Tesla Anlaşılamamış Dahi – Margaret Cheney

Amerikalı yazar Margaret Cheney’in 1981 tarihli Nikola Tesla biyografisi. Dilimize “TESLA – Anlaşılamamış Dahi” ve “Zamanın Ötesindeki Deha – TESLA” gibi iki farklı isimle çevrilen ama her ikisinde de bu Sırp mucidin dehası vurgulanan kitabın orijinal adı ise onun zamansızlığını ya da zamandan bağımsızlığını (Out of Time) vurguluyor asıl olarak. Bu amansızlık vurgusu önemli; çünkü Cheney’in kitabı Tesla’nın icatlarının, fikirlerinin ve girişimlerinin günümüze ve geleceğe uzanan birer ilham kaynağı olduğunu da anlatan bir çalışma. Eser bir biyografi olmanın yanında ve hatta bazen belki ondan da çok, bilimsel çalışmalarının içeriğine ve önemine de odaklanan bir çalışma. Bu nedenle özellikle teknik içeriklere ilgisi olanları ayrıca çekebilecek olan kitap, hakkında gizemli öyküler ve anekdotlar anlatılan, çalışmalarının bir kısmı hakkında gizemlerden bahsedilen ve öldükten sonra arkasında bıraktığı notlara FBI’ın el koyduğu iddia edilen Tesla’nın yaşamının bu “magazin” boyutunu merak edenlere ise, dil ve içeriği ile bir parça kuru görünebilir.

Bilim tarihinin en önemli ve aynı zamanda üzerinde en çok konuşulan figürlerinden biri Tesla ve Edison ile rekabetinden icatlarına, çalışmasının ve yaratıcılığının karşılığını alamamasından arkasında bıraktığı ve her biri ilham kaynağı olan çalışmalarına her zaman ve özellikle son yıllarda artan bir şekilde farklı araştırmaların konusu oldu hep. Kendi yazılarından derlenerek oluşturulan kitaplar (örneğin Ben Johnson’ın derlediği “My Inventions: The Autobiography of Nikola Tesla”) dışında pek çok farklı eser de üretildi Tesla hakkında bugüne kadar. Margaret Cheney kitap üzerinde çalışırken, bir yaşam öyküsü olmakla kahramanının icatlarına ve teknik hedeflerine odaklanmak arasında bir yerde durmayı seçmiş görünüyor ve iki farklı odak için daha detaylı bir içerik bekleyenleri tam anlamı ile tatmin etmeyebilir; ne var ki her iki açıdan da en azından yeterli kabul edilebilecek ve daha derin okumalar için teşvik edebilecek değerde bir kitap bu. W. Bernard Carlson’un 2013 tarihli “Tesla: Inventor of the Electrical Age” (Türkçede “Tesla – Elektrik Çağının Mucidi” adı ile yayımlandı) veya Tesla’nın arkadaşı da olan John Joseph O’Neil’in 1944 tarihli “Prodigal Genius – The Life of Nikola Tesla” (Türkçede “Müsrif Deha – Nicola Tesla” ismi ile basıldı) adlı kitaplarını örnek verebiliriz farklı okumalar yapmak isteyenlere.

Cheney’in eseri Tesla’nın ölümünden 38 yıl sonra, günümüzdense 44 yıl önce yazılmış. Konu hakkında araştırma yapmak için ve kitabın kahramanına soğukkanlı yaklaşmak için yeterli bir süre 38 yıl; aradan geçen 44 yıl da Cheney’in, “münzevi yaşam”ı nedeni ile hakkında tam bir bilgiye erişme zorluğu olduğunu söylediği Tesla hakkında yeni bilgilere erişmek için yine yeterli ve bu nedenle bu kitap bir parça eski kalabilir açıkçası. Ne var ki kendisi de bir elektrik mühendisi olan Cheney teknik konulardaki bilgisinin sağladığı avantajdan da yararlanarak ve kendi deyimi ile “uzun yıllarını alan” bir çalışma ile ortaya ilgiyi hak eden bir sonuç koymuş. Cheney, O’Neil’in Tesla’nın arkadaşı olmasına rağmen, bilim adamının “belli bir mesafeyi muhafaza etmeye özen göstermesi” yüzünden onun özel yaşamı hakkında çok kısıtlı bilgiye erişebildiğini belirtiyor kitabının giriş yazısında ve 1944 – 1981 arasında “pek çok soru açıklığa kavuşurken” “pek çok (yeni) gizemli noktanın da ortaya çıktığını” belirtiyor ve konunun yeni araştırmalara da açık olduğunu söylüyor bir bakıma. Nitekim yazarın kendisi de 1999’da bir yeni kitap daha yayımlamış Tesla hakında: Robert Uth ile birlikte yazdığı “Tesla: Master of Lightning”. Bu kitap 2000’de Uth tarafından bir belgesele de dönüştürülmüş.

