İnönü Atatürk’ü Anlatıyor – Abdi İpekçi

Abdi İpekçi’nin İsmet İnönü ile yaptığı ve temel olarak onun Atatürk hakkındaki görüşlerini içeren söyleşi. İlk kez 1968’de yayımlanan eser daha sonra bu söyleşilerde üzerinde durulan konularla ilgili farklı görüşleri de içeren ve böylece bir karşılaştırmaya imkân sağlayan alıntılarla ve Atatürk ve İnönü hakkında farklı kişilerle yapılmış söyleşilerle zenginleştirilmiş. Tümü zamanında Milliyet gazetesinde yayınlanmış bu metinlerden ilki olan İnönü söyleşisi İpekçi’nin de belirttiği gibi “… ilk bakışta, bilinenlerin dışında önemli bir yenilik getirmeyen nitelikte gözükebilir” ama İnönü’nün hassasiyetle seçilmiş cümle ve kelimelerinin arkasındakileri düşündürmeyi başaran bir sohbet kitaptaki. Eklemeler sonucunda İnönü’nün görüşleri kadar, hatta belki daha fazlası ile başkalarının Atatürk hakkındaki görüşlerini içerir hâle gelen kitap Atatürk ve İnönü kadar, cumhuriyetin ilk yılların üzerine de ilgi yaratabilecek bir eser.

İpekçi’nin seçtiği kelime ile belirtirsek, İnönü’nün sorulara verdiği cevaplar hayli ihtiyatlı; aslında bu ihtiyat kitaptaki başka söyleşilerde de (örneğin Celal Bayar ile yapılan konuşma) var. Bayar’ın İnönü hakkındaki sorulara verdiği cevaplar da -bu iki tarihî şahsiyetin ilişkilerini ve yaşananları düşünürsek- aynı hassasiyeti içeriyor. Bu durumu sadece ilgili kişilerin karakterleri ile ilişkilendirmek yanlış olacaktır çünkü asıl faktör tüm bu insanların farklı hayat görüşleri olsa da temelde birer “Cumhuriyet Çocuğu” olmaları ve / veya o cumhuriyeti kurmak için mücadele etmeleri. Doğal olarak söyleşilerin düzeyini ve o söyleşilerin yapıldığı kişilere duyulan saygıyı artırıyor bu yaklaşım. Yalnız şunu da eklemek gerekir ki tüm o ihtiyat pek bir özeleştiri içermiyor ve tüm söyleşiler -karşı taraf için kullanılan nazik üslup bir yana- konuşan kişilerin kendi duruşlarını savunmalarını içeriyor asıl olarak.

İnönü ile yapılan konuşma beş başlık altında toplanmış: Atatürk ile İlişkilerimiz; Cumhuriyet Fikri, İlanı ve Muhalifler; Doğu İsyanı, Terakkiperver Fırka ve Serbest Fırka; Millî Mücadele Günleri ve Sonrası; Atatürk’ün Özellikleri, Görüşleri ve Devrimler. Bu başlıkların her birinin sonunda o başlıkta İnönü’nün değindiği konularla ilgili farklı görüşler içeren alıntılara yer vermiş İpekçi ve ayrıca toplu olarak Ek-1 bölümünde bu alıntıları daha da artırmış. Lord Kinross, Şevket Süreyya Aydemir, Ali Fuat Cebesoy, Atatürk (Nutuk’tan yapılan alıntılar ile), Rauf Orbay ve Kâzım Karabekir’den yapılan alıntılar farklı konularla ilgili gerçeklerin değişik bakış açıları ile incelenmesine olanak sağlıyor. Örneğin Rauf Orbay ve arkadaşlarının Atatürk ile olan anlaşmazlıklarının arkasında yatanlar ve tarafların bu konuda birbirlerinin eylemlerini nasıl değerlendirdiğinin anlaşılmasını sağlayan bir zenginlikte bu alıntılar.

