Yabancı Bir Ülkeden Haber Geldi – Alberto Manguel

Bugün kendisini asıl olarak Kanadalı gören Arjantinli-Kanadalı yazar Alberto Manguel’in ilk romanı. 1991’de yayımlanan kitap 40 yaşını aşmış yazarların ilk romanlarına verilen McKitterick Ödülü’nü (Birleşik Krallık) ve Kanada Yazarlar Derneği’nin kurgu dalındaki ödülünü kazanan ilginç bir yapıt. Kanada’da başlayan ve geriye dönüşle Cezayir, Fransa ve Arjantin’e uğradıktan sonra başladığı yere ve zamana bağlanan roman “bir babanın kızına açıklaması/anlatısı” olarak özetleyebileceğimiz çok güçlü bir bölümle sona ererken, bir sırrın (okuyucunun en azından ne olduğu hakkında bir düşünceye yavaş yavaş sahip olduğu bir sır bu) üzerine kurulu öyküsünü “karanlık geçmiş” temasını öne çıkararak anlatıyor. Kötülüğün sıradanlığını okuyucunun önüne gözünü kapatamayacağı bir şekilde koyan Manguel bölümlerin bazılarını yazarın, diğerlerini ise karakterlerden birinin ağzından anlatarak okuyucuya farklı bakışlar sağlayan, zaman zaman daha fazlasını bekletse de kesinlikle önemli bir yapıt.

Arjantin’de doğan, ardından sırası ile İsrail, Arjantin, Fransa, İngiltere, Fransız Polinezyası, İtalya, Kanada, Fransa ve ABD’de yaşayan ve hayatını 2021’den beri Portekiz’de sürdüren Manguel’in bu ilk romanı da farklı ülkelere götürüyor okuyucusunu: Günümüzdeki (1990’ların başları) Kanada’da (Quebec) başlıyor öykü; daha sonra bir geriye dönüşle Fransa’nın egemenliği altındaki Cezayir’e gidiyoruz ve bu ülkenin bağımsızlığını elde etmesinden sonra da, 1960’ların hareketliliğini yaşayan Fransa’ya taşıyor bizi Manguel. Ardından askeri diktatörlük dönemindeki 1970’lerin Arjantini’ne gidiyoruz ve sonra da günümüze ve Kanada’ya, bu ülkede yaşanan trajik bir olayla biten ilk bölümün sona erdiği âna geliyoruz. Kanada bölümleri yazarın ağzından, Cezayir, Fransa ve Arjantin bölümleri ise etkileyiciliği ile romana ek bir boyut katan Marianne karakterinin ağzından anlatılmış.

Eski bir Fransız subayı olan Antoine’ın emekli olduktan sonra, eşi Marianne ve küçük kızı Ana ile yerleştikleri Kanada’da, yaz için bulundukları bir sahil kasabasında başlıyor öykü ve bir yaz aydınlığı ve rehaveti içeriyor başlangıçta; bu huzurlu ortamla ilgili ilk soru işareti Marianne’ın “sessizliği” ile çıkıyor ortaya ve sonrasında Cezayir, Fransa ve Arjantin’e uzanan bir geriye dönüşle bu sessizliğin sırrını çözüyoruz. Arjantin’deki diktatörlük döneminde yaşananlar (bizdeki karşılığı Cumartesi Anneleri olan Madres de Plaza de Mayo’dan (Plaza de Mayo Anneleri) işkence ve baskıya), Cezayir’in bağımsızlık mücadelesi sırasında orada olan bitenler, Fransa’da 1960’ların atmosferi ve 1968 olayları geri dönüşle anlatılırken Alberto Manguel karanlık geçmişin izini sürüyor ve, geçmişteki suçlarla yüzleşmeyi ve bu suçların neden olduğu travmaları anlatıyor okuyucuya ve bunu oldukça kişisel görünen (ama elbette asla öyle olmayan) bir öykü üzerinden yapıyor. Roman bittikten sonra okuyucuda kalan belki de en güçlü duygu ise kötücüllüğün karmaşık doğası ve insan doğasında sevgi (ve sıradanlık) ile kötülüğün bir arada bulunabileceğini özellikle son bölümde gücü zirveye ulaşan bir şekilde anlatılması karşısında hissedilen olsa gerek.