Bir Hırvat köyünde doğan bir Sırp Tesla ve ömrü boyunca da bir şekilde bağını hep korumuş kökenleri ile. Cheney kitabında, doğumundan başlayarak ölümüne ve hatta sonrasına kadar uzanıyor ve Tesla’nın özel yaşamını ve bilimsel çalışmalarını birlikte ele alıyor. Erkek çocukların çiftçi, asker ya da din adamı olmak dışında bir seçeneğinin olmadığı bir dünyada ve babası rahip olduğu halde farklı bir yol seçmesinden başlayarak ve 12 yaşında ölen ağabeyi yüzünden yaşadığı travma gibi unsurları da ekleyerek, onu tüm farklılıkları ile okuyucunun karşına çıkarıyor. Bu eserin Aykırı Yayınları tarafından 2002’de yayımlanan Türkçe çevirisinde hiçbir kaynağın belirtilmemesi ve dipnot eksikliği ise rahatsız edebilir. Kitabın orijinali nasıldır bilmiyorum ama Tesla’nın ağzından olanlar dahil, pek çok alıntının yer aldığı kitapta önemsiz olmayan bir eksiklik bu. Benzer şekilde dipnot açısından da eksik bu Türkçe baskı. Örneğin Tesla’nın çocukluktaki çekingen mizacını değişmesine neden olan kitap için “ünlü bir Macar yazarın “Abafi ya da Aba’nın Oğlu” adlı romanı” ifadesi geçiyor. Bu kitabın Macaristan’da tarihi roman türünde öncü kabul edilen, Miklós Jósika’nın 1836 tarihli “Abafi” olduğu türünden bir bilgi kesinlikle önemli ve kitap boyunca sık sık bunu düşünüyorsunuz açıkçası. Örneğin “1884 Paniği” (Amerika’da 1882 – 1885 arasında yaşanan ekonomik kriz döneminde durgunluk döneminin bitimi ve buhran döneminin başlancında yaşanan “panik” için kullanılan bir ifade bu) tanımı konunun uzmanları ya da en azından Amerikalı olanlar dışında, hemen hiç kimse için bir anlam taşımayacaktır.

Cheney kimi hatalarını ve huysuzluklarını da belirtse de, Tesla’ya sempati ile yaklaşıyor kitabında ve onun kendi yanlış tercihlerinden veya uğradığı haksızlıklardan kaynaklanan sıkıntılarını sıkça paylaşıyor okuyucu ile. Örneğin Nobel ödülü alan pek çok ismin “çalıştığı alanlarda Tesla’nın öncülük ettiği en azından hatırlansa, adalet hiç olmazsa bir nebze yerini bulmuş olacaktı” gibi yargıları var yazarın ve “keşiften keşife dur durak bilmeden koşan Tesla”nın almayı ihmal ettiği pek çok patentten bahsediyor. Tesla’nın kendisinde var olduğunu düşündüğü “önsezi yeteneği” ile ilgili farklı örnekleri de (örneğin kendisi Amerika’dayken, Hırvatistan’da vefat eden annesinin ölümünü hissetmesi) anlatan Cheney’in bu konuda eleştirel bir tavıra pek başvurmamasını da bu sempatik yaklaşımın bir örneği olarak görebiliriz.

Sayısız konu ile aynı anda ilgilenen, fikirlerinin/icatlarının pratik karşılığını üretecek yardımcısı olmayan, cüretkâr ve tehlikeli deneylerde yaşamını riske sokmaktan çekinmeyen Tesla’nın, örneğin “rakibi” Edison’un ticaret becerisine ise sahip olmadığını anlatıyor Cheney ve şu saptamada bulunuyor: “Tesla somut yenilikler sunmaktan çok, yeni fikirlerin ve kavramların doğmasına öncülük etmiştir”. Bu dâhi bilim adamının pek çok icadının ve fikrinin bugün başkalarının isimleri ile anılmasında (örneğin radar teknolojisinin ana ilham kaynağı Tesla olduğu halde, bu icat hep Britanyalı mühendis Robert Watson-Watt ile anılıyor diyor Cheney) onun bu karakterinin yattığını söylüyor Cheney.

Tesla’nın sadece bilim alanında değil, toplumsal olgular ve sosyal değişimler/dönüşümler hakkında da görüşlerini aktarmış okuyucuya kitabında yazar ve onu daha geniş bir bağlamda tanıtmaya çalışmış okuyucuya. Ortalama hacimli bir kitapta bir kişinin özel yaşamını, -Tesla özelinde bakıldığında- çok derin iş ve meslek yaşamını, ve üzerine bir de diğer alanlardaki görüşlerini derin bir şekilde ele almak mümkün değil elbette ama en azından başka araştırmalar için bir çıkış noktası sağlıyor verilen bilgiler. Dâhi mucidin son dönemlerinde zihnini meşgul eden fikirler (örneğin Einstein’ın genel görelilik teorisini çürüteceğine inandığı bir fikir veya “aklına ilk geldiğinde tam anlamı ile şok olduğunu” belirttiği yeni bir enerji kaynağı düşüncesi) ve bir kısmı bu fikirlerin uzantısı olup Tesla’nın ölümünden sonra gerçekleştirilen icatlara da değinilmesi de doğru bir seçim olmuş kitapta.

