüyor. Mesafeler ve oluşan kültürel farklılıkların ayırdığı bireylerden oluşan ailenin bu alçak gönüllü hikâyesi samimiyeti ile de göz doldururken, Wang’in bu öyküyü hayli içeriden bir bakışla anlatması ve büyükanne rolündeki Shuzhen Zhao’nun ilk oyunculuğundaki sevimli ve güçlü performansı gibi önemli kozları da var filmin.

(“The Farewell” – “Elveda”)

Mid90s – Jonah Hill (2018)

“Çoğu zaman en kötü hayat kendimizinki sanıyoruz; fakat bence başkalarınkini gerçekten görebilsen, kendi pisliğini onlarınkine değişmezsin”

1990’lı yıllarda Los Angeles’ta yaşayan on üç yaşındaki bir çocuğun sorunlu ailesi ve kaykaycı arkadaşları ile geçirdiği yaz günlerinin hikâyesi.

Ünlü oyuncu Jonah Hill’in senaryosunu yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. Hill’in ilk sinema yönetmenliği olan çalışma 90’larda geçen bir büyüme, daha doğru bir ifade ile, zamanından önce büyüme hikâyesi anlatıyor. Arkadaşlık, dayanışma ve alt sınıfların hayatları üzerine sözleri olan film diyaloglarından mekânlarına ve hikâyesine belgesel gerçekçiliğine yakın duruyor sık sık ve sadece 90’larda geçmesi ile değil, Hill’in senayosu ve mizansen çalışması ile de hoş bir nostalji duygusu yakalıyor. Zamanından önce büyümenin doğal sonucu olan sertliği dozunu aşan bir şekilde göstermesi ile belli bir rahatsız ediciliği olan ve bu nedenle olumsuz eleştiriyi de hak eden film Hill adına başarılı bir ilk yapıt olarak ilgiyi hak ediyor.

Çok genç yaşta ilk çocuğuna hamile kalan bir bekâr anne (babanın kimliği ve akıbetinin ne olduğu hikâye boyunca hiç dile getirilmiyor) ve on sekiz yaşındaki ağabeyi ile yaşıyor hikâyenin kahramanı Stevie. Sürekli elinde olan ama kullanmayı pek beceremediği kaykayı onun kendisinden birkaç yaş büyük arkadaşlardan oluşan bir çevre edinmesini sağlayacak ve buradaki ilişkileri hızla büyümesine ve bu âni büyümenin olumlu/olumsuz sonuçları ile yüzleşmesine giden yolu açacaktır. Arkadaşlığı ve dayanışmayı öğrenmekten kişiliğine ve özgüvene kavuşmaya, içki ve uyuşturucu ile tanışmaktan erken cinselliğe uzanan farklı sonuçlardır bunlar ve Stevie’nin her bir tercübesi üzerinden Jonah Hill dönemin Los Angeles varoşlarından gerçekliğinden (ya de benzer hayatların ve hikâyelerin yaşanmışlığından) kuşku duymayacağınız görüntüler yaratmayı başarıyor. Burada zorlama bir gerçekçilik, sahte bir belgesel üretimi değil söz konusu olan; tamamı kurgu olan karakterler ve olaylar aracılığı ile bize sahiciliğini tartışmayacağınız bir hikâye anlatıyor Hill. Aslında başı sonu olan bir hikâye değil bu; Stevie adındaki oğlanın gereğinden çok daha hızlı büyürken ve kısa sürede -yaşına göre- bir ömüre sığacak tecrübeleri yaşarken hissettiklerini ve eylemlerini görüyoruz temel olarak.

Nostalji duygusunun tümü ile sindiği bir film bu. Stevie’nin (Sunny Suljic) abisinin (Ian rolünde Lucas Hedges var) evden çıkarken kendisini “Odamdan uzak dur” diyerek uyarmasının ardından ne yapacağını ve çocuğun adeta bir tapınağa girer gibi girdiği odada ne hissedeceğini kardeş(ler)i olan herkes tahmin edebilir. Merak ve hayranlıkla birer birer dokunulan eşyalar, aralarında pek de sağlıklı bir ilişki varmış gibi görünmeyen iki kardeş için bir iletişim aracına dönüşüyor adeta. Bu gizli ziyarette alınan notlardan yola çıkılarak alınan on sekizinci yaş doğum günü hediyesinin verildiği sahne ise genç ve bekâr annenin (Katherine Waterston) birey olarak mutsuzluğunu ve tatminsizliğini göstermek adına hayli önemli. Hikâyenin nostaljisini hayli sıkı bir soundtrack seçimi de destekliyor. Trent Reznor ve Atticus Ross’un, Nine Inch Nails grubundaki iş birliklerini burada da sürdürerek hazırladıkları orijinal müziğin hikâyeye uygunluğunun da katkısı ve seçilen şarkıların doğruluğu ile film 90’ları anlatandan çok, 90’larda çekilmiş bir film havası yakalıyor.

