Kasaba – Trevanian

Amerikalı yazar Trevanian’ın 1976 tarihli ve orijinal adı “The Main” olan romanı. Asıl adı Rodney William Whitaker olan ve gerçek adını 1998’e kadar gizleyen yazarın kitapları için seçtiği takma isimlerden biri Trevanian ve yazar bu ismi çalışmalarını çok beğendiği İngiliz tarihçi ve akademisyen G. M. Trevalyan’dan esinlenerek seçmiş. Bugün en çok 1979 tarihli kült romanı “Shibumi” ile hatırlanan yazarın “Kasaba” adlı bu romanı elli üç yaşındaki bir dedektifin bölgesinde işlenen bir cinayetin sırrını çözmeye çalışmasını anlatıyor gibi görünse de çok daha farklı alanlara da el atan ve karakterlerinin, özellikle de olayların geçtiği ve romana adını veren Montreal’in Main bölgesinin detaylı ve zengin portrelerini çizmesi ile dikkat çeken bir kitap.

Güçlü bir kurgusu ve dili olan roman bir polisiye ama gizemini uzun süre koruyabilen olay örgüsünden daha fazla belki de, başta Lapointe adlı dedektifimiz olmak üzere tüm karakterlerini özenle oluşturması ve tümünü sahici kılabilmesi ile öne çıkıyor. Yayıncı Tony Godwin’e ithaf ettiği romanının girişinde yazar Main’i ve onun birbirinden farklı karakterlerini ayrıntılı ve çekici bir dil ile tanıtırken, Montreal’in kozmopolit yapısı ve çok kültürlülüğünü de romanın ana öğelerinden biri yapıyor. Temel olarak İngilizce ve Fransızca ile birbirinden ayrılan farklı kültürlerin kaynaşarak veya çatışarak bir arada yer aldıkları şehrin ve romana adını veren semtin çok iyi bir resmini çiziyor Trevanian. Bu başarı da sadece kendi başına bir çekicilik kaynağı olmakla kalmıyor, aynı zamanda otoritesini bölgesindeki herkesin üzerinde hissettiren, görevini sokakta yapan ve bölgesindeki herkesi tanıyan, bürokrasiden nefret eden ve politik doğrucukla ve liberal yaklaşımlarla hiç arası olmayan baş karakterini anlayabilmek için gerekli olan atmosferi bizim de yaşamamızı sağlıyor. “Main’de olan herşeyin Lapointe’a ait olduğu” gerçeğinin herkes tarafından bilindiği bölgesinde başvurduğu yöntemler amirleri tarafından şiddetle kınansa da Lapointe bildiği yoldan hiç sapmıyor.

Lapointe karakterinin “eski”liği ile bir süre için onun yanına verilen genç ve akademi mezunu polisin “yeni”liğinin çatışması üzerinden de ilerleyen romanda yazar Trevanian’ın baş karakterinin yanında durduğu ve hatta onu sevdiğini hissediyorsunuz hemen her satırda. Şehrin ranta dayalı dönüşümü ile birlikte kaybolmaya başlayan geçmişinin bir parçası belki de Lapointe ve onun da yeni dünyada yeri ol(a)mayacağının hüznünü sürekli hissettiriyor okuyucuya. “Yeni” olanın da yardımı ile çözülen gizem, birden fazla karakterinin hüzünlü geçmişini ve bir saldırıda aldığı yaranın sonucu olan anevrizması ile sağlığı gittikçe kötüleşen kahramanımızın ruh durumunu çok iyi yansıtıyor ve Trevanian Main’i belki de kaçınılmaz bir biçimde gittikçe kötüleşen bir dünyanın alegorisini yaratmak için kullanıyor.

