Abdi İpekçi’nin İsmet İnönü ile yaptığı ve temel olarak onun Atatürk hakkındaki görüşlerini içeren söyleşi. İlk kez 1968’de yayımlanan eser daha sonra bu söyleşilerde üzerinde durulan konularla ilgili farklı görüşleri de içeren ve böylece bir karşılaştırmaya imkân sağlayan alıntılarla ve Atatürk ve İnönü hakkında farklı kişilerle yapılmış söyleşilerle zenginleştirilmiş. Tümü zamanında Milliyet gazetesinde yayınlanmış bu metinlerden ilki olan İnönü söyleşisi İpekçi’nin de belirttiği gibi “… ilk bakışta, bilinenlerin dışında önemli bir yenilik getirmeyen nitelikte gözükebilir” ama İnönü’nün hassasiyetle seçilmiş cümle ve kelimelerinin arkasındakileri düşündürmeyi başaran bir sohbet kitaptaki. Eklemeler sonucunda İnönü’nün görüşleri kadar, hatta belki daha fazlası ile başkalarının Atatürk hakkındaki görüşlerini içerir hâle gelen kitap Atatürk ve İnönü kadar, cumhuriyetin ilk yılların üzerine de ilgi yaratabilecek bir eser.
İpekçi’nin seçtiği kelime ile belirtirsek, İnönü’nün sorulara verdiği cevaplar hayli ihtiyatlı; aslında bu ihtiyat kitaptaki başka söyleşilerde de (örneğin Celal Bayar ile yapılan konuşma) var. Bayar’ın İnönü hakkındaki sorulara verdiği cevaplar da -bu iki tarihî şahsiyetin ilişkilerini ve yaşananları düşünürsek- aynı hassasiyeti içeriyor. Bu durumu sadece ilgili kişilerin karakterleri ile ilişkilendirmek yanlış olacaktır çünkü asıl faktör tüm bu insanların farklı hayat görüşleri olsa da temelde birer “Cumhuriyet Çocuğu” olmaları ve / veya o cumhuriyeti kurmak için mücadele etmeleri. Doğal olarak söyleşilerin düzeyini ve o söyleşilerin yapıldığı kişilere duyulan saygıyı artırıyor bu yaklaşım. Yalnız şunu da eklemek gerekir ki tüm o ihtiyat pek bir özeleştiri içermiyor ve tüm söyleşiler -karşı taraf için kullanılan nazik üslup bir yana- konuşan kişilerin kendi duruşlarını savunmalarını içeriyor asıl olarak.
İnönü ile yapılan konuşma beş başlık altında toplanmış: Atatürk ile İlişkilerimiz; Cumhuriyet Fikri, İlanı ve Muhalifler; Doğu İsyanı, Terakkiperver Fırka ve Serbest Fırka; Millî Mücadele Günleri ve Sonrası; Atatürk’ün Özellikleri, Görüşleri ve Devrimler. Bu başlıkların her birinin sonunda o başlıkta İnönü’nün değindiği konularla ilgili farklı görüşler içeren alıntılara yer vermiş İpekçi ve ayrıca toplu olarak Ek-1 bölümünde bu alıntıları daha da artırmış. Lord Kinross, Şevket Süreyya Aydemir, Ali Fuat Cebesoy, Atatürk (Nutuk’tan yapılan alıntılar ile), Rauf Orbay ve Kâzım Karabekir’den yapılan alıntılar farklı konularla ilgili gerçeklerin değişik bakış açıları ile incelenmesine olanak sağlıyor. Örneğin Rauf Orbay ve arkadaşlarının Atatürk ile olan anlaşmazlıklarının arkasında yatanlar ve tarafların bu konuda birbirlerinin eylemlerini nasıl değerlendirdiğinin anlaşılmasını sağlayan bir zenginlikte bu alıntılar.
İnönü, İpekçi ile söyleşisinde cumhuriyet inkılaplarının içinde ikisini (“Harf Inkılabı” ve “Kadın Inkılabı”) “en ileri” olarak gördüğünü söylemiş ve bunların ilkine baştan karşı çıktığını da söylemekten çekinmemiş. Cumhuriyetin ilanından 45 yıl sonra yapılan söyleşide başarılamayanlar olduğunu söylerken, örnek olarak kültür alanını göstermiş İnönü ve “Bunun hicranını ben daima çekerim” cümlesini kurmuş. Tuhaf bir seçimle kitapta yer alan toplam 4 fotoğraftan sadece birinde yer verilen İnönü’nün, Atatürk’le başbakanlıktan ayrılmasına neden olduğu söylenen tartışmasının konu ya da konularını teferruatı ile hatırlayamadığını söylemesi ve günlük meseleler olarak tanımlamasının bir örneği olduğu nezaketin damgasını vurduğu kitap sadece onu değil, Atatürk’ü ve cumhuriyeti anlamak için de iyi bir kaynak olabilir.