Bilimsel yeterlilik açısından W. Bernard Carlson’un yukarıda anılan kitabının, Cheney’in çalışmasından daha doyurucu olduğu yolunda görüşler bulunduğunu ve Tesla’nın evrenini merak edenlerin bu Sırp mucit hakkında hemen her konuda bilgiler içeren, Cameron Prince adında bir mühendisin 2009’da kurduğu ve yönettiği teslauniverse.com’a başvurabileceğini belirtelim son olarak ve bugün hâlâ gizemini koruyan Tesla’nın dünyasına ilk adımın Cheney’in kitabı ile atılabileceğini söyleyelim.

(“Tesla – Zamanın Ötesindeki Deha” – “Tesla – Man Out of Time”)

Genç Bir Doktorun Anıları – Mihail Bulgakov

Ölümünden sonra basılan “Usta ile Margarita” ile yirminci yüzyılın en önemli romanlarından birine imza atan Rus Yazar Mikhail Bulgakov’un 1925 – 27 arasında iki farklı dergide (1919 – 1936 arasında yayımlanan “Meditsinskii Rabotnik” (Tıp İşçisi) ve 1923 – 1930 arasında yayımlanan “Krasnaya Panorama” (Kızıl Görünüm)) tefrika edilen öykülerinden oluşan bir kitap. Genç ve tecrübesiz bir adamın, tek doktoru olarak çalıştığı bir ücra bölge hastanesinde yaşadıklarını konu alan yedi ve onun tanıdığı diğer iki doktorun yaşadıklarını anlatan iki, toplam dokuz öyküden oluşan kitabın orijinali aslında ilk yedisini içerse de, İngilizcedeki ilk baskısında (1975) diğer iki öykü de eklenmiş ve bugün daha çok bu hâli ile yayımlanıyor bu eser. Öykülerin devrim günlerinde geçiyor olması o dönemin havasını hissetmemizi sağlarken, yirminci yüzyıl başında Rus köylülerin hastalıklar hakkında bilgilerini ve cahilliğini de aktarıyor okuyucuya Bulgakov. İlk yedi öyküde doktorun ağzından dinliyoruz yaşananları, son iki öyküde ise bu doktorun tanıdığı başka iki doktorun başlarından geçenleri okuyoruz. Bu anlatıcı farklılığı, öykülerin dilinde de kendisini gösteriyor ve ilk öykülerdeki hafif (tüm ciddi vakalara rağmen) hava yerini daha sert bir dile bırakıyor.

Bulgakov üniversitede tıp okumuş ve hatta önce Birinci Dünya Savaşı’nda, sonra da takip eden iç savaşta doktor olarak görev yapmış; bu görevleri sırasında, öykülerde anlatılan bazı hastalıkları bizzat geçirmiş de üstelik. Doğal olarak kendi yaşam tecrübeleri öykülerin tümünde bir şekilde karşımıza çıkıyor ve kitabın otobiyografik öğelerden beslendiğini söyleyebilmemizi sağlıyor. Çeşitli eserleri Sovyet yönetimi tarafından zaman zaman yasaklanan Bulgakov’un bu öykülerdeki genç doktoru, mezun olur olmaz gönderildiği, Smolensk bölgesindeki sağlık kurumunda tek doktor olarak ve sadece iki ebe-hemşire ve bir sağlık memurunun desteği ile aklına gelebilecek (ve çoğu ile karşı karşıya kalmayı düşünmekten bile korktuğu) her türlü vaka ile uğraşıyor ve yazar da bu vakaları tıbbi detayları ile birlikte okuyucusuna aktarıyor. Aşırı hasta yükü, ücra ve uygarlıktan uzak bir yerde yaşamak, zorlu hava koşulları ve yalnızlık doktorun tecrübesizliğine ekleniyor ve taşıması çok güç bir yük yaratıyor üzerinde. Buna rağmen Bulgakov bu doktorun başına gelenleri anlattığı öyküde onun telaşı ve acemiliklerini nerede ise bir eğlence aracına dönüştürüyor ilginç ve çekici bir biçimde. Kitaptaki son iki hikâye ise yine (en azından biri) Bulgakov’un şahsi deneyimine dayalı ama bu defa yazarın dili -özellikle birinde- karanlık bir havaya bürünüyor. Bu dil farklılığı bu son iki hikâyenin kitabın orijinal baskısında olmamasını da açıklıyor bir bakıma diye düşünmek de mümkün.

Kitaptaki ilk öykü “Horozlu Havlu” adını taşıyor. 1926’da “Tıp İşçisi” dergisinde yayımlanan öykü 1917’de geçiyor ve Moskova’dan gelen Vladmir Bomgard adındaki genç doktorun görev yerine varışını ve asistan olarak çalışmayı beklerken, bir hastanenin tek doktoru olarak atanan 24 yaşındaki bu genç adamın mesleği ile ilgili tereddütlerini ve endişelerini, karşılaşmaktan en çok korktuğu vakalardan birini odağına alarak anlatıyor. “Bir doktorun doğuşu” olarak tanımlayabileceğimiz içeriği, Yunan mitolojisinde tıp tanrısı olan Asklepios’a göndermeler de taşıyor gibi. Bu tanrıya sunulan adaklardan birinin horoz olması, hayatını kurtardığı hastanın bir bakıma doktora “hayat vermesi” ve “ayaksızlığın” Asklepios’un asasındaki yılan motifini çağrıştırması bu ihtimali destekliyor.