Manguel kitabın başına Roma imparatoru Hadrianus’a atfedilen bir şiirin ilk mısraını (“Animula vagula blandula” – Nazik, uçup giden ruh) almış ve romanı kimliği ile ilgili olarak kaynaklarda herhangi bir bilgi bulunmayan Robert Read’e ithaf etmiş. Ardından da iki ayrı şiiri alıntılamış romanını başlatmadan önce: On Yedinci yüzyılda yaşayan İngiliz şair Thomas Traherne’in “News” (Haberler) başlıklı şiirinin ilk dört satırı ve 2005’te ölen Kanadalı şair Richard Outram’ın “Aftermath A Conversation” (Bir Sohbetin Ardından) başlıklı şiiri. Bu eserlerin ilki birinin, bilinmeyen hazinelerin (gerçek ve mecazi anlamda) anahtarının orada olduğuna inandığı bir yabancı ülkeden gelen habere coşku ile sevinmesini ele alır; Manguel’in eserinde yabancı ülkelerden (Cezayir ve Arjantin) bir haber gelmeyecektir ama sırrın açıklaması o ülkelerde yaşananlarda yatmaktadır. Manguel’in 1988’de yazdığı bir makalede, “şiirlerindeki doğaötesi mesaj ne popülerdir ne de kavraması kolaydır ama o İngilizce yazan en iyi ozanlardan biridir” sözleri ile övdüğü Outram’dan alıntıladığı şiir ise “insana özgü acımasız yöntemlerle” veya “Çoğu kişi çocuklara işkence etmiyor. Yapanlar da var ama” gibi ifadelerle acımasızlığın doğası hakkında konuşuyor ve bu bağlamda bakıldığında, Manguel’in bu şiiri seçmesi çok isabetli görünüyor.

Alberto Manguel kitabını anlatılan olayların geçtiği ülkelere göre bölümlere ayırmış: “Burası” (Kanada), “Orası” (Cezayir), Fransa, Arjantin, Kanada. Küçük bir çocuğun denizde boğulmasından sonra söylenen bir cümle (“Hiç kimse asla boğulmaz, hiç kimse asla boğulmaz, hiç kimse asla boğulmaz”), yıllar önce babasını almaya gelenlere engel olmak isterken ölen bir başka çocuk, sessiz kalmayı seçmiş bir anne, yavaş yavaş bugüne sızan karanlık geçmişin izleri gibi öğelerle, bu ülkelerden özellikle Cezayir ve Arjantin’de yaşananlar romanın ana gerilim kaynağını oluşturuyor ve kitap üzeri örtülen travmaların kalıcı ve yıkıcı sonuçlarına değiniyor. Suçluluk duygusu da -hissedilen ve hissedilmeyen örnekleri ile- romanın ilerleyen bölümlerine ve özellikle de finaline güçlü ve çekici bir boyut katıyor. Burada Manguel’in, birkaç karakter üzerinden anlatsa da öyküsünü, Batı’nın hem doğrudan kendisinin işlediği suçlar hem de işlenmesine aracı/yardımcı oldukları üzerinden, eleştirisini bireysel olmaktan öteye taşıdığını da söylemek gerekiyor.

“Suda boğularak ölenlerin ruhunun asla huzura kavuşmadığı” inancının “Asıl huzur bulamayanlar boğarak öldürenlerdir” cümlesi ile cevaplandığı kitabın karakterleri içinde en ilginç olanı Marianne. Cezayir’de doğan bir Fransız olan kadının iki kültür arasında kendi kimliğini ve kadın olarak özgürlüğünü arayışı onu güçlü bir karakter olarak resmediyor ama kadının geç keşfettiği sır onun nasıl bir hayalin içinde yaşadığını gösteriyor bize ve bu da güç resmini zedeliyor doğal olarak. Marianne kadar “kaptan” karakteri de hayli ilginç ve, onun entelektüel, hassas, zarif ve anlayışlı kişiliği, içinde bulunduğu eylemler düşünüldüğünde insan doğasını karmaşıklığı konusunda epey düşündürüyor okuyucuyu.

Romanın ilk bölümlerinde daha duru ve kendisini çok öne çıkarmayan bir anlatımı var Manguel’in ama dikkatli bir okuma, bu yalınlığın arkasındaki sakin gücü ve okuyucuyu bir şeylere hazırlıyor olmasını etkileyici bir şekilde fark ettirecektir kesinlikle. Romanın Arjantin’deki son bölümlerden itibaren hızla yükselen ve örneğin “sırrın keşfi” bölümünde okuyucuyu yüreğinden yakalayan dilini, “babanın kızına hitabı” satırlarında doruğuna çıkarıyor yazar. Sadece virgül kullanarak, adeta soluksuz dile getirilen tek bir cümleden oluşuyor gibi kurulan bu 18 sayfalık kısımda karşı konulamaz bir güce ulaşıyor Manguel ve bir hayat hikâyesinin analizini koyuyor karşımıza hem kahramanlarının hem de okuyucunun yüzleşmesi için.

