Sinema… Sinema – Onat Kutlar

Yazar, eleştirmen, şair ve -bu sözcüğü en çok hak eden isimlerden biri olarak- sinema adamı Onat Kutlar’ın daha önce kitaplaştırılmamış yazılarını, konuşmalarını ve röportajlarını içeren bir kitap. Kutlar’ın benzer içerikli yazıları daha önce “Sinema Bir Şenliktir” (1985) kitabında bir araya getirilmişti; bu kitaptaki yazılar ise ilk kez hayat buluyor bir kitapta ve Kutlar’ın genel olarak sinema sanatı ve özellikle de Türk sineması hakkındaki düşüncelerini içeriyor. “Yusuf ile Kenan” (Ömer Kavur, 1979), “Hazal” (Ali Özgentürk, 1979) ve “Hakkâri’de Bir Mevsim”in (Erden Kıral, 1982) senaryolarında imzası da bulunan Kutlar sinema tarihimize Sinematek’in kurucucu ve yöneticisi olarak ve İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın yönetim kurulu üyesi olarak önemli katkılar sağlamış bir isimdi ve 1994’te Cafe Marmara’ya PKK tarafından bırakılan bir bombanın patlaması sonucu hayatını kaybetmişti. Kitaptaki yazılar, bu ülkede bir zamanlar sinema ile ilgili hareketli tartışmalar olduğunu ve Türk sinemasını daha ileri bir düzeye taşımayı kendisine dert edinmiş sorumlu aydınların varlığını hatırlatması ile ilgiyi hak eden bir derleme oluşturmuşlar. Sadece sinemaseverlerin değil, sanat ve Türkiye’nin entelektüel ortamı ile ilgilenenler için de önemli bir hafıza kaydı niteliği taşıyan bir çalışma bu.

İlk kitabı olan “İshak” ile 1960’da Türk Dil Kurumu Öykü Ödülü’nü kazanan Kutlar felsefe okumak için gittiği Paris’te kanına giren sinema tutkusunu hep korumuş hayatını kaybedene kadar. Sinema üzerine yazmış, üretmiş ve tartışmış ve bir aydın sorumluluğu ile aydınlatmayı ve analiz etmeyi önemsemiş. Yazarın burada derlenen yazıları dört ana başlık altında toplanıyor: Yazılar, Sansür Tartışmaları, Güncel Tartışmalar, Değerlendirmeler ve Türk Sineması Üstüne Düşünceler. Taslak halinde bırakılan bir yazı dışında diğerleri (bazılarının tarih ve ilk yayımlandıkları bilgisine yer verilmemiş nedense) Meydan, Yeni Ortam, Yeni Sinema, Milliyet Sanat, Gösteri, Video-Sinema, Bizim Almanca, Birikim, Papirüs ve A Dergisi gibi gazete ve dergilerde yayınlanmış yazılar veya röportajlardan oluşurken, Kutlar’ın farklı organizasyonlardaki konuşmalarının metinleri de yer alıyor kitapta. Metinlerin tarihleri ise 1965’ten 1993’e kadar uzanan geniş bir aralıkta yer alıyor.

Sinemayı (ve bazen daha eski sanatları, örneğin edebiyatı) hem yaratıcısı hem “alıcı”sı açısından tanımlayan, inceleyen, sorunlarına ve çözümlerine odaklanan, tarihi üzerine düşünen ve geleceğini sorgulayan Kutlar sinema sanatçısının bu sanattan öncekilerinin “özellik ve ufuklarını çok iyi tanımak zorunda” olduğuna inanıyor. Tüm diğer sanat dallarında olduğu gibi, sinemada da “… her eser kişiselliği güçle dile getirdiği, ortaklaşa düşünceler kişisellikten geçerek değişimlere uğradığı ölçüde özgün olur” düşüncesinde olan Kutlar’ın derlemedeki yazıları arasında film eleştirileri de (Yılmaz Güney’in “Seyyit Han” örneğini düşünürsek, analizi çok daha doğru bir ifade) yer alıyor. “Seyyit Han” filmi için yazılanlar onun daha iyi ve doğru bir sinema için düşüncelerini de yansıtan hayli detaylı bir analiz kesinlikle. Bu yazının üstelik günümüz koşullarının eleştirmenlere sağladığı olanaklar (filmi dilediği kadar izleyebilmek, geri alarak bir sahneye odaklanabilmek vs.) olmadan hazırlandığı düşünülürse, Kutlar’ın çabası daha da değer kazanıyor kuşkusuz. “Eleştirmenin görevi yapıtı “açıklamak”tan çok, bu yapıtın anlamının (ya da anlamlarının) okuyucusunun bilinç ve anlağında aydınlık kazanmasını sağlamaktı” iddiası bu analiz yazısında karşılığını buluyor örneğin.

