Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülâkat – Ruşen Eşref Ünaydın

Gazeteci, yazar ve siyasetçi Ruşen Eşref Ünaydın’ın 1918’de Mustafa Kemal ile yaptığı mülakatı içeren kitap. Edebiyatın pek çok türünde eserler verse de asıl ve ilk olarak röportajları ile bilinen Ünaydın’ın “Anafartalar Kahramanı” ile yaptığı bu görüşme, o tarihe kadar daha çok askerî çevrelerde değeri takdir edilen ve ismi bilinen Mustafa Kemal’i topluma tanıtan bir metnin doğmasını sağlamıştı. Ünaydın’ın Mustafa Kemal’e Çanakkale Savaşı ile ilgili bu görüşme sırasında oluştuğu anlaşılan hayranlığının izlerini taşıyan kitap hem onun iyi bir gazeteci ve röportajcı olduğunu göstermesi hem de Anafartalar Kumandanı’nın bir asker olarak nasıl iyi bir strateji ve taktik uzmanı olduğunu hatırlatması ile de önem taşıyor bugün. Tarihe bir iz bırakacağını bilircesine aldığı notları Ünaydın ile paylaşan ve savaşın objektif bir analizini yapabilme becerisini kanıtlayan Mustafa Kemal’i daha iyi tanımak, anlamak ve -tekrar- hatırlamak için de okunabilecek bir kitap.

Ruşen Eşref Ünaydın’ın yayımlanan ilk röportajı 1916 – 1918 arasında o yılların edebiyat ve düşünce dünyasının ünlü isimleri (örneğin Halit Ziya (Uşaklıgil), Halide Edip (Adıvar), Ziya Gökalp, Ömer Seyfeddin, Ahmet Hâşim, Refik Halit (Karay)) ile Türk edebiyatının geleceği üzerine gerçekleştirdiği ve Türk Yurdu dergisi ve Vakit gazetesinde basılan görüşmelerini içeriyordu. Bu röportaj dizisi “Edebî Ziyaretler ve Mülâkatlar”başlığı ile yayımlandıktan sonra, “Diyorlar ki” başlığı ile kitap olarak basılmış. Ünaydın’ın ikinci röportaj kitabı ise Mustafa Kemal ile 1918’de gerçekleştirdiği ve Yeni Mecmua’nın “Çanakkale Nüsha-i Fevkalâde”sinde (Olağanüstü Çanakkale Sayısı) yayımlanan röportajlarından oluşturulmuş. İlk kez 1930’da kitap olarak basılan bu röportaj için yazdığı ve Mustafa Kemal’e sevgi ve hayranlığı ile ilgili ifadeler de içeren önsözünde bu kitaplaştırma için şöyle yazmış Ünaydın: “… uzun ve çetin bir müdafaanın ve usanmayan şuurlu bir iradenin safhalarını gösterir bu hatıralar çok değerlidir. Bu sebeple onları sadece bir mecmua veya gündelik gazete yapraklarında bırakmayarak kitap halinde bastırmak istedim”.

Ünaydın röportajı gerçekleştirmek istemesinin nedenini kitabın başında Mustafa Kemal’e, İngiliz ve Fransız basınında Çanakkale Savaşı ile ilgili pek çok makale ve hatıra yayımlanmış olmasına karşın, bizde bu konuda henüz bir şey yazılmamış olması ile açıklıyor. Genel olarak tüm tarihimiz için geçerli olan bu yazı ile belgeleme eksikliğini gidermek istemiş Ünaydın bu 3 günde yaptığı (kitap da buna göre ayrılmış 3 bölümden oluşuyor ve yazarın notundan son görüşmenin 28 Mart 1918’de Şişli’de yapıldığını anlıyoruz. Ünaydın bu görüşmelerin her birinin on iki saatten aşağı sürmediğini de belirtiyor kitapta.

Ünaydın’ın titiz ve başarılı gazeteciliğini, dinlediklerini okuyucu ile paylaşırken kullandığı biçim de gösteriyor. Sadece düz bir soru – cevap mantığı ile ilerlemiyor kitap; bazen Ünaydın’ın sorusu ve cevabını okuyoruz, bazen Ünaydın Mustafa Kemal ile ilgili izlenimlerini yazıyor ve bazen de saygısını ve sevgisini sık sık kitapta dile getirdiği kumandanın anlattıklarının özetini aktarıyor okuyucuya. Ruşen Eşref’in güzel ve zaman zaman edebî bir üsluba da bürünen Türkçesi ile yaptığı özetler ve Mustafa Kemal ya da görüşmenin gerçekleştiği oda ile ilgili gözlemleri kitaba kesinlikle ek bir çekicilik katıyor ve okuyucuya sadece kuru bir röportaj değil, bir “edebî metnin” de sunulmasını sağlıyor.