Hill’in senaryosunun üç sıkıntılı ve tartışılması gereken içeriği var: Birincisi Stevie’nin yaşadıklarının sadece sergilemekle yetinilmesi ve Hill’in varoşlardaki hayatın gerçeklerini sorgulamaya hiç soyunmaması. Burada ille de bir politik tavırdan söz etmiyorum ama gençlerin konuşmalarına yansıyan gelecekle ilgili korkular ve belirsizlikler üzerinden bir eleştiriye yaklaşması gerekirdi senaryonunun. Bunun yerine, “İşte burada hayatlar böyle(ydi)” gibi bir söylemle yetiniyor Hill. İkinci sıkıntı ise, başta cinsellik olmak üzere küçük oyuncuların yer aldığı sahnelerin rahatsız ediciliği. Gösterilenlerin veya burada konuşmalara yansıdığı üzere işittirilen sözlerin gerçekçi olması bu rahatsız ediciliği azaltmıyor. Hill ille de göstermenin gerekli olmadığı bir şekilde halledebileceği sahneleri ya bu durumu rahatsız edici bulmadığından ya da kolaya kaçarak sergilemeyi tercih etmiş. Filmin eleştirel olmaktan kaçınmasının da sonucu olan bu tercih bir üçüncü problemin de kaynağı aynı zamanda: Diyaloglar rahatsız edici boyutta homofobik, cinsiyetçi vs. Evet; anlatılan hayatlar bu konuşmaları, kullanılan sözcükleri, hayata bakışları ve maçoluğu da içine alan tüm bu unsurlara sahip olabilir ama bir seyirci olarak siz filmin (ve yaratıcılarının) bu olumsuzluklar karşısında nerede durduğunu sorgulama hakına sahipsiniz ve bunun cevapsız bırakılması rahatsız edebiliyor elbette. “Teşekkür etmenin gay işi” olduğunu düşünen karakterin karşısına yine sokaklardan bir karşıt düşünce koyma örneği türünden seçimler daha fazla olmalıydı kesinlikle.

Stevie’nin sokağa uyumu arttığı ölçüde aynı hızla masumiyetinin kaybolması, annenin çekmecesinden para çalma sahnesi, sokak hayatının olduğu gibi karşımıza getirilmesinin sağladığı etkileyicilik ve karakterlerini yargılamaması ile ilgiyi hak eden bir çalışma bu. Stevie’nin arkadaşlarını canlandıran oyunculardan (Na-kel Smith, Olan Prenatt, Gio Galicia ve Ryder McLaughlin) özellikle Ray rolündeki Na-Kel Smith’in doğal ve sade performansı ile göz doldurduğu, hikâyenin kahramanını oynayan Sunny Suljic’in ise oldukça olgun bir oyunculukla karakterinin sevimliliğinin, arayışlarının ve tüm yaşadıklarının seyirciye geçmesini sağladığı film zaman zaman bir senaryo için alınmış notlar havasına bürünmesi ile bütüncüllük problemi yaşasa da ilgiyi hak eden bir yapıt. Anneye ve özellikle de Ian karakterine daha fazla ilgi (açıkçası Ian’ın hikâyesi oldukça dokunaklı bir film için çok güçlü bir çıkış noktası olabilir) gösterme fırsatını değerlendirmeyen yapıt, kusurlarına rağmen ilginç ve başarılı bir yönetmenlik çalışması.

Püha Tõnu Kiusamine – Veiko Õunpuu (2009)

“Aramızda dolaşan melekler vardır ve onlar korkunç savunmasızlıkları ile hemen fark edilirler. Ve sen Tony, onlardan birisin”

Bir adamın orta yaş bunalımlarını iyilik, ahlak ve kapitalist düzen kavramları ile birlikte sorgulamasının hikâyesi.