1960’larda bir tarafta Halit Refiğ ve Metin Erksan’ın yer aldığı “Ulusal Sinema” taraftarları, diğer tarafta ise aralarında Onat Kutlar’ın yer aldığı Sinematek çevresinin olduğu iki kutup arasında hayli ağır sözlere varan tartışmalar olmuştu. Refiğ, Kutlar ve arkadaşlarının Batı sinema anlayışını ve bakış açısını Türk sinemasına empoze etmeye çalışmakla, halka uzak olmakla suçlarken; Kutlar ve arkadaşları ise onları “halk sineması” maskesi altında popüler, gerici bir sinema üretmekle eleştiriyordu. Refiğ’in “Ulusal Sinema Kavgası” isimli kitapta toplanan yazılarına zamanında verilen karşı cevaplar da işte Kutlar’ın bu derlemesinde çıkıyor karşımıza. Refiğ’in hayli sert ve kaba dili kadar ileri gitmemiş belki Kutlar ama anlaşılan zamanında bu kamplaşma o kadar uç noktalara gitmiş ki Onat Kutlar’ın 1968 tarihli bir yazısında da, “Sömürücü, uyutucu ve kapkaççı Yeşilçam düzeninin kapı köpekliğini bu iki satılmış ve hasta soytarı yapmaya başlamıştır” (Refiğ ve Erksan’ı kastediyor) gibi ifadeler de yer bulabilmiş.

1960 ve 70’lerin hayli politize Türkiyesi’nin ipuçlarını taşıyan, devrimci bir sinemayı yaratmanın peşine düşen Kutlar’ın yazıları ve düşüncelerinde sinemamız için dile getirilenlerin önemli bir kısmı bugün de günümüze göre güncellenerek ve boyut değiştirerek de olsa geçerliliklerini koruyorlar. Festivalleri sorunları açısından ele alan, toplumcu bir sanat yapabilme ve bunu seyirci ile buluşturabilme sorunu üzerine okuyucuyu da düşünmeye davet eden ve kaba bir popülizme de elitizme de uzak duran filmler yaratmanın yollarını arayan Kutlar’ın “Hakkâri’de Bir Mevsim” filminin senaryosunu yazarken aldığı notlar da -sinemamızda çok eksik olan- arşiv kültürü açısından ayrı bir değer taşıyor. Yeşilçam’ın hem önünü kesen hem de onun tarafından düzeysiz hikâyeler anlatmanın mazereti olarak kullanılan sansür mekanizması ile ilgili de dikkate değer ve sansürün tarihi açısından da önem taşıyan ciddi sayıda yazının da yer bulduğu kitap başta sinemaseverlerinki olmak üzere okuyucuların ilgisini hak eden bir yapıt.

