Tek İnsanın Değeri – Haldun Taner

Yazar, gazeteci ve akademisyen Haldun Taner’in 1955 – 1986 arasında farklı gazete ve dergilerde yayımlanan yazılarından oluşturulan bir kitap. Yazdığı öyküler ve tiyatro oyunları ile edebiyat tarihimize çok önemli eserler armağan eden Taner’in gazete ve dergilerdeki köşe yazıları da çeşitli başlıklarla derlenerek okuyucunun karşısına çıkarılıyor ve böylece edebiyatımızın bu önemli, özgün ve verimli kaleminin tüm üretiminin meraklısı ile buluşması sağlanıyor. Tıpkı öykülerinde olduğu gibi, bu yazılarında da insanı ve onu insan yapan değerleri odağına alan ve toplumumuzdaki ikiyüzlükleri, tutarsızlıkları ve zayıflıkları, edebî yapıtlarında sıklıkla karşımıza çıkan mizah unsurlarına da başvurarak anlatan Taner’in bu kitaptaki yazılarını yazar, çevirmen ve editör Tuncay Birkan yayına hazırlamış. Hemen tüm yazıların adeta bugün yazılmış kadar güncel bir içeriğe sahip olması, toplumumuzun ve aslında tüm dünyanın insanlık sorunlarının ezelî ve ebedî hâline işaret etmiyor sadece; pek çok yazının ortak teması olduğunu söyleyebileceğimiz “her şey daha kötüye gidiyor” saptaması, insanın sürekli değiştiğini ve her kuşağın kendinden sonrakileri daha bozulmuş olarak gördüğünü ve belki de bunun doğal bir akışa uyum sağlayamamamız olduğunu da söylüyor bize.

Haldun Taner’in bu derlemedeki yazılarının büyük bir kısmı Tercüman ve Milliyet gazetelerinde yayımlanmış ilk kez. Bu iki gazetenin yanında, Türkiyemiz, Playboy ve Alman gezi dergisi Merian dergilerinde yayımlanan birer yazı da kitapta yerlerini almışlar. Gazeteler ve bu dergilerin ikincisi herkesin bildiği yayın organları ama Türkiyemiz ve Merian hakkında kitapta çok kısa da olsa bir bilgi verilmemesi bu tür derleme eserlerde, bu kitaba özgü olmayan bir editörlük eksikliğini de hatırlatıyor bize. Taner’in yazılarının değerini düşüren ya da kitabın sunduğu okuma keyfini azaltan bir durum değil bu ama yayınevlerinin ve editörlük anlayışının, meraklı okuyucuyu dilerse farklı araştırmalara yöneltecek kısa dipnotlara yer vermeye gerek duyulmamasının bir diğer örneği bu eser. Yazılarda ismi geçen pek çok kişi ve olayın aradan geçen onca yıldan sonra ve bugünün okuyucusu tarafından bilinmesi ya da hatırlanması pek mümkün olmayacağı düşünülmeli ve kısa dipnotlarla bilgilendirme görevini de üstlenmeliydi yayınevi. Bu bilgilendirmeler hiç yok değil ama diğerleri ihmal edilirken, neden sadece özellikle o birkaçının seçildiğinin bir açıklaması da yok. Kitaptaki birkaç yazıda hitap edilen “devekuşu”nun kim olduğu pek çok okuyucu tarafından bilinemez örneğin; bu yüzden, Taner’in Tercüman Gazetesi’nde 1957 – 60 arasındaki yazılarının yer aldığı köşenin adının “Devekuşuna Mektuplar” olduğu bilgisi oldukça yararlı olabilirdi. Editörlüğün sadece seçme/derleme ile kısıtlı olmaması gerektiğinin başka örnekleri de var kitapta. “Asıl Başarı” başlıklı yazıdaki dipnot çok doğru örneğin ve Taner’in bir yanlış hatırlamasını düzeltiyor olması gerektiği gibi. Buna karşılık aynı yazıda Taner’in “… Muhit dergisinde bir hikâye okumuştum. Ya Reşat Nuri yazmıştı, ya da Macarcadan bir çeviri idi” ifadesi ile andığı öykünün, Reşat Nuri Güntekin’in 1927’de basılan “Tanrı Misafiri” adlı öykü kitabında yer alan “Hasta Çocuk” olduğu bilgisini eklemek, Taner’in eksik bıraktığını tamamlamak adına gerekliydi.