Estonyalı yönetmen Veiko Õunpuu’nun senaryosunu yazdığı ve yönettiği bir Estonya, İsveç ve Finlandiya ortak yapımı. Doğrudan ve dolaylı göndermeleri, absürt ve gerçeküstü unsurları, sorguladıkları ve sorgulattıkları ile görsel ve içerik açısından çok etkileyici ve hikâyesine girmenin ve tüm anlatılanları bir defada sindirmenin zor olduğu bir yapıt. Kara komedisi de olan film, Estonya’nın Yabancı Dilde Film dalında Oscar adayı olarak gösterilmişti 2010 yılında. Dikkatle ve birden fazla izlenmeyi gerektiren “hikâye”si ortalama bir seyirciyi zorlayabilir ama bu dikkati gösteren bir sinemaseveri ödüllendireceği kesin olan yapıt, yönetmenin filmografisindeki diğer eserlerle tuhaf karakterleri ve entelektüel içeriği ile uyum göstermesi ile de dikkat çeken, görsel zenginliğinin altında günümüz Estonyası’na ve genel olarak kapitalist düzene yönelik sorgulamaları ile de önemli olan bir çalışma.

Dante’nin İlahi Komedya adlı klasik eserinin Cehennem bölümünden bir alıntı ile açılıyor film: “Yaşam yolumuzun ortasında, karanlık bir ortamda buldum kendimi; çünkü doğru yol kaybolmuştu”. İtalyan sanatçı ve filozof filmin göndermelerle dolu hikâyesinde ve gösel dilinde karşımıza çıkan tek isim değil. Anton Çehov, William Blake, Ingmar Bergman, Andrey Tarkovski, Luis Buñuel, Pier Pasolo Pasolini, David Lynch, Kafka, Aki Kaurismäki ve meraklısının keşfini bekleyen daha pek çok esin kaynağı olmuş Veiko Õunpuu’nun hikâyesini yazarken ve onun görsel karşılığını yaratırken. Sinemacının bu zengin referanslarla dolu filmi bekleneceğininin ya da korkulacağının aksine bir kaos yaratmıyor ilginç ve takdiri hak eden bir şekilde. Bu göndermeleri keşfetmek kuşkusuz ek bir keyir seyfi verecektir meraklısına ama farkında bile olmasanız onların, yine de kendi başına değerli bir sonuç koymuş ortaya yönetmen. Bu siyah-beyaz çalışma yaratıcılığın serbest bırakıldığı ama bunun bir kaosa yol açmasından uzak durulmasının başarıldığı bir film olmuş Õunpuu adına.

Beş bölümde anlatıyor hikâyesini yönetmen ama aslında bildik anlamda bir hikâyeden söz etmek zor. Açılış sahnesinde bir cenaze alayının önünde elinde koca bir haç taşırken gördüğümüz Tõnu film boyunca bir yandan iş bir yandan da özel hayatındaki bunalımları ile karşımıza çıkarken “maceradan maceraya” atılıyor ve kendi sorgulamalarına bizi de ortak ediyor. Bunu yaparken yönetmen, kara komediyi de içine alan gerçeküstü ve absürt sahneleri de birbiri ardına çıkarıyor karşımıza. Örneğin cenaze alayı sahnesinde son sürat gelen bir arabanın denize uçtuğunu görüyoruz ama bu beklenmedik olay alaydakilerin kısa bir süre dikkatini çekiyor sadece ve törendeki hiç kimse kazayı geçirenlere yardım etmeyi aklından bile geçirmiyor ve tümü yollarına devam ediyor sadece. Gördüğümüz, hikâyenin kahramanı Tõnu’nun babasının cenaze alayıdır; cenaze yemeğinde “yeryüzünde her şeyin şer olduğu” sözlerini ve “Bugünlerde bir insanın değeri nedir ki, hiç” gibi cümleleri duyuyoruz. Kaza geçirenlerden biri yüzü gözü kan içinde geliyor, Tõnu’nun arabasını hayranlıkla inceliyor ve içine oturabilmek için istediği izni alınca da “Sen iyi bir adamsın” diyor ona. Oysa aynı Tõnu kaza anında onunla ve yanındaki ile ilgilenmemiştir bile. Bu sahne hikâyenin “iyi insan olmak” ve günümüzde bunun anlamı ve imkânsızlığı üzerine, moral değerlerin varlığı/yokluğu üzerine ve insanı iyi olmaya zorlayan “şey”in niteliği üzerine seyirciyi düşünmeye çağırdığı anlardan sadece biri. Terk edilmiş bir kilisede kahramanımız ile bir “rahip” arasında geçen sahne bu sorgulamaya dinsel bir bakışı da katıyor ama gerek bu anılan sahneler gerekse tüm diğerleri, hayli karanlık bir dünya çiziyor bize.

