Dönemeçte – Tarık Buğra

Türk edebiyatının muhafazakâr aydınlarından Tarık Buğra’nın 1980 tarihli romanı. Eserlerinde Anadolu, Anadolu halkı ile aydınların ilişkisi, cumhuriyetin kuruluşu, gelenekler ile Batıcı yaklaşımın çatışması gibi konuları sıklıkla işleyen yazarın bu kitabı 1940’lı yılların ikinci yarısında (1946 ile 48 arasında) bir Anadolu kasabasında geçiyor ve yeni kurulan Demokrat Parti ile hareketlenen siyasî atmosferle birlikte doktor Şerif adındaki baş karakteri üzerinden meselesi olan ve içinde bulunduğu ortamın umursamazlığının bir parçası olan bir aydını anlatıyor. “Küçük Ağa” ve “Küçük Ağa Ankara’da” adlı romanları ile Kuvâ-yi Milliye ruhunu ve bu ruhun Ankara’da yaşadıklarını anlatan yazar, “Firavun İmanı” adlı kitabında ise Sakarya Savaşı’nın öncesi ve sonrasında Cumhuriyet’in kuruluşunu ve ona karşı oluşmaya başlayan muhafazakâr tepkiyi ele almıştı. Buğra’nın “Yağmuru Beklerken” adlı romanı Türkiye’nin Serbest Fırka ile çok partili hayata ilk geçiş denemesini konu edinirken, “Dönemeçte” aynı denemeyi Demokrat Parti üzerinden anlatıyor. Buğra sağ kesimden bir aydın olarak; Cumhuriyet, onun kurucuları ve Batılılaşma ile ilgili meseleleri olan ve bu meseleleri anlatırken de temel olarak aydınların ve Anadolu halkının birbirlerinden kopması, cumhuriyetin vaat ettiğini gerçekleştirememesi ve aydınların hayal edilen ideal konumlarından çok farklı bir noktaya giderek süratle yozlaşan yeni rejimin parçası olmaları tezini destekleyen içeriklerle oluşturmuş bu adı geçen romanları. Bunu yaparken de, Dönemeç’te olduğu gibi, muhafazakâr ve dinî referanslara sıklıkla başvurmuş Buğra ve net bir cumhuriyet eleştirisi yapmış.

Her ikisinin de ana karakteri Şerif olsa da, birbirleri ile tam anlamı ile kaynaşmayan iki farklı hikâye anlatıyor bize Buğra. Bunların ilki Şerif’i de içine alan bir aşk hikâyesi, diğeri ise kuruluşundan itibaren faaliyetlerini artan bir hızla sürdüren Demokrat Parti’nin yarattığı siyasî atmosfer ve politikadan hep uzak duran Şerif’in -sorgulasa da- parçası olmaktan başka bir yol aramadığı umursamazlığının bu hareketlenen atmosfer karşısındaki tutumu. Romandaki hemen tüm karakterleri kendi mesajlarının bir aracı olacak şekilde inşa eden Buğra, Şerif’in tutumları üzerinden, paralel yürüyen iki hikâyeyi bir arada tutmaya çalışmış ama tam bir başarı olduğunu söylemek zor sonucun.