Mustafa Kemal’in Çanakkale’deki kumandanlığı sırasında aldığı kararları, yaptığı analizleri ve askerlerini yönetme şeklini detaylı olarak öğrenme imkânı sunuyor okuyucuya Ünaydın bu röportajı ile ve bunu yaparken de konuştuğu kişinin bir insan olduğunu da hiç unutmamamızı sağlıyor. Çanakkale kahramanının çarpışmalarla ilgili bilgileri saat ve yer bilgileri ile detaylı bir şekilde anlatması, onun yaptığı işin önemini hep aklında tuttuğunu ve gelecek nesiller için belge bırakmanın önemini savaş ânında bile hiç unutmadığını gösteriyor. Mustafa Kemal cevaplarında, haklı olarak ordusunu övgülere boğuyor ama düşmanın kendilerine yardımcı olan hatalarını anmayı ve İngiliz ordusunun başındaki General Hamilton’un raporunun bazı kısımlarını eleştirse de, “düşman”a saygı göstermeyi de ihmal etmiyor. Hatta Türk askerinin başarısını anlattığı bir bölümde, bir başka savaşta Fransız askerlerinin gösterdiği “cesaret ve fedekârlığı” açık bir dille övüyor.

Osmanlı’nın son dönemlerinde gözde olan Batı kültürünün Fransız olduğunu ve Mustafa Kemal’in de dönemdaşları gibi bu kültüre ilgi duyduğunu, “yazıhanesi”nin üzerinde hep Fransız yazarların (Balzac, Maupassant ve Lavedan’ı anıyor Ünaydın) kitaplarının olmasından anlıyoruz. “Şüphe yok ki paşa, sükûnetli dakikalarının boşluğunu edebiyatla dolduruyor” diye yazıyor Ünaydın bu kitaplardan yola çıkarak. Falih Rıfkı Atay’ın “Ünaydın’ın üç büyük aşkı vardı: eşi Saliha Hanım, hocası Tevfik Fikret ve her şeyi Mustafa Kemal Atatürk” sözlerini doğrulayan bazı ifadeleri (“… ruhunuza verdiği temiz ve ulvi tesiri anlamak için o mert, pervasız sesi kulaklarınız benim gibi duymalı idi. Gözleriniz, onun mavi gözlerindeki kuvvetli parıltıyı görmeli, azimkâr asker çehresindeki manayı okumalı idi”) içerse de, bu dili gazeteciliği ile dengelemiş Ünaydın ve ortaya Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadar uzanan bir yoldaki önemli bir kilometre taşının birinci ağızdan anlatısı çıkmış. Çeşitli fotoğrafların da yer aldığı kitap cumhuriyet tarihimiz için önemli bir röportajın metni olarak, okunması gerekli bir eser özetlemek gerekirse.

Düşünceler – Marcus Aurelius

121 – 180 arasında yaşayan, 161 – 180 arasında Roma imparatoru olan Marcus Aurelius Antoninus’un, ordusu ile seferlerde olduğu sıralarda yazdıklarından oluşan bir kitap. Stoacı bir filozof olan Aurelius, Roma İmparatorluğu’nun refah döneminin “Beş İyi İmparator”unun da sonuncusuydu. 170 – 180 yılları arasında oluşturulan kitap onun yaşam, ölüm, insanı insan yapan değerler ve Stoacılık’ın özüne uygun olarak, her şeyin sürekli devinim ve değişim içinde olması üzerine düşüncelerini içeriyor. Yunanca yazdığı eserde Aurelius “sen” sözcüğü ile notları okuyacak olana seslenir gibi görünse de, aslında burada hitap ettiği, sorguladığı ve öğüt verdiği kişi kendisi. Eser hem Aurelius ve Roma dönemi meraklılarının hem de Stoacılık’a ve felsefeye ilgi duyanların ilgi ile okuyacağı, -bir parça abartı ve ironi ile söylersek- bir “kişisel gelişim rehberi” kitabı.

Kitabın bir orijinal adının olup olmadığı ve varsa da ne olduğu hakkında bir kesin bilgi yok; bu nedenle gerek diğer dillerde gerekse o dillerden Türkçeye yapılan çevirilerde farklı başlıklar seçilmiş: “Düşünceler”, “Kendime Düşünceler”, “Derin Düşünceler” vs. Üzerine yazılan farklı kitapların (örneğin Donald Robertson’un “How to Think Like a Roman Emperor” (Roma İmparatoru Gibi Düşünmek: Marcus Aurelius’un Stoacı Felsefesi), Pierre Hadot’nun “La Citadelle Intérieure. Introduction aux Pensées de Marc Aurèle” (İçsel Kale – Marcus Aurelius Üzerine Düşünceler) veya John Sellars’ın “Marcus Aurelius” adlı kitapları) varlığının da kanıtı olduğu gibi, insanlık tarihi içinde önemli bir yere sahip Aurelius ve onun “Düşünceler” adlı eseri. Hayranları arasında Goethe, John Stuart Mill, Bill Clinton ve Büyük Frederick gibi isimlerin de olduğu ve Aurelius’un 170 – 180 arasında yazdığı kitabın hâlâ çok satıyor olması da bir başka kanıt olarak görülebilir yapıtın değeri ile ilgili. Örneğin İngiliz Penguin Random House’un baskısı 2012’de 16 bin adet satılırken, düzenli artışla 2019’da 100 bine ulaşmış bu rakam. Bu ilgide Stoacılık’ın artan popülerliğinin de önemli bir payı var kuşkusuz. Alain de Botton 2020’de yayımlanan “The School of Life: An Emotional Education” adlı eserinde Stoacılık’ın “çok büyük ve son derece pratik bir amaca sahip” olduğunu yazmıştı: “İnsanlara bunaltıcı kaygı ve acı karşısında nasıl sakin ve cesur olacaklarını öğretmek”. Bu felsefeyi “felaket için zarif ve zekice bir prova” olarak tanımlayan de Botton, onun “kaygı, paranoya, korku ve perspektif kaybıyla başa çıkmaya yardımcı olabileceğini de ekliyor sözlerine.