Hikâye boyunca pek çok kez; umudun yitirilmesi, insanın değerinin yok olması veya iyiliğin sorgulanması ile karşılaşıyoruz. Tõnu’nun çıplak bedenine Estonya bayrağını sararak karda koşmak zorunda kaldığı sahnede göreceğimiz gibi film Estonya’dan yola çıkıyor olsa da daha evrensel bir boyuta taşıyor meselesini. 1920 ve 30’ların kabarelerini andıran bir sahnede Almanca, İngilizce ve Fransızca konuşuluyor olması da bir bakıma bunun bir işareti olarak algılanabilir. Benzer bir işaret olarak da kahramanımızın evinde iş arkadaşları ile yemekte olduğu sahnede bir evsiz adamın sofradakilere baktığı sahneyi gösterebiliriz. Bu sahnede, camın dışındaki adamı görmemek için gözlerini kapayan beyaz yakalıların tavırları, yorumları ve evsiz adamın sahnenin sonunda anladığımız niyeti bir yandan bir kara komedi olarak eğlendirirken, öte yandan sınıf ayrımını sert bir eleştiri ile dile getirme işlevi de görüyor. Veiko Õunpuu görsel olarak da destekliyor hikâyesinin karanlığını. Jaagup Roomet ve Markku Pätilä’nın set tasarımları ve Mart Taniel’in kamerası dekadanstan yoksulluğa oldukça sefil kareler yaratıyor ve filmin karanlığını güçlendiriyorlar. Dış çekimlerde de hep soğuk, puslu ve kirli sokaklar ve alanlar geliyor karşımıza. Ahlaksal çöküş işe açılıştan başlayarak hikâyenin sonuna kadar farklı örnekleri ile gösteriliyor. %20 geri dönüş beklenen yatırımın %19,3 getirmesi nedeni ile kapatılan fabrika ve kovulan işçiler veya Fransız oyuncu Denis Lavant’ın kendisine çok yakışan bir rolde yer aldığı ve özellikle cinsel sömürünün öne çıktığı kabare sahnesi örnek gösterebilir bunlara.

Film karanlık zamanlarda entelektüellerin yetersizliğini ve çöküşün parçası olmalarını da katıyor karanlığın dozunu daha da artırarak. Yönetmenin bir başka mesaj aracı olarak da içki tüketimini, sarhoşları ve alkolikleri kullandığını söyleyebiliriz. Defalarca karşımıza geliyor içki görüntüleri ve rayından çıkmış bir sefahatin sembolü işlevi görüyor sanki bu sahneler. Tüm bu semboller, mesajlar ve göndermeler, düşle gerçeğin birbirine girdiği sahneler filmi zaman zaman bir parça hazmı zor kılabilir ortalama bir seyirci için ve yönetmenin zaman zaman sakin hareket eden kamerası (veya kabare sahnesinde olduğu gibi, aşırı hareketli ve flu görüntülerden çekinmemesi) bu güçlüğü artırabilir de. Aslında bu tür filmler karşısında bir seyirci için bazen doğru tavır kendisini filme bırakmak olmalı. Aksi takdirde, elinde bond çanta olan tenis kıyafetli adam gibi ögelerin tümünü aynı anda anlamlandırmaya ya da hikâyede bir yere oturtmaya çalışmak oldukça yorucu olabilir.