Çevrisinde kimi problemler var kitabın: Be My Guest” ifadesinin “Rahatına Bak” gibi çok daha uygun bir karşılığı varken, birebir çevrilerek “Misafirim Ol” denmesi; Lapointe’in ünvanı olarak teğmen kelimesi kullanılırken, bir başkasının İngilizcede “Captain” olan ünvanının yüzbaşı yerine kaptan olarak çevrilmesi; bir skandaldan olumsuz olarak etkilenmeden çıkmayı ve masum olarak görülmeyi ifade eden “come out smelling like a rose” deyiminin Türkçe karşılığının hiçbir anlamı olmayan “Bu işten gül kokuları ile çıkmak” olarak yazılması; pek çok okuyucu için sorun yaratacak ve başta Fransızca olmak üzere farklı dillerdeki kelime veya ifadelerin dipnotlarla açıklanmaması vs. Bu sorunlara rağmen Trevanian’ın güçlü dili ve onun neden popüler romanların yazarı olarak Zola (Lapointe da Zola okuyan bir karakter bu arada), Poe ve Chaucer ile karşılaştırıldığını çok iyi açıklayan zengin karakter analizi ile kesinlikle çok sıkı bir roman bu. Elinize aldığınızda bırakmak istemeyeceğiniz ve kitap bittiğinde kahramanını özleyeceğiniz türden bir roman ve okuyucuya kesinlikle keyifli satırlar sunuyor.

(“The Main”)

Gündelik Bilmeceler – Partha Ghose / Dipankar Home

İki Hintli fizikçi, Partha Ghose ve Dipankar Home’nin birlikte yazdıkları bir popüler bilim kitabı. İlk kez 1990 yılında yayımlanan kitap bilimle amatör olarak ilgilenenler ile gençlere yönelik olarak yazılmış bir eser. Kitaba bir önsöz hazırlayan İngiliz fizikçi Paul Davies eserin en faydalı yönünü “… bizi dünya hakkında daha yaratıcı bir biçimde düşünmeye teşvik etmesi” olarak açıklıyor ve kitap yine Davies’in vurguladığı gibi bilimin günlük hayatımızdaki yerini (sıradan insanların çoğunlukla hiç de fark etmediği yerini) hatırlatıyor merak uyandırıcı ve eğlenceli içeriği ile. Hintli sanatçı Suparno Chaudhuri’in hemen her başlık için bir illüstrasyon hazırladığı kitap yazarlarının da önsözde belirttiği hedefe kesinlikle ulaşıyor ve günlük hayattaki belki de hiç sorgulamadığımız ve alıştığımız olgular ve tecrübelerin arkasındaki bilimsel “sır”ları aktarıyor bize.

Ünlü bilim adamlarının sözleri ile süslenen kitap üç ana bölümden oluşuyor: Birinci bölümde okuyucuya günlük hayatlarında kendilerin de deneyimledikleri veya deneyimleyebilecekleri çeşitli durumlarla ilgili sorular (bilimsel bilmeceler, yazarların tanımı ile söylersek) soruluyor ve cevaplarını düşünmeleri isteniyor. Bu soruların (bilmecelerin) cevaplarına üçüncü bölümde yer veriyor yazarlar ve bunu yaparken de amatör bilim meraklılarının anlayacağı bir dil kullanmaya özen gösteriyorlar. Tam da bu nedenle kitabın tümü rahatça okunabiliyor ve bilimsel terimlere hiç aşina olmayanları bile kendisine çekebilecek bir dile sahip oluyor eser. Birinci bölümdeki sorular ve üçüncü bölümdeki cevaplar çeşitli alt başlıklarda toplanmışlar: “Mutfaktaki Fizik”, “Günlük Hayatta”, “Oyun Zamanı”, “Ak Akışkan, Ak”, “Avucun Ortasındaki Delik”, “Gerçek ve Kurgu – Filmlerde ve Kitaplarda” ve “Doğanın Gizleri”. Bölüm adlarının da çağrıştıracağı gibi birbirinden farklı konularda eğlenceli sorular ve cevaplar yer alıyor bu bölümlerde. Uzak radyo istasyonlarının yayınlarının neden geceleri gündüzlere göre daha net bir şekilde dinlenebildiği, karatahtaya yazı yazarken tebeşirin hangi durumda ve neden sinir bozucu bir ses çıkardığı, bisikletçilerin ve kısa mesafe koşucularının neden çok dar kıyafetler giydikleri, kavanozdan yavaşça dökülmekte olan balın yolu bir bıçakla kesildiğinde neden balın bıçağın üst tarafında kalan kısmının yukarı doğru çekilip kavanoza geri döndüğü, televizyona “hım”ladığımızda (ağzımız kapalıyen “m” sesi çıkardığımızda) neden ekranda yatay çizgiler oluştuğu ve bu çizgileri de neden sadece hımlayan kişinin görebildiği, H.G. Wells’in ünlü eseri “The Invisible Man – Görünmez Adam”da karakterinin görünmezliğini açıklarken yaptığı bilimsel yanlış, yağmurun neden boşalmak yerine damla damla yağdığı gibi birbirinden farklı soruların açıklamaları var bu bölümlerde.

