İngiliz yazar Virginia Woolf’un ilk kez 1922’de yayımlanan ve geleneksel anlatımdan uzak bir dili seçtiği romanı. Bir olay örgüsünü anlatmaktan çok, Jacob Flanders adındaki baş karakteri üzerinden bir dönemi, bir nesli ve bir ülkeyi çağrışımlar, izlenimler ve gözlemler üzerinden sergileyen kitap deneysel denebilecek tarzına rağmen, ilginç ve güçlü bir şekilde kayıp, boşluk, arayış, tedirginlik gibi kavramları ince bir hüzünle geçirmeyi başarıyor okuyucularına. Jacob’ı İngiltere’de başlayan hayatı, oradaki çocukluğu ve gençliği ve daha sonra Fransa, İtalya, Yunanistan ve Türkiye’ye yaptığı yolculuk boyunca takip eden Woolf, onu veya diğer karakterlerini kahramanlaştırmadan, hatta özel birtakım niteliklerle süslemeden anlatırken, sıradan bir görünümün altında güçlü bir etki elde etmeyi başarıyor.
Kendisinden iki yaş büyük olan ve henüz 26 yaşındayken Yunanistan’da tifodan hayatını kaybeden erkek kardeşi Julian Thoby Stephen’ı bu romanında Jacob karakteri üzerinden anmış olduğu söylenen Woolf, dönemine göre çok modern bir yapı kurmuş romanında. Güncesinde “Galiba bu kez yaklaşımım tamamen farklı olacak; iskele kurmayacağım; tek bir tuğla görünmeyecek, hep bir alacakaranlık duygusu; ama yürek, tutku, mizah, her şey sisler içinde yanan bir ateş gibi parlayacak” diye yazmış bu kitabı yazdığı sıralarda Woolf. Jacob’ı sadece yazarın görüşleri aracılığı ile değil, hatta asıl olarak diğer karakterlerin onunla ilgili izlenimleri üzerinden anlatan Woolf kitabındaki zengin dil ile aynı paragraf, bazen de aynı cümle içinde bir konudan (karakterden, durumdan vs.) bir diğerine serbestçe atlarken bilincimizin çalışma şeklini taklit ediyor sanki. Bu serbest havasının çevirmen için zorluk yarattığı açık şüphesiz ama Fatih Özgüven yetkin Türkçesi ile üstesinden gelmiş bu zorluğun ve bizim dilimizde üretilebilecek muhtemelen en iyi karşılıklarından birini ortaya koymayı başarmış. Onun bu başarısı önemli; çünkü bir olay akışı olmayan ama adeta zamanın akışını hatırlatan üslubu olan bu romanın ruhunu başka bir dilde tekrar yaratmak demek bu zorlu kitabı çevirmek.
Kitabı Cornwall’da yaz tatilinin geçirildiği deniz kıyısında ve oradaki bir pansiyonda açıyor Woolf. Birkaç paragrafta o sırada küçük bir çocuk olan Jacob’ı, iki kardeşini, annesini ve pansiyondaki diğer karakterleri bir çırpıda tanıtıveriyor okuyucuya. Adeta bir film karesi içinde bir objeden diğerine, o karenin atmosferine egemen olan bir duygudan onun çağrıştırdığı bir diğerine kayan görsel bir dil bu neredeyse ve yazarın birbirleri ile ilgili ya da ilgisiz görünen cümleleri ile kurduğu mimari ortaya elle tutulur ama bir yanda da belli belirsiz ve sisler içinde kalmış gibi görünen bir resim çıkarıyor. Cambridge’deki bir geceden “Türkiye’nin çıplak tepeleri”ne ve “eteklerini sıvayıp dereye çamaşır yıkamaya girmiş kadınlar”a geçebiliyor Woolf ve kitabın 5. Bölümünün tamamında bu çağrışımlar üzerine kurulu dilinin etkileyici bir örneğini yaratıyor. Bu dil için uygun bir metafor şu olabilir: Sanki yazar (kalemi, kamerası ile; yarattığını somutlaştırmak için kullandığı araç her ne ise onunla) bir hayatın içinden ne hızlı ne de yavaş olarak tanımlanabilecek bir tempoda geçiyor ve o sırada gördüklerini konudan konuya, kişiden kişiye, nesneden nesneye ve duygudan duyguya geçerek aktarıyor bize.