Anadolu halkının doğru bir temsilcisi olarak oluşturulan Fakir Halid karakteri Buğra’nın da içinde bulunduğu sağ kesimin idealize ettiği bir tipleme. Dindar, tüm zenginliğine rağmen dünya hırslarından sıyrılmış (ideal bir düzende neden zenginlik diye bir kavram olması gerektiğini sorgulamamızı beklemiyor yazar), Mesnevî okuyan ve Demokrat Parti hareketinin parçası olmak gerektiğine inanan bir ticaret adamı Halid. Başta bu karakter üzerinden oluşturdukları olmak üzere Buğra inançla ilgili referanslara sıkça başvuruyor ve hep olumlu bir içerikle yapıyor bunu. Daha romanın ilk sayfasında, sabah ezanını okuyan müezzinin sesini “Bu seste insanı küçük hesaplardan, hırslardan… ve dertlerden utandıran bir şeyler vardı” ifadesi ile tanımlayan yazar, caminin romandaki tüm olumsuz aydın tiplemelerinin müdavimi olduğu Şehir Kulübü’nün az ötesinde olduğunu vurgulayarak kendince iyi olan ile kötüyü bir parça kaba bir sembolizmle yan yana getiriyor: İnançlı halk ile tüm boş vakitleri bu kulüpte içki, kumar ve boş dedikodular ile geçenleri birlikte getiriyor okuyucunun karşısına ve kendince doğru olanı işaret ediyor roman boyunca yaptığı gibi. Romanı zaman zaman edebî bir metinden Buğra’nın politik manifestosuna dönüştüren de yazarın bu tür tercihleri oluyor. Hikâyenin akışı içinde Şerif’in sorgulamalarının, düşüncelerinin zaman zaman edebî bir dilden çok, bir inceleme yazısına dönüşmesi de bunun bir sonucu. Örneğin Şehir Kulübü’ne gelen aydınlar için yazılan “Gerçekten de, anında cezalandırmadığı veya cezanın ne olduğunu bilmedikleri için Tanrı’ya karşı kabalaşan bu insanlar…” cümlesinin Şerif’in değil de, Buğra’nın düşünceleri olduğu açık; hem kullanılan dil gösteriyor bunu hem de bir karşı düşünceye yer vermiyor yazar. Özetle, Buğra “Cumhuriyet’ten bir süre sonra başlayan büyük değişmelerin okuyup yazanların köklerini bıçakla kestiğini, onları halktan, yâni geldikleri, beslendikleri ve beslenmek zorunda bulundukları yerden kopardığını…” yazarken kendi düşüncelerini iletiyor bir sağ aydın olarak.

Buğra eleştirisini aydınlarla ve “Halkçı”lar (CHP ve Millî Şef İnönü taraftarları) ile kısıtlı tutmuyor ama; mevcut yönetimin yozlaşmasına işaret ettiği gibi, Demokrat Parti ile birlikte geleceğine inandıkları yeni hayatta iktidarın, dolayısı ile çıkarların parçası olmak için hırsla hareket edenlerden ve cahilliğin egemen olmaya başlamasından da şikâyetçi oluyor. Hatta çok daha ileri giderek, ilçeye bir miting için gelen Bayar ve Menderes’in adını vererek yeni politikacıların ikiyüzlülüğünü de (halka yaptıkları provokatif konuşmaların gazetelere sansürlü bir şekilde geçmesini sağlıyorlar) açıkça belirtmekten geri kalmıyor. Özetle söylemek gerekirse, Buğra Anadolu’nun saf halkı ile aydınların ülkenin İslâmi – muhafazakâr referansları ile örülü bir dünyada buluşmaları gerektiğine inanıyor ve romandaki tüm karakterleri de bunun üzerine kuruyor. Benzer dönemin edebiyatçıları olan Kemal Tahir ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun yaklaşımının tam tersi bir yerde duran bir anlayışın ürünü bu eser. Aydınlanmacı bir yaklaşımı hemen tamamen ret eden ve siyasî olarak nitelendirebileceğimiz roman Buğra ve benzer düşüncede olanların bir bildirisi sınıfına sokulabilir rahatlıkla bu nedenle.