Şadan Karadeniz editörlüğünü Maristella Ceva’nın yaptığı ve 1989’da yayımlanan İtalyanca baskıdan yapmış çevirisini ve sade ve başarılı çalışması ile kitabın çekiciliğine önemli bir katkı sağlamış; onun bir o kadar önemli katkısı da hazırladığı uzun ve doyurucu Öndeyiş bölümü. Kitabın sonunda çeviri sırasında yararlandığı kaynak eserleri de sıralayan Karadeniz bu öndeyişi çok doğru bir alıntı ile açmış: Platon’un “Hükümdarlar filozof, filozoflar hükümdar olsaydı, kentlerin yüzü ışırdı” sözü adeta Aurelius için söylenmiş. Bu bölümde Roma’nın en parlak döneminin on dokuz yılında başta olan Aurelius’un bir filozof ve bir hükümdar olarak çifte kimliğini özetleyen çevirmen, ayrıca kitabın yazıldığı koşulları okuyucu ile paylaşırken, Stoacılık hakkında uzun ve özgün bir metinle kitabı zenginleştirmiş. Bu metinde önce bu felsefenin içeriği ve tarihçesi hakkında okuyucuyu bilgilendiriyor Karadeniz ve sonra da Aurelius’un Stoacılık bakışını özetliyor. Özdeyiş’in son bölümünde ise metinden yapılan alıntılarla örneklendirilerek, bu felsefenin ve Aurelius’un kitabının temel temaları açıklanıyor. Stoacılık’ın “hukuka ve ahlaka en büyük katkısı”nın, “çağdaş hukuk sistemlerinin doğrudan ya da dolaylı olarak etkilendiği Roma hukukunun temelini oluşturması” ve “dünya yurttaşlığı, bütün insanların kardeşliği, zümre ve ülke ayrılıklarının üstünde insanların hakça eşitliği anlayışı”nın olduğunu yazıyor Karadeniz. Bu bölümde Aurelius’un önemini, onu Seneca ve Epiktetos ile birlikte bu felsefenin Roma’daki üç büyük temsilcisinden biri olarak tanımlayarak anlatıyor çevirmen. Filozof imparatorun, bağlı olduğu felsefenin “ünün geçiciliği” temasını da sıkça tekrarladığı kitabında “yanıldığı” ana konunun da bu olduğunu söylüyor Karadeniz doğru bir saptama ile; sonuçta ölümünün üzerinden geçen neredeyse 2000 yıl sonra bile bugün hâlâ konuşulan ve eseri ve yaşamı rağbet gören bir “ünlü” Aurelius.

Şadan Karadeniz’in belirttiği gibi, Aurelius’un “12 kitap”tan oluşan eseri “ideal insan -olmak değilse de- olabilmek, olmak yolunda kendini geliştirme süreci” ile ilgili ve “içtenlikli, özentisiz” bir dil ile yazılmış. Her bir bölümün sonunda yer alan ve birkaçı dışında tamamı çeviriye esas olan İtalyanca baskının editörü Ceva’ya ait olan notların içerdikleri el bilgiler ve açıklamalar da okuyucuya epey yardımcı oluyor. Aurelius’un metninde adı geçen bazı tarihî kişileri, bu metnin Stoacılık’ın prensipleri ile ilişkisi veya filozof imparatorun kendisine hitap ettiği cümlelerin ardında yatan ve çoğu okuyucunun bilemeyeceği bilgileri açıklıyor bize bu önemli ve değerli notlar. Aurelius’un kimlerden hangi alıntıları yaptığı veya kimlerin hangi fikirlerine göndermede bulunduğunu da bu notlar olmadan bilmek mümkün olmazdı. Yeri gelmişken, Aurelius’un döneminin bilgi birikimine oldukça hâkim olduğunu gösterenin sadece kendi yazdıkları değil, işte bu göndermelerin de olduğunu belirtmekte yarar var. İyi bir eğitim görmüş, öğrendiklerini içselleştirmiş ve kendi birikimini inşa ederken bunları kullanmış bu Roma imparatoru.