Kitabın Ek-2 bölümünde 1972 ile 1976 arasında Cemal Işıksel (cumhuriyet döneminin ilk foto muhabiri), siyasetçiler Sadi Irmak, Sabahattin Selek ve Celal Bayar, yazar ve tarihçi Şevket Süreyya Aydemir ve ressam Ayetullah Sümer ile Milliyet gazetesi için yapılan söyleşiler yer alıyor. Bu sohbetlerin bazıları sadece Atatürk ile ilgili iken (örneğin Sadi Irmak ile yapılan konuşma), bazıları hem Atatürk hem İnönü ile ilgili konuşmaları kapsıyor (örneğin Celal Bayar sohbeti). Sonuçta kitabın adı ile içeriği, yapılan eklemeler sonucu uyumsuz hâle gelse de bu İnönü, Atatürk ve cumhuriyet kitabı bir dönemi anlamak için başvurulabilecek ve alıntıların yapıldığı eserler için de okuma merakı yaratacak bir yapıt.
Che Guevara üzerine Miguel Suarez tarafından hazırlanan bir kitap. Bir biyografi olmaktan çok, önemli bir bölümü, onun Bolivya’daki günlerini anlatan ve 7 Kasım 1966 ile 7 Ekim 1967 arasında tuttuğu notlardan oluşan günlükten oluşan kitap ona ve devrimciliğine hayran olduğu anlaşılan Suarez tarafından hazırlanmış. Kitabın orijinali nasıldır bilmiyorum ama Nokta Kitap tarafından hazırlanan kitap ciddi bir editör problemi içeriyor ne yazık ki. Yine de Che’nin büyüklüğü ve önemi, onun üzerine hazırlanmış, derin bir sevgi ve saygının emeği olan bu kitabı değerli kılıyor.
Britanyalı yazar Doris Lessing’in 1950 tarihli romanı. İran doğumlu olan ve ailesi ile birlikte altı yaşındayken Zimbabwe’ye (o tarihteki adı ile Güney Rodezya) yerleşen yazarın bu kitabı yayımlanan ilk eseri ve Lessing’in yirmi dört yıl boyunca yaşadığı Afrika’daki gözlemlerini başarı ile yansıttığı çarpıcı bir eser. Beyazların üstünlüğüne dayanan, ırkçılığın doğal olduğu bir ortamda beyaz bir kadının yaşadıklarını güçlü bir dil ile anlatan romanı kendisi gibi Britanya kökenli olan, Güney Rodezya İşçi Partisi üyesi ve otobiyografisinde “sağlam, güvenilir ve sakin” sözcükleri ile tarif ettiği Gladys Maasdorp’a ithaf etmiş yazar. İlginç bir şekilde, bu romanın ana karakteri olan Mary bu sözcüklerin tanımladığı yerin tam karşısında duruyor ve yazar için bir yandan bir kadının çöküşünü anlatırken, diğer yandan da ırkçılığa dayalı bir rejimin tüm bir kıtayı ve halkını nasıl etkilediğini sergilemesinin de aracı oluyor. 1981’de Zimbabwe’li yönetmen Michael Raeburn tarafından sinemaya da aktarılan romanın adını T. S. Eliot’ın “Nisan ayların en zalimidir” dizesi ile başlayan ünlü şiiri “The Waste Land”de (Çorak Toprak) yer alan bir başka dizeden almış 2007’de Nobel kazanan Lessing ve bir cinayetin hemen sonrası ile başlayıp, daha sonra geri dönüşle bu cinayete giden yolu anlatan kitapta etkileyici ve keyifli bir okuma serüveni sunmuş okuyucuya.
Polonya asıllı İngiliz yazar Joseph Conrad’ın önce 1899’da Blackwood’s Edinburgh Magazine adlı dergide yayımlanan, kitap olarak ise 1902’de başka hikâyelerle birlikte basılan kısa romanı (ya da uzun hikâyesi). Francis Ford Coppala’nın “Apocalypse Now” (Kıyamet) adını taşıyan ve Cannes’da Altın Palmiye kazanan 1979 tarihli uyarlaması başta olmak üzere sinema, radyo, televizyon, tiyatro, edebiyat ve hatta video oyunlarına esin kaynağı olan bu kısa roman “Afrika’nın kalbi” olarak nitelendirilen bir bölgede yer alan Kongo’da yapılan bir yolculuğu ve bölgede yaşayan Kurtz adındaki gizemli bir adam etrafında oluşan esrarlı havayı anlatıyor. Maceralı bir hayatı olan Conrad’ın kişisel gözlemlerini çarpıcı bir şekilde kullandığı roman bugün edebiyat tarihinin en önemli eserlerinden biri olarak kabul ediliyor. Emperyalizm, sömürgecilik ve ırkçılık üzerine yazılmış en başarılı romanlardan biri olan kitap Conrad’ın üslubu ile de ayrıca değerli olan; sadece ele aldığı temaları ile değil, adında da yer alan “karanlık” atmosferi ustalıkla kurması ile de ilgiyi hak eden ve aynı zamanda edebiyattaki yolculuk hikâyelerinin en etkileyicilerinden biri olan önemli bir yapıt bu.