(Not: “Polonya ve Doğu Avrupa Sineması Üstüne…” başlıklı yazıda Andrzej Wajda yerine bir başka Polonyalı sinemacı olan Andrzej Munk’un adı yazılmış (Sf. 46). Herhalde metnin Yeni Ortam’da yayımlanan orijinal halinde de bu hata vardı ama yazı kitaba alınırken bu hata bir dip not ile düzeltilmeliydi editör tarafından)

Amok Koşucusu – Stefan Zweig

Edebiyat tarihinin en popüler isimlerinden biri olan ve bizimki dahil pek çok ülkede eserleri hep çok okunanlar arasında yer alan Avusturyalı yazar Stefan Zweig’ın yedi ayrı hikâyesinin bir arada yer aldığı bir kitap. Sanatçının en bilinen öykülerinden olan “Amok Koşucusu”nun adını taşıyan eserdeki yedi hikâyenin tümü onun güçlü kaleminin izlerini taşıyan ve bir solukta okunan metinlerden. Almanya’da faşizmin yükselişi nedeni ile önce 1934’te İngiltere’ye, daha sonra ABD ve son olarak da Brezilya’ya göç eden yazar 1942’de orada eşi ile birlikte, “Avrupa’nın geleceği ile ilgili hayal kırıklığı” nedeni ile intihar ederek yaşamına son vermişti. Yazarın toplumsal hassasiyetleri, bireysel içerikleri olan bu hikâyelere doğrudan yansımıyor ama karakterlerin ruhsal çalkantıları, tutkuları, endişeleri ve arzuları onları bu duyguların toplumsal karşılıklarının sembolü olarak görülebilecek kadar güçlü anlatılmış Zweig tarafından. Öykülerin biri hariç hepsinde cinsellik odaklı motivasyonlar ya kahramanların eylemlerini ve düşüncelerini şekillendiriyor ya da bu motivasyonla hareket eden diğerleri onlar üzerinde belirleyici bir etki yaratıyor. Bazıları öyküden çok, novella uzunluğunda olan bu hikâyelerin her biri güçlü bir edebiyatın tadını taşıyor ve okuyucuya okuma zevkinin ne derece önemli olduğunu hatırlatıyor.

Kitaptaki ilk öykü “Amok Koşucusu” (Der Amokläufer) adını taşıyor ve pek çok sinema uyarlamasının varlığının da bir işareti olduğu gibi yazarın en popüler çalışmalarından biri. İlk kez 1922’de Neue Freie Presse adlı gazetede yayımlanan eser Endonezya kültüründeki “Amok” teriminin dünya dillerine girmesini sağlayan bir saplantılı tutku hikâyesi anlatıyor. “Amok”, düşmanının peşine çılgın bir şekilde düşen ve ona yönelik saplantılı tutkusunun peşinde koşarken; gözü hiçbir şey görmeyen, içine atıldığı tehlikeleri umursamayan ve önüne çıkan her nesne ve insanı da dost ya da düşman ayırt etmeden yok eden insanlar için kullanılan bir ifade ve Zweig bu terimi kendi mahvına yol açacak bir saplantıya katılan bir doktoru anlatmak için kullanıyor. 1927’de Kote Marjanishvili’nin SSCB yapımı ile başlayarak pek çok kez sinemaya uyarlanan öykü Hindistan’dan Avrupa’ya giden bir gemide herkesten uzak duran bir adamla tanışan yazarın ağzından anlatılmış. Adamın tuhaf ve gizemli karakteri üzerinden belli bir ilgiyi baştan yaratan öykü, doktor olan ve Hindistan’da bir beyaz olarak yalnız bir hayat (“Oraların görünmez camdan evi andıran atmosferine girmiş her insanın gücü tükenir…”) süren bir adamın, kendisinden istenen bir yardıma “ahlaksız teklif” koşulunu öne sürmesi ile başlayan pişmanlık ve vicdan azabının neden olduğu çılgınlığı çok güçlü bir şekilde anlatıyor. Gerek hikâyenin kahramanı olan doktorun ruhsal kaosunu ve çöküşünü, gerekse bir ölüme tanık olmanın sürecini güçlü bir etkileyicilikle okurun karşısına çıkaran öykü, “görev duygusu” ve “sorumluluk” gibi kavramlar üzerine de düşündürtüyor onu.