Kitaptaki yazılar “İnsanlık Halleri”, “Toplumsal Saygı Yoksunluğuna Dair”, “Değişenler, Değişemeyenler”, “Yaşlılar”, “Çocuklar”, “Kadınlar”,”Aşklar, Evlilikler”, “Yeşil ve Hayvan Sevgisi”, “Özel Günler, Tatiller”, “Galatasaray ve Galatasaraylılık” ve “Çeşitli” başlıkları altında gruplanmış. Bu bölümlerin ilkinde yer alan ve kitaba da adını veren yazı, Taner’in pek çok yazısında kendisini gösteren olumsuz, hatta karamsar havayı hemen her zaman umut dolu bir düşünce ile dağıtmasının da örneklerinden biri. Yitirilen toplumsal değerleri; saygı, sevgi ve dayanışmanın azalmasını, maddi ve yüzeysel olanın gittikçe daha baskın olmasını hep hüzünle anıyor, dile getiriyor Taner ama sık sık mizaha da büründürdüğü yaklaşımı ile umut vermeyi ve ne olursa olsun yaşamın güzelliğini hatırlatmayı da ihmal etmiyor. Yazıların hemen tamamının, bugün herhangi bir yayın organında basılsalar güncelliğini ve geçerliliğini koruyacak olması da işte hem bu karamsarlığı destekliyor hem de umudu. Aslında bugün anaakım medyada bu kadar yalın bir dille yazılmış, bu denli içten ve hesap kitapsız düşüncenin ürünü olan köşe yazılarını bulmamızın imkânsız olduğunu hatırlatması ise ne ile teselli edilebilir bilmiyorum.

Bir gazete veya dergi köşesinde yayınlanmış bu tür yazıları tarihin devasa çöplüğü içinde yitip gitmekten kurtaran ve onları yeni nesillerle buluşturan bu tür derlemeler çok önemli kesinlikle. “Ses Bandının Çağrışımları” başlıklı yazıda Taner, Alman Türkolog Profesör Franz Taeschner’nin 1954’te “yaşayan Türk yazarlarına kendi eserlerinden pasajlar okutup seslerini banda aldı”ğını yazıyor; aralarında Yahya Kemal Beyatlı”nın da bulunduğu bu yazarların ses kayıtları nerededir türünden soruları cevaplayacak bir araştırma için meraklısını/uzmanını teşvik etmesi ihtimali bu önemi kanıtlayan örneklerden biri sadece. “Çağımızın hızlı, hoyrat, düzayak gidişi”nde Haldun Taner’in bize seslendiği gazete/dergi yazılarının daha önce “Çok Güzelsin Gitme Dur” gibi kitaplarla da olduğu gibi derlenip, bugünün okuyucusu ile buluşturulması çok doğru ve gerekli, ve işte onlardan biri olan bu kitap da keyifle ve düşünerek okunacak bir yapıt.

Uçurum İnsanları – Jack London

Amerikalı yazar ve gazeteci Jack London’ın 1903 tarihli kitabı. London’ın yirminci yüzyılın başlarında Londra’nın doğu bölgesindeki yoksulluğu ve insanlık dışı koşulları, 1902’de kılık değiştirip bizzat deneyimleyerek okuyucunun karşısına çıkardığı çalışma, Britanya İmparatorluğu’nun parlak bir döneminde yaşanan, hayal edilemez sefaleti detaylı bir şekilde anlatıyor ve farklı istatistiklerle ve raporlarla gerçekliğini de doğru bir şekilde destekliyor. İşçi sınıfının Londra’nın özellikle Whitechapel isimli bölgesinde içinde bulunduğu koşulları anlatan daha eski kitaplar da yazılmıştı ve bunlardan biri olan Alman filozof Friedrich Engels’in 1845 tarihli “Die Lage der Arbeitenden Klasse in England“ (İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu) adlı kitabı işçi sınıfı üzerine yazılmış en önemli eserlerden biri olarak kabul edilir. Engels’in bir “dışarıdan gelen gözlemci” olarak tanık oldukları üzerine kurulu olan kitabını bir adım daha ileri taşıyor Jack London kendi eseri ile ve doğrudan o koşulların içinde yaşayanların arasına katılıyor. Gerçeklerin sertliğini tüm çıplaklığı ile sergilemekten çekinmeyen London’ın, kalemine yansıyan öfkeyi de hissettirdiği kitabı Batı uygarlığının karanlık yüzünü ve tarihini, sömürülenlerin gerçeklerinin o günden bugüne pek de değişmediğini ve zenginlik olan bir yerde mutlaka bir yoksulluğun da bulunmak zorunda olduğunu anlamak ve unutmamak için okunmayı hak eden bir çalışma. Friedrich Nietzsche’nin 1886 tarihli “Jenseits von Gut und Böse” (İyinin ve Kötünün Ötesinde) adlı kitabında yazdığından, “Uçuruma yeterince uzun süre bakarsan, uçurum da sana bakar”, yola çıkarak söylersek, London okuyucuyu “uçurum”a bakmaya ve uçurumdakilerin korkunç bakışları ile de yüzleşmeye zorluyor bu kitabında.