Soruların bazıları ise kitabın yazıldığı tarihe kadar çeşitli açıklamalar getirilmiş olsa da bu açıklamaların henüz kesin olarak kanıtlanamadığı konular hakkında. Örneğin “çayın tadının, sütün çaya eklenmesi veya sütün üzerine çay koyulması durumlarında neden farklı olduğu” sorusuna çeşitli cevaplar veriliyor ama hangi cevabın doğru olduğunun henüz bilinmediğini belirtiyor yazarlar. Kitabın ikinci bölümünde (“Biraz Kafa Patlatın”) yine sorular yer alıyor ama bu kez açıklama okurdan bekleniyor ve yazarlar sadece açıklamaya yardımcı olarak noktaları belirtiyorlar. Bahçe sulamak için kullanılan hortumların su tazyikli olduğunda neden bir sağa bir sola doğru kıvrandıkları ve bunu yaparken neden ırmaklar gibi hareket ettikleri gibi sorular var okuyucunun kafa patlatması istenen bu bölümde.

TÜBİTAK’ın “Popüler Bilim Kitapları” serisinden çıkan kitap, eğlenceli içeriği ile gündelik hayatımızda tanık olduklarımıza ve etrafımıza daha meraklı gözlerle bakmamızı sağlayan bir eser ve daha aydınlık bir dünya ve hayat anlayışına ve buna ulaşmada bilimin önemine inanan herkesin zevkle okuyacağı bir çalışma. Bilimin gözlem ve soruların ürünü olduğunu da hatırlamak için okunması gereken bir kitap bu.

(“Riddles in Your Teacup: 100 Science Puzzles from Everyday Life”)

Uzayda Piknik – Arkady Strugatsky / Boris Strugatsky

Sovyet yazar kardeşler Arkady ve Boris Strugatsky’den bir bilim kurgu romanı. İlk kez 1972’de bir dergide yayımlanan, kitap olarak basımı ya engellenen ya da ciddi bir sansüre uğrayan eser ancak 1990’lı yıllarda tam olarak basılabilmiş Rusya’da. Sovyet bilim kurgu edebiyatının önemli eserlerinden biri olan roman dünyanın farklı bölgelerini ziyaret eden (bir bilim adamının yorumu ile bu bölgelerde piknik yapan) uzaylıların geride bıraktıkları nesnelerin neden olduklarını anlatıyor okuyucuya. Rus yönetmen Andrei Tarkovsky tarafından 1979 yılında ve oldukça serbest bir sinema uyarlaması da (“Stalker – İz Sürücü”) yapılan roman bir olay dizisinden çok, uzaylıların dünyalılara -özel bir amaçla ya da değil- bıraktıkları nesnelerin insanların yaşamlarını ve toplumsal düzen ve ilişkileri nasıl etkilediğini anlatmaya odaklanan oldukça farklı bir çalışma. Yasak olmasına rağmen “bölge”ye girip, oradaki nesneleri çalan ve dışarıda satan maceraperestlerden (“Cambaz” deniyor bu kişilere) biri olan Redrick’in adeta bir western karakteri olarak çizildiği romanın orijinal adı “Yol Kenarında Piknik” anlamına gelse de kitap Türkçeye -herhalde daha iddialı olsun diye- “Uzayda Piknik” ismi ile çevrilmiş.