Adının da vurguladığı gibi Türkiye tarihindeki bir dönemeci ele alıyor roman ve bu dönemeçte de yanlış seçim yapıldığını (yeni yolun sahiplerinin de yozlaştığını ve hayal kırıklığı yarattığını) söylüyor. Savaştan yenik çıkan Almanya yeniden doğarken, savaşa hiç girmeyen Türkiye’nin savaşa girmediği halde yoksul bir durumda olmasını eleştiren yazar burada Krupp firması örneğini veriyor bir karakterin ağzından ama bu firmanın Nazi rejimini desteklediğini, İkinci Dünya Savaşı boyunca Hitler’in ordusu için çalıştığını ve hatta bu dönemde “köle” işçi çalıştırdığından hiç söz etmiyor. Aynı bağlamda Almanlar’ın tarihlerinde 3 kez yeniden doğduğunu ve bu doğuşun farklı rejimlerle (feodalizm / imparatorluk, faşizm ve kapitalizm) gerçekleştiğini söyleyerek önemli olanın düzen olmadığını iddia ediyor. İnsan malzemesinin, değerlerinin önemli olduğu kuşkusuz ret edilemez ama örneğin bir faşizm ve kapitalizm ilişkisini görmezden gelen ve faşizm gibi bir kötülük rejimini bile doğrulamaya açık bu yaklaşım kabul edilebilir değil.

Atatürk’ün “Türk, Öğün, Çalış Güven” sözüne açık bir göndermenin mevcut rejimin eleştirisi olan bir konuşmanın parçası yapıldığı romanın -tezlere katılıp katılmamanız bir yana- bir meselesi olması ve buna dürüstlükle yaklaşması en önemli yanlarından biri. Şerif karakterinin güçlü bir biçimde çizilmesi, dört farklı karakteri ilgilendiren bir aşkın trajikliğinin gerilimi ile birlikte yine güçlü bir şekilde yaratılması ve anlatılan ilçe hayatının Buğra’nın sağlam gözlemlerinin izlerini taşıması gibi önemli çekicilikleri de var kitabın. Halkın cahilliği ve aydınların umursamazlığı, buna karşılık Demokrat Parti ile birlikte siyasete girenlerin tehlikeli ataklığının ülkeyi karşı karşıya bulunduğu dönemeçte yanlış bir yola saptıracağından endişe duyan (ve saptırdığını tespit eden) Tarık Buğra’nın, Fakir Halid ile Doktor Şerif arasındaki ilişki üzerinden resmini çizdiği aydın ve halk birlikteliği bizde belki de Tanzimat’tan beri tartışılan ve her zaman sıcak kalacak bir tartışma konusu. Tezlerine karşı çıkılabilir ama yazarın bu arayışa katkı sağladığı romanı özellikle politik arka planı olan hikâyelerden hoşlananlar için çekici özelliklere sahip ve üstelik bir aşkın gerilimi ile de zenginleşmiş.

Solaris – Stanislaw Lem

Polonyalı yazar Stanislaw Lem’in sadece kendisinin değil, tüm bilim kurgu edebiyatının da başyapıtlarından biri olan romanı. İlk kez 1961’de yayımlanan kitap bir uzay istasyonunun konuşlandığı gezegenin tümünü kaplayan gizemli bir okyanusun niteliğini anlama ve onunla iletişim kurma çabasını ve bu okyanusun istasyondaki insanları tuhaf bir şekilde etkilemesini anlatıyor. Tiyatro, bale ve opera uyarlamaları da olan roman bir kez televizyon filmi olarak, dört kez de sinemaya uyarlanmış: Lidiya Ishimbaeva ve Boris Nirenburg’un yönettikleri 1968 tarihli SSCB yapımı televizyon filmi, uyarlamaların en başarılısı olarak kabul edilen ve Andrei Tarkovsky’nin yönettiği 1972 SSCB yapımı başyapıtı, Steven Soderbergh’in 2002 tarihli Amerikan yapımı ve Japon yönetmen Ryûsuke Hamaguchi’nin 2007’de ve henüz öğrencilik zamanlarında çektiği filmi. Kitapta oldukça önemli bir yer tutan astrobiyolojik unsurlar -belki de sinemaya taşınmalarının güçlüğü ve hatta imkânsızlığı nedeni ile- bu uyarlamalarda pek yer bulamazken, Lidiya Ishimbaeva ve Boris Nirenburg’un filmi romana en sadık kalan uyarlama olmuş, diğer uyarlamaların aksine istasyondakileri değil, gezegenin kendisini odağına almıştı.