Tipi” adını taşıyan ikinci öykü yine 1926’da ve “Tıp İşçisi” dergisinde yayımlanmış ilk kez. Doktor bu kez sadece zorlu bir vaka ile değil, yörenin zorlu kış koşulları ile de tanışıyor ve yorgunlık ve yalnızlık iyice kendisini hissetirmeye başlasa da, kahramanımızın bilgi ve becerisi de artıyor bir yandan. Dili ile klasik edebiyatın tadını hissettiren bu öyküyü “Çelik Soluk Borusu” adlı üçüncü öykü izliyor. İlk kez 1925’te ve “Kızıl Görünüm” dergisinde yayımlanan hikâye, kahramanımızın karşılaştığı bir yeni zorlu vaka olurken, işini yine de iyi yapmanın ve bunun için harcanan çabanın bir başka örneğini anlatıyor bize.

Zifiri Mısır Karanlığı” adlı dördüncü öykü 1925’te “Tıp İşçisi” dergisinde yayımlanmış önce ve “Hayır,… kaderim beni bu sapa yerde tuttuğu sürece Mısır Karanlığı ile mücadele etmeyi sürdüreceğim” cümlesinin bir özeti olabileceği şekilde, koşullar ne olusa olsun savaşma azmi duygusunu içeriyor. Bu azmin Rus devriminin ilk yıllarındaki idealizm ile örtüştüğünü ve diğer öykülerde olduğu gibi burada da devrimci ruha gönderme yapıldığını düşünmek mümkün. Devrimlerin bazen -belki de her zaman- “halka rağmen halkçı” prensibi ile gerçekleştirilebileceğini hatırlatan öykünün ismi, İncil’deki bir bölümden alınmış (Musa’nın elini göğe kaldırarak İsraillilerin yaşadığı yerler hariç, tüm Mısır’ı 3 gün boyunca koyu bir karanlığa gömmesi) ve batıl inançlar ve yobazlığın neden olduğu karanlıktan çıkışın (tıpkı Musa’nın Mısır’dan çıkışı sağlaması gibi) kahraman doktorumuz gibi inatçı savaşçılar sayesinde mümkün olabileceği vurgulanmış.

Beşinci öykü “Ters Vaftiz” adını taşıyor ve 1925’te “Tıp İşçisi” dergisinde tefrika edilmiş ilk kez. Bu kez bir doğumla ilgili zorlu bir vaka geliyor hastaneye ve öykülerin pek çoğunda olduğu gibi başarıyı, rahatlamayı ve huzuru çağrıştıran uyku ile sona eriyor macera. Hastalarla ilgilenmekten başka hiçbir aktivitenin olmadığı bir yörede, uyku günün yorgunluğunu atmak ve yarın yaşanacak bir benzerine hazırlanmak için tek yol olarak görünüyor tüm öykülerde. Altıncı öykü ilk defa 1926’da “Tıp İşçisi” dergisinde yayımlanan “Kayıp Göz”. Öncekilerde olduğu gibi burada da doktorun ağzından anlatılan öykü onun kendi kendi ile hesaplaşması, kendini sorgulaması ve çabalaması üzerinden yaratılan hafif bir mizah da içeriyor. Burada anlatılan vaka için Bulgakov bir köy doktoru olarak çalıştığı dönemde şahsen gerçekleştirdiği bir göz operasyonundan esinlenmiş.

Yıldız Döküntü” adını taşıyan yedinci öykü ilk defa 1926’da “Tıp İşçisi” dergisinde çıkmış okuyucunun karşısına. Doktorun, “frenginin burada kimseyi ürkütmeyişinin, frenginin kendisinden daha korkutucu olduğuna inanmıştım” cümlesi ile izah ettiği üzere, öykü bu hastalığın oldukça yaygın olduğu bir dönem olduğunu hatırlatıyor o yılların. Bulgakov’un kendisi de doktorluğu döneminde sıkça karşılaşmış bu hastalık ile ve hikâyede bu tecrübesini detaylı biçimde aktarıyor.

Sekizinci hikâye orijinal baskıda olmayan ama bugün belki de yazarın en bilinen çalışmalarından biri olan “Morfin”. 1927’de “Tıp İşçisi” dergisinde yayımlanan öyküde bu kez doktor Bomgard’ın kendisinin değil, onun bir büyük şehre tayininden sonra yerine atanan bir başka genç doktorun yaşadıkları anlatılıyor. Bu doktor, Bomgard’a bir mektup yazarak ondan yardım istiyor; hikâyenin adından da anlaşılacağı gibi morfin bağımlılığıdır sorun. Bu genç doktorun yalnızlık ve yoğunluk ile baş etmekte yeterince güçlü olmamasının da yolunu açtığı bağımlılığın öyküsünü anlatan bölümler onun yazdığı bir mektup aracılığı ile aktarılıyor ve müptelalığın insanın nasıl yavaş yavaş ve geri dönmesi zor bir şekilde insanın bir kuyuya sürekli olarak düşmesi gibi bir hâl olduğunu etkileyici bir şekilde aktarıyor okuyucuya. Dili ve içeriği ile öncekilerin aksine karanlık bir öykü bu ve Bulgakov’un kendisinin de bir dönem morfin bağımlı olması öykünün gücünü artırmış kesinlikle.