İkinci hikâye olan 1917 tarihli “Kadın ve Tabiat” (Die Frau und die Landschaft) yine yazarın birinci şahıs olduğu bir eser. Uzun süredir devam eden bir kuraklığın ardından yağmuru bekleyen bir bölgede tatilde olan bir adamın kaldığı oteldeki gizemli bir kadına duyduğu ilgiyi anlatan hikâye, kadın ile doğayı eşleştiriyor müthiş tasvirlerle. Olay örgüsünden çok, öne çıkan bu tasvirlerle dikkat çeken öykü yine bir adamın gizemli bir kadına tutulmasını anlatırken, özlemle beklenen ve sık sık hayal kırıklığına uğratan yağmuru adeta uzun süredir hasreti çekilen bir cinsel birlikteliği çağrıştıran çok güçlü satırlarla hayal ettiriyor okura. “… karanlık bir rüya gibi sadece tek bir şey hissediyordum: Geceyi ve deminki bakışları… kadını ve tabiatı. İkisi de tek bir şey olan bu varlıkta erimek güzeldi.” gibi ifadelerle kadın/tabiat birliğini vurgulayan yazar; gökyüzünü erkek, yeryüzünü(tabiat) kadın ve yağmuru da cinsellik olarak görebileceğimiz bu hikâye ile erotik olarak da tanımlanabilecek güçlü bir yapıt yaratmış.

1922 tarihli “Masalımsı Gece” (Phantatische Nacht) savaşta hayatını kaybeden bir askerin ölümünden sonra bulunan notlarında anlattığı bir günü (ve asıl olarak gece boyunca yaşadıklarını) getiriyor okuyucunun karşısına. Tecrübesini o geceden 4 ay sonra kaleme alan adam , “Ayrıntıları düşünür düşünmez, duygularım coşuyor, bir sarhoşluğa kaptırıyorum kendimi…” benzeri cümlelerle yaşadıklarının üzerinde bıraktığı kalıcı etkiyi anlatırken; onun, yaşam sevincini yitirdiği günlere denk gelen gecede saygın bir burjuva olarak eğlence için yaptığı kötülükleri, kazandığı ama hak etmediği bir parayı harcamasını ve adeta bir Mr. Hyde’a dönüşmesini betimliyor. Sınıf farkı ve hayatın anlamı (“Bir zamanların doğru, duygusuz ve dünyadan uzak centilmeni olmaktansa suçların ve sefaletin en derin uçurumlarına yuvarlanmak yeğdi. Yeter ki hayatın gerçekleri içinde olayım”) temaları üzerinde duran öykü “kendi içindeki insanı” bulmanın mutluluğunu okuyucuya da geçiren ilginç ve çarpıcı bir hikâye.

Yazarın en çok bilinen öykülerinden biri olan 1922 tarihli “Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu” (Brief Einer Unbekannten) bir yazarın bir kadından aldığı mektubun metninden oluşuyor hemen tamamen. “Çocuğum dün öldü” cümlesi ile başlayan mektup bir kadının 13 yaşındayken karşı dairelerine taşınan bir adama 16 yıl süren aşkını ve bu aşk için ödediği bedelleri anlatıyor ve tüm bu yıllar boyunca birkaç kez karşılaşsalar da adamın tanımadığı ve kısa süreli ilgi göstermekle yetindiği kadının trajik aşkını oldukça dokunaklı bir içerikle getiriyor karşımıza. Tam bir bağlılıkla ve kendini vererek, üstelik bunu hiçbir karşılık alamadan sürdürmenin ve sırrını kimse ile paylaşmamanın korkunç yükünün her satırına sindiği mektup aşkın tanımı, doğası ve çözülmesi mümkün olmayan sırrı üzerine düşündürtüyor bizi. Âşık olunan adamın bu sevgiyi hiç de hak etmeyen karakteri ve etrafında sadece mutlu insanlar olmasından hoşlanması, kadının on altı sene boyunca adama hiç açılmamasına ve en düşkün olduğu anda bile ondan yardım istememesine neden olurken, gerçekten bir Yunan trajedisinde görülecek türden bir metnin yaratılmasını sağlamış. Öykünün dikkatlerden kaçmaması gereken bir yanı, adamın farklı zamanlarda defalarca karşılaştığı kadını tanımaması ve bu karşılaşmaların onda hiçbir hatırayı canlandırmamasına rağmen, uşağının yıllar sonra karşısına çıkan kadını görür görmez hatırlaması. Bir önceki hikâyede gündeme gelen bir sınıf farkının sembolü bu kuşkusuz ve burjuvanın soğukluğuna ve çıkarcılığına bir gönderme. İlk kez 1933’te John M. Stahl tarafından “Only Yesterday” adı ile sinemaya uyarlanan öykünün en çok bilinen sinema versiyonu ise Max Ophüls’ün 1948 yapımı filmi. Opera ve klasik müzik eserlerine de ilham kaynağı olan hikâye oldukça yoğun duygusallığı ile tüm okurları etkileyecek türden bir yapıt.