İnönü, İpekçi ile söyleşisinde cumhuriyet inkılaplarının içinde ikisini (“Harf Inkılabı” ve “Kadın Inkılabı”) “en ileri” olarak gördüğünü söylemiş ve bunların ilkine baştan karşı çıktığını da söylemekten çekinmemiş. Cumhuriyetin ilanından 45 yıl sonra yapılan söyleşide başarılamayanlar olduğunu söylerken, örnek olarak kültür alanını göstermiş İnönü ve “Bunun hicranını ben daima çekerim” cümlesini kurmuş. Tuhaf bir seçimle kitapta yer alan toplam 4 fotoğraftan sadece birinde yer verilen İnönü’nün, Atatürk’le başbakanlıktan ayrılmasına neden olduğu söylenen tartışmasının konu ya da konularını teferruatı ile hatırlayamadığını söylemesi ve günlük meseleler olarak tanımlamasının bir örneği olduğu nezaketin damgasını vurduğu kitap sadece onu değil, Atatürk’ü ve cumhuriyeti anlamak için de iyi bir kaynak olabilir.

Kitabın Ek-2 bölümünde 1972 ile 1976 arasında Cemal Işıksel (cumhuriyet döneminin ilk foto muhabiri), siyasetçiler Sadi Irmak, Sabahattin Selek ve Celal Bayar, yazar ve tarihçi Şevket Süreyya Aydemir ve ressam Ayetullah Sümer ile Milliyet gazetesi için yapılan söyleşiler yer alıyor. Bu sohbetlerin bazıları sadece Atatürk ile ilgili iken (örneğin Sadi Irmak ile yapılan konuşma), bazıları hem Atatürk hem İnönü ile ilgili konuşmaları kapsıyor (örneğin Celal Bayar sohbeti). Sonuçta kitabın adı ile içeriği, yapılan eklemeler sonucu uyumsuz hâle gelse de bu İnönü, Atatürk ve cumhuriyet kitabı bir dönemi anlamak için başvurulabilecek ve alıntıların yapıldığı eserler için de okuma merakı yaratacak bir yapıt.

Che-Bir Yalnız Adamın Yolculuğu – Miguel Suarez

Che Guevara üzerine Miguel Suarez tarafından hazırlanan bir kitap. Bir biyografi olmaktan çok, önemli bir bölümü, onun Bolivya’daki günlerini anlatan ve 7 Kasım 1966 ile 7 Ekim 1967 arasında tuttuğu notlardan oluşan günlükten oluşan kitap ona ve devrimciliğine hayran olduğu anlaşılan Suarez tarafından hazırlanmış. Kitabın orijinali nasıldır bilmiyorum ama Nokta Kitap tarafından hazırlanan kitap ciddi bir editör problemi içeriyor ne yazık ki. Yine de Che’nin büyüklüğü ve önemi, onun üzerine hazırlanmış, derin bir sevgi ve saygının emeği olan bu kitabı değerli kılıyor.

Küba Devrimi’nin devamı olarak, Bolivya’ya gerilla ordusu kurmak için 3 Kasım 1966’da gelen Che, buradan kırsal bölgelere geçmiş ve bir yandan kamplarını kurarken bir yandan da köylüleri gerillaların arasına katmaya çalışmış. 8 Ekim 1967’de CIA ajanlarının destek sağladığı Bolivya ordusu tarafından -köylülerin ihbarı ile- yakalanan ve 9 Ekim’de infaz edilen Che’nin günlüğü kitabın yarıdan fazlasını oluşturuyor. Bu günlükten önce, Suarez farklı kaynaklarla ve farklı açılardan Che’yi ele almış. İhbar edildiği ve yakalandığı Higuera’da bugün anısına bir anıt dikilmiş olan Che’nin şimdi orada yaşayanlarca -bir günah çıkarma duygusunun da etkisi ile belki de- neredeyse bir aziz kabul edildiğini vurgulayarak kitaba başlayan Suarez onun büyüklüğünün ve bugün artık ölümsüz olmasının gerekçelerini anlatıyor ve daha sonra da farklı boyutlarla karşımıza getiriyor onu. Kapitalizmin onu bir ticarî öge gibi kullanarak “pençesiz bir devrimci”ye dönüştürdüğünü söyleyen Suarez, Fidel Castro’nun 18 Ekim 1967’de Havana’daki Devrim Meydanı’nda onun anısına yaptığı konuşma, Che’nin Küba’dan ayrılırken Castro’ya ve çocuklarına yazdığı veda mektupları, doğumundan infaz edilmesine kadar yaşamının önemli olaylarının listelendiği kronoloji ve“Küba Devrimi’nin İdeolojisini İncelemek İçin Notlar” ve “Küba: Bir İstisna mı, Yoksa Öncü mü?” başlıkları altında kendisinin Marksizm, Küba Devrimi ve özellikle Küba’nın kendine özgü koşulları olsa da devrim açısından bir istisna teşkil ettiği görüşünü ret eden görüşlerine yer veriyor kitapta. Suarez, Che’nin günlüklerinin yayımlanmasına üç farklı yerden itiraz geldiğini söylüyor: Emperyalist güçler, Bolivya hükümeti ve onun mücadele şeklini yanlış bulan solcular (örneğin Bolivya Komünist Partisi). Günlükten önce son olaraksa, söz ve müziği Kübalı sanatçı Carlos Puebla’ya ait olan ve onun Che’nin 1965’te Küba’dan ayrılırken yazdığı veda mektubuna cevap olarak yazdığı ünlü devrim şarkısının (“Hasta Siempre, Comandante”) sözlerine yer verilmiş kitapta. Günlükten sonra ise Che’ye yazılmış birkaç mektupla bitiriyor kitabı Suarez. Günlük dışındaki bu bölümler yazarın görüşleri kadar, onun farklı metinlere yer vermesi ile de değerli kılıyor kitabı.