Lem’in kitabı bir olay (veya olaylar zinciri) anlatmıyor okuyucuya. Kitabın türünü anlatmak için kullanılan “felsefi bilim kurgu” ifadesi gerçekten de çok doğru bir seçim bu nedenle; insanların keşfetmek için uzayın her köşesine erişmeye çalıştığı zamanlarda “kendini keşfettirmeyen” bir gezegen ve o gezegeni tamamen kaplayan bir okyanusun gizemi üzerine odaklanıyor roman. Uzun sayfalar boyunca bu gizemle ilgili onlarca teori, yüzlerce (belki binlerce) araştırma ve kitaptan söz ediyor Lem. Okyanusun niteliği veya neyin sembolü olduğu konusunda pek çok yorum yapılmış bugüne kadar ve hatta bu gizemli “canlı” varlığın Sovyetler Birliği’ni temsil ettiğini söylemeye kadar uzanmış bu değerlendirmeler. Belki de okyanusun ne olduğunu bir kenara bırakıp, insanların onu anlama ve onunla iletişim kurma çabasına ağırlık vermek ve onun uzay istasyonundakiler üzerindeki etkisini ele almak gerekiyor asıl olarak.

İstasyona yeni gelen bir adamın ağzından anlatılan romanda onun dışında iki karakter daha ve kuşkusuz romanın en gizemli ögelerinden biri olan “ziyaretçi”ler var. Kevin adındaki anlatıcı iki ayrı güneşi olmasına rağmen, beklenenin aksine yörüngesi değişmeyen gezegenin istasyondaki diğerlerine ve kendisine gönderdiği ziyaretçilerin sırrını -okyanusunki ile birlikte- anlamaya çalışırken bizi de çabasının parçası yapıyor ama herhangi bir çözüm veya açıklama sunmuyor bize. İletişim çabasının sonuçsuzluğu insanların kendi türleri dışındakileri anlamasının imkânsızlığına işaret ederken, Snow isimli karakterin şu sözleri uzayın keşfi çabalarının arkasındaki asıl amaçla ilgili olarak -romanda sonradan üzerinde durulmasa da- tartışmaya ve düşünmeye değer bir fikir öne sürüyor aynı bağlamda: “Aslında kozmosu ele geçirmek değil istediğimiz, yalnızca Yer’in sınırlarını kozmosun sınırlarına dek genişletmek istiyoruz… Yalnızca İnsan’ı arıyoruz biz, başka dünyalara gereksinimimiz yok. Ayna gerek bize. Başka dünyaları ne yapacağımızı da bilmiyoruz… Bizimkinden üstün bir gezegen, üstün bir uygarlık arıyoruz, ama kendi geçmişimizin prototipi üzerinde gelişmiş olsun istiyoruz…”. Gezegeni ve okyanusu anlama çabasının umarsızlığını da açıklıyor bu sözler bir bakıma; insanın arayışına kendi birikimi, değerleri, beklentileri ve amaçları açısından yaklaşıyor olması (ve belki de bunun bir alternatifinin olmaması) bu çabayı umarsız kılan.

Romanın önemli yanlarından biri de ziyaretçilerden biri olan ve Kevin’e gelen Rheya’nın kendisinin ne olduğu konusundaki kafa karışıklığı. “Neyim ben” sorusunun çok iyi bir özeti olduğu kimlik karmaşası, en az kendilerine ziyaretçi gelenlerin bu ziyaretçilerin onların geçmişlerindeki suçluluk duyguları ve trajedileri ile bağlantılı olması kadar önem taşıyor. Her parçası ile birisi gibi olmak ama gerçekten o birisi olup olmadığından emin olamamanın neden olacağı karmaşayı Rheya karakteri üzerinden etkileyici bir şekilde anlatıyor Stanislaw Lem. Bununla bağlantılı olarak, yitirilen bir insanı ve onunla ilgili tüm anıları tekrar bulmanın -bulunanın gerçekliği söz konusu olmayacak olsa da- yaratacağı ikilemi de çok iyi işliyor. Tekrar yakalanan ve bir suçluluk duygusunu giderecek mutluluk fırsatına gerçekliğini umursamadan sarılmanın anlamı ya da anlamsızlığı üzerinde düşünmenizi de sağlıyor Lem ve sadece bir bilim kurgu yazarı olmanın çok ötesine geçiyor.