Cem Yayınevi’nin 1981 tarihli baskısının kapağında Zweig’ın arkadaşı Flaman ressam Frans Masereel’in gravürünün yer aldığı kitaptaki beşinci hikâye “Ayışığı Sokağı” (Die Mondscheingasse) adını taşıyor. Bir sahil kasabasında geçen hikâye şehrin yan sokaklarının farklı dünyasını ve bu dünyanın içindeki saplantılı bir âşığın trajedisini anlatıyor temel olarak. Zayıflıkların, özellikle aşkla ilgili olanların insanları nasıl sefil bir duruma düşürebileceğini anlatan öykü ilk kez 1914’te “Der Greif” adlı dergide yayımlanmış. Yine güçlü bir kalemden çıktığını her cümlesi ile belli eden bir hikâye ve diğerlerinin bir parça gerisinde kalsa da kesinlikle ilginç ve finali ile de okuru kendisine bağlayan bir yapıt.

Altıncı hikâye “Yakıcı Sır” (Brennendes Geheimnis) adını taşıyor ve ilk kez 1911’de yayımlanmış. Bir kadın avcısının, oğlu ile tatilde olan evli bir kadını ağına düşürme hikâyesi havasında olsa da, asıl olarak on iki yaşındaki bir çocuğun bu oyuna önce yem, daha sonra engel olmasını anlatıyor. Bir kadın avının oğlanın kıskançlığı ve ne olduğunu anlayamadığı bir “yetişkinler dünyası sırrı”nı keşif uğraşına dönüşmesi oldukça çekici bir hikâyenin ortaya çıkmasına olanak vermiş. 1933’te Robert Siodmak ve 1988’de Andrew Birkin tarafından sinemaya uyarlanan eser çocuğun duyguları üzerinden hafif bir mizaha da göz kırpan içeriği ile ilgiyi hak eden, onun ne olduğunu bilmeden yetişkinlerin cinsellik oyununun parçası olmasına ve yaşadığı bu macera ile hayatın kendisinin de tatlı ve acı yönleri ile bir macera olduğunu anlamasına tanık ediyor bizi. Son satırları pek de gerekli olmayan bir özet/ders havası taşısa da; kesinlikle çok başarılı, merak uyandırıcı ve çocukluğun masumiyeti ile yetişkinlerin “suçlu” dünyasının arasında -geçici de olsa- sıkışıp kalan karakteri ile çok önemli bir öykü bu. Zweig’ın bir çocuğun saf gözlerinin tanığı olduğu bir yetişkinler arası oyunu baş karakterinin tüm duyguları ile bize geçirebilmesi yazarın ustalığının önemli örneklerinden biri yapıyor hikâyeyi.

Kitaptaki son hikâye “Çocuk Bakıcısı” (Die Gouvernante) adını taşıyor ve ilk kez Neue Freie Presse adlı gazetenin Noel ekinde yayımlanmış 1907’de. Biri 12, diğeri 13 yaşındaki iki kız kardeşin, bakıcıları ile evlerinde yaşayan kuzenleri arasındaki ilişkinin niteliğini ve bu ilişkinin sonucuna ebeveynlerinin gösterdiği tepkiyi anlama çabalarını anlatıyor bu öykü. Çocuk gözü ile yetişkinler dünyasının tuhaflığını sergileyen öykü “Yakıcı Sır” ile kardeş bir öykü olarak nitelendirilebilecek bir ortaklık taşıyor ama finali ile ondan farklılaşıyor. Kitaptaki en kısa hikâye olan, bir öncekine göre daha alçak gönüllü ama yine ilginç ve okunmayı hak eden bu çalışma dönemin erkek egemenliğine bir bakıcının trajedisi üzerinden yaklaşması ile de önem taşıyor.