Kitabın başında Amerikalı bilim kurgu yazarı ve eleştirmen Theodore Sturgeon’ın romanla ve yazarlarla ilgili bir değerlendirmesi var. Sturgeon yazarlarını da hayli övdüğü ve “eşsiz bir öykü” olarak nitelediği romanın ana hatlarını şöyle özetlemiş bu yazısında: “(Konukların geride bıraktığı) süprüntünün, tümüyle yabancı bir teknolojiye ait bu ürünlerin yapısı… dünya mantığına ters düşmektedir ve potansiyelleri sınırsızdır. Bu potansiyelin son derece insanca amaçlarla kullanılabilmesi için, yani saf bilgi için bir uğraş; insanlığın refahında yeni doruklara ulaşabilmek adına yeni araçlar, yeni teknikler arayış; kâr peşinde koşma ve ona bağlı yarışmacılık; yeni ve daha korkunç silahlar için bitmek bilmez bir açlık”. Hayatlarını kaybetme pahasına bölgeye girenler, onların oradan getirdiklerinin satıldığı karaborsa ve bölgeye girenlerin (ve yakınlarının) veya yakınında yaşayanların başlarına gelenleri anlatan roman tuhaf nesneleri bırakanların uzaylılar olması dışında alıştığımız anlamda bir bilim kurgu eseri değil. Romanın yazıldığı dönemde geçiyor olaylar ve dolayısı ile “geleceğin dünyası”nın tasviri yapılmıyor ve uzaylıların kendisi de hiç yer almıyor romanda. Öyle ki nesnelerin yerine örneğin bir altın sandığını koysanız, bir western (özellikle de bir spagetti western) romanı okuduğunuzu düşünebilirsiniz rahatlıkla. Bu düşünceyi destekleyecek en önemli unsur da romanın kahramanı, yetenekli “cambaz” Redrick karakteri.

Bir parça serseri ve huysuz biri olan Redrick bir “mutlak iyi” karakter olarak çizilmiyor romanda ve örneğin Sergio Leone filmlerindeki Clint Eastwood’u hatırlatıyor sık sık. Kendisi ile benzer hedefler peşinde olanlardan daha düzgün bir tip olsa da temelde bir suçlu o da ve bölgedeki “hazine”lerin peşinde diğerleri gibi. Yasa dışı işler yapıyor ve tek amacı da ailesi ile birlikte hayatta kalabilmek. Uzaylılar ve geride bıraktıklarının anlamı üzerine ya da olan bitenin neden ve sonuçları üzerine düşünmüyor hiç; yaşananların “felsefe”si değil, ona sağladıkları umurunda sadece. Tipik bir macera adamı o sadece. Kitabın çarpıcı sonunun en önemli ögesi olan “Altın top”u da bir macerada herkesin peşinde koştuğu hazine olarak görrmek mümkün. Son bölümde Redrick ve bir genç adamın bölgede yaptıkları yolculuk da adeta bir western’de zor koşullar altında çölde yapılan bir yolculuğu hatırlatıyor. Tüm bunları dikkate aldığımızda yazarların western’lerden epey ilham aldıklarını söyleyebiliriz rahatlıkla.

Yazarlar romanın “anlam” boyutunu bir bilim adamı ile bir iş adamı arasındaki konuşma üzerinden bu iki karaktere bırakıyor çoğunlukla. Kitabın anlamı üzerine okuyucuyu düşünmeye en çok zorlayan da herhalde bu konuşma olsa gerek. Ziyaretin amacı ya da bir amacı olup olmadığı, uzaylıların arkalarında bıraktıklarının sonuçları gibi konular üzerinde dönen konuşmayı okuyucunun da bu konulara kendi yorumlarını getirmelerini sağlayacak bir etkileyicilikte oluşturmuş yazarlar. Diğer bölümlerde yavaş yavaş ve ima edilerek ele alınan temalar burada yoğunlukla dile getiriliyor ve Strugatsky kardeşlerin meselelerinin ne olduğu da açığa çıkıyor. Bu bölümü destekleyen ve gerçekten çok çarpıcı bir sonu önümüze getiren final bölümü de benzer şekilde yazarların, Sovyetlerin ideolojisini de destekleyen düşüncelerinin uzantısı oluyor. Finale kadar kapitalist düzenin, bireysel ideolojilerin, kâr hırsının vs. eleştirisi olan kitap, bu son bölümde önce beraber yolculuk ettiği genç adamın beklenmedik dileği ile, sonra da ondan etkilenen Redrick’in dileği ile çarpıyor okuyuyu ve tüm o bireyselliğin karşısına toplumcu bir bakışı koyuyor. Gerçekleştirilmesi zor bir dilek bu ama dünyayı daha iyi, adil ve güzel kılacak olan da onun gerçekleşmesi. Sovyetler’deki deneyimin sonucu ne olursa olsun, sosyalizmin de hedefi kitabın son cümlesi değil mi?