“… ezelden beri her şey aynıdır ve hep aynı döngü yinelenir” veya “insan yaşlı da ölse genç de ölse, ölünce aynı şeyi yitirir; şimdiki zaman insanın yoksun kalabileceği biricik şeydir, çünkü sahip olduğu biricik şeydir, hiç kimse sahip olmadığı bir şeyi yitiremez” gibi ifadeler, Alain de Botton’un kitabının adından (Romalı senatör ve filozof Boethius’un kitabının adından alınmıştı b başlık) yola çıkarak söylersek “Felsefenin Tesellisi”ni hatırlatıyor ve modern dünyanın, mutsuzluklarına teselli arayan insanlarının kitaba ilgisinin sürmesinin izahı oluyor.

Hem imparator hem filozof olmasını, aynı anda hem üvey hem öz anne sahibi olmaya benzeten ve “… hiç kuşkusuz üvey annene de saygı duyardın, ama hep öz annene koşardın” ifadesinde felsefeyi öz annenin yerine kullanan Aurelius, bugün tarihin kabul ettiği gibi Roma’nın en iyi imparatorlarından biri olduğu gibi, bu kitabının da gösterdiği üzere, donanımlı bir entelektüel ve iyi bir filozof olarak da geçti uygarlık tarihine. Romalı tarihçi Herodian’ın övgü dolu şu ifadelerini gerçekten de hak eden bir isimdi Aurelius: “İmparatorlar arasında, bilgisini yalnızca sözleriyle veya felsefi doktrin bilgisiyle değil, kusursuz karakteri ve ölçülü yaşam tarzıyla da kanıtlayan tek kişi odur”. Bilinen anlamda bir kitap olarak yazılmadığı ve uzun bir zaman aralığında yazılan notların bir araya getirilmesinden oluştuğu için, zaman zaman doğal tekrarların olduğu kitap, “teselli arayan”ve bunun için de öncelikle yaşamın ve insanın anlamını anlamak isteyenler için.

(“Pensieri”)

Tesla Anlaşılamamış Dahi – Margaret Cheney

Amerikalı yazar Margaret Cheney’in 1981 tarihli Nikola Tesla biyografisi. Dilimize “TESLA – Anlaşılamamış Dahi” ve “Zamanın Ötesindeki Deha – TESLA” gibi iki farklı isimle çevrilen ama her ikisinde de bu Sırp mucidin dehası vurgulanan kitabın orijinal adı ise onun zamansızlığını ya da zamandan bağımsızlığını (Out of Time) vurguluyor asıl olarak. Bu amansızlık vurgusu önemli; çünkü Cheney’in kitabı Tesla’nın icatlarının, fikirlerinin ve girişimlerinin günümüze ve geleceğe uzanan birer ilham kaynağı olduğunu da anlatan bir çalışma. Eser bir biyografi olmanın yanında ve hatta bazen belki ondan da çok, bilimsel çalışmalarının içeriğine ve önemine de odaklanan bir çalışma. Bu nedenle özellikle teknik içeriklere ilgisi olanları ayrıca çekebilecek olan kitap, hakkında gizemli öyküler ve anekdotlar anlatılan, çalışmalarının bir kısmı hakkında gizemlerden bahsedilen ve öldükten sonra arkasında bıraktığı notlara FBI’ın el koyduğu iddia edilen Tesla’nın yaşamının bu “magazin” boyutunu merak edenlere ise, dil ve içeriği ile bir parça kuru görünebilir.

Bilim tarihinin en önemli ve aynı zamanda üzerinde en çok konuşulan figürlerinden biri Tesla ve Edison ile rekabetinden icatlarına, çalışmasının ve yaratıcılığının karşılığını alamamasından arkasında bıraktığı ve her biri ilham kaynağı olan çalışmalarına her zaman ve özellikle son yıllarda artan bir şekilde farklı araştırmaların konusu oldu hep. Kendi yazılarından derlenerek oluşturulan kitaplar (örneğin Ben Johnson’ın derlediği “My Inventions: The Autobiography of Nikola Tesla”) dışında pek çok farklı eser de üretildi Tesla hakkında bugüne kadar. Margaret Cheney kitap üzerinde çalışırken, bir yaşam öyküsü olmakla kahramanının icatlarına ve teknik hedeflerine odaklanmak arasında bir yerde durmayı seçmiş görünüyor ve iki farklı odak için daha detaylı bir içerik bekleyenleri tam anlamı ile tatmin etmeyebilir; ne var ki her iki açıdan da en azından yeterli kabul edilebilecek ve daha derin okumalar için teşvik edebilecek değerde bir kitap bu. W. Bernard Carlson’un 2013 tarihli “Tesla: Inventor of the Electrical Age” (Türkçede “Tesla – Elektrik Çağının Mucidi” adı ile yayımlandı) veya Tesla’nın arkadaşı da olan John Joseph O’Neil’in 1944 tarihli “Prodigal Genius – The Life of Nikola Tesla” (Türkçede “Müsrif Deha – Nicola Tesla” ismi ile basıldı) adlı kitaplarını örnek verebiliriz farklı okumalar yapmak isteyenlere.