Sidarta – Herman Hesse

1946’da Nobel kazanan Alman – İsviçreli yazar Herman Hesse’nin 1922 tarihli romanı. Sidarta adındaki bir karakter üzerinden insanın arayışını (veya kendisini keşif yolculuğuna çıkmasını) anlatan kitap batıda ve özellikle ABD’de 1960’larda oldukça popüler olmuştu. Bu ilgide, 60’lı yılların ortalarında ABD’de başlayan hippi akımının ve hippilerin ana dinleri ret eden manevî arayışlarının büyük rolü vardı elbette ve Budizm o dönemin popüler dinlerinden biri olduğu için Hesse’nin kitabı da ilk yayımlanış tarihinden 40 yıl sonra elden ele gezmeye başlamıştı. Hesse’nin yalın ve hatta masalsı dili, Sidarta’nın arayışına ve yaşadıklarına doğulu bir hava katarken; konusunu basitleştirmeyip, derinleştiriyor aksine. Hesse kitabının ilk bölümünü, 1. Dünya Savaşı sırasında taraflar arasındaki karşılıklı nefret söyleminden uzak durması ve “sevginin nefretten daha büyük, barışın savaştan daha soylu” olduğunu öne süren yazıları nedeni ile kendisine saldıran Alman basınının karşısında yanında duran Fransız yazar Romain Rolland’a ithaf etmiş. İkinci bölümün ithaf edildiği kişi ise Japon ve Çin Budist edebiyatındaki araştırmaları ve Almancaya tercümeleri ile bilinen kuzeni Wilhelm Gundert olmuş yazarın. Modern dünyada özellikle beyaz yakalı çalışanların mutsuzluklarının onları götürdüğü spiritüel arayışların vardığı tuhaf noktalardan sonra bu kitap naif görünebilir ama Hesse’nin eseri okuyucunun kendi sorgulamasını başlatacak güçte, önemli ve ilginç bir yapıt.

2019’da hayatını kaybeden yazar ve çevirmen Kâmuran Şipal’ın çevirisinde kitabın kahramanının adı okunduğu gibi ve Sidarta olarak belirlenmiş. Orijinalinde Siddhartha olan bu ismi Sanskritçe iki kelimeden oluşturmuş Hesse: Siddha ve artha. Bu sözcüklerin ilki “erişmiş”(kişi), diğeri ise “aranan”(şey) anlamına geliyor ve birlikte (Var oluşun)”Anlamını bulmuş kişi” gibi bir karşılığı var dilimizde. Kitabın kaharamanının hikâyesi de tam da bu gerçekten; tüm ömrünü bir arayışla, acılar ve mutluluklarla ama hep bir sınavla dolu geçiriyor Sidarta ve bulduğu ile yetinmeyip, başkalarının arayışlarını noktakayacağı yerde yeniden başlıyor aramaya. İlk dünya savaşı sırasında yaşadıklarının ve ailesindeki sorunların etkisi ile ağır bir bunalım geçiren Hesse’nin bu dönemdeki hisleri ve düşüncelerinin uzantılarından biri olan kitap “…kendi ben’inde bu asıl pınarı bulmak, onu bulup özümlemek” için yola çıkan Sidarta’nın somut ve soyut yolculuğuna ortak ediyor okuyucuyu. “Ben tümüyle saf dışı bırakılıp öldürüldü mü… işte o zaman gözlerini açacaktı en son şey, varlıktaki ben olmayan öz, o büyük giz” diye yazıyor Hesse ve Sidarta’nın o “en son şey”i bulmasını anlatıyor etkileyici bir lirik dil kullanarak.