Bach’ın 4 Numaralı Viyolonsel Süiti’nden Amerikalı folk şarkıcısı Neil Morris’in “Corn Dodgers”ına ve Crosby, Stills, Nash & Young’un “The Lee Shore” adlı şarkısından İtalyan DJ Marcello Giordani’nin “Respect Yourself” adlı parçasına hayli eklektik bir soundtrack’i var filmin. Bir bakıma hikâyenin unsurlarındaki zenginliği müzik seçimine de yansıtmış yönetmen ve ortaya hem görsel hem işitsel zenginliği olan bir sonuç çıkarmış. Şaşkınlık, belirsizlik ve boşlukla örülü bakışlarıyla filmin kahramanı rolünde sıkı bir performans sunan Taavi Eelmaa’nın önemli kozlarından biri olduğu yapıt tüm o metaforları, göndermeleri ve sembollerini seyirciyi duygusal açıdan kendisine daha sıkı bağlayacak bir bütünsellikle toparlayamamış olsa da kesinlikle ilginç bir çalışma.

(“The Temptation of St. Tony” – “Aziz Tony’nin Günahı”)

Buffet Froid – Bertrand Blier (1979)

“Bazen sizin de içinizden birisini öldürmek geçmez mi?”

Boş bir apartmanda yaşayan tuhaf bir adam, onun karısını öldüren bir başka garip adam ve bir komiserin birlikte karıştıkları absürt olayların hikâyesi.

Bertrand Blier’ın senaryosunu yazdığı ve yönettiği bir Fransa yapımı. Başrollerinde Gérard Depardieu, yönetmenin babası da olan Bernard Blier ve Jean Carmet’nin yer aldığı film kara komedi türünde ama asıl olarak absürt sinemaya yakın duran bir çalışma. Gösterime girdiğinde Fransa için düşük bir sayı olan yaklaşık 800 bin kişinin gördüğü film eleştirmenlerin ise beğenisini toplamış ve senaryo dalında César ödülünün sahibi olmuştu. Gerçeküstü unsurlara başvurmadan, tüm doğallığı içinde “saçma” olmayı tercih eden film karakterlerden birinin ağzından -belki bir parça fazla net olsa da- derdini dile getirene kadar, seyircinin seyrettiğinin anlamını sorgulayacağı türden bir yapıt. Suç filmlerinin kalıplarını ve “normal” insan davranışlarını ters yüz eden hikâyesi ile ilginç, kadrosunun başarısı ile dikkat çeken, kesinlikle farklı ve bugün kült olan bir çalışma.

Bir önceki filmi olan 1978 tarihli “Préparez Vos Mouchoirs” (Mendillerinizi Hazırlayın) ile Oscar (Yabancı Dilde En İyi film) kazanan Blier yine Depardieu ile çalıştığı bu filmle seyirciyi oldukça şaşırtmıştı zamanında ve bazı seyirciler filmden memnuniyetsizliklerini bilet paralarını geri isteyerek dile getirmişlerdi. Senaryoyu, düzenli olarak gördüğü ve polisler tarafından takip edildiği bir rüyadan esinlenerek yazan Blier’in kara komedi ve suç türlerini buluşturan bu filmi özellikle absürt olmaya soyunmadan kendiliğinden bir saçmalığa sahip olması ile dikkat çekiyor. Karakterlerinin tümünün eylemleri ve sözleri hikâyenin her anında kendilerinden bekleneceğinin tam tersi yönde gelişiyor: İşi suçluları yakalamak olan komiser “mümkün olduğunca az” suçlu yakalamakla övünüyor “çünkü içerdeki masumları kirletme riski”nden kaçındığını söylüyor; bir adam karısının katilini komisere “Size karımın katilini takdim edeyim” sözleri ile tanıtıyor ve sonra üçü birlikte yiyip içiyorlar; yaylı çalgılardan nefret eden bir adama Brahms’ın bir eseri dinletilerek işkence yapılıyor vs. Absürt olan üzerinden üretilen komedinin amacı seyirciye kahkahalar attırmak değil; Blier asıl olarak saçma olanın normalleşmesi üzerinde düşünmesini sağlıyor seyircinin ve bu bağlamda komedisini aslında distopik bir karanlıkla birleştiriyor. Jean Penzer’in César’a aday olan görüntüleri çoğunlukla gece geçen sahnelerde ve özellikle de karakterlerden ikisinin yaşadığı ve diğerlerinin de bir şekilde geldiği devasa ve boş apartmandaki bölümlerde Blier’ın anlatmaya soyunduğunun görsel karşılığı olabilen bir güzellikte. Modern büyük şehir hayatının insanları birbirlerinden uzaklaştıran ve yabancılaştıran doğasının sonuçlarını dikkatli bir göz için net olacak bir şekilde gösteriyor bu görsel çalışma.