Kitabın ana bölümünü oluşturan günlükler ise kuşkusuz ki çok değerli. Che ve gerilla arkadaşlarının insanüstü koşullar altında, devrimi tüm Güney Amerika’ya yaymanın ilk adımı olarak gördükleri Bolivya’da ordunun Amerikalı ajanlardan aldığı destekle sıkı takibi altında dağlarda ve köylerde yaşadıklarını her günün detayı ile okumak bir yandan hüzün verirken insana, diğer yandan da insanın idealleri için ne yapabileceğini (belki de daha doğrusu, ne yapması gerektiğini) hatırlatması ile sıkı bir motivasyon da yaratıyor aslında. Ciddi bir astım rahatsızlığı olan Che’nin ve arkadaşlarının bazen sadece su ve yiyecek bulabilmek için katlandıklarını okumak yürek burkuyor gerçekten. 14 Haziran 1967 tarihli notta “Bugün 39 yaşıma bastım; gerilladaki geleceğim hakkındaki kaygılarımın başlayacağı yaşa doğru herhangi bir şikâyetim olmadan ilerliyorum” yazan ama bir sonraki yaşını göremeyecek olan Che 8 Ağustos tarihli notunda ise şöyle yazıyor: “Mücadelenin bu türü bize, insan soyunun en üst aşaması olan devrimciliğe erişme olanağı veriyor; aynı zamanda da eksiksiz insan olmamızı sağlıyor”.

Eksiksiz bir Che kitabı olarak değil, farklı metinler üzerinden onun değerini anlatan ve böylece günlükteki her bir cümlenin çok daha iyi anlaşılmasını sağlayan bir eser olarak okunmalı bu çalışma. Che’nin sadece devrimciliğini değil; onun insan yanını, takımını yönetme becerisini, umutlarını ve bazen de hayal kırıklıklarını anlamak ve ona hak ettiği saygıyı bir kez daha göstermek için!

“¡Hasta siempre, Comandante!”

Ek: Kitabın Türkçe baskısının yazar ve eserin orijinal yayımlanma tarihi hakkında hiçbir bilgi vermemesi; Che’nin isimleri ile andığı gerilla arkadaşları veya ona yazılan mektupların sahipleri hakkında Che’nin günlüğündeki satırlar dışında, akıbetleri dahil herhangi bir ek bilgi içermemesi, dip notların çok yetersiz olması ve çeşitli yazım hataları olması gibi ciddi problemleri var. Oysa Suarez’in kitabı tam da bu bilgileri gerekli kılacak şekilde tasarlanmış. Var mıdır bilmiyorum ama umarım kitap tüm bu eksiklikler olmadan ve hak ettiği özenle de yayımlanır bir gün.