(“News from a Foreign Country Came”)

Körler Hakkında Mektup – Denis Diderot

Fransız filozof ve yazar Denis Diderot’nun 1749 tarihli eseri. Katarakt ameliyatlarının yapılmaya başlandığı ve başarılı sonuçlar elde edildiği, ve doğuştan körler üzerinde gerçekleştirilen cerrahi operasyonların “mucizeler” yarattığı bir dönemde yazılan kitap bu başarıların sonucu olarak görme ve görsel algılama kavramlarına duyulan ilginin bir ürünü bir bakıma. Adı belirtilmeyen bir kadına (bu kadının on yıla yakın Diderot’nun metresi olan feminist yazar Madeleine de Puisieux olduğuna inanılıyor) yazılan bir mektup şeklinde kaleme alınan eser zamanında özellikle dinle ilgili bir takım ifadeler nedeni ile tepki toplamış ve hatırlı kişiler araya girene kadar da yazarı birkaç ay boyunca hapishanede kalmıştı. Diderot’nun algılama, bilgi ve deneycilik (Bilginin duyular yoluyla, gözlem ve deneyimle kazanıldığını savunan; insanın doğuştan bilgiyle donatılmış olma düşüncesini ret ederek, bütün bilginin zamanla, dış dünyadan duyusal veriler aracılığıyla edinildiğini öne süren görüş) kavramlarını kullanarak ve körlerin deneyimlerine dayanarak; Tanrı, metafizik ve ahlak üzerine yazdıkları ile o dönem için önemli tartışmalara yol açan kitap başta “Encyclopédie” (Ansiklopedi) olmak üzere pek çok önemli eserin sahibi olan, Aydınlanma Çağı’nın bu güçlü isminin okunması gereken bir yapıtı. Bir bilimsel gelişmenin bir filozofa verdiği ilhamın sonucu olan bu entelektüel çalışma Aydınlanma Çağı’nın insanlığın gelişimine sağladığı katkının da ilginç bir örneği.

Diderot eserleri ile dönemin Fransız yönetimlerinin tepkisini çekmiş bir isim ve “Körler Hakkında Mektup” onun bu konudaki tek örneği değil. Yazarlarından biri ve editörü olduğu, 1751 ile 1772 yılları arasında yayımlanan “Ansiklopedi”, İncil’de anlatılan mucizelere kuşku ile yaklaşılan seküler içeriği nedeni ile Katolik Kilisesi ve ardından da Fransız hükümeti tarafından yasaklanmış, esere katkı sağlayan farklı isimler tepkilerden çekinerek projeyi bırakmış ve bazıları da hapse girmişti örneğin. 1746’da yayımlanan ve ilk kitabı olan “Pensées Philosophiques” (Filozofça Düşünceler) ise deizmi savunan içeriği nedeni ile Fransız Parlamentosu’nun kararı ile halka açık bir ortamda yakılmıştı. İsmini koymadan yazdığı “Körler Hakkında Mektup” nedeni ile hapse atılan ve “… gerekse “Körler Hakkında Mektup”, kontrolümden nasılsa kaçmış birtakım düşünce taşkınlıklarından başka bir şey değildirler” demek zorunda kalan yazarın, kitabın Türkçe baskısındaki -adı belirtilmeyen Fransız editörün tanımı ile- “pek ılımlı cüret”inin doğurduğu tepkiyi bugün anlamak imkansız kuşkusuz ama Diderot’nun, eserleri ile arkasındaki fikirlere ilham verdiği Fransız İhtilali’ne daha 40 yıl vardır ve yazar ölümünden beş yıl sonra gerçekleşecek bu devrimi göremeyecektir. Eserin kendisi ise hak ettiği itibara ancak 1820 yılında kavuşabilecektir.

Romalı şair Vergilius’tan bir alıntı ile açmış kitabını Diderot: “Güçlüdürler, ama güçsüz görünürler”. Körler ve algılama yetkinlikleri üzerine olan bir kitap için çok doğru bir alıntı bu kuşkusuz ve yazar, tüm “akademik” çağrışımlarına karşın, “sıradan” okuyucunun da meselelerini rahatlıkla anlayabileceği bu eserinde benzer pek çok doğru örnek, tanım ve yaklaşımla ilginç bir sonuç koymuş ortaya. Örneğin objeleri -ancak- dokunarak algılayabilen/tanımlayabilen bir körün ayna için yaptığı şu açıklama gibi: “Bu öyle bir alettir ki kendisinden uzaktaki nesneler, karşısına uygun bir şekilde konulacak olursa, onları kabartma halinde gösterir; tıpkı elim gibi ama onu bir şeyin yanına koymam gerektirmeden”. Gerek bu tür tanımlamalar gerekse yazarın kendi gözlem ve fikirleri kitabın en önemli yanlarından birinin de göstergesi: Bir yetiye sahip olanların ona sahip olmayanların bu konudaki “eksiklikleri”, becerileri ve kendilerine has kavramlardan oluşan dünyaları konusundaki bilgisizlikleri. Görme yetisi konusunda düşünürsek, görenlerin, körlerin görmenin yerine koyduklarını ve bunu nasıl yapabildiklerini anlamaktan ne kadar uzak olduğumuzu anlatan pek çok örnek veriyor kitapta Diderot. Görenlerin onların dünyasından ne kadar uzak olduğunu anlatan belki de en çarpıcı örnek, doğuştan kör olan bir bireyin yapılan operasyonla görme yetisine kavuştuğunda nasıl görebileceği, gördüklerini nasıl algılayabileceği ve onlarla ilgili daha önceki algıları ile şimdi gördüklerini nasıl ilişkilendirebileceği konusunda yazdıkları yazarın. Küre ve küp cisimlerini ayırt etmeyi dokunarak öğrenmiş bir körün gözleri açıldığında da bunu başarıp başaramayacağı bu konuda çarpıcı bir tartışma alanı yaratıyor örneğin. Tüm bunları “Bir kör gözleri açılınca hemen görebilir mi?” gibi retorik sorularla aktarıyor okuyucuya Diderot.