Danimarka asıllı Amerikalı Jacob Riis 1890’da yayımladığı “How the Other Half Lives” adlı kitabında New York’ta on sekizinci yüzyıl sonlarında yoksulların yaşamlarını kendi çektiği fotoğraflarla görsel olarak anlatmıştı. London’a kendi kitabı için ilham veren bu kitap olmuş ama farklı bir yol seçmiş kendi çalışması için yazar. İşsiz bir Amerikalı denizci kılığına girerek o yoksulluğun bir parçası olmuş London ve 1902 yaz aylarında yedi hafta boyunca “Uçurum”un sakinlerinden biri olarak yaşamış. Aslında İngiliz yazar James Greenwood 1866’da yoksulların yatak ve yemek karşılığında çalıştırıldığı ve “workhouse” denen bir yere kılıp değiştirerek girmiş, oradaki bir gününde karşılaştığı iğrenç ve tiksindirici koşulları gazete yazıları ile İngiliz halkına aktarmış ve epey ses getirmişti; ama onunki sadece 1 gün süren bir tecrübeydi ve genel olarak bir bölgenin resmini çizmiyordu.

Editör Veysel Atayman kitabın tatmin edici bir incelemesi olarak niteleyebileceğimiz önsözünde “gerek yazılış yöntemi gerekse içeriği bakımından oldukça aşılmış sayılabilecek” sözlerini kullansa da, London’ın “suratımıza bir yumruk indirmeyi başardığını” söylemekten de geri kalmıyor. Benzer yıllarda aynı yerlerde yaşayan insanların hayatını Charles Dickens “alt sınıf insanlarına gösterdiği o ünlü acıma duygusu, merhameti” ile anlatırken, London’ın “sosyalist bilinci” ile bir adım ileriye giderek oluşturduğunu söylüyor eserini. Atayman’ın, içerdiği resmi raporlar, istatistiksel veri vs. ile metnin “edebiyat düzleminden bir tür “kullanmalık metin” düzlemine dönüştüğü” eleştirisi ise bir parça haksız görünüyor; bir metni ille de belli bir sınıfa sokmak ve “edebi” olmasını beklemek çok da doğru değil. London’ın kitabını bir gazetecilik çalışması olarak nitelemek ve bu çalışmayı akıcı ve güçlü bir kalemi olan bir edebiyatçının yaptığını söylemek mümkün çünkü. Bir eleştiri getirmek gerekirse, kitaptaki sefalet örneklerinin zaman zaman tekrara düştüğü söylenebilir belki ama bu da önemli bir sıkıntı değil kesinlikle. Kitaba getirilen eleştirilerden biri London’ın çizdiği korkunç resme bir çözüm önermemesi olmuş. Her ne kadar kendi kısa önsözünde ve kitabın “Yönetim” başlığını taşıyan son bölümünde yönetimin değişmesi gerektiğini net bir şekilde yazsa da (“Bu yönetimin temizlenip atılması kaçınılmazdır”) London, bir politik düzen çözümünü işaret etmiyor ama kitaptan bunu beklemek de yanlış; sonuçta bir korkunç durumu saptamak ve okuyucu onunla yüzleştirmek amacını taşıyan bir “gazetecilik” çalışması bu okuduğumuz.

Kitabın her bir bölümünün başında çok doğru seçilmiş görünen bir alıntıya yer vermiş London: farklı ünlü isimlere ait olan bu sözlerin nedense bazılarının sahipleri ile ilgili olarak çeviride kısa da olsa bir dipnotla bilgilendirme yapılmaması çeviri ile ilgili bir editör hatası olmuş. Örneğin Thomas Ashe (İrlandalı devrimci ve politikacı) veya Stephen Crane (Amerikalı yazar ve şair) gibi isimlere tüm okuyucuların hâkim olamayacağını düşününce, neden kimi çok daha fazla bilinen başkaları için açıklama verilirken, bu isimlerin ihmal edildiğini anlamak zor açıkçası.

