Britanyalı filozof ve matematikçi, entelektüel sıfatını tüm insanlık tarihi içinde en çok hak eden isimlerden biri olan Bertrand Russell’ın denemelerinin derlendiği bir kitap. İlk kez 1928’de yayımlanan eserin orijinal adının da (“Sceptical Essays” – Kuşkucu Denemeler) vurguladığı gibi, Russell kitapta yer alan tüm makalelerde kuşkuculucuğu, sorgulamacı ve rasyonel düşünceyi öne çıkararak dile getiriyor düşüncelerini ve her biri insan(lığı)n geleceğinde kritik önemi olan konular hakkında ince zekâsını (ve araya sıkıştırdığı ironi becerisini) kullanarak okunması gereken bir derleme oluşturuyor. Politik, sosyal veya ekonomik düşüncesi ne olursa olsun, fikirlere ve inançlara her türlü sorgulamadan uzak duranlara sağlam bir eleştiri içeren denemelerdeki bu yaklaşım gerçek bir aydının takınması gereken bakışa işaret ediyor ve karşı karşıya kaldığımız ve kalacağımız her türden sorunun çözümünün bu tavır sayesinde yaratılabileceğini kanıtlıyor.
Voltaire’in “Le Micromégas” adlı kısa romanında yer alan ve kitabın Türkçe tercümesinde nedense yer verilmeyen bir sözü ile açılıyor yapıt: “Sevmek ve düşünmek: Ruhların gerçek hayatı”. Russell’ın kitabı için çok doğru bir alıntı olmuş bu; çünkü denemelerin tümünde konusuna (rasyonel) düşünce ve sevgi ile yaklaşmış Russell da. Eserde yer alan yazıları bu açıdan iki temel gruba ayırmak mümkün: Rasyonel düşüncenin tanımı ve önemi, ve çok farklı alanlarda bu düşünme yöntemi kullanılarak öne sürülen düşünceler. Kuşkucuk için şu kuralları getiriyor Russell: “1-Uzmanlar bir görüşte hemfikir ise, bunun tersinin doğru olduğundan emin olunamaz. 2- Uzmanların hemfikir olmadığı bir görüş uzman olmayanlarca kesin doğru olarak kabul edilemez. 3- Bütün uzmanlar, doğru olması için yeterli neden bulunmadığını kabul ediyorlarsa, sıradan bir kimsenin karar vermekte çekingen davranması akıllıca olur.” Bilimsellik açısından kesinlikle ve elbette doğru olan bu tanımı 1920’lerde dile getirmiş Russell ve üzerinden geçen yüz yıldan sonra da geçerliliğini koruyor bu tarif. Evet, koruyor ama insanlığın genel düzeyinin bu açıdan bir “ilerleme” gösterdiğini iddia etmenin zor olduğunu da gizlemiyor öte yandan. Kutuplaştırmanın/ötekileştirmenin yönetmenin en sağlam stratejilerden biri olduğu ve bu stratejiyi egemen kılmanın en sağlam yolunun da inanları mutlak kılarak, onları her türlü sorgulamadan da muaf kılmak olduğu bir dünyada Russell’ın önerileri çok daha doğru ve bir o kadar da ütopik duruyor maalesef. Yine de Russell’ın yazdığı gibi, “Eğer insanlar bir başkasının mutsuzluğu peşinde koşmak yerine, kendi mutluluklarının peşine düşmeyi öğrenirlerse”, aslında hiç de zor değil bu ütopyayı gerçekleştirmek; çünkü sevgi nefretin önüne geçecek ve eylemlerimizin arkasındaki temel dürtü de o olacaktır.