“Ben genellikle körlerin merhametli olduklarından şüpheliyim” diyen yazar bu düşüncesini “Erdemlerimizin, duyuşumuza ve dış şeylerin üzerimizdeki etkilerine böylesine bağlı olması”na dayandırıyor. Kitabına ek olarak ve, bazı düşüncelerini daha fazla açıklamak ve kimi eleştirilere kaşı cevap olarak yazdığı ve 1782’de Correspondance Littéraire, Philosophique et Critique dergisinde basılan yazısında (Türkçe baskıda yer alıyor bu ek) bu konda geri adım atmış Diderot ve bunun için, kör olan Fransız müzisyen Mélanie de Salignac’ın olağanüstü yeteneklerinden yola çıkmış. Diderot’nun bir diğer kaynağı ise 1 yaşında kör olan İngiliz matemaktikçi ve bilim adamı Nicholas Saunderson olmuş. Matematik tarihinin en önemli isimlerinden biri olan Saunderson’un geometrik hesaplamalar için kullandığı yöntemleri hayranlıkla detaylandıran Diderot, bu bilim adamının Gervaise Holmes adında bir rahiple olan konuşması üzerine (“Eğer Tanrı’ya inanmamı istiyorsanız, ona dokunabilmemi sağlamalısınız”) yazdıkları başını derde sokan asıl unsuru olmuş kitabın anlaşılan. Saunderson’un ağzından yazılan bazı düşüncelerin içerikleri, örneğin evrim teorisini çağrıştıran bölüm, kitabın yarattığı tepkinin nedenlerini daha iyi anlamamızı sağlıyor. Saunderson’a atfettiği sözlerin ve düşüncelerin çoğu aslında Diderot’ya ait. İngiliz politikacı, yazar ve gazeteci John Morley 1878’de yayımlanan “Diderot and the Encyclopaedists” adlı kitabında açıklıyor bu durumu ve Fransız filozofun kaynak olarak gösterdiği eserin ve yazarının sahte olduğunu belirtiyor.

1751’de yayımlanan “Lettre sur Les Sourds et Muets a l’usage de Ceux qui Entendent et Qui Parlent“ (Sağır ve Dilsizler Üzerine Mektup) adlı kitabı ile bir bakıma kardeş bir eser üreten Diderot’nun, fikirleri ile ilham verdiği Fransız Devrimi sırasında, kurşundan imal edilmiş olan tabutu mezardan çıkarılarak silahlar için mermi yapmak amacı ile kullanılmıştı. Onun bu kitabı “entelektüel” tartışmalara meraklı olanlar başta olmak üzere herkesin ilgisini çekebilecek bir klasik, özetlemek gerekirse.

(“Görenlerin Yararına Körler Hakkında Mektup” – “Lettre sur Les Aveugles à l’usage de Ceux Qui Voient”)

İki Kültür – Charles Percy Snow

İngiliz bilim adamı ve romancı Charles Percy Snow’un farklı tarihlerde hazırladığı metinlerden oluşturulan kitabı. Snow’un Cambridge Üniversitesi’nde 7 Mayıs 1959’da yaptığı ve büyük bir yankı yaratan konuşmasının metnine, yine onun 1956’da New Statesman dergisinde yayımlanan makalesinin eklenmesi ile ilk kez 1959’da yayımlanan ve “The Two Cultures and the Scientific Revolution “ adını taşıyan bu kitap, gelen olumlu/olumsuz eleştirilere cevap ve açıklamalar içeren ve 1963’te yayımlanan yeni bir kitabı da getirmişti beraberinde: “The Two Cultures: And a Second Look: An Expanded Version of The Two Cultures and the Scientific Revolution”. Varlık Yayınevi 1973’te bu iki kitabı birlikte ve “Bilim ve Kültür” alt başlığı ile dilimize kazandırmış ilk kez. Bilim insanları ile edebiyat aydınları (beşeri bilimlerin aydınları aslında) arasındaki iletişimsizliğe odaklanan ve bunun modern toplumların geleceği için çok önemli bir sorun teşkil ettiğini, pek çok önemli sorunun çözümüne engel olduğunu ya da en azından zorlaştırdığını ve geciktirdiğini öne süren Snow bu iki farklı “kültür”ün bir araya gelmesi, iki tarafın üyelerinin birbirlerinin kültürlerini anlaması gerektiğini savunuyor ve bunun için de araç olarak eğitim sistemini gösteriyor.