Jack London yedi hafta boyunca yaşayacağı Doğu Yakası’na girerken çeşitli önlemleri de almış güvenliği için (Londra’daki Amerikan konsolosunu bilgilendirmiş örneğin) ve gerektiğinde “sığınabileceği” bir mekânı da ayarlamış önceden. Kuşkusuz bu önlemlerin sağladığı bir rahatlığa sahip olarak, Uçurum’dakilerin arasına girse de, onlara göre çok daha avantajlı bir konumdaymış London. Bu durum onun oradaki yaşamı aynen deneyimleme çabası ile bir parça ters düşüyor elbette ama yazarın süreli olan bu deneyiminin bize aktardığı sertliğin dozunu kesinlikle azaltmamış. Bu sert resmi ise farklı örneklerle ve farklı boyutları ile kitabın başından sonuna okuyucunun önüne koymuş yazar. Jack London’ın çizdiği resimdeki önemli ve ilginç olgulardan biri Uçurum’un Londra’nın zenginlerin ya da orta sınıfının yaşadığı bölgelerine yakınlığı (“herhangi bir yerden yapılacak beş dakikalık bir yürüyüş sizi bir yoksul mahallesine çıkaracaktır”); bir diğeri ise şehirler büyüdükçe, “uygarlık ilerledikçe” ve hatta refah arttıkça yoksulların ve emekçi sınıfın şehrin merkezinden hep daha da uzaklara “sürülmesi”. London’ın anlattığı dünyadaki pek çok olgunun günümüz dünyasında da sürdüğünün örneklerinden sadece ikisi bu. Resmî makamların, parkların çevresini evsizlerin geceleri girip uyumasını engellemek için sivri uçlu demirlerle çevirmesi gibi önlemleri ise, günümüzde şık binaların çevreleri için de alınmasını da düzenin değişmediğinin örneklerinden bir diğeri olarak gösterebiliriz elbette.

Uçurum’da yaşayanlar için “450.000 yitik ve ümitsiz insan” tanımlamasını yapan London, bazen sözcüğün kendisini de kullanarak, tanık olduğunun bir sınıf meselesi olduğunu da vurguluyor. Yukarıda birkaç örneği verilen, “bugün de aynen süren” sorunların bir başkası olarak gösterebileceğimiz bir diğer olgu da yine aslında sınıf konusuna getiriyor bizi. London’ın konuştuğu evsizlerin bazıları içinde bulundukları sefaleti düzenli ve insanca bir ücret alabilecekleri bir iş bulamamalarına bağlarken, bu işssizliğin sorumlusu olarak da yabancı göçmenleri gösteriyorlar; çünkü “bu göçmenler daha düşük ücretlerle onların yerini alıyor ve bu iğrenç düzenin ayakta kalmasına neden oluyorlar”dı. Bugün Batı ülkelerinde başta faşizme yakın duranlar olmak üzere, sağ politikacıların ve seçmenlerinin sıklıkla başvurduğu bir söylem bu bilindiği gibi.

“Sancak Taşımak” (Bütün gece sokaklarda yürümek anlamına gelen bir ifade ve sokakta yatmaları yasak olan evsizlerin Uçurum’da geceyi nasıl geçirdiğini anlatmak için kullanılıyor) başlığını taşıyan bölümün bir örneği olduğu gibi ve aralarında VII. Edward’ın Taç Giyme Töreni’nin Uçurum’a yansımasının anlatıldığı “Taç Giyme Günü” bölümünün de bulunduğu pek çok farklı yerinde kitabın, London kıvrak ve güçlü edebiyatçı kimliğini öne çıkarıyor. Sınıf meselesine değindiği satırların yanında, örneğin “Mülkiyet İnsana Karşı” gibi bölümlerde ise daha doğrudan bir politik yaklaşım benimsiyor zaman zaman ve gerçek örneklerle saptamalarını destekliyor.

London’ın eserini önemli ve değerli kılan yanlarından biri de, Uçurum’da yaşamanın, insanları ahlaki türden olanı da dahil olmak üzere nasıl korkunç derecede yozlaştırdığını farklı örneklerle ve çok açık bir dil ile anlatması. Her türlü hijyenden ve mahremiyetten uzak yaşayan ve çocukları da sadece olumsuz ve sefil yaşamlara tanık olarak büyüyen insanların “doğal” kabul edebileceğimiz yozlaşması ahlakın da bir sınıf meselesi boyutu olduğunu hatırlatıyor bize. Son bölümünde, Uçurum’daki yaşamlar üzerinden yola çıkarak, “insanlık gerçekten uygarlaştı mı” sorusunu soruyor ve kitaba genel olarak hâkim olan karanlık ve rahatsız edici havasına uygun bir kapanış yapıyor London.