Ana karakterlerden birinin ağzından şu sözleri duyuyoruz işlediği sebepsiz cinayetleri açıklarken: “Bizi bu beton delirtti. Boş arsalar ve bizi çevreleyen, bu insanlıktan çıkmış evren delirtti. Ağaç görmek, kuş cıvıltısı duymak istiyorum. Bu yüzden yalnız kadınları öldürüyorum. Öldükleri an sanki bir kuş küçük bir çığlık atıyor. Ormanda yürümeye benziyor, biraz hava alıyorum”. Filmin meselesi tam da bu ama mesajı bu kadar net bir şekilde söze dökmeye gerek var mıydı, emin değilim; çünkü örneğin devasa apartmandaki yalnızlık, yalıtılmışlık ve boşluk hissi ya da gidilen bir kır evinde karakterlerden birinin doğa içinde olmakla ilgili sızlanması ve huysuzluğu daha etkileyici bir sinema havasında dile getiriyor meseleyi zaten. Burada yalnızlık ve yalıtılmışlık kavramları önemli; Blier bir metro içinde yerde yatarken gördüğümüz bir sahne dışında adeta karakter(ler)ini tüm dünyadan soyutlamış ve onları ıssız bir dünyanın içine atıvermiş görünüyor. Bir zengin evindeki müzik dinletisinde çok sayıda konuğun olduğu gibi istisna bölümler var ama o anlarda bile tüm karakterleri hikâyenin ana unsuru olarak kullanıyor yönetmen. Bir Eugène Ionesco oyunundan alındığı söylense yadırgamayacağınız açılış sahnesinde iki karakter dışında tüm bir metro istasyonu ve metro vagonu bomboş örneğin. Kır evine gidilen bölüme kadar da büyük şehirde doğa nadiren çıkıyor karşımıza ve hikâyenin ana mekânı olan bina tüm soğuk heybetliği ile hep kendisini ortaya koyuyor. Böyle bir büyük şehirde yaşayan ve yalnızlığın kendi gölgesinden bile korkuttuğu insanları anlatıyor film: “Kendi gölgemden korkuyorum! Yalnız olsam sorun olmazdı. Ne var ki arkamdan siyah bir şey geliyor ve beni mahvediyor” diyor karakterlerden biri örneğin, bir başkası “Konuşacak biri bulmanın” zorluğundan söz ediyor. Blier tüm karakterlerini adeta olması gerekenin, doğal olanın dışında davranacak şekilde oluşturarak modern şehirlerin insanı kendi doğasının dışına ittiğini söylüyor bize.

Zaman zaman başvurduğu zarif kaydırmalar dışında çok sade bir dili var Blier’nin tüm filmde. Bıçakla, ateşli silahla ve boğarak işlenen cinayetlerin birbirini takip ettiği hikâyede aksiyonu sadece eylemlerin absürt görünümünü besleyecek şekilde kullanıyor yönetmen. Lavars adındaki bir bölgede çekilen final sahnesi de işte bu yalınlığı ve mekânın başarılı kullanımı ile dikkat çekerken, genel olarak filmin set tasarımları da hayli çekici. Depardieu, Blier ve Carmet dışında açılış sahnesinde muhasebeci olarak izlediğimiz Michel Serrault, kariyerindeki ikinci sinema filminde Carole Bouquet ve Geneviéve Page’ı da izleme olanağı bulduğumuz film üzerinden geçen kırk yılı aşkı süreden sonra belki baştaki kadar farklı görünmeyebilir ama yine de kesinlikle tazeliğini koruyor. Tek tek sahneleri açısından ele alındığında her biri (örneğin metroda geçen o uzun açılış bölümü) bir tiyatro oyununun bir perdelik kısmı (ya da bir perdesi içindeki bir tablosu) havası taşıyan film zaman zaman birbiri ardına gelen absürtlükleri ile tekrara düşüyormuş gibi oluyor açıkçası ve yeterince bütünsel de görünmüyor. Senaryosunu gösterdiği yapımcılardan “Yeteneklisin ve bu yeteneğini bununla harcama” tepkisi alan Blier’ın günümüzün ünlü yapımcısı ve o tarihte sadece 27 yaşında olan Alain Sarde’ın sayesinde çekebildiği filmi sonuç olarak ayrıksı ve önemli bir yapıt.

(“Cold Cuts” – “Soğuk Büfe”)