Snow 1959 tarihli metnin başında kendisini “eğitimimle bir bilim adamı, uğraşımla bir yazar” olarak tanımlıyor; daha sonra da kendisinin bir bilim ve edebiyat insanı olarak geçmişini ve konu ile ilişkisini anlatıyor. Snow bilim ve edebiyat dünyalarının birbirlerinden kopukluğunu farklı diller kullanmaları, dünyaya ve topluma birbirine çoğunlukla da zıt düşen bakışlarla bakmaları ve ötekini anlamayı/öğrenmelerini bırakın, hatta aşağılamalarının örneklerini veriyor metninde, sorunun önemini göstermek için. Bilim insanlarını “iyimser” bulduğunu çünkü sorunlar karşısında “ne yapabiliriz” yaklaşımını benimsediklerini, diğer tarafın ise “daha yavaş değişmesi” nedeni ile çözümden çok soruna odaklandığını ve bu nedenle de “karamsar” olduğunu söylüyor Snow; bu ve benzeri bir çok karşılaştırma var kitabında yazarın ve her iki tarafı da eleştiriyor aralarındaki iletişimsizlik nedeni ile. Edebiyat aydınlarınınkini geleneksel kültür olarak tanımlarken Snow, bilim adamlarının “geleceğin kültürü”nün parçası olduğunu söylüyor ve “geleceğin bilim adamının içine işlediğini”, geleneksel kültürün ise “geleceğin var olmamasını dilediğini” ifade ediyor. Kuşkusuz yazar bu derece mutlak görünen yargıları, örneğin “iki kültür”ün mutlak bir ayrım taşıdıklarını kesin bir gerçeklik olarak sunmuyor; Snow daha çok bunu aralarında var olan farkların somut gerçekliğini işaret etmek için kullanıyor. Bu da çok önemli bir mesele Snow’a göre; çünkü “kutuplaşma hepimiz için, hem kişiler olarak bizim için hem de toplumumuz için, gerçek bir kayıptır”.

Bilim adamlarının çoğunun Dickens konusunda en basit bilgilere bile sahip olmayacak kadar “kitabı az kullandıkları”nı ve “geleneksel kültürün tüm yazınının bu ilgiye değmediği” kanısında olduklarını söylerken, onları “kendilerini yoksullaştırmakla” suçluyor Snow. Benzer bir örneği de karşı taraf için termodinamiğin ikinci yasası üzerinden veriyor ve geleneksel kültürün hemen hiçbir üyesinin bu temel bilimsel bilgi konusunda herhangi bir fikrinin olmadığını belirtiyor yazar ve geçmişten de örnekler vererek, örneğin sanayi devrimini bile anlamadıklarını öne sürüyor. Snow’un bilim insanlarını eleştirdiği bir örnek ise, temel bilimlerle uğraşanlarla uygulamalı bilimlerle uğraşanları (mühendisleri) karşılaştırdığı bölümde ortaya çıkıyor ve mühendisleri tutucu bulurken, bilim adamlarının tüm “züppe”likleri ile, uygulamalı bilimlerin ikinci sınıf zekâlar için bir uğraş olduğu kanısında olduklarını dile getiriyor. Bu saptamanın yaklaşık 50 yıl sonra bir Amerikan sitcom’unun ana temalarının biri olması ise hayli ilginç ve eğlenceli olsa gerek: 2007 – 2019 arasında 12 sezon gösterilen ve hayli popüler olan “The Big Bang Theory”de teorik fizikçi Sheldon Cooper karakteri, mühendis Howard Holowitz karakterini küçümseyip duruyordu ve onu kesinlikle bir bilim insanı olarak görmüyordu dizinin sevenlerinin eğlenerek hatırlayacağı gibi.