Türkü Söylüyor Otlar – Doris Lessing

Britanyalı yazar Doris Lessing’in 1950 tarihli romanı. İran doğumlu olan ve ailesi ile birlikte altı yaşındayken Zimbabwe’ye (o tarihteki adı ile Güney Rodezya) yerleşen yazarın bu kitabı yayımlanan ilk eseri ve Lessing’in yirmi dört yıl boyunca yaşadığı Afrika’daki gözlemlerini başarı ile yansıttığı çarpıcı bir eser. Beyazların üstünlüğüne dayanan, ırkçılığın doğal olduğu bir ortamda beyaz bir kadının yaşadıklarını güçlü bir dil ile anlatan romanı kendisi gibi Britanya kökenli olan, Güney Rodezya İşçi Partisi üyesi ve otobiyografisinde “sağlam, güvenilir ve sakin” sözcükleri ile tarif ettiği Gladys Maasdorp’a ithaf etmiş yazar. İlginç bir şekilde, bu romanın ana karakteri olan Mary bu sözcüklerin tanımladığı yerin tam karşısında duruyor ve yazar için bir yandan bir kadının çöküşünü anlatırken, diğer yandan da ırkçılığa dayalı bir rejimin tüm bir kıtayı ve halkını nasıl etkilediğini sergilemesinin de aracı oluyor. 1981’de Zimbabwe’li yönetmen Michael Raeburn tarafından sinemaya da aktarılan romanın adını T. S. Eliot’ın “Nisan ayların en zalimidir” dizesi ile başlayan ünlü şiiri “The Waste Land”de (Çorak Toprak) yer alan bir başka dizeden almış 2007’de Nobel kazanan Lessing ve bir cinayetin hemen sonrası ile başlayıp, daha sonra geri dönüşle bu cinayete giden yolu anlatan kitapta etkileyici ve keyifli bir okuma serüveni sunmuş okuyucuya.

Romanı o tarihlerde ülkedeki beyaz egemenliğini, onların siyahlarla (ve onlarla ilişkilerle) ilgili tabularını ve ırkçılıklarını çok iyi tasvir eden bir bölümle açıyor Lessing. İnsanların konuşmamayı tercih ettiği bir cinayettir bu; çünkü bir beyaz kadının bir siyah erkekle asla düşünülemeyecek bir şekilde “yakınlaşması” ve okuyucunun kitabın ilerleyen bölümlerinde keşfedeceği gibi ona “boyun eğmesi” söz konusudur. Irkçılığın, bu insanlık suçunun, onu doğal ve olması gereken olarak görenlerce nasıl algılandığını tüm romana çok iyi yaymış Lessing ve sadece diyaloglara değil, hatta onlardan da çok romandaki olay örgüsüne çok iyi yedirmiş bu temayı. Örneğin bölgeye gelen İngilizlerin kısa sürede gerçekleşen değişimi (“Başlangıçtaki “yerlilere insan gibi davranma eğilimi” bir süre sonra yerini “yerlilerle sahip-uşak ilişkisi dışında hiçbir ilişkileri” kalmamasına bırakır” hep) veya cinayetin işlendiği bölgede yaşayanların sessiz kalmayı tercih etmesi (çünkü bir utanç söz konusudur beyazlar adına) kolonilerdeki hayat ve üstün olanın diğerine hâkim olması üzerine çok şeyler söylüyor bize. Kitabın son bölümlerinde Mary’nin siyah uşakları olan Musa’dan korkması ve hatta ona boyun eğmesi bu açıdan beyaz toplum için affedilemez bir suçtur ve bir utanç kaynağı olduğundan üzeri kapatılmalıdır; “artık mesele görünüşü kurtarmaktan ibarettir”. Bir kurban olan Mary de yerlilerle ilgili tipik bir beyaz görüşe sahiptir aslında (“Mary adamın yemek yiyeceğini unutmuştu. Yerlilerin de yemek yiyen ya da uyuyan insanlar olduğunu hiç düşünmemişti; ya orada olurlar ya da olmazlardı…”.

“Afrika’da beyaz bir adam, kazayla bir yerlinin gözlerine bakıp da orada bir insan olduğunu görürse (ki bu onun kaçındığı en önemli şeydir), yadsıdığı suçluluk duygusu öylesine bir öfkeyle geri teper ki, yapacağı tek şey kırbacını indirmektir” cümlesi üzerine kurulu romanda Mary de bu süreçten geçecektir ama hikâyenin sonu kendisi için de bir yıkım olacaktır. Lessing onun ölümünü en başta duyurarak değişik ve doğru bir yolu seçiyor: Böylece cinayeti kimin işlediğine değil, bu cinayetin neden işlendiğine odaklanıyor kitap ve okuyucuyu “Sıcaklık, yalnızlık ve yoksulluktan ötürü yavaş yavaş dengesini yitiren” Mary’nin hikâyesinin içine çekmeyi başarıyor. Irkçılığın ve / veya önyargının sadece siyahlara karşı olanı değil Lessing’in ilgi alanına giren; örneğin yöredeki İngilizlerin Yunan, İtalyan ve İspanyol kökenli olanlara karşı tutumları da bu kötülüğün bir başka versiyonu olarak yerini alıyor kitapta. Mary’nin kendisine ilgi gösteren ilk erkekle evlenmeyi seçmesi (daha doğrusu, evlenmeye hiç niyeti yokken bu seçimi yapmak zorunda kalması) toplumdaki erkek egemen bakışın sergilenmesinde bir araç oluyor kitapta ama burada asıl çarpıcı olan gözlem, beyaz erkeklerin siyah kadınlarla birlikteliği (onları kullanması aslında) normal karşılanırken, bir beyaz kadının siyah bir erkekle benzer bir içerikle yakınlaşmasının kesinlikle kabul edilebilir olmaması. Mary’nin kötü geçen çocukluğu ve bunun temel sorumlusu olan babasının davranışları ve yaşam şekli de aynı bağlamda değerlendirilebilir.