(“Stalker”)

Evrenin Türküsü – Genrich Altov / Valentina Zhuravlyova

Sovyet mühendis, bilim adamı ve yazar Genrich Altov (gerçek adı ile Genrich Altshuller) ve yazar eşi Valentina Zhuravlyova’nın birlikte yazdıkları bir bilim kurgu romanı. Amerikalı ve İngilizlerin egemenliğinde kalmış görünen bir edebiyat türünün bu yazarlara göre en azından 1990 başlarına kadar daha az bilinen “Doğu Bloku” sanatçılarından ikisi olan bu karı kocanın ortak eseri olan kitap Sovyet bilim kurgu edebiyatının altın çağı olarak bilinen döneminin ilk örneklerinden biri. İlk kez 1960 yılında yayımlanan roman bilim kurgu eserlerinin çoğundan teması ile ayrılıyor ve eylemlerden çok insanlığın eyleme geçmesi gereken bir durumu anlatıyor. Okuyucuyu teknik detaylarla yormayan kitapta Altov (Stalin’in komünist parti içindeki “temizlik” döneminin kurbanlarından biri olarak dört yıl boyunca çalışma kampında kalmış bu yazar) ve Zhuravlyova Sovyet ideolojisinin izlerini taşıyan bir metin yaratmışlar ve bu bağlamda da sadece heyecanı değil, hatta onlardan çok düşünsel eylemleri öne çıkaran bir içerik ortaya koymuşlar birlikte.

Kısa giriş dışında üç farklı bölüme ayrılmış kitap ve her birinin başında kitabın içeriğine ve okuyucunun karşısına çıkarılan kavramlara çok yakışan birer alıntı yer almış: İlk bölüm Rus yazar Konstantin Paustovski’den bir alıntı (“Bu öykü, insanı diri tutan değerlerle yüklü. Coşkusuz biri okuduktan sonra omzunu silkecek. Güneşi bile karartabilen sözler edecek: “Bu öyküde olağanüstü ne var?” Coşkulu insanlar dişlerini sıkıp yollarını sürdürecekler”) ile başlayan “Kara Duman”. Bu bölüm uzayda yapılan yolculukların önündeki en büyük engellerden biri olan “toz bulutları”ndan alıyor adını. İkinci bölüm Sovyet şair ve yazar Ilya Selvinski’nin bir şiirinden alıntı ile başlıyor ve Sirius yıldızının gezegenlerinden birinde karşılaşılan dünya dışı bir toplumun adını (“Gerçeğin Özüne Erenler”) taşıyor: “Dünya’ya bir tanrı mı gerek / Yalnızca çalışmaktır mucizeleri yaratan / Çalışmak hayvanı insan eyledi / Bulanık içgüdüyü ”us”a dönderdi / Doruktan doruğa tarihi güdüp / Yoksulluğun yok edildiği bir toplumun / Ulu kapısına getirdi”. İnsan ile karşılaştığı yeni toplumun düzeninin farklılığına odaklanan bu bölüme çok uygun bir alıntı bu. Son bölüm (“İnsanlar ve Yldızlar”) Rus şair Leonid Martynov’dan bir alıntı ile açılıyor: “Biz / Fırtınalar yaratır / Koca ateş püskürmelerini oynaştırırız / Güneşin üstünde / İnsanın mayasındadır / Dolayındaki her şeyi yoğurmak / Yalnız değiliz boşlukta / Bütün gök varlıkları çeker birbirini / ve biliyoruz ki Dünya / Etkiler / Güneşlerin ve göklerin yazgısını”. Yazarlar burada da insanların (Dünya’nın) yeni karşılaştığı topluma elini uzatmasını anlatıyorlar bize, alıntının da önerdiği gibi.