Bir İngiliz olarak gözlemlerini ve düşüncelerini genellikle kendi ülkesi üzerinden verse de, konuşmayı yaptığı yıllardaki ABD ve Rusya’daki durum ile karşılaştırmalara da sık sık başvuruyor Snow ve İngiltere’yi, ele aldığı meselede daha geride bir noktada görüyor. “Ya kendimizi eğiteceğiz ya da gerileyeceğiz” diyen Snow, çözüm olarak eğitimi öne sürüyor. İngiltere’nin 1950’lerin sonlarındaki durumunu 697 – 1797 arasında var olan Venedik Cumhuriyeti’nin son yıllarındaki hâline benzetiyor yazar. “Tarihin kendilerine ters akmaya başladığını biliyorlardı. Ayak uydurmak için… içinde belirlendikleri biçimi, örneği bozmaları gerekiyordu. Bizimki (İngiltere) nasıl bizim hoşumuza gidiyorsa, var olan biçimleri de onların hoşuna gidiyordu. Onu bozma gücünü kendilerinde bulamadılar hiçbir zaman”. Bu uyarının sertliği Snow’un metninin yaratttığı tartışmaları tetikleyen unsurlardan biri olmuştu kuşkusuz. 1959’daki konuşmasını, “Çok az zamanımız var. Öylesine az ki bir oranlama yapma yürekliliğini bile gösteremiyorum” ifadeleri ile bitiren Snow’un, yine de konuşmasının büyük bir yankı yaratmasını ve haklı/haksız bulacağı eleştirilerle ve övgülerle karşılaşmasını beklemediğinin çok açık olduğunu dört yıl sonra hazırlayacağı ikinci metnin varlığı kanıtlıyor.

1963 tarihli ikinci metin genel olarak ilkine gelen eleştirileri cevaplama ve yazarın kendisini iyi anlatamadığını düşündüğünü ya da doğru örneklendiremediği hususları açıklama amacı taşıyor. İlki gibi iki kültür arasındaki iletişim ve diğerini bilme eksikliğini anlama ve çözüm bulma amacını taşıyan bu metinde “kültür” sözcüğünü seçmesinin nedenini de açıklıyor ve tanımını yapıyor kültürün, ve neden “iki” sayısı ile sınırladığını açıklıyor ayrımını. Bu metinde dikkat çeken bir saptama da toplumları yönetenlerin ve bu bağlamda siyaset grubunun, bilim insanlarından uzak olduğu ve onların kendilerine “söylediklerinden, uygulayacakları gerçeği yakalamakta güçlük çektikleri” yönünde: “Bilim adamları kötü öğütler verebilirler, karar verme durumundakiler de öğütlerin iyi mi yoksa kötü mü olduklarını bilmezler”. Eğitimin tek başına yeterli olmadığını ama kesinlikle gerekli olduğunu söyleyen C. P. Snow bu bağlamda ülkesinin eğitim geçmişini ve sorunlarını da açıklıkla dile getiriyor.

Varlık Yayınevi’nin çevirisinde (en azından 1973 tarihli ilk baskıda) birtakım yazım hataları var ve dipnotlar açısından da -sayısı fazla olmasa da- bazı eksiklikler mevcut. Örneğin “Lucky Jim” adlı romana yapılan göndermeyi Snow’un kendisi açıklama ihtiyacı duymamış; çünkü 1954 tarihli bu Kingsley Amis romanı o yıllarda yazarın ülkesinde hayli bilinen bir eserdi ama bu bilinirlik ülkemiz için ve 1973’te geçerli değiildi kuşkusuz. Dolayısı ile Snow’un gerek duymadığı dipnotun eklenmesi gerekirdi. Bir başka örnek de Alman şair Friedrich von Schiller’in bir dizesinin dipnotta sadece Almancasının yer alması; “Mit der Dummheit kämpfen Götter selbst vergebens” ifadesi Tanrıların bile aptallık karşısında aciz kaldığı anlamına geliyor ve bu dizeyi Snow, ilk konuşmasını yanlış anlayıp haksız eleştiriler yaptıklarını düşündükleri için kullanmış.

The Times gazetesinin 2008’de, düşünsel tartışmaları İkinci Dünya savaşı’ndan sonra en çok etkilemiş 100 kitaptan biri olarak seçtiği eserin 1963 tarihli bölümünde Snow’un görüşlerini daha iyimser bir tona kaydırdığı ve “iki kültür”ü bir araya getirme potansiyeli taşıyan ve onları uzlaştıracak bir üçüncü kültürün varlığı fikrine yaklaştığı görülür. Batı dünyasında döneminde derin tartışmalara yol açan ve aradan geçen 50 yıldan sonra bile üzerine kitap yazılan (Amerikalı tarihçi Guy Ortolano’nun 2009 tarihli “The Two Cultures Controversy: Science, Literature and Cultural Politics in Postwar Britain” adlı çalışması) bu Snow konuşması/metni, çağrıştırabileceği akademik içeriğe rağmen, konunun uzmanı olmayanlar tarafından da rahatlıkla okunabilecek ve meraklısını konu hakkında düşünmeye ve araştırmaya yöneltebilecek önemli bir yapıt.