Sıcağın ve yoksulluğun, istemediği bir hayatın içine toplumsal değerler nedeni ile atılmanın yarattığı sıkışmışlığı ve klostrofobiyi de anlatan kitap Lessing’in parlak edebî kariyerini başlatan çok önemli bir roman ve ırkçılık üzerine yazılmış en değerli eserlerden biri kesinlikle.

(“The Grass is Singing”)

Karanlığın Yüreği – Joseph Conrad

Polonya asıllı İngiliz yazar Joseph Conrad’ın önce 1899’da Blackwood’s Edinburgh Magazine adlı dergide yayımlanan, kitap olarak ise 1902’de başka hikâyelerle birlikte basılan kısa romanı (ya da uzun hikâyesi). Francis Ford Coppala’nın “Apocalypse Now” (Kıyamet) adını taşıyan ve Cannes’da Altın Palmiye kazanan 1979 tarihli uyarlaması başta olmak üzere sinema, radyo, televizyon, tiyatro, edebiyat ve hatta video oyunlarına esin kaynağı olan bu kısa roman “Afrika’nın kalbi” olarak nitelendirilen bir bölgede yer alan Kongo’da yapılan bir yolculuğu ve bölgede yaşayan Kurtz adındaki gizemli bir adam etrafında oluşan esrarlı havayı anlatıyor. Maceralı bir hayatı olan Conrad’ın kişisel gözlemlerini çarpıcı bir şekilde kullandığı roman bugün edebiyat tarihinin en önemli eserlerinden biri olarak kabul ediliyor. Emperyalizm, sömürgecilik ve ırkçılık üzerine yazılmış en başarılı romanlardan biri olan kitap Conrad’ın üslubu ile de ayrıca değerli olan; sadece ele aldığı temaları ile değil, adında da yer alan “karanlık” atmosferi ustalıkla kurması ile de ilgiyi hak eden ve aynı zamanda edebiyattaki yolculuk hikâyelerinin en etkileyicilerinden biri olan önemli bir yapıt bu.

Conrad’ın farklı eserlerinde karşımıza çıkan hayalî İngiliz denizci Charles Marlow karakterinin ağzından anlatılıyor roman. Fildişi ticareti yapılan bölgede, Kongo nehri boyunca ilerleyerek oradaki şirketin en önemli temsilcisi olan Kurtz’a doğru yaptığı bir yolculuğun hikâyesini anlatıyor Marlow denizci arkadaşlarına. Bordo Siyah Yayınlar’ın hazırladığı baskıya kapsamlı ve doyurucu bir önsöz ve tanıtım hazırlayan Veysel Atayman’ın yazarın hayatı, maceraları ve bunların eserlerine yansımasını okuyucuya çok iyi aktarmasının yanında eseri anlamaya ve değerlendirmeye çok ciddi bir katkı bir katkı sağlayan önsöz de çok değerli. Conrad’ın birkaç haftada yazdığı söylenen bu kısa romanda “… kendi yaşadıklarını çok daha geniş kapsamlı ele alırken, sömürgecilik eleştirisini bu yaşantının izlenimleriyle ustaca birleştirmesini bilecektir” diye yazan Atayman yazarın Afrika’daki yolculuğu ile ilgili güncesi için de şunu belirtiyor: “… yazarın, ülkenin içine doğru yaptığı bu yolculukta bir gözlemci ve elbette bir işbirlikçi olarak duyduğu anlatılmaz tiksintiyi, uygarlaşma adı altında yapılan uygulamaların yarattığı dehşete duyduğu tepkiyi bize sezdirmektedir”. Çok önemli bir saptamada da bulunan Atayman yazarı “… bunları Marlow’un yaşadığı olaylar gibi sunarak… emperyalizmin bu yoğun yayılma döneminde sömürgeciliğe karşı çıkmak için gerekli olan çalışmanın da ahlaki sorumluluğundan kurtulmuş olmaktadır” ifadeleri ile eleştiriyor. Conrad’ın Marlow’un ağzından, olan biteni bölük pörçük anlatmasını da “… ancak bizzat anlatarak ne olup bittiğini anlamaya çalışan biri böyle bölük pörçük, kopuk, tekrarlarla anlatır” cümlesi ile yorumluyor Atayman. Pek çok eser için yazdığı ve rutin bir önsöz olmanın çok ötesine geçen yazıları ile okuma keyfini artıran ve 2016’da hayatını kaybeden Veysel Atayman’ı da anmış olalım bu arada.