Jack London’ın kitabına getirilen ve bir ölçüde haklılığını teslim etmemiz gereken eleştiri ise, Uçurum’da yaşayanlarla ilgili olumsuz örnekleri art arda sıralaması ve tekrara düştüğü gibi, o yaşamların acınası durumunun altını o sınıfa acıma ile bakan birinin perspektifinden çizmesi. O sefil yaşamların içinde bile dostluk, sevgi ve neşe gibi duyguların var olduğunu, yoksulun da “insan olduğunu” anlatmayı ihmal ettiğini söylemek mümkün yazarın ama tanık oldukları karşısında hissettiği dehşet bir ölçüde hafifletiyor bu tercihi. Yazarın, kitabın kendisi için önemini anlatırken, “Başka hiçbir kitabım, genç kalbimi (26 yaşındaymış London Uçurum’daki iki hafta geçirirken) ve gözyaşlarımı bu denli etkilemedi” demesi açık bir şekilde anlatıyor onun eserine de yansıyan bu duygularını. Osman Çakmakçı’nın başarılı ve rahat okunan çevirisini de anmamız gereken baskıda, “Blood is thicker than water” (Kan bağından doğan ilişkiler diğer tüm ilişkilerden daha önemlidir) sözünün “Kan sudan daha yoğundur” olarak çevrilmiş olması ise ilginç bir hata olmuş açıkçası.

(“The People of the Abyss”)

Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülâkat – Ruşen Eşref Ünaydın

Gazeteci, yazar ve siyasetçi Ruşen Eşref Ünaydın’ın 1918’de Mustafa Kemal ile yaptığı mülakatı içeren kitap. Edebiyatın pek çok türünde eserler verse de asıl ve ilk olarak röportajları ile bilinen Ünaydın’ın “Anafartalar Kahramanı” ile yaptığı bu görüşme, o tarihe kadar daha çok askerî çevrelerde değeri takdir edilen ve ismi bilinen Mustafa Kemal’i topluma tanıtan bir metnin doğmasını sağlamıştı. Ünaydın’ın Mustafa Kemal’e Çanakkale Savaşı ile ilgili bu görüşme sırasında oluştuğu anlaşılan hayranlığının izlerini taşıyan kitap hem onun iyi bir gazeteci ve röportajcı olduğunu göstermesi hem de Anafartalar Kumandanı’nın bir asker olarak nasıl iyi bir strateji ve taktik uzmanı olduğunu hatırlatması ile de önem taşıyor bugün. Tarihe bir iz bırakacağını bilircesine aldığı notları Ünaydın ile paylaşan ve savaşın objektif bir analizini yapabilme becerisini kanıtlayan Mustafa Kemal’i daha iyi tanımak, anlamak ve -tekrar- hatırlamak için de okunabilecek bir kitap.

Ruşen Eşref Ünaydın’ın yayımlanan ilk röportajı 1916 – 1918 arasında o yılların edebiyat ve düşünce dünyasının ünlü isimleri (örneğin Halit Ziya (Uşaklıgil), Halide Edip (Adıvar), Ziya Gökalp, Ömer Seyfeddin, Ahmet Hâşim, Refik Halit (Karay)) ile Türk edebiyatının geleceği üzerine gerçekleştirdiği ve Türk Yurdu dergisi ve Vakit gazetesinde basılan görüşmelerini içeriyordu. Bu röportaj dizisi “Edebî Ziyaretler ve Mülâkatlar”başlığı ile yayımlandıktan sonra, “Diyorlar ki” başlığı ile kitap olarak basılmış. Ünaydın’ın ikinci röportaj kitabı ise Mustafa Kemal ile 1918’de gerçekleştirdiği ve Yeni Mecmua’nın “Çanakkale Nüsha-i Fevkalâde”sinde (Olağanüstü Çanakkale Sayısı) yayımlanan röportajlarından oluşturulmuş. İlk kez 1930’da kitap olarak basılan bu röportaj için yazdığı ve Mustafa Kemal’e sevgi ve hayranlığı ile ilgili ifadeler de içeren önsözünde bu kitaplaştırma için şöyle yazmış Ünaydın: “… uzun ve çetin bir müdafaanın ve usanmayan şuurlu bir iradenin safhalarını gösterir bu hatıralar çok değerlidir. Bu sebeple onları sadece bir mecmua veya gündelik gazete yapraklarında bırakmayarak kitap halinde bastırmak istedim”.