(“The Two Cultures and the Scientific Revolution” – “The Two Cultures: And a Second Look: An Expanded Version of The Two Cultures and the Scientific Revolution”

Michael K Nasıl Yaşadı – John Michael Coetzee

Güney Afrikalı ve sonradan Avustralya vatandaşlığı da alan John Maxwell Coetzee’nin 1983 tarihli romanı. Aralarında 2003’te aldığı Nobel’in de olduğu pek çok ödülün sahibi olan Coetzee’nin bu romanı da prestijli Booker’ın sahibi olmuştu. Güney Afrika’da ırkçı yönetimin hüküm sürdüğü tarihlerde, 1970 ve 80’lerde, hayali bir iç savaş sırasında geçen öykü Michael K adındaki bir adamın “nasıl yaşadı”ğını anlatıyor okuyucuya. Nedenini anlayamadığı bir savaşın egemen olduğu bir toplumda, tüm ”saf”lığı ile direnen bir karakter olan Michael K fiziksel görünüşü (tavşan dudaklı doğmuştur) ve, yavaş haraketleri ve sessizliğinin de katkısı ile herkesin az ya da çok tepeden baktığı birisidir. Roman onun annesi ile birlikte Cape Town’dan annesinin köyüne çıktığı yolculuğun öyküsü olarak başlarken, daha sonra genç adamın sessiz mücadelesi ve, yaşam ve özgürlük savaşının güçlü hikâyesi olarak devam edecektir. Temel olarak “insanın değeri” üzerine bir kitap bu ve Coetzee’nin aldığı Booker ödülünü haklı kılan dili, etkileyici bir başkarakter portresi ve savaşın (ve beraberinde getirdiği tüm kötülüklerin) neden olduğu anlamsızlığı güçlü bir biçimde anlatması ile çok önemli bir yapıt.

Coetzee romanın başına Antik Yunan döneminden bir filozof olan Herakleitos’un bir sözünü koymuş: “Savaş tüm insanlığın atası ve tüm insanlığın kralıdır; ve kimini tanrı yapar, kimini insan; kimini köle kılar, kimini özgür” (Türkçedeki ilk basım olan ve Adam Yayınları’ndan çıkan çeviride -orijinalinde var mıydı bilmiyorum ama- sözün sahibi ile ilgili bir bilgilendirme yok ve bu türden eksiklik kitapta birkaç kez daha çıkıyor okuyucunun karşısına). Filozofun bu sözü onun “zıtların birliği” ve “zıtların çatışması” kavramlarının bir örneği olarak gösterilir ve başka birkaç sözü ile birlikte Herakleitos’un düşüncesinde savaşın bir kavram ve gerçeklik olarak önemli bir yer tuttuğunun kanıtı olarak kullanılır. Coetzee’nin kitabı, taraflarını doğrudan dile getirmese de, Güney Afrika’nın ırkçı beyaz yönetimi ile siyah “gerillalar” arasında olduğu anlaşılan ve ima ettiği ve yıllarca süren savaşın aslında parçası olmayan Michael K’nin ondan nasıl etkilendiğini ve onun tarafından bir bakıma “köle” kılındığını anlatıyor ve genç adamın “özgürlük” arayışını ve mücadelesini, genel olarak “insan olma ve insan olarak görülme” mücadelesinin sembolü olarak kullanıyor.

Öyküsü boyunca karşısına çıkan tüm insanların az ya da çok kendilerinden aşağıda gördüğü veya kötü davrandığı ya da en iyi ihtimalle acıdığı bir adam Michael K; bunun tek istisnası bir süre kaldığı bir hastanedeki bir doktor ki onun tüm iyi niyeti, anlama çabası ve yardımcı olma arzusunda bile bir acımanın varlığını hissediyorsunuz. Romanı Michael K’nin doğumu ile açan Coetzee, bebeğin annesinin oğlunun tavşan dudağı karşısındaki tepkisi (“Anna K’nin daha ilk gününden bu kapanmayan ağıza ve içinin göz alıcı pembesine kanı ısınamadı. Karnında aylarca böyle bir şey büyütmüş olma düşüncesi bile onu ürpertmeye yetiyordu”) üzerinden ona hep sürecek olan bu olumsuz bakışın trajik bir örneğini veriyor. Babasını hiç tanımayan Michael K, zenginlerin (açık bir şekilde belirtilmese de, beyazların elbette) evlerinde temizlikçilik yapan annesi tarafından “özründen ve işlek bir zekâsının olmayışından dolayı “özel bir okul”a gönderiliyor ve kendi bozulan sağlığı nedeni ile ona ihtiyacı olunca yanına alıyor ancak. Belediye parkında bahçıvanlık yapan Michael K, kendisine karşı olan bu sevgisizliğine rağmen, hastalığı sırasında annesine samimi bir ilgi gösteriyor ve sonunda onunla birlikte köylerine doğru bir yolculuğa çıkıyor. Bu yolculuk ve sonrasında yaşananlar Michael K’yi farklı insanlarla tanıştıracak ve kendisini hastaneden dağlara ve bozkırdan değişik türdeki toplama kamplarına farklı mekânlarda bulacaktır.