İletişim kavramı da Lem’in eserindeki önemli temalardan biri; sadece okyanusla istasyondaki insanlar arasındaki değil, bu insanların kendi aralarındaki ve daha da çarpıcı olarak onların ziyaretçileri ile olan iletişim nitelikleri ve olasılıkları ile sürekli kendisini gösteriyor roman boyunca. Bu kavramı işlemekte gösterdiği başarıyı ele aldığı diğerlerinde de gösteren Lem’in, bilim kurgunun başyapıtlarından biri olan bu romanı felsefe, astronomi ve biyoloji meraklılarının da ilgisini çekebilecek önemli bir yapıt kesinlikle ve bir klasik.

Aşktan Söz Ettiğimizde Sözünü Ettiklerimiz – Raymond Carver

ABD’nin en büyük yazarlarından kabul edilen Raymond Carver’ın ilk kez 1981 yılında yayımlanan öykü derlemesi. 1988’de henüz elli yaşındayken akciğer kanseri nedeni ile hayatını kaybeden ve şiirleri ile de tanınan Carver’ın öyküleri çeşitli kısa filmlere kaynaklık ettiği gibi Amerikalı sinemacı Robert Altman 1993’te yazarın bu kitaptan iki öykünün de aralarında yer aldığı dokuz öyküsünden ve bir şiirinden yola çıkarak, Venedik’te Altın Aslan kazanan “Short Cuts” (“Sosyeteden İnsan Manzaraları”) adlı filmi çekmişti. Toplam on yedi öykünün yer aldığı kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısında çok doğru bir biçimde belirtildiği gibi “yalın ve ekonomik” biçim ve içerikleri ile dikkat çekiyor Carver’ın hikâyeleri. Genellikle çok büyük olaylar anlatmıyor Carver ya da çok trajik bir olayı konu edindiği zaman bile sadelikten ve “sıradan” bir resim çizmekten vazgeçmiyor. İlk bakışta öylesine “sıradan” görünüyor ki okuduğunuz, her an dünyanın herhangi bir yerinde yaşanabilecek türden bir ana / anlara tanık olduğunuzu düşünüyorsunuz. Carver’ın yazar olarak başarısı bu sıradanlıkların her birinin kendine özgü olduğunu ve her birinin farklı bir insanlık hâlini temsil ettiğini gerçekçi bir biçimde okuyucuya anlatabilmesi ve onun sanki kendi hayatından bir ânı seyredermiş gibi okuduğuna yakın hissetmesini sağlayabilmesi.

“Basitlik” Carver’ın kitabındaki öykülerin tümü için rahatlıkla kullanılabilecek bir ifade; ama basitliğin bir edebiyat eserinde bu denli doğal ve etkileyici olabilmesi onun olağanüstü başarısının göstergesi kesinlikle. Yazar okuyucuyu büyük karakterler, büyük olaylar vs. ile etkilemeye çalışmıyor. Öykülerin çoğunlukla orta sınıftan insanlardan oluşan karakterleri her an sokakta karşımıza çıkabileceklerden seçilmiş ve onları popüler edebiyat eserlerinin yaptığının aksine olduklarından farklı göstermeye çalışmıyor Carver; oldukları gibi, değiştirmeden, hikâyelerini çarpıtmadan ve başlarına gelenleri büyük şeyler anlatıyormuş havası yaratmadan (büyük şeyler anlattığında bile) getiriyor okuyucunun önüne. Kitaba adını veren öykü doğrudan aşk üzerine yazılmış ama diğerleri doğrudan bu tema üzerine değil gibi görünüyor. Yine de hemen tamamı aşkın varlığı, yokluğu, kaybedilmesi vs. gibi durumların doğrudan ya da dolaylı olarak etkilediği insanları getiriyor önümüze.