Son öykü “Ben Birini Öldürdüm” adını taşıyor ve bir doktorun bir insanı isteyerek öldürmesinin imkânsız olduğunu tartışan ve aralarında Bomgard’ın da olduğu birkaç doktordan birinin, bu eylemi isteyerek gerçekleştirmesini onun ağzından anlatıyor. Bu anlatım bölümünün zaman zaman bir Edgar Allan Poe havasını taşıdığı öykü, Rus devriminden sonra yaşanan iç savaşa değinirken, Ukrayna’nın bağımsızlık mücadelesinin lideri Petliura ve askerlerine Sovyet rejiminin gözü ile bakarak sert bir eleştiri de yapıyor. Petliura’yı Yahudilere uygulanan pogromdan doğrudan sorumlu tutuyor bu öykü ve günümüzde Ukrayna’da, özellikle milliyetçiler arasındaki onu kahramanlaştırma yaklaşımına ters düşüyor.

Bulgakov’un tıp okullarında öğretilenlerle gerçek hayattaki pratikler arasındaki farkları da yine kendi tecrübelerine dayanarak anlattığı öyküler sinema ve televizyonda da hayat bulmuş. Bu uyarlamaların en önemlisi Aleksey Balabanov’un yönettiği, 2008 Rusya yapımı “Morfiy” asıl olarak kitaptaki aynı isimli öyküden yapılan bir uyarlama olsa da, diğer öykülerin birkaçı da yer almış senaryoda. 1991’de Sovyetler Birliği’nde Mikhail Yakzhen’in yönettiği ve kitapla aynı adı taşıyan bir televizyon filmi olarak da uyarlanan kitap, 2012’de ise Birleşik Krallık’ta Alex Hardcastle ve Robert McKillop’un yönettikleri bir mini dizi olarak seyircinin karşısına çıkmış.

(“Zapiski Yunogo Vracha”)

Yabancı Bir Ülkeden Haber Geldi – Alberto Manguel

Bugün kendisini asıl olarak Kanadalı gören Arjantinli-Kanadalı yazar Alberto Manguel’in ilk romanı. 1991’de yayımlanan kitap 40 yaşını aşmış yazarların ilk romanlarına verilen McKitterick Ödülü’nü (Birleşik Krallık) ve Kanada Yazarlar Derneği’nin kurgu dalındaki ödülünü kazanan ilginç bir yapıt. Kanada’da başlayan ve geriye dönüşle Cezayir, Fransa ve Arjantin’e uğradıktan sonra başladığı yere ve zamana bağlanan roman “bir babanın kızına açıklaması/anlatısı” olarak özetleyebileceğimiz çok güçlü bir bölümle sona ererken, bir sırrın (okuyucunun en azından ne olduğu hakkında bir düşünceye yavaş yavaş sahip olduğu bir sır bu) üzerine kurulu öyküsünü “karanlık geçmiş” temasını öne çıkararak anlatıyor. Kötülüğün sıradanlığını okuyucunun önüne gözünü kapatamayacağı bir şekilde koyan Manguel bölümlerin bazılarını yazarın, diğerlerini ise karakterlerden birinin ağzından anlatarak okuyucuya farklı bakışlar sağlayan, zaman zaman daha fazlasını bekletse de kesinlikle önemli bir yapıt.

Arjantin’de doğan, ardından sırası ile İsrail, Arjantin, Fransa, İngiltere, Fransız Polinezyası, İtalya, Kanada, Fransa ve ABD’de yaşayan ve hayatını 2021’den beri Portekiz’de sürdüren Manguel’in bu ilk romanı da farklı ülkelere götürüyor okuyucusunu: Günümüzdeki (1990’ların başları) Kanada’da (Quebec) başlıyor öykü; daha sonra bir geriye dönüşle Fransa’nın egemenliği altındaki Cezayir’e gidiyoruz ve bu ülkenin bağımsızlığını elde etmesinden sonra da, 1960’ların hareketliliğini yaşayan Fransa’ya taşıyor bizi Manguel. Ardından askeri diktatörlük dönemindeki 1970’lerin Arjantini’ne gidiyoruz ve sonra da günümüze ve Kanada’ya, bu ülkede yaşanan trajik bir olayla biten ilk bölümün sona erdiği âna geliyoruz. Kanada bölümleri yazarın ağzından, Cezayir, Fransa ve Arjantin bölümleri ise etkileyiciliği ile romana ek bir boyut katan Marianne karakterinin ağzından anlatılmış.