Kendisine ne yapabilirsin diye sorulduğunda “Düşünmek, beklemek ve oruç tutmak” cevabını veren Sidarta, “… izleyeceği yolu gösteren aydınlık ve güvenilir ses”in sustuğu ve dünyevî zevklerle yozlaştığı günler de yaşıyor, üzerinde sadece edep yerlerini örten bir bez parçası ile bir ormanda yıllarını da geçiriyor hayatı boyunca. Arayışını “sona erdiren” ise ırmak oluyor: “Gördü ki bu su akıyordu hep; sürekli akıyor ama hep yerinde duruyordu. Aynı suydu hep ama yine de her an yeniydi” bu ırmak. Üç meziyetinden biri olan “dinlemek”, onun içindeki “Om” sesini ve ırmağı gerçekten duymasını ve onlardan öğrenmesini sağlıyor. Hesse’nin kitabını yazarken Hindu ve Budist öğretilerin metinlerini yoğun bir biçimde çalışmasının, sadeliğin içinden güçlü bir sonuç çıkarabilmesinin en önemli araçlarından biri olduğu kitap iki kez sinemaya da uyarlanmış: Uyuşturucu ve alkol bağımlılığı sorunları yaşayan Amerikalı yönetmen Conrad Rooks çokça yaptığı seyahatlerinde Hindistan’da da yaşamış bir süre ve herhalde oradaki tecrübelerini de yansıttığı ve başrolünde Hintli oyuncu Shashi Kapoor’un yer aldığı ABD-Hindistan ortak yapımı filmi ile romanı aynı isimle beyazperdeye taşımış 1972’de. Ondan bir yıl önce ise bir başka Amerikalı yönetmen olan George Englund gerçeküstücü bir Western müzikali olan “Zachariah”ı çekerken Hesse’nin kitabından da yola çıkmış bir başka kitapla birlikte.

Hesse’nin kitabını bir manifesto gibi algılamak veya bir yol gösterici olarak kullanmaya çalışmak doğru bir yaklaşım değil. Her okuyana her okuduğunda farklı “aydınlanmalar” sunabilecek bir eser bu çünkü ve Sidarta’nın yaşamı boyunca sonunda tümünü terk ettiği öğretilere ve ustalarına gösterdiği yaklaşımı bizim de benimsememiz gerekiyor: Dinlemek, düşünmek ve oruç tutmak. Geçmiş ve geleceğin “olmadığı”, an’ın tek hâl olduğu bir dünyada sürekli değişerek ve aynı kalarak ait olduğumuz bütüne, ben’e ulaşmanın tek yolu bu olsa gerek.

(“Siddhartha: Eine Indische Dichtung”)

Midak Sokağı – Necib Mahfuz

1988’de Nobel kazanan Mısırlı yazar Necip Mahfuz’un 1947 tarihli romanı. 1911 – 2006 yılları arasında yaşayan ve Arapça edebiyatın en önemli isimlerinden biri olarak kabul edilen Mahfuz, edebî yaşamı boyunca 35 roman, 26 film senaryosu, 350’nin üzerinde kısa hikâye ve 7 tiyatro oyunu yazan ve desteklediği Cemal Abdünnâsır yönetiminde yaşadığı hayal kırıklığı nedeni ile yedi yıl boyunca yazmaya ara vermesine rağmen hayli verimli yazın hayatına sahip olan bir sanatçı. Eserleri sinema ve televizyona en çok uyarlanan Mısırlı yazar olan Mahfuz’un dilimize ilk kez 1977’de “Ara Sokak” adı ile çevrilen romanında İkinci Dünya Savaşı’nın son zamanlarında, bir sokakta yaşayan karakterler üzerinden dönemin Mısır toplumu canlı bir şekilde getiriliyor okuyucunun önüne. Yazarın ülkesine ve insanlarına duyduğu sevgiyi, onları tüm sorunlu yanları ile birlikte resmetmesine rağmen, elle tutulur bir şekilde hissettiren roman bizde de yaşanabilecek türden bir hikâyeyi, yine bize tanıdık gelecek karakterlerle ve zaman zaman bir Orhan Kemal atmosferini hatırlatacak şekilde anlatan ilginç bir kitap.