Carver’ın öykülerinin sinemacılara neden cazip geldiği çok açık: Bu öykülerin bir kısmının tamamı adeta bir filmin bir sahnesi havasını yaratıyor okurken, diğerlerinin ise birkaç film sahnesinden oluştuğunu düşünmek mümkün. Sanki yazar alçak gönüllü bir yönetmen gibi kamerasını alıp, tek başına sokulmuş insanların arasına ve onların günlük hayatlarını hiç müdahale etmeden kayıt altına almış. Kitabın Türkçe baskısının Ümit Kıvanç tarafından hazırlanan kapağında Amerikalı ressam Edward Hopper’ın “High Noon” adlı resmine yer verilmiş ve kitapla aynı adı taşıyan öykünün atmosferine çok uygun bir seçim olmuş bu. Bu öyküde iki çift içlerinden birinin evinde toplanır ve aşk hakkında (aşkın tanımı, anlamı, yaşam vericiliği ve öldürücülüğü hakkında) konuşurlar; hüzünlü bir konuşmadır bu ve bir yere varmaz. Sade diyaloglar aşkın varlığının da yokluğunun da hüzün vericiliğini anlatır sürekli ve Hopper’ın resmi de bu hüznün görsel karşılığıdır sanki. Öyküdeki kadınlardan birinin bir öğle vakti -belki de bu konuşmadan sonra- evin kapısından dışarı bakışıdır bu: Tıpkı öykünün kendisi gibi sıradan bir andır burada tanık olduğumuz ama bu sıradanlık Carver gibi yalın bir dilin ustasının aracısı olmasına benzer şekilde, o anın parçası olan karakterler için çok önemli bir şeylerin varlığını da hissettirir bize.

Başlamaları ve bitirmeleri, terk etmeleri ve terk edilmeleri, kabullenmeleri ve ret edişleri, birleşmeleri ve ayrılmaları, umutları ve umutsuzlukları, yeni başlangıçları ve yıpranmaları anlatan öyküler bunlar ve “… aşktan söz ettiğimizde neden söz ettiğimizi bilirmiş gibi konuştuğumuz için utanç vermeli bize” düşüncesine sahip olan (ya da olması gereken) karakterleri sergiliyor. Sade, gücünü sıradanlığından alan, mizah içerdiği zaman bile hüznü hep koruyan öyküler içeren, okuması çok keyifli bir kitap.

(“What We Talk About When We Talk About Love”)

Boşlukta Sallanan Adam – Saul Bellow

1976 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Kanadalı – ABD’li yazar Saul Bellow’un ilk romanı. 1944 yılında yayımlanan kitap İkinci Dünya Savaşı sırasında orduya alınmayı bekleyen işsiz bir adamın günlüğü formatında yazılmış ve bu genç adamın eşi, ailesi, arkadaşları ve etrafındakilerle ilişkisini anlatıyor. Klasik anlamda bir olay örgüsüne sahip olmayan roman felsefi düşünceler ve diyaloglarla sıradan günlük notların birlikte kullanıldığı bir içeriğe sahip ve “boşlukta sallanan” bir adamın Bellow’a özgü bir biçimde etrafına “yabancılaşma”sını ve “bunalım”ını aktarıyor okuyucuya.