Ünaydın röportajı gerçekleştirmek istemesinin nedenini kitabın başında Mustafa Kemal’e, İngiliz ve Fransız basınında Çanakkale Savaşı ile ilgili pek çok makale ve hatıra yayımlanmış olmasına karşın, bizde bu konuda henüz bir şey yazılmamış olması ile açıklıyor. Genel olarak tüm tarihimiz için geçerli olan bu yazı ile belgeleme eksikliğini gidermek istemiş Ünaydın bu 3 günde yaptığı (kitap da buna göre ayrılmış 3 bölümden oluşuyor ve yazarın notundan son görüşmenin 28 Mart 1918’de Şişli’de yapıldığını anlıyoruz. Ünaydın bu görüşmelerin her birinin on iki saatten aşağı sürmediğini de belirtiyor kitapta.

Ünaydın’ın titiz ve başarılı gazeteciliğini, dinlediklerini okuyucu ile paylaşırken kullandığı biçim de gösteriyor. Sadece düz bir soru – cevap mantığı ile ilerlemiyor kitap; bazen Ünaydın’ın sorusu ve cevabını okuyoruz, bazen Ünaydın Mustafa Kemal ile ilgili izlenimlerini yazıyor ve bazen de saygısını ve sevgisini sık sık kitapta dile getirdiği kumandanın anlattıklarının özetini aktarıyor okuyucuya. Ruşen Eşref’in güzel ve zaman zaman edebî bir üsluba da bürünen Türkçesi ile yaptığı özetler ve Mustafa Kemal ya da görüşmenin gerçekleştiği oda ile ilgili gözlemleri kitaba kesinlikle ek bir çekicilik katıyor ve okuyucuya sadece kuru bir röportaj değil, bir “edebî metnin” de sunulmasını sağlıyor.

Mustafa Kemal’in Çanakkale’deki kumandanlığı sırasında aldığı kararları, yaptığı analizleri ve askerlerini yönetme şeklini detaylı olarak öğrenme imkânı sunuyor okuyucuya Ünaydın bu röportajı ile ve bunu yaparken de konuştuğu kişinin bir insan olduğunu da hiç unutmamamızı sağlıyor. Çanakkale kahramanının çarpışmalarla ilgili bilgileri saat ve yer bilgileri ile detaylı bir şekilde anlatması, onun yaptığı işin önemini hep aklında tuttuğunu ve gelecek nesiller için belge bırakmanın önemini savaş ânında bile hiç unutmadığını gösteriyor. Mustafa Kemal cevaplarında, haklı olarak ordusunu övgülere boğuyor ama düşmanın kendilerine yardımcı olan hatalarını anmayı ve İngiliz ordusunun başındaki General Hamilton’un raporunun bazı kısımlarını eleştirse de, “düşman”a saygı göstermeyi de ihmal etmiyor. Hatta Türk askerinin başarısını anlattığı bir bölümde, bir başka savaşta Fransız askerlerinin gösterdiği “cesaret ve fedekârlığı” açık bir dille övüyor.

Osmanlı’nın son dönemlerinde gözde olan Batı kültürünün Fransız olduğunu ve Mustafa Kemal’in de dönemdaşları gibi bu kültüre ilgi duyduğunu, “yazıhanesi”nin üzerinde hep Fransız yazarların (Balzac, Maupassant ve Lavedan’ı anıyor Ünaydın) kitaplarının olmasından anlıyoruz. “Şüphe yok ki paşa, sükûnetli dakikalarının boşluğunu edebiyatla dolduruyor” diye yazıyor Ünaydın bu kitaplardan yola çıkarak. Falih Rıfkı Atay’ın “Ünaydın’ın üç büyük aşkı vardı: eşi Saliha Hanım, hocası Tevfik Fikret ve her şeyi Mustafa Kemal Atatürk” sözlerini doğrulayan bazı ifadeleri (“… ruhunuza verdiği temiz ve ulvi tesiri anlamak için o mert, pervasız sesi kulaklarınız benim gibi duymalı idi. Gözleriniz, onun mavi gözlerindeki kuvvetli parıltıyı görmeli, azimkâr asker çehresindeki manayı okumalı idi”) içerse de, bu dili gazeteciliği ile dengelemiş Ünaydın ve ortaya Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadar uzanan bir yoldaki önemli bir kilometre taşının birinci ağızdan anlatısı çıkmış. Çeşitli fotoğrafların da yer aldığı kitap cumhuriyet tarihimiz için önemli bir röportajın metni olarak, okunması gerekli bir eser özetlemek gerekirse.