Mahfuz’un romanı iki kez aktarılmış sinemaya: Hasan El-Emam’ın 1963 Mısır yapımı “Zouqâq al-Midaqq” ve Jorge Fons’un çok beğenilen, 1995 tarihli ve hikâyeyi Kahire’den Mexico City’ye taşıyan yapıtı “El Callejón de los Milagros” (Mucizeler Sokağı). Zengin karakterleri ve bir sokağı mikrokozmos olarak kullanarak bir dönemi ve o dönemde bir toplumun resmini etkileyici bir şekilde çizebilmesi sinema için gerçekten de iyi bir malzeme sağlıyor ve özellikle Fons’un uyarlaması bu potansiyeli başarılı bir şekilde kullanmıştı. Eski ile yeninin çatışması, yoksulluktan farklı yollarla kurtulma çabaları ve sadece Mısır’a değil, tüm Doğu dünyasına (ve Meksika uyarlamasını düşünürsek, Batılı olmayan tüm dünyalara) dokunan bir hikâye anlatması romanı baştan sona eksilmeyen bir ilgi ile okumayı sağlıyor. Merkezden uzakta, kenar mahallelerde yaşayan sıradan insanların hikâyesi burada anlatılan ve o “küçük insanlar”ın nasıl ve neden o şekilde yaşadıkları üzerine okuyucuyu düşündürmeyi de başarıyor eser.

Mahfuz evrensel olmanın yolunun öncelikle yereli özümsemekten ve onun aynası olmaktan geçtiğine inanan bir yazar ve burada parlak bir örneğini vermiş bu düşüncesinin. Oldukça yerel ve işte tam da bu nedenle aynı zamanda oldukça evrensel bir boyutu var kitabın ve her bir ana karakterini tüm özlemleri, arzuları, kişilikleri, çabaları ve hataları ile tam bir çıplaklıkla sergileyebilmesi önemli bir zenginlik katıyor romana. Uyuşturucu, hırsızlık, fahişelik, sokak halkı tarafından bunlarla eş derecede bir ahlaksızlık olarak görülen eşcinsellik, yoksulluk, cinsellik, din, sınıf farkları ve sınıf atlama arzuları gibi temalar baştan sona romana hâkim olurken, oldukça gerçekçi ve özgün bir içerik sağlıyorlar kitaba. “Bu sokaktan geldiğini ve buraya döneceğini hiçbir zaman unutma” cümlesinin karakterlerin o sokak (o ülke ve o toplum) ile olan ezelÎ ve ebedî bağımlılıklarını işaret ettiği yapıt, çıkışı İngiliz ordusu için çalışmakta ararken; Hitler’in, beklediğinden erken yenilgiyi kabul etmesine öfkelenen bir genç adamın şu sözleri üzerinden de bir isyana aracı oluyor sanki: “Ne umutsuz zavallılarız biz! Ülkemizin acınacak hâli var, halkımızın da öyle!”.

Mahfuz aynı anda hem karanlık hem eğlenceli bir dil kullanmış romanında ve özellikle belli bir çıkışı işaret etmekten çok, bir resim çizerek toplumun resmini çizmeyi terih etmiş. Sokağın hayatını etkileyen trajedilerin etkisi ile ilgili olarak yazar şu cümleleri kuruyor: “Sokağın hayatıydı işte bu. Kızlardan biri kaybolunca ya da erkeklerden biri cezaevine düşünce biraz aksardı ama bu küçük damlacıklar da onun pürüzsüz yüzünde çabucak kaybolurdu…ve sabah olan, akşam unutulurdu burada”. Yazar işte bu yalın birkaç sözcükle, “hafızasız” bir toplumun daha iyiye gitme ihtimalini de sorgulatıyor bize.

(“Zuqaq El Midaq”)