Cheney’in eseri Tesla’nın ölümünden 38 yıl sonra, günümüzdense 44 yıl önce yazılmış. Konu hakkında araştırma yapmak için ve kitabın kahramanına soğukkanlı yaklaşmak için yeterli bir süre 38 yıl; aradan geçen 44 yıl da Cheney’in, “münzevi yaşam”ı nedeni ile hakkında tam bir bilgiye erişme zorluğu olduğunu söylediği Tesla hakkında yeni bilgilere erişmek için yine yeterli ve bu nedenle bu kitap bir parça eski kalabilir açıkçası. Ne var ki kendisi de bir elektrik mühendisi olan Cheney teknik konulardaki bilgisinin sağladığı avantajdan da yararlanarak ve kendi deyimi ile “uzun yıllarını alan” bir çalışma ile ortaya ilgiyi hak eden bir sonuç koymuş. Cheney, O’Neil’in Tesla’nın arkadaşı olmasına rağmen, bilim adamının “belli bir mesafeyi muhafaza etmeye özen göstermesi” yüzünden onun özel yaşamı hakkında çok kısıtlı bilgiye erişebildiğini belirtiyor kitabının giriş yazısında ve 1944 – 1981 arasında “pek çok soru açıklığa kavuşurken” “pek çok (yeni) gizemli noktanın da ortaya çıktığını” belirtiyor ve konunun yeni araştırmalara da açık olduğunu söylüyor bir bakıma. Nitekim yazarın kendisi de 1999’da bir yeni kitap daha yayımlamış Tesla hakında: Robert Uth ile birlikte yazdığı “Tesla: Master of Lightning”. Bu kitap 2000’de Uth tarafından bir belgesele de dönüştürülmüş.

Bir Hırvat köyünde doğan bir Sırp Tesla ve ömrü boyunca da bir şekilde bağını hep korumuş kökenleri ile. Cheney kitabında, doğumundan başlayarak ölümüne ve hatta sonrasına kadar uzanıyor ve Tesla’nın özel yaşamını ve bilimsel çalışmalarını birlikte ele alıyor. Erkek çocukların çiftçi, asker ya da din adamı olmak dışında bir seçeneğinin olmadığı bir dünyada ve babası rahip olduğu halde farklı bir yol seçmesinden başlayarak ve 12 yaşında ölen ağabeyi yüzünden yaşadığı travma gibi unsurları da ekleyerek, onu tüm farklılıkları ile okuyucunun karşına çıkarıyor. Bu eserin Aykırı Yayınları tarafından 2002’de yayımlanan Türkçe çevirisinde hiçbir kaynağın belirtilmemesi ve dipnot eksikliği ise rahatsız edebilir. Kitabın orijinali nasıldır bilmiyorum ama Tesla’nın ağzından olanlar dahil, pek çok alıntının yer aldığı kitapta önemsiz olmayan bir eksiklik bu. Benzer şekilde dipnot açısından da eksik bu Türkçe baskı. Örneğin Tesla’nın çocukluktaki çekingen mizacını değişmesine neden olan kitap için “ünlü bir Macar yazarın “Abafi ya da Aba’nın Oğlu” adlı romanı” ifadesi geçiyor. Bu kitabın Macaristan’da tarihi roman türünde öncü kabul edilen, Miklós Jósika’nın 1836 tarihli “Abafi” olduğu türünden bir bilgi kesinlikle önemli ve kitap boyunca sık sık bunu düşünüyorsunuz açıkçası. Örneğin “1884 Paniği” (Amerika’da 1882 – 1885 arasında yaşanan ekonomik kriz döneminde durgunluk döneminin bitimi ve buhran döneminin başlancında yaşanan “panik” için kullanılan bir ifade bu) tanımı konunun uzmanları ya da en azından Amerikalı olanlar dışında, hemen hiç kimse için bir anlam taşımayacaktır.

Cheney kimi hatalarını ve huysuzluklarını da belirtse de, Tesla’ya sempati ile yaklaşıyor kitabında ve onun kendi yanlış tercihlerinden veya uğradığı haksızlıklardan kaynaklanan sıkıntılarını sıkça paylaşıyor okuyucu ile. Örneğin Nobel ödülü alan pek çok ismin “çalıştığı alanlarda Tesla’nın öncülük ettiği en azından hatırlansa, adalet hiç olmazsa bir nebze yerini bulmuş olacaktı” gibi yargıları var yazarın ve “keşiften keşife dur durak bilmeden koşan Tesla”nın almayı ihmal ettiği pek çok patentten bahsediyor. Tesla’nın kendisinde var olduğunu düşündüğü “önsezi yeteneği” ile ilgili farklı örnekleri de (örneğin kendisi Amerika’dayken, Hırvatistan’da vefat eden annesinin ölümünü hissetmesi) anlatan Cheney’in bu konuda eleştirel bir tavıra pek başvurmamasını da bu sempatik yaklaşımın bir örneği olarak görebiliriz.