Afrika’nın “vahşi”leri ile kıtadaki “uygarlaşmış sömürgeci” beyazları aynı düzeyde görüyor Conrad kitabında ve Coppola’nın hikâyesini Vietnam’da geçirdiği filminde Marlon Brando’nun canlandırdığı Kurtz ile edebiyat tarihinin en gizemli ve güçlü karakterlerinden birini yaratıyor. Eserin uzun bir bölümünde Kurtz hakkında konuşulanları, onunla ilgili hikâyeleri dinliyor sadece anlatıcı Marlow ve onun ağzından neredeyse bir “tanrı” gibi algılanacak bir karakteri inşa ediyor adım adım Conrad. Eserin en ilginç yanlarından biri de bu: En önemli karakterini çok uzun bir süre boyunca anlatıcının (dolayısı ile okuyucunun) karşısına çıkarmıyor Conrad. Marlow’un -henüz görmediği- Kurtz’u anlatmak için “Geçit vermez bir karanlığın kalbinden gelen sahte bir akım” ifadesini kullandığı kitapta “Karanlık” kelimesine(ve bu kelimenin çağrıştırdıklarına) bolca yer verilmiş yazar tarafından. “Dünyanın en büyük kasabası” olan Londra ile Afrika arasında parallelik kuruyor Conrad ve bölgedeki sömürgeciliğin sembolü olarak görebileceğimiz ve soyadı ile Almanları çağrıştıran Kurtz’a biçtiği etnik kökenlerle de bu sembol olma durumunun altını çiziyor: “Annesi yarı İngiliz yarı Fransızmış. Kurtz’un meydana gelişine tüm Avrupa katkıda bulunmuş…”

İş bulmak için yardımını istediği halasının “Cahil milyonları kaba yaşamlarından kurtarmaktan” söz etmesi üzerine Marlow’un, kendi anlatımına göre “… sonunda dayanamadım. Araya girip şirketin amacının kâr etmek olduğunu ima etmeye çalıştım” sözleri ile verdiği tepki üzerinden yapılan saptamaların başka örnekleri de var kitapta. İnsanlık tarihi boyunca, emperyalizmin “doğal” bir sonucu ya da aracı olan sömürgeleştirmenin “uygarlık” getirmek adı altında pazarlanmasının bir uzantısı olan bu ve benzeri satırlar doğrudan ya da dolaylı olarak birden fazla kez yer alıyor kitapta. Conrad’ın kendi döneminde çok da ilgi gördüğü söylenemeyecek olan ama bugün edebiyatın en çok yorumlanan, analiz edilen eserlerinden biri olan çalışma Batı’nın sömürgeciliğinin karanlık bir resmini çıkarsa da özellikle Afrikalı sanatçıların eleştirisine de uğruyor sık sık. Örneğin Nijeryalı edebiyatçı Chinua Achebe, Conrad’ın bu romanında Afrikalıları “insanlıktan çıkardığını” (insan özelliklerinden arındırdığını)” (dehumanize) ve “Afrika kıtasını Avrupa’nın ve uygarlığın antitezi olarak gösterdiği”ni belirtiyor.

Kurgusu, bir anlatıcının atlayarak ve parçalı bir biçimde dile getirdikleri üzerinden ilerlemesi, özel bir gayret içinde görünmeden karanlığın resmini etkileyici bir şekilde çizebilmesi ve dönemine göre “modernist” görünen havası ile önemli bir roman bu.

(“Heart of Darkness”)