Eski bir Fransız subayı olan Antoine’ın emekli olduktan sonra, eşi Marianne ve küçük kızı Ana ile yerleştikleri Kanada’da, yaz için bulundukları bir sahil kasabasında başlıyor öykü ve bir yaz aydınlığı ve rehaveti içeriyor başlangıçta; bu huzurlu ortamla ilgili ilk soru işareti Marianne’ın “sessizliği” ile çıkıyor ortaya ve sonrasında Cezayir, Fransa ve Arjantin’e uzanan bir geriye dönüşle bu sessizliğin sırrını çözüyoruz. Arjantin’deki diktatörlük döneminde yaşananlar (bizdeki karşılığı Cumartesi Anneleri olan Madres de Plaza de Mayo’dan (Plaza de Mayo Anneleri) işkence ve baskıya), Cezayir’in bağımsızlık mücadelesi sırasında orada olan bitenler, Fransa’da 1960’ların atmosferi ve 1968 olayları geri dönüşle anlatılırken Alberto Manguel karanlık geçmişin izini sürüyor ve, geçmişteki suçlarla yüzleşmeyi ve bu suçların neden olduğu travmaları anlatıyor okuyucuya ve bunu oldukça kişisel görünen (ama elbette asla öyle olmayan) bir öykü üzerinden yapıyor. Roman bittikten sonra okuyucuda kalan belki de en güçlü duygu ise kötücüllüğün karmaşık doğası ve insan doğasında sevgi (ve sıradanlık) ile kötülüğün bir arada bulunabileceğini özellikle son bölümde gücü zirveye ulaşan bir şekilde anlatılması karşısında hissedilen olsa gerek.

Manguel kitabın başına Roma imparatoru Hadrianus’a atfedilen bir şiirin ilk mısraını (“Animula vagula blandula” – Nazik, uçup giden ruh) almış ve romanı kimliği ile ilgili olarak kaynaklarda herhangi bir bilgi bulunmayan Robert Read’e ithaf etmiş. Ardından da iki ayrı şiiri alıntılamış romanını başlatmadan önce: On Yedinci yüzyılda yaşayan İngiliz şair Thomas Traherne’in “News” (Haberler) başlıklı şiirinin ilk dört satırı ve 2005’te ölen Kanadalı şair Richard Outram’ın “Aftermath A Conversation” (Bir Sohbetin Ardından) başlıklı şiiri. Bu eserlerin ilki birinin, bilinmeyen hazinelerin (gerçek ve mecazi anlamda) anahtarının orada olduğuna inandığı bir yabancı ülkeden gelen habere coşku ile sevinmesini ele alır; Manguel’in eserinde yabancı ülkelerden (Cezayir ve Arjantin) bir haber gelmeyecektir ama sırrın açıklaması o ülkelerde yaşananlarda yatmaktadır. Manguel’in 1988’de yazdığı bir makalede, “şiirlerindeki doğaötesi mesaj ne popülerdir ne de kavraması kolaydır ama o İngilizce yazan en iyi ozanlardan biridir” sözleri ile övdüğü Outram’dan alıntıladığı şiir ise “insana özgü acımasız yöntemlerle” veya “Çoğu kişi çocuklara işkence etmiyor. Yapanlar da var ama” gibi ifadelerle acımasızlığın doğası hakkında konuşuyor ve bu bağlamda bakıldığında, Manguel’in bu şiiri seçmesi çok isabetli görünüyor.

Alberto Manguel kitabını anlatılan olayların geçtiği ülkelere göre bölümlere ayırmış: “Burası” (Kanada), “Orası” (Cezayir), Fransa, Arjantin, Kanada. Küçük bir çocuğun denizde boğulmasından sonra söylenen bir cümle (“Hiç kimse asla boğulmaz, hiç kimse asla boğulmaz, hiç kimse asla boğulmaz”), yıllar önce babasını almaya gelenlere engel olmak isterken ölen bir başka çocuk, sessiz kalmayı seçmiş bir anne, yavaş yavaş bugüne sızan karanlık geçmişin izleri gibi öğelerle, bu ülkelerden özellikle Cezayir ve Arjantin’de yaşananlar romanın ana gerilim kaynağını oluşturuyor ve kitap üzeri örtülen travmaların kalıcı ve yıkıcı sonuçlarına değiniyor. Suçluluk duygusu da -hissedilen ve hissedilmeyen örnekleri ile- romanın ilerleyen bölümlerine ve özellikle de finaline güçlü ve çekici bir boyut katıyor. Burada Manguel’in, birkaç karakter üzerinden anlatsa da öyküsünü, Batı’nın hem doğrudan kendisinin işlediği suçlar hem de işlenmesine aracı/yardımcı oldukları üzerinden, eleştirisini bireysel olmaktan öteye taşıdığını da söylemek gerekiyor.

“Suda boğularak ölenlerin ruhunun asla huzura kavuşmadığı” inancının “Asıl huzur bulamayanlar boğarak öldürenlerdir” cümlesi ile cevaplandığı kitabın karakterleri içinde en ilginç olanı Marianne. Cezayir’de doğan bir Fransız olan kadının iki kültür arasında kendi kimliğini ve kadın olarak özgürlüğünü arayışı onu güçlü bir karakter olarak resmediyor ama kadının geç keşfettiği sır onun nasıl bir hayalin içinde yaşadığını gösteriyor bize ve bu da güç resmini zedeliyor doğal olarak. Marianne kadar “kaptan” karakteri de hayli ilginç ve, onun entelektüel, hassas, zarif ve anlayışlı kişiliği, içinde bulunduğu eylemler düşünüldüğünde insan doğasını karmaşıklığı konusunda epey düşündürüyor okuyucuyu.