Sayısız konu ile aynı anda ilgilenen, fikirlerinin/icatlarının pratik karşılığını üretecek yardımcısı olmayan, cüretkâr ve tehlikeli deneylerde yaşamını riske sokmaktan çekinmeyen Tesla’nın, örneğin “rakibi” Edison’un ticaret becerisine ise sahip olmadığını anlatıyor Cheney ve şu saptamada bulunuyor: “Tesla somut yenilikler sunmaktan çok, yeni fikirlerin ve kavramların doğmasına öncülük etmiştir”. Bu dâhi bilim adamının pek çok icadının ve fikrinin bugün başkalarının isimleri ile anılmasında (örneğin radar teknolojisinin ana ilham kaynağı Tesla olduğu halde, bu icat hep Britanyalı mühendis Robert Watson-Watt ile anılıyor diyor Cheney) onun bu karakterinin yattığını söylüyor Cheney.

Tesla’nın sadece bilim alanında değil, toplumsal olgular ve sosyal değişimler/dönüşümler hakkında da görüşlerini aktarmış okuyucuya kitabında yazar ve onu daha geniş bir bağlamda tanıtmaya çalışmış okuyucuya. Ortalama hacimli bir kitapta bir kişinin özel yaşamını, -Tesla özelinde bakıldığında- çok derin iş ve meslek yaşamını, ve üzerine bir de diğer alanlardaki görüşlerini derin bir şekilde ele almak mümkün değil elbette ama en azından başka araştırmalar için bir çıkış noktası sağlıyor verilen bilgiler. Dâhi mucidin son dönemlerinde zihnini meşgul eden fikirler (örneğin Einstein’ın genel görelilik teorisini çürüteceğine inandığı bir fikir veya “aklına ilk geldiğinde tam anlamı ile şok olduğunu” belirttiği yeni bir enerji kaynağı düşüncesi) ve bir kısmı bu fikirlerin uzantısı olup Tesla’nın ölümünden sonra gerçekleştirilen icatlara da değinilmesi de doğru bir seçim olmuş kitapta.

Bilimsel yeterlilik açısından W. Bernard Carlson’un yukarıda anılan kitabının, Cheney’in çalışmasından daha doyurucu olduğu yolunda görüşler bulunduğunu ve Tesla’nın evrenini merak edenlerin bu Sırp mucit hakkında hemen her konuda bilgiler içeren, Cameron Prince adında bir mühendisin 2009’da kurduğu ve yönettiği teslauniverse.com’a başvurabileceğini belirtelim son olarak ve bugün hâlâ gizemini koruyan Tesla’nın dünyasına ilk adımın Cheney’in kitabı ile atılabileceğini söyleyelim.

(“Tesla – Zamanın Ötesindeki Deha” – “Tesla – Man Out of Time”)

Genç Bir Doktorun Anıları – Mihail Bulgakov

Ölümünden sonra basılan “Usta ile Margarita” ile yirminci yüzyılın en önemli romanlarından birine imza atan Rus Yazar Mikhail Bulgakov’un 1925 – 27 arasında iki farklı dergide (1919 – 1936 arasında yayımlanan “Meditsinskii Rabotnik” (Tıp İşçisi) ve 1923 – 1930 arasında yayımlanan “Krasnaya Panorama” (Kızıl Görünüm)) tefrika edilen öykülerinden oluşan bir kitap. Genç ve tecrübesiz bir adamın, tek doktoru olarak çalıştığı bir ücra bölge hastanesinde yaşadıklarını konu alan yedi ve onun tanıdığı diğer iki doktorun yaşadıklarını anlatan iki, toplam dokuz öyküden oluşan kitabın orijinali aslında ilk yedisini içerse de, İngilizcedeki ilk baskısında (1975) diğer iki öykü de eklenmiş ve bugün daha çok bu hâli ile yayımlanıyor bu eser. Öykülerin devrim günlerinde geçiyor olması o dönemin havasını hissetmemizi sağlarken, yirminci yüzyıl başında Rus köylülerin hastalıklar hakkında bilgilerini ve cahilliğini de aktarıyor okuyucuya Bulgakov. İlk yedi öyküde doktorun ağzından dinliyoruz yaşananları, son iki öyküde ise bu doktorun tanıdığı başka iki doktorun başlarından geçenleri okuyoruz. Bu anlatıcı farklılığı, öykülerin dilinde de kendisini gösteriyor ve ilk öykülerdeki hafif (tüm ciddi vakalara rağmen) hava yerini daha sert bir dile bırakıyor.