“Doğru olduğuna dair herhangi bir kanıt bulunmayan bir önermeye inanmak sakıncalıdır” diyor kitaptaki ilk yazıda Russell ve bu açıdan dinsel, ideolojik veya diğer herhangi bir türden tüm inanları baştan mahkûm ediyor. Örneğin “İnançlar gerçekten ne ölçüde kanıtlara dayanır?” ve “Öyle olmaları ne ölçüde olanaklı veya arzu edilen bir şeydir?” sorularının cevapları üzerinden ilerleyerek kuşkuculuğun, rasyonelliğin ve bilimselliğin öneminin altını ısrarla çiziyor her yazısında ama bunu bir başka boşinan yaratma tuzağına düşmeden yapıyor. Russell kendisini “rasyonalist”, “özgürlükçü”, “sosyalist”, “enternasyonalist” ve -ikisi arasında karar vermenin güçlüğünden söz ederek- ateist veya agnostik olarak tanımlayan bir aydın. Diğer eserlerini olduğu gibi, bu kitaptaki yazılarını da bu tanımlamalara uygun düşen bir bakışla yaratmış olan yazarın, kurtuluşu “gerçekleştirilmesi çok zor olan sosyal veya siyasal değişimlerde değil, bireylerin komşuları ve dünya ile olan ilişkilerine daha akıllıca ve dengeli bir bakış açısı getirme çabaları”nda bulması ve özellikle tek kurtuluş yolu olarak bir ideolojiyi ve ona uygun toplumsal dönüşümü işaret edenlerden farklı bir noktada durması da önemli. Kitaptaki birden fazla yazıda rakip ideolojiler olan kapitalizm ve komünizmi olumlu/olumsuz yönleri ile ele alıyor Russell (yazıların 1920’lere ait olduğunu ve Sovyetler’deki komünizm uygulamasının en popüler günlerinde olduğunu hatırlamakta yarar var burada) bu farklılığa uygun olarak.
Russell’ın kitabı günümüz Türkiyesi’nde eğitimden tamamen çıkartılmış olan felsefenin önemini ve bu kaybın bireysel ve toplumsal sonuçları üzerine düşünmeyi de teşvik ediyor. Yazar, “Orta Çağ’ın sonlarından bu yana felsefenin sosyal ve politik önemi giderek azalmıştır” derken, herhalde örneğin Türkiye’de gelinen noktayı hayal dahi etmemiştir. Çeşitli tabuları da sorguluyor Russell ve 1920’lerin Batı ülkelerinde “iyi insan”, “erdemli insan” için genel kabul gören tanımları da eleştiriyor farklı örnekler üzerinden ve kendi tanımını da getiriyor: “Bir insan eğer mutluysa, coşkuluysa, cömertse ve başkalarının mutluluğuna seviniyorsa “iyi” insan sayılmalıdır. Benzer şekilde, püritanizm ve ahlakçılık da yazarın eleştirilerinden paylarını alıyorlar kitaptaki birden fazla denemede ve gücün (iktidarın) onların eline geçmesinin yarattığı tehlikeleri ele alıyor net ve ortalama okuyucunun anlayabileceği bir dil kullanarak. Russell’ın kitabının bir önemi de bu dil konusunda ortaya çıkıyor; felsefeden dinlere ideolojilerden bilim dallarına ve politikaya çok farklı alanlarda gezinen yazıların tamamında bu konuların uzmanı olmayanların da rahatlıkla takip edebileceği metinler var ve daha da önemlisi, daha derin yeni okumaları teşvik eden metinler bunlar.
“İnanma arzusu” konusunda öğütler verdiğini söylediği Amerikalı filozof William James’e nazire olarak “kuşku duyma arzusu”nu ve bunun uzantısı olan “öğrenme arzusu”nu öğütlüyor dünyaya Russell; rasyonalizm ve özgürlükçü düşüncenin önünde üç engel (Eğitim, propaganda ve ekonomik baskı) görüyor ve bunlarla mücadelenin yöntemleri üzerine düşüncelerini belirtiyor. Serbest rekabeti düşüncelerde değil, sadece ticarette öngören dönemin liberalizmini de eleştiren Russell kitaptaki son deneme olan “Geleceğe Dönük Bazı Tahminler”de, gelecek için olumlu ve olumsuz öngörülerini de açıklıyor ve tartışmaya hayli değer tahminlerde bulunuyor. Gerek içerdiği düşünceler, gerekse bu düşüncelerin yaratılma yöntemleri olan kuşkuculuk odağı ile okunması gereken bir yapıt bu.