Romanın ilk bölümlerinde daha duru ve kendisini çok öne çıkarmayan bir anlatımı var Manguel’in ama dikkatli bir okuma, bu yalınlığın arkasındaki sakin gücü ve okuyucuyu bir şeylere hazırlıyor olmasını etkileyici bir şekilde fark ettirecektir kesinlikle. Romanın Arjantin’deki son bölümlerden itibaren hızla yükselen ve örneğin “sırrın keşfi” bölümünde okuyucuyu yüreğinden yakalayan dilini, “babanın kızına hitabı” satırlarında doruğuna çıkarıyor yazar. Sadece virgül kullanarak, adeta soluksuz dile getirilen tek bir cümleden oluşuyor gibi kurulan bu 18 sayfalık kısımda karşı konulamaz bir güce ulaşıyor Manguel ve bir hayat hikâyesinin analizini koyuyor karşımıza hem kahramanlarının hem de okuyucunun yüzleşmesi için.

(“News from a Foreign Country Came”)

Körler Hakkında Mektup – Denis Diderot

Fransız filozof ve yazar Denis Diderot’nun 1749 tarihli eseri. Katarakt ameliyatlarının yapılmaya başlandığı ve başarılı sonuçlar elde edildiği, ve doğuştan körler üzerinde gerçekleştirilen cerrahi operasyonların “mucizeler” yarattığı bir dönemde yazılan kitap bu başarıların sonucu olarak görme ve görsel algılama kavramlarına duyulan ilginin bir ürünü bir bakıma. Adı belirtilmeyen bir kadına (bu kadının on yıla yakın Diderot’nun metresi olan feminist yazar Madeleine de Puisieux olduğuna inanılıyor) yazılan bir mektup şeklinde kaleme alınan eser zamanında özellikle dinle ilgili bir takım ifadeler nedeni ile tepki toplamış ve hatırlı kişiler araya girene kadar da yazarı birkaç ay boyunca hapishanede kalmıştı. Diderot’nun algılama, bilgi ve deneycilik (Bilginin duyular yoluyla, gözlem ve deneyimle kazanıldığını savunan; insanın doğuştan bilgiyle donatılmış olma düşüncesini ret ederek, bütün bilginin zamanla, dış dünyadan duyusal veriler aracılığıyla edinildiğini öne süren görüş) kavramlarını kullanarak ve körlerin deneyimlerine dayanarak; Tanrı, metafizik ve ahlak üzerine yazdıkları ile o dönem için önemli tartışmalara yol açan kitap başta “Encyclopédie” (Ansiklopedi) olmak üzere pek çok önemli eserin sahibi olan, Aydınlanma Çağı’nın bu güçlü isminin okunması gereken bir yapıtı. Bir bilimsel gelişmenin bir filozofa verdiği ilhamın sonucu olan bu entelektüel çalışma Aydınlanma Çağı’nın insanlığın gelişimine sağladığı katkının da ilginç bir örneği.

Diderot eserleri ile dönemin Fransız yönetimlerinin tepkisini çekmiş bir isim ve “Körler Hakkında Mektup” onun bu konudaki tek örneği değil. Yazarlarından biri ve editörü olduğu, 1751 ile 1772 yılları arasında yayımlanan “Ansiklopedi”, İncil’de anlatılan mucizelere kuşku ile yaklaşılan seküler içeriği nedeni ile Katolik Kilisesi ve ardından da Fransız hükümeti tarafından yasaklanmış, esere katkı sağlayan farklı isimler tepkilerden çekinerek projeyi bırakmış ve bazıları da hapse girmişti örneğin. 1746’da yayımlanan ve ilk kitabı olan “Pensées Philosophiques” (Filozofça Düşünceler) ise deizmi savunan içeriği nedeni ile Fransız Parlamentosu’nun kararı ile halka açık bir ortamda yakılmıştı. İsmini koymadan yazdığı “Körler Hakkında Mektup” nedeni ile hapse atılan ve “… gerekse “Körler Hakkında Mektup”, kontrolümden nasılsa kaçmış birtakım düşünce taşkınlıklarından başka bir şey değildirler” demek zorunda kalan yazarın, kitabın Türkçe baskısındaki -adı belirtilmeyen Fransız editörün tanımı ile- “pek ılımlı cüret”inin doğurduğu tepkiyi bugün anlamak imkansız kuşkusuz ama Diderot’nun, eserleri ile arkasındaki fikirlere ilham verdiği Fransız İhtilali’ne daha 40 yıl vardır ve yazar ölümünden beş yıl sonra gerçekleşecek bu devrimi göremeyecektir. Eserin kendisi ise hak ettiği itibara ancak 1820 yılında kavuşabilecektir.