Bulgakov üniversitede tıp okumuş ve hatta önce Birinci Dünya Savaşı’nda, sonra da takip eden iç savaşta doktor olarak görev yapmış; bu görevleri sırasında, öykülerde anlatılan bazı hastalıkları bizzat geçirmiş de üstelik. Doğal olarak kendi yaşam tecrübeleri öykülerin tümünde bir şekilde karşımıza çıkıyor ve kitabın otobiyografik öğelerden beslendiğini söyleyebilmemizi sağlıyor. Çeşitli eserleri Sovyet yönetimi tarafından zaman zaman yasaklanan Bulgakov’un bu öykülerdeki genç doktoru, mezun olur olmaz gönderildiği, Smolensk bölgesindeki sağlık kurumunda tek doktor olarak ve sadece iki ebe-hemşire ve bir sağlık memurunun desteği ile aklına gelebilecek (ve çoğu ile karşı karşıya kalmayı düşünmekten bile korktuğu) her türlü vaka ile uğraşıyor ve yazar da bu vakaları tıbbi detayları ile birlikte okuyucusuna aktarıyor. Aşırı hasta yükü, ücra ve uygarlıktan uzak bir yerde yaşamak, zorlu hava koşulları ve yalnızlık doktorun tecrübesizliğine ekleniyor ve taşıması çok güç bir yük yaratıyor üzerinde. Buna rağmen Bulgakov bu doktorun başına gelenleri anlattığı öyküde onun telaşı ve acemiliklerini nerede ise bir eğlence aracına dönüştürüyor ilginç ve çekici bir biçimde. Kitaptaki son iki hikâye ise yine (en azından biri) Bulgakov’un şahsi deneyimine dayalı ama bu defa yazarın dili -özellikle birinde- karanlık bir havaya bürünüyor. Bu dil farklılığı bu son iki hikâyenin kitabın orijinal baskısında olmamasını da açıklıyor bir bakıma diye düşünmek de mümkün.

Kitaptaki ilk öykü “Horozlu Havlu” adını taşıyor. 1926’da “Tıp İşçisi” dergisinde yayımlanan öykü 1917’de geçiyor ve Moskova’dan gelen Vladmir Bomgard adındaki genç doktorun görev yerine varışını ve asistan olarak çalışmayı beklerken, bir hastanenin tek doktoru olarak atanan 24 yaşındaki bu genç adamın mesleği ile ilgili tereddütlerini ve endişelerini, karşılaşmaktan en çok korktuğu vakalardan birini odağına alarak anlatıyor. “Bir doktorun doğuşu” olarak tanımlayabileceğimiz içeriği, Yunan mitolojisinde tıp tanrısı olan Asklepios’a göndermeler de taşıyor gibi. Bu tanrıya sunulan adaklardan birinin horoz olması, hayatını kurtardığı hastanın bir bakıma doktora “hayat vermesi” ve “ayaksızlığın” Asklepios’un asasındaki yılan motifini çağrıştırması bu ihtimali destekliyor.

Tipi” adını taşıyan ikinci öykü yine 1926’da ve “Tıp İşçisi” dergisinde yayımlanmış ilk kez. Doktor bu kez sadece zorlu bir vaka ile değil, yörenin zorlu kış koşulları ile de tanışıyor ve yorgunlık ve yalnızlık iyice kendisini hissetirmeye başlasa da, kahramanımızın bilgi ve becerisi de artıyor bir yandan. Dili ile klasik edebiyatın tadını hissettiren bu öyküyü “Çelik Soluk Borusu” adlı üçüncü öykü izliyor. İlk kez 1925’te ve “Kızıl Görünüm” dergisinde yayımlanan hikâye, kahramanımızın karşılaştığı bir yeni zorlu vaka olurken, işini yine de iyi yapmanın ve bunun için harcanan çabanın bir başka örneğini anlatıyor bize.

Zifiri Mısır Karanlığı” adlı dördüncü öykü 1925’te “Tıp İşçisi” dergisinde yayımlanmış önce ve “Hayır,… kaderim beni bu sapa yerde tuttuğu sürece Mısır Karanlığı ile mücadele etmeyi sürdüreceğim” cümlesinin bir özeti olabileceği şekilde, koşullar ne olusa olsun savaşma azmi duygusunu içeriyor. Bu azmin Rus devriminin ilk yıllarındaki idealizm ile örtüştüğünü ve diğer öykülerde olduğu gibi burada da devrimci ruha gönderme yapıldığını düşünmek mümkün. Devrimlerin bazen -belki de her zaman- “halka rağmen halkçı” prensibi ile gerçekleştirilebileceğini hatırlatan öykünün ismi, İncil’deki bir bölümden alınmış (Musa’nın elini göğe kaldırarak İsraillilerin yaşadığı yerler hariç, tüm Mısır’ı 3 gün boyunca koyu bir karanlığa gömmesi) ve batıl inançlar ve yobazlığın neden olduğu karanlıktan çıkışın (tıpkı Musa’nın Mısır’dan çıkışı sağlaması gibi) kahraman doktorumuz gibi inatçı savaşçılar sayesinde mümkün olabileceği vurgulanmış.