Sırların çözüldüğü ve insanların uzayın her noktasına yolculuk edebildiği yıllarda geçiyor roman (ya da uzun hikâye). Dünyalıların “Birleşik İnsanlık” adı altında artık bir arada yaşadığı bu dönemin tarihinin -özellikle belirtilmese de- 2052 olduğu anlaşılıyor ipuçlarından. Bilim ve sanatın zıtlığı ve benzerliği bu eserin temalarından biri. Uzay gemilerini tasarlayanların Rönesans döneminin büyük sanatçılarına benzetildiği, mühendislerin eserlerinin nesnel ölçütlerle ve hemen değerlendirilebildiği ama sanatçıların eserlerine sadece zamanın kesin bir değer biçebildiğinin vurgulandığı ve hilkâyenin ana karakterlerinden birinin bilim adamı diğerinin sanatçı (bir heykeltraş) olduğu eser bu iki farklı/benzer dünyanın kavramlarını karşılaştırarak okuyucunun da bunların üzerine düşünmesini istiyor sık sık ve iş birliğinin gerekliliğini gösteriyor: “Gerçek şiir ve en yüksek bilim aslında tek ve aynı şeydir. Bilgide şiir var, şiirde bilgi. Bilginin de ozan gibi düş gücüne gereksinmesi var. İkisi de aynı şey düşünür: Yaşamın evrensel yasalarını” ve “Geleceğin insanı ozan ve bilgin olacak… geleceğin insanı bu iki kavramın bileşimi olan değerle yüklü olacak” ifadeleri sadece karakterlerin değil, onları yaratan yazarların da görüşleri kuşkusuz.

Hikâyede üzerinde durulan konulardan biri de dünya dışı varlıklara nasıl yaklaşılması gerektiği: Bu varlıkları ilk keşfeden karakterin -doğal ama kurtulmaya çalıştığı bir refleksle- onları dünyalıların değerleri ve kriterleri üzerinden tanımlamaya kalkışması ve dünyalılardan üstün mü yoksa geri mi olduklarını anlamaya çalışmasını kaçınılması gereken bir yaklaşım olarak gösteriyor yazarlar. Onların bu savını dünya üzerindeki her tür farklılığın yargılanması, eleştirilmesi ve aşağılanmasına bir cevap olarak da görmek gerekiyor. Bizim için doğru ve normal olanın bizim dışımızdakileri değerlendirmek için kullanılamayacağını güçlü bir biçimde vurguluyor Altov ve Zhuravlyova. Dünya dışındaki gezegenlerde daha önce bitki ve hayvanlarla karşılaşılmış olan ama “insan”larla ilk kez karşılaşılan bu hikâyenin ana teması bu dünyaların farklı bir gelişim ve evrim çizgileri izlemiş olması ve bunun sonuçları. Yeni dünya doğanın onlara sağladığı sonsuz olanaklar sayesinde hep “çocuk kalmış” ve ilerlemek ve gelişmek için hiçbir çaba içinde olmamış. Herhangi bir toplumsal düzene ihtiyaç da duymayan bu varlıklar yaşadıkları gezegenin sonunu getirecek tehlike karşısında da çaresizdirler bu nedenle. Kitap bu olgu üzerinden çalışmaya ve ilerlemeye övgü olarak yazılmış bir bakıma. “Çünkü her insanın yazgısı diğerlerinden ayrı ama insanlığın yazgısı bir: İlerlemek ve yenmek” denilen kitapta insanın keşfetmek ve hep daha ileriye gitmek çabası övülüyor ve doğal bir gereklilik olarak sunuluyor. Yazarlara göre insanı insan yapan da bu ve şimdi insan ulaştığı birikimi yeni “kardeşler”i için kullanacaktır. İnsanın geçirdiği evrim (biyolojik, düşünsel ve bilimsel) kitabın heyecanla savunduğu bir husus ve hatta yazarlar evrenin “mükemmel olmaması”na karşı çözümün de bu evrim olduğuna inanan bir insanlık sunuyor bize. Dünyalılar keşfettikleri gezegenlerin atmosferini değiştirmek veya onlara bir güneş armağan etmek gibi yöntemlerle evreni mükemmelleştirmek yolunda çalışmaktadırlar. Tanrı’nın kurduğu düzenin mükemmeliği bakışına zıt bir noktada duran ve Sovyet ideolojisinin de uzanatısı olan bir yaklaşım bu elbette.

Aşık Veysel’in “Ayrılık günleri geldi dayandı” türküsünün de adının geçtiği ve karşılaşılan varlıklara Sovyet Devrimi romanlarından biri olan Nikolai Ostrovsky’nin “Ve Çeliğe Su Verildi” kitabının verildiği roman sadece bir bilim kurgu olarak değil, bir fikir kitabı olarak da etkileyici olan ve yazarların yalın dili sayesinde rahat ve ilgi ile okunabilen ilginç bir edebiyat eseri bu.

(“Ballada o Zvozdakh”)