Romalı şair Vergilius’tan bir alıntı ile açmış kitabını Diderot: “Güçlüdürler, ama güçsüz görünürler”. Körler ve algılama yetkinlikleri üzerine olan bir kitap için çok doğru bir alıntı bu kuşkusuz ve yazar, tüm “akademik” çağrışımlarına karşın, “sıradan” okuyucunun da meselelerini rahatlıkla anlayabileceği bu eserinde benzer pek çok doğru örnek, tanım ve yaklaşımla ilginç bir sonuç koymuş ortaya. Örneğin objeleri -ancak- dokunarak algılayabilen/tanımlayabilen bir körün ayna için yaptığı şu açıklama gibi: “Bu öyle bir alettir ki kendisinden uzaktaki nesneler, karşısına uygun bir şekilde konulacak olursa, onları kabartma halinde gösterir; tıpkı elim gibi ama onu bir şeyin yanına koymam gerektirmeden”. Gerek bu tür tanımlamalar gerekse yazarın kendi gözlem ve fikirleri kitabın en önemli yanlarından birinin de göstergesi: Bir yetiye sahip olanların ona sahip olmayanların bu konudaki “eksiklikleri”, becerileri ve kendilerine has kavramlardan oluşan dünyaları konusundaki bilgisizlikleri. Görme yetisi konusunda düşünürsek, görenlerin, körlerin görmenin yerine koyduklarını ve bunu nasıl yapabildiklerini anlamaktan ne kadar uzak olduğumuzu anlatan pek çok örnek veriyor kitapta Diderot. Görenlerin onların dünyasından ne kadar uzak olduğunu anlatan belki de en çarpıcı örnek, doğuştan kör olan bir bireyin yapılan operasyonla görme yetisine kavuştuğunda nasıl görebileceği, gördüklerini nasıl algılayabileceği ve onlarla ilgili daha önceki algıları ile şimdi gördüklerini nasıl ilişkilendirebileceği konusunda yazdıkları yazarın. Küre ve küp cisimlerini ayırt etmeyi dokunarak öğrenmiş bir körün gözleri açıldığında da bunu başarıp başaramayacağı bu konuda çarpıcı bir tartışma alanı yaratıyor örneğin. Tüm bunları “Bir kör gözleri açılınca hemen görebilir mi?” gibi retorik sorularla aktarıyor okuyucuya Diderot.

“Ben genellikle körlerin merhametli olduklarından şüpheliyim” diyen yazar bu düşüncesini “Erdemlerimizin, duyuşumuza ve dış şeylerin üzerimizdeki etkilerine böylesine bağlı olması”na dayandırıyor. Kitabına ek olarak ve, bazı düşüncelerini daha fazla açıklamak ve kimi eleştirilere kaşı cevap olarak yazdığı ve 1782’de Correspondance Littéraire, Philosophique et Critique dergisinde basılan yazısında (Türkçe baskıda yer alıyor bu ek) bu konda geri adım atmış Diderot ve bunun için, kör olan Fransız müzisyen Mélanie de Salignac’ın olağanüstü yeteneklerinden yola çıkmış. Diderot’nun bir diğer kaynağı ise 1 yaşında kör olan İngiliz matemaktikçi ve bilim adamı Nicholas Saunderson olmuş. Matematik tarihinin en önemli isimlerinden biri olan Saunderson’un geometrik hesaplamalar için kullandığı yöntemleri hayranlıkla detaylandıran Diderot, bu bilim adamının Gervaise Holmes adında bir rahiple olan konuşması üzerine (“Eğer Tanrı’ya inanmamı istiyorsanız, ona dokunabilmemi sağlamalısınız”) yazdıkları başını derde sokan asıl unsuru olmuş kitabın anlaşılan. Saunderson’un ağzından yazılan bazı düşüncelerin içerikleri, örneğin evrim teorisini çağrıştıran bölüm, kitabın yarattığı tepkinin nedenlerini daha iyi anlamamızı sağlıyor. Saunderson’a atfettiği sözlerin ve düşüncelerin çoğu aslında Diderot’ya ait. İngiliz politikacı, yazar ve gazeteci John Morley 1878’de yayımlanan “Diderot and the Encyclopaedists” adlı kitabında açıklıyor bu durumu ve Fransız filozofun kaynak olarak gösterdiği eserin ve yazarının sahte olduğunu belirtiyor.

1751’de yayımlanan “Lettre sur Les Sourds et Muets a l’usage de Ceux qui Entendent et Qui Parlent“ (Sağır ve Dilsizler Üzerine Mektup) adlı kitabı ile bir bakıma kardeş bir eser üreten Diderot’nun, fikirleri ile ilham verdiği Fransız Devrimi sırasında, kurşundan imal edilmiş olan tabutu mezardan çıkarılarak silahlar için mermi yapmak amacı ile kullanılmıştı. Onun bu kitabı “entelektüel” tartışmalara meraklı olanlar başta olmak üzere herkesin ilgisini çekebilecek bir klasik, özetlemek gerekirse.

(“Görenlerin Yararına Körler Hakkında Mektup” – “Lettre sur Les Aveugles à l’usage de Ceux Qui Voient”)