Çalıştığı seyahat ajansındaki işinden askere çağrıldığı için ayrılan ama tamamlanmayan bürokratik işlemler nedeni ile işsiz bir şekilde 7 aydır süren bir bekleme sürecine giren Joseph adında genç bir adam günlüğü tutan kişi. Yazarın ikinci kitabı “The Victim – Kurban” ile birlikte onun çıraklık dönemi eserlerinden biri kabul edilen romanda içinde bulunduğu ruh durumunu ”Beklemekten başka çare yok; sallantıda, boşlukta, ruhsal çöküntüyle boğularak beklemek. Giderek çürüdüğüm gözle görülür bir hâl aldı” cümleleri ile yazıya döken Joseph yedi ay süren beklemeyi sıkıntılı döneminin nedenlerinden sadece biri olarak açıklıyor. Gerçekten de kitap boyunca Joseph’in başta erkek kardeşi olmak üzere etrafındakilerin sürdürdükleri hayatlarla uyumsuzluğunu ve onların değerlerine uzaklığına tanık oluyoruz; hemen herkese ters davranıyor, eleştiriyor Joseph ve bir entelektüel olarak uyumsuzluğunun neden olduğu sıkıntıları yaşıyor. Kapaktaki -ne yazık ki kime ait olduğu belirtilmemiş olan- resimde bir kitap yığını önünde, bir eli yanağında, düşünceli bir şekilde yerde oturan bir adam olarak resmedilmiş Joseph ve romanda da sıkıntılı yalnızlığı içinde ama bunalımının nedeni net olarak belirtilmemiş bir karakter olarak çıkıyor karşımıza. Yirmi yedi yaşında olan Joseph önceden radikal sol örgütler içinde bulunmuş, şimdi “sosyal demokrat” fikirleri olan bir adam ama şimdi nerede ise genel bir inançsızlık içinde olduğu da söylenebilir. Tam bir başarılı Amerikalı iş adamı profilinde olan abisi ve onun kendisini küçümseyen eşi ve kızının değerlerini aşağılayan ama onlar tarafından da aşağılanan birisi Joseph.

Saul Bellow’un kendisi ile özdeşleşen kara mizaha başvurmadığı kitabın baş karakteri; hayatın anlamı, değerli ya da boş fikirler, insanın varoluşu ve özgürlük gibi kavramlar üzerinden bazen günlüğündeki notlara yansıttığı düşünceler bazen de yine günlüğündeki iç diyaloglar üzerinden kendi bunalımını paylaşıyor bizimle. İlginç bir şekilde, kitabın sonunda özgürlüğünü yitirdiğinde (kitaptaki son not sivil olarak geçirdiği son güne ait) bunu bir rahatlama nedeni olarak görüyor Joseph, bu kavram üzerinde onca düşünmüş ve yazmış olmasına rağmen: “Artık kendimden sorumlu değilim; buna çok memnunum. Başkalarının ellerindeyim artık, kendi kendimden kurtulmuş, özgürlüğüm elimden alınmış durumdayım. Yaşasın düzenli günler, saatler! Ve ruhun zaferi! Yaşasın düzen, disiplin!” Bu cümleleri özgürlüğün reddinden çok, belirsizlikten ve anlamsızlıktan kurtulmanın ve karar alma / inisiyatif kullanma zorunluluğundan muaf olmanın sağladığı bir “özgürlük” olarak değerlendirmek gerekiyor.

İnsanın başkaları ile yaşamak dışında bir alternatifinin olmadığı ama diğer yandan başkaları ile mutlu ve uyumlu bir şekilde yaşamasının da imkânsız olduğu bir dünyanın yükünü sırtında hisseden Joseph’in bu günlüğü her ne kadar roman olarak sınıflanmış olsa da bu türün özelliklerini pek taşımayan bir kitap. Karanlık havası, özellikle sevilesi bir karakter olmayan kahramanı ve bilinen anlamda bir olay örgüsüne sahip olmaktan çok, düşünceler üzerinden ilerleyen yapısı ile “kolay okunan” türden bir kitap değil bu; ama arada kalmışlık, uyumsuzluk ve belirsizlik üzerine yazılmış ilginç bir eser kesinlikle.

(“Dangling Man”)