(“Sceptical Essays”)
117 – 138 yılları arasında hüküm süren Roma İmparatoru Hadrianus’un Fransız yazar Marguerite Yourcenar tarafından kaleme alınan “anılar”ı. Roma’nın en önemli imparatorlarından biri kabul edilen Hadrianus’un ağzından yazılan ve Yourcenar’ın inanılmaz titiz çalışmasının kapsamlı sonucu olan kitap; imparatorun 161 – 180 arasında Roma’yı yöneten Marcus Aurelius’a yazdığı bir mektup formatında oluşturulan, “Kaynakçaya İlişkin Bilgiler” ve “Hadrianus’un Anılarının Yazılması Üzerine Düşünceler” bölümleri ile Yourcenar’ın edebiyata, yazma eylemine ve bir tarih romanı yazmaya ilişkin düşüncelerini de içermesi ile ayrıca değer kazanan bir yapıt. Hem Hadrianus’u ve onun üzerinden Roma İmparatorluğu’nu tanımak hem de mükemmel bir edebiyat eserinin tadına varmak için okunması gereken ve ilk kez yayımlandığı 1951’den bu yana değerini ve önemini koruyan çalışma tarih ve edebiyatseverlerin mutlaka okuması gereken bir kitap.
Yazar, eleştirmen, şair ve -bu sözcüğü en çok hak eden isimlerden biri olarak- sinema adamı Onat Kutlar’ın daha önce kitaplaştırılmamış yazılarını, konuşmalarını ve röportajlarını içeren bir kitap. Kutlar’ın benzer içerikli yazıları daha önce “Sinema Bir Şenliktir” (1985) kitabında bir araya getirilmişti; bu kitaptaki yazılar ise ilk kez hayat buluyor bir kitapta ve Kutlar’ın genel olarak sinema sanatı ve özellikle de Türk sineması hakkındaki düşüncelerini içeriyor. “Yusuf ile Kenan” (Ömer Kavur, 1979), “Hazal” (Ali Özgentürk, 1979) ve “Hakkâri’de Bir Mevsim”in (Erden Kıral, 1982) senaryolarında imzası da bulunan Kutlar sinema tarihimize Sinematek’in kurucucu ve yöneticisi olarak ve İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın yönetim kurulu üyesi olarak önemli katkılar sağlamış bir isimdi ve 1994’te Cafe Marmara’ya PKK tarafından bırakılan bir bombanın patlaması sonucu hayatını kaybetmişti. Kitaptaki yazılar, bu ülkede bir zamanlar sinema ile ilgili hareketli tartışmalar olduğunu ve Türk sinemasını daha ileri bir düzeye taşımayı kendisine dert edinmiş sorumlu aydınların varlığını hatırlatması ile ilgiyi hak eden bir derleme oluşturmuşlar. Sadece sinemaseverlerin değil, sanat ve Türkiye’nin entelektüel ortamı ile ilgilenenler için de önemli bir hafıza kaydı niteliği taşıyan bir çalışma bu.
Edebiyat tarihinin en popüler isimlerinden biri olan ve bizimki dahil pek çok ülkede eserleri hep çok okunanlar arasında yer alan Avusturyalı yazar Stefan Zweig’ın yedi ayrı hikâyesinin bir arada yer aldığı bir kitap. Sanatçının en bilinen öykülerinden olan “Amok Koşucusu”nun adını taşıyan eserdeki yedi hikâyenin tümü onun güçlü kaleminin izlerini taşıyan ve bir solukta okunan metinlerden. Almanya’da faşizmin yükselişi nedeni ile önce 1934’te İngiltere’ye, daha sonra ABD ve son olarak da Brezilya’ya göç eden yazar 1942’de orada eşi ile birlikte, “Avrupa’nın geleceği ile ilgili hayal kırıklığı” nedeni ile intihar ederek yaşamına son vermişti. Yazarın toplumsal hassasiyetleri, bireysel içerikleri olan bu hikâyelere doğrudan yansımıyor ama karakterlerin ruhsal çalkantıları, tutkuları, endişeleri ve arzuları onları bu duyguların toplumsal karşılıklarının sembolü olarak görülebilecek kadar güçlü anlatılmış Zweig tarafından. Öykülerin biri hariç hepsinde cinsellik odaklı motivasyonlar ya kahramanların eylemlerini ve düşüncelerini şekillendiriyor ya da bu motivasyonla hareket eden diğerleri onlar üzerinde belirleyici bir etki yaratıyor. Bazıları öyküden çok, novella uzunluğunda olan bu hikâyelerin her biri güçlü bir edebiyatın tadını taşıyor ve okuyucuya okuma zevkinin ne derece önemli olduğunu hatırlatıyor.