Beşinci öykü “Ters Vaftiz” adını taşıyor ve 1925’te “Tıp İşçisi” dergisinde tefrika edilmiş ilk kez. Bu kez bir doğumla ilgili zorlu bir vaka geliyor hastaneye ve öykülerin pek çoğunda olduğu gibi başarıyı, rahatlamayı ve huzuru çağrıştıran uyku ile sona eriyor macera. Hastalarla ilgilenmekten başka hiçbir aktivitenin olmadığı bir yörede, uyku günün yorgunluğunu atmak ve yarın yaşanacak bir benzerine hazırlanmak için tek yol olarak görünüyor tüm öykülerde. Altıncı öykü ilk defa 1926’da “Tıp İşçisi” dergisinde yayımlanan “Kayıp Göz”. Öncekilerde olduğu gibi burada da doktorun ağzından anlatılan öykü onun kendi kendi ile hesaplaşması, kendini sorgulaması ve çabalaması üzerinden yaratılan hafif bir mizah da içeriyor. Burada anlatılan vaka için Bulgakov bir köy doktoru olarak çalıştığı dönemde şahsen gerçekleştirdiği bir göz operasyonundan esinlenmiş.

Yıldız Döküntü” adını taşıyan yedinci öykü ilk defa 1926’da “Tıp İşçisi” dergisinde çıkmış okuyucunun karşısına. Doktorun, “frenginin burada kimseyi ürkütmeyişinin, frenginin kendisinden daha korkutucu olduğuna inanmıştım” cümlesi ile izah ettiği üzere, öykü bu hastalığın oldukça yaygın olduğu bir dönem olduğunu hatırlatıyor o yılların. Bulgakov’un kendisi de doktorluğu döneminde sıkça karşılaşmış bu hastalık ile ve hikâyede bu tecrübesini detaylı biçimde aktarıyor.

Sekizinci hikâye orijinal baskıda olmayan ama bugün belki de yazarın en bilinen çalışmalarından biri olan “Morfin”. 1927’de “Tıp İşçisi” dergisinde yayımlanan öyküde bu kez doktor Bomgard’ın kendisinin değil, onun bir büyük şehre tayininden sonra yerine atanan bir başka genç doktorun yaşadıkları anlatılıyor. Bu doktor, Bomgard’a bir mektup yazarak ondan yardım istiyor; hikâyenin adından da anlaşılacağı gibi morfin bağımlılığıdır sorun. Bu genç doktorun yalnızlık ve yoğunluk ile baş etmekte yeterince güçlü olmamasının da yolunu açtığı bağımlılığın öyküsünü anlatan bölümler onun yazdığı bir mektup aracılığı ile aktarılıyor ve müptelalığın insanın nasıl yavaş yavaş ve geri dönmesi zor bir şekilde insanın bir kuyuya sürekli olarak düşmesi gibi bir hâl olduğunu etkileyici bir şekilde aktarıyor okuyucuya. Dili ve içeriği ile öncekilerin aksine karanlık bir öykü bu ve Bulgakov’un kendisinin de bir dönem morfin bağımlı olması öykünün gücünü artırmış kesinlikle.

Son öykü “Ben Birini Öldürdüm” adını taşıyor ve bir doktorun bir insanı isteyerek öldürmesinin imkânsız olduğunu tartışan ve aralarında Bomgard’ın da olduğu birkaç doktordan birinin, bu eylemi isteyerek gerçekleştirmesini onun ağzından anlatıyor. Bu anlatım bölümünün zaman zaman bir Edgar Allan Poe havasını taşıdığı öykü, Rus devriminden sonra yaşanan iç savaşa değinirken, Ukrayna’nın bağımsızlık mücadelesinin lideri Petliura ve askerlerine Sovyet rejiminin gözü ile bakarak sert bir eleştiri de yapıyor. Petliura’yı Yahudilere uygulanan pogromdan doğrudan sorumlu tutuyor bu öykü ve günümüzde Ukrayna’da, özellikle milliyetçiler arasındaki onu kahramanlaştırma yaklaşımına ters düşüyor.

Bulgakov’un tıp okullarında öğretilenlerle gerçek hayattaki pratikler arasındaki farkları da yine kendi tecrübelerine dayanarak anlattığı öyküler sinema ve televizyonda da hayat bulmuş. Bu uyarlamaların en önemlisi Aleksey Balabanov’un yönettiği, 2008 Rusya yapımı “Morfiy” asıl olarak kitaptaki aynı isimli öyküden yapılan bir uyarlama olsa da, diğer öykülerin birkaçı da yer almış senaryoda. 1991’de Sovyetler Birliği’nde Mikhail Yakzhen’in yönettiği ve kitapla aynı adı taşıyan bir televizyon filmi olarak da uyarlanan kitap, 2012’de ise Birleşik Krallık’ta Alex Hardcastle ve Robert McKillop’un yönettikleri bir mini dizi olarak seyircinin karşısına çıkmış.

(“Zapiski Yunogo Vracha”)