Düşünceler – Marcus Aurelius

121 – 180 arasında yaşayan, 161 – 180 arasında Roma imparatoru olan Marcus Aurelius Antoninus’un, ordusu ile seferlerde olduğu sıralarda yazdıklarından oluşan bir kitap. Stoacı bir filozof olan Aurelius, Roma İmparatorluğu’nun refah döneminin “Beş İyi İmparator”unun da sonuncusuydu. 170 – 180 yılları arasında oluşturulan kitap onun yaşam, ölüm, insanı insan yapan değerler ve Stoacılık’ın özüne uygun olarak, her şeyin sürekli devinim ve değişim içinde olması üzerine düşüncelerini içeriyor. Yunanca yazdığı eserde Aurelius “sen” sözcüğü ile notları okuyacak olana seslenir gibi görünse de, aslında burada hitap ettiği, sorguladığı ve öğüt verdiği kişi kendisi. Eser hem Aurelius ve Roma dönemi meraklılarının hem de Stoacılık’a ve felsefeye ilgi duyanların ilgi ile okuyacağı, -bir parça abartı ve ironi ile söylersek- bir “kişisel gelişim rehberi” kitabı.

Kitabın bir orijinal adının olup olmadığı ve varsa da ne olduğu hakkında bir kesin bilgi yok; bu nedenle gerek diğer dillerde gerekse o dillerden Türkçeye yapılan çevirilerde farklı başlıklar seçilmiş: “Düşünceler”, “Kendime Düşünceler”, “Derin Düşünceler” vs. Üzerine yazılan farklı kitapların (örneğin Donald Robertson’un “How to Think Like a Roman Emperor” (Roma İmparatoru Gibi Düşünmek: Marcus Aurelius’un Stoacı Felsefesi), Pierre Hadot’nun “La Citadelle Intérieure. Introduction aux Pensées de Marc Aurèle” (İçsel Kale – Marcus Aurelius Üzerine Düşünceler) veya John Sellars’ın “Marcus Aurelius” adlı kitapları) varlığının da kanıtı olduğu gibi, insanlık tarihi içinde önemli bir yere sahip Aurelius ve onun “Düşünceler” adlı eseri. Hayranları arasında Goethe, John Stuart Mill, Bill Clinton ve Büyük Frederick gibi isimlerin de olduğu ve Aurelius’un 170 – 180 arasında yazdığı kitabın hâlâ çok satıyor olması da bir başka kanıt olarak görülebilir yapıtın değeri ile ilgili. Örneğin İngiliz Penguin Random House’un baskısı 2012’de 16 bin adet satılırken, düzenli artışla 2019’da 100 bine ulaşmış bu rakam. Bu ilgide Stoacılık’ın artan popülerliğinin de önemli bir payı var kuşkusuz. Alain de Botton 2020’de yayımlanan “The School of Life: An Emotional Education” adlı eserinde Stoacılık’ın “çok büyük ve son derece pratik bir amaca sahip” olduğunu yazmıştı: “İnsanlara bunaltıcı kaygı ve acı karşısında nasıl sakin ve cesur olacaklarını öğretmek”. Bu felsefeyi “felaket için zarif ve zekice bir prova” olarak tanımlayan de Botton, onun “kaygı, paranoya, korku ve perspektif kaybıyla başa çıkmaya yardımcı olabileceğini de ekliyor sözlerine.

Şadan Karadeniz editörlüğünü Maristella Ceva’nın yaptığı ve 1989’da yayımlanan İtalyanca baskıdan yapmış çevirisini ve sade ve başarılı çalışması ile kitabın çekiciliğine önemli bir katkı sağlamış; onun bir o kadar önemli katkısı da hazırladığı uzun ve doyurucu Öndeyiş bölümü. Kitabın sonunda çeviri sırasında yararlandığı kaynak eserleri de sıralayan Karadeniz bu öndeyişi çok doğru bir alıntı ile açmış: Platon’un “Hükümdarlar filozof, filozoflar hükümdar olsaydı, kentlerin yüzü ışırdı” sözü adeta Aurelius için söylenmiş. Bu bölümde Roma’nın en parlak döneminin on dokuz yılında başta olan Aurelius’un bir filozof ve bir hükümdar olarak çifte kimliğini özetleyen çevirmen, ayrıca kitabın yazıldığı koşulları okuyucu ile paylaşırken, Stoacılık hakkında uzun ve özgün bir metinle kitabı zenginleştirmiş. Bu metinde önce bu felsefenin içeriği ve tarihçesi hakkında okuyucuyu bilgilendiriyor Karadeniz ve sonra da Aurelius’un Stoacılık bakışını özetliyor. Özdeyiş’in son bölümünde ise metinden yapılan alıntılarla örneklendirilerek, bu felsefenin ve Aurelius’un kitabının temel temaları açıklanıyor. Stoacılık’ın “hukuka ve ahlaka en büyük katkısı”nın, “çağdaş hukuk sistemlerinin doğrudan ya da dolaylı olarak etkilendiği Roma hukukunun temelini oluşturması” ve “dünya yurttaşlığı, bütün insanların kardeşliği, zümre ve ülke ayrılıklarının üstünde insanların hakça eşitliği anlayışı”nın olduğunu yazıyor Karadeniz. Bu bölümde Aurelius’un önemini, onu Seneca ve Epiktetos ile birlikte bu felsefenin Roma’daki üç büyük temsilcisinden biri olarak tanımlayarak anlatıyor çevirmen. Filozof imparatorun, bağlı olduğu felsefenin “ünün geçiciliği” temasını da sıkça tekrarladığı kitabında “yanıldığı” ana konunun da bu olduğunu söylüyor Karadeniz doğru bir saptama ile; sonuçta ölümünün üzerinden geçen neredeyse 2000 yıl sonra bile bugün hâlâ konuşulan ve eseri ve yaşamı rağbet gören bir “ünlü” Aurelius.