Jacob’ın annesinin yazdığı bir mektuptan yola çıkan bölümde genel olarak mektuplar üzerine deneme tarzı bir bölümün yer aldığı kitap “bir cafeden insan manzaraları”nın sunulduğu bir başka bölümün örneği olduğu gibi sık sık bir haiku (Japon edebiyatındaki kısa şiir türü) tadı da veriyor tek tek cümleleri veya bir cümlenin tek tek parçaları ile. Finalinde “bir çift eski ayakkabı” ile “giden”in geride bıraktığı boşluğu çok güçlü ve yüreğe dokunan bir şekilde anlatan Woolf’un bu romanının sisler içindeki görüntüler anlayışına uygun bir yanı da -yazarının eşcinselliğine de uygun olarak ve dönemin değerlerinin sonucu olan sansüre bağlı bir şekilde- karakterlerin cinselliğini hep üstü örtük bir biçimde dile getirmesi ve örneğin Bonamy karakterinin eşcinselliğini ustalıkla satırlarına yedirebilmesi. Bazen tek bir cümlede, bazen bir cümlenin bir bölümünde (hatta tek bir kelimede) karşımıza çıkan, bazen de tüm bir bölüme sinen hüzün duygusunu dokunaklı bir şekilde yaratmış yazar ve kitabın dikkatsiz bir okumada gözden kaçabilecek bu havasını iyi bir okuyucu için ödül olarak yaratmış adeta.
Son birkaç sayfasına kadar bir kayıp, bir yok oluş veya bunların geride bıraktığı boşluğu hissetmiyor okuyucu ve buna hazırlanmıyor da yazar tarafından ama zaten Woolf’un amacı o satırlara kadar o boşluğun geride kalanlar için nasıl taşınması güç olacak bir yük olduğunu gösteren anıların ve izlenimlerin okuyucuda birikmesini sağlamak. Woolf’un 1. Dünya Savaşı’nda kaybolan genç erkeklere ve onların arkalarında bıraktığı boşluğa adadığı bir modern ağıt olarak tanımlayabileceğimiz kitapta yazar, baş karakterini -onu yapıtının odağına koymuş olmasına rağmen- bizden bir parça gizliyor ve böylelikle onu bir kayıp neslin sembolüne dönüştürüyor sanki. Sonuçta tek bir genç erkek değildi savaşta ölen; yarısı sivil yaklaşık 20 milyon insanın hayatını kaybettiği bu büyük felakette ölenlerin her birinin yarattığı boşluğu hayal etmek mümkün değil ve işte Woolf vb. sanatçıların “Jacob’un Odası” gibi eserleri bize kendi kendimize neler ettiğimizi ve elimizde bir çift eski ayakkabı ile ne yapacağımızı bilemez bir şekilde kalakaldığımızı göstererek bu korkunç gerçeği hatırlatıyor.
(“Jacob’s Room”)
Can Dündar’ın “uzaklara gitmek” ve “gidilen uzaklar”la ilgili yazılarının derlendiği 2002 tarihli kitabı. Arka kapaktaki tanıtım alıntısı ve girişteki yazılar uzaklara gitmeye şiirsel bir övgü havası verse de kitaba, daha sonraki yazılar Dündar’ın farklı ülkelere ve çoğunlukla bir gazeteci olarak gittiğindeki gözlemlerini içeriyor. Bu bakımdan tam anlamı ile ve eserin adının çağrıştırdığı bir bütünlüğe sahip değil bu derleme ama yazarın kıvrak ve -belki bazen dozu hafif kaçan- lirik dili ile okuması kesinlikle keyif veren bir çalışma olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Tolstoy’un 1886 tarihli novellası. Hayatının son otuz yılında ve özellikle 1870’de, kendisini dine daha yakın hisssettiği dönemde derin konuları kuramsal bir yaklaşımla sorgulayan eserler veren Tolstoy’un, bir adamın ölüme doğru gidişi sırasında yaşadığı içsel karmaşayı anlatan bu eseri sadeliğin nasıl güçlü bir etkiye dönüştürülebileceğinin parlak bir örneği. Bir yargıç olan sıradan bir adamın hastalanması ile başlayan ölüme doğru sürüklenmesine ve buna bir anlam bulma çabasına yoğunlaşan kitap okuyucuyu da eserin kahramanının umarsız ve cevapsız arayışının parçası yapıyor. Klasik edebiyatın başyapıtlarından biri kesinlikle.
Amerikalı fizikçi, matematikçi, yazar ve akademisyen Michael Guillen’in 1995 tarihli kitabı. Guillen kitabında “dünyayı değiştiren” beş denklemin ve o denklemi oluşturan bilim adamlarının öyküsünü popüler bir bilim kitabı tadında ve rahat okunan bir dil ile anlatıyor. Kitabın alt başlığı “Matematiğin Gücü ve Şiirselliği” olsa da ve amaçlardan biri matematiğin önemini vurgulamak gibi görünse de, eser bundan daha çok bilim, bilim insanı, bilimin aynı zamanda bir birikimin tarihi olması ve söz konusu beş denklemin bilim ve dünya tarihindeki önemi üzerine odaklanıyor. Bir başka şekilde ifade edersek, kitap matematiğin güzelliğinden daha fazla bilimin güzelliğine ve bilim insanlarının tarih boyunca birbirlerini beslemesine eğiliyor ve okuyucuyu beş denklem üzerinden bilim tarihinde keyifli bir yolculuğa çıkarıyor.