Şehirlerde geceleri sokağa çıkma yasağı olan bir dönemde yaşıyor Michael K ve soyadı romanda hiç açık bir biçimde yazılmıyor. Soyadının K olarak belirtilmesini, Kafka’nın “Der Process” (Dava) romanının kahramanı Josef K’ye veya Heinrich von Kleist’ın “Michael Kohlhaas”ın aynı isimi kahramanına gönderme olarak görmek mümkün. Kafka’nın kahramanı ne olduğunu hiç öğrenemeyeceği bir suçla yargılanırken, asla erişemediği bir otorite ile başı derttedir. Michael K de içine düştüğü ve hatta taraflarından birinden olmakla suçlandığı bir savaşı anlamaz ama sorgulamaz da hiç ve “Herkes yardım ederdi nasılsa. İnsanlar iyiydi…” diye düşünecek kadar da “saf”tır. Oysa tüm öyküsü boyunca, doktor dışında herkes ona bu düşüncesinin yanlışlığını gösterip duracaktır; kötü davranmayanların tercihi ise genellikle onun varlığını görmezden gelmek olacaktır. Coetzee bu ilginç karakteri, bir iç savaş ortamında resmederek onun varlık meselesini daha da etkileyici kılmış görünüyor.

Üç bölümden oluşuyor kitap: ilk ve son bölümler yazarın ağzından anlatılıyor ve hep K’nin içinde olduğu anlar getiriliyor okuyucunun karşısına; ikinci bölüm ise bir rehabilitasyon kampında (gerillaların “topluma kazandırılması” için kurulan bir “eğitim kampı” bu) K’nin tedavisi ile ilgilenen ama onu tedaviye bir türlü ikna edemeyen doktorun ağzından yazılmış. Bu kamp K’nin atıldığı tek kamp değil; işsizler, evsizler, dilenciler ve “dağa çıkmaması” için gençlerin yerleştirildiği ve bedava işgücü olarak kullanıldıkları bir diğerinde de kalıyor genç adam bir süre. Uzun bir süre insanlardan uzak yaşayan (bunu seçen ve/veya olayların onu bu tercihe zorladığı) K’yi Coetzee’nin ağzından okuduğumuz bölümlerde yazarın, K’nin fiziksel ve zihinsel olarak yanında duruyormuş gibi bir dil kullanması adeta doğrudan K’yi dinliyormuşuz havası yaratıyor ve bu da okuyucu olarak bizim onu çok daha iyi anlamamızı sağlıyor. Onun bozkırın ortasındaki bir alanı kendisi için bir bahçeye dönüştürme çabasının, o toprakların askerlerin mayın döşediği bir alana dönüşmesi ile sonuçlanması gibi “trajedi”lerin anlamı (ya da aslında, anlamsızlığı) yazarın sade anlatımına rağmen, okuyucuya dokunan bir etkileyiciliğe bu sayede kavuşuyor.

Pek çok kişinin çok saf ve cahil biri olarak gördüğü ve buna göre davrandığı K’nin direnişinin, tüm sessizliğine rağmen, aslında oldukça güç ve cesaret gerektiren bir eylem olması romanın ana unsurlarından biri. Ona ulaşmaya çalışan doktorun “Hiç kimse unutulmaz” demesi veya yine onun K’ye yazdığı ve çok güçlü bir içeriği olan bir mektup havasında oluşturulan bölümdeki “Ne bir belgen var, ne ailen; bir dostun olmadığı gibi, kim olduğunun da bilincinde değilsin. Bilinmeyenlerin içinde bir bilinmeyen, öylesine bir bilinmez ki, neden bir dâhi olmasın!” sözleri, okuduğumuzun, dünyada iz bırak(a)mayan bir insanın öyküsü olduğunu söylüyor bize. Coetzee savaşın anlamsızlığının karşısına, Michael K’nin ve onun sembolü olduğu tüm insanların her birinin değerinin altını çiziyor ve yine her birinin görülmeyi/bilinmeyi hak ettiğini söylüyor.

Savaşın anlamsızlığının ortasında, doğal bir içgüdü ile özgürlüğünü arayan Michael K’nin bu mücadelesi üzerinden, “İnsan böyle yaşayabilir” diyerek aslında insanlığın ne kadar basit bir doğruyu yitirdiğini anlatıyor Coetzee. Özetlemek gerekirse, insanlarını -kitabın farklı bölümlerinde Michael K için kullanılan ifadelerden ve yaşadıklarından yola çıkarak söylersek- bir “asalak” ve “mahpus”a çeviren bir ülkenin bu kasvetli öyküsü okunması gereken çağdaş romanlardan biri.

(“Life & Times of Michael K”)