Şadan Karadeniz’in belirttiği gibi, Aurelius’un “12 kitap”tan oluşan eseri “ideal insan -olmak değilse de- olabilmek, olmak yolunda kendini geliştirme süreci” ile ilgili ve “içtenlikli, özentisiz” bir dil ile yazılmış. Her bir bölümün sonunda yer alan ve birkaçı dışında tamamı çeviriye esas olan İtalyanca baskının editörü Ceva’ya ait olan notların içerdikleri el bilgiler ve açıklamalar da okuyucuya epey yardımcı oluyor. Aurelius’un metninde adı geçen bazı tarihî kişileri, bu metnin Stoacılık’ın prensipleri ile ilişkisi veya filozof imparatorun kendisine hitap ettiği cümlelerin ardında yatan ve çoğu okuyucunun bilemeyeceği bilgileri açıklıyor bize bu önemli ve değerli notlar. Aurelius’un kimlerden hangi alıntıları yaptığı veya kimlerin hangi fikirlerine göndermede bulunduğunu da bu notlar olmadan bilmek mümkün olmazdı. Yeri gelmişken, Aurelius’un döneminin bilgi birikimine oldukça hâkim olduğunu gösterenin sadece kendi yazdıkları değil, işte bu göndermelerin de olduğunu belirtmekte yarar var. İyi bir eğitim görmüş, öğrendiklerini içselleştirmiş ve kendi birikimini inşa ederken bunları kullanmış bu Roma imparatoru.

“… ezelden beri her şey aynıdır ve hep aynı döngü yinelenir” veya “insan yaşlı da ölse genç de ölse, ölünce aynı şeyi yitirir; şimdiki zaman insanın yoksun kalabileceği biricik şeydir, çünkü sahip olduğu biricik şeydir, hiç kimse sahip olmadığı bir şeyi yitiremez” gibi ifadeler, Alain de Botton’un kitabının adından (Romalı senatör ve filozof Boethius’un kitabının adından alınmıştı b başlık) yola çıkarak söylersek “Felsefenin Tesellisi”ni hatırlatıyor ve modern dünyanın, mutsuzluklarına teselli arayan insanlarının kitaba ilgisinin sürmesinin izahı oluyor.

Hem imparator hem filozof olmasını, aynı anda hem üvey hem öz anne sahibi olmaya benzeten ve “… hiç kuşkusuz üvey annene de saygı duyardın, ama hep öz annene koşardın” ifadesinde felsefeyi öz annenin yerine kullanan Aurelius, bugün tarihin kabul ettiği gibi Roma’nın en iyi imparatorlarından biri olduğu gibi, bu kitabının da gösterdiği üzere, donanımlı bir entelektüel ve iyi bir filozof olarak da geçti uygarlık tarihine. Romalı tarihçi Herodian’ın övgü dolu şu ifadelerini gerçekten de hak eden bir isimdi Aurelius: “İmparatorlar arasında, bilgisini yalnızca sözleriyle veya felsefi doktrin bilgisiyle değil, kusursuz karakteri ve ölçülü yaşam tarzıyla da kanıtlayan tek kişi odur”. Bilinen anlamda bir kitap olarak yazılmadığı ve uzun bir zaman aralığında yazılan notların bir araya getirilmesinden oluştuğu için, zaman zaman doğal tekrarların olduğu kitap, “teselli arayan”ve bunun için de öncelikle yaşamın ve insanın anlamını anlamak isteyenler için.

(“Pensieri”)