Ay Işığı – Guy de Maupassant

Fransız yazar Guy de Maupassant’ın on dört hikâyesinin yer aldığı bir derleme. Hikâye türünün ustalarından sayılan yazarın birbirinden çekici eserlerinin yer aldığı kitabın çevirisini Tahsin Yücel yapmış ve hazırladığı bir tanıtım yazısı (“Maupassant Öyküleri”) ile de hem yazarın kendisi hem de eserleri için iyi bir kaynak sağlamış okuyucuya. Timuçin Unan’ın imzasını taşıyan kapak tasarımının arka kapakta yer alan “Dikkat! Dikkat! Gösterimiz az sonra başlayacak!…. Az sonra bir yazar; şapkalardan tavşanlar çıkaracak, kuşlar uçuracak, alevleri yutacak!…” ifadelerini desteklediği kitap, Maupassant’ın geniş bir yelpazaye yayılan karakterlerini karşımıza getirirken, yazarın Tahsin Yücel’in de vurguladığı çalışkanlığının sonucu olan yoğun üretiminin (300’den fazla öyküsü var yazarın) diğer örnekleri için de okuma arzusu yaratıyor kesinlikle. Maupassant’ın pek çok eserinin sinema ve televizyona uyarlanmış olmasının da gösterdiği gibi, hikâyelerin her biri çekici ve ilginç karakterlerle ve olaylarla dolu ve hemen tümünde bir ironi havası (ve sık sık karamsarlıkla birlikte) kendisini gösteriyor.

Karakterlerinin sınıflarını öne çıkaran ve onların kimi zaman uyanıklıklarının veya sahtekârlıklarının sonucu olan trajedilerini vurucu bir dil ve final ile anlatan hikâyeler okuyucuyu hemen her zaman güldürürken bir yandan da mahcup hissetmesine neden oluyor; çünkü başlarına kötü (zaman zaman oldukça kötü) şeyler geliyor bu karakterlerin. Maupassant’ın başarısı, kolayca bir ahlâk dersine dönüşebilecek hikâyelerinde bu tuzağa düşmeden ve güçlü bir gözlemin göstergesi olan renkli, gerçekçi ve çekici bir dil ile anlatması olan biteni. Yazarın karamsarlığının açıklamalarından biri olarak da gösterilebilecek olan psikolojik problemlerinin (intihara da teşebbüs etmiş yazar hayatının son yıllarında) izlerinin de takip edebileceği hikâyeler yalın dilleri ve çarpıcı olay kurguları ile kesinlikle okunmayı hak ediyorlar.

Kitaptaki ilk hikâye olan “Ay Işığı” kadınlardan nefret eden ve her tanık olduğunu “Tanrı bunu neden yaptı?” sorusunu sorarak değerlendiren bir papazın, ay ışığının mükemmelleştirdiği bir gecenin sonunda aşkı da tanrının yarattığı yargısına varmasını anlatan ve yaşamı “kutsayan” bir eser ve gerek içeriği gerekse üslubu ile diğerlerinden farklı bir yerde duran etkileyici bir çalışma. İkinci hikâye olan “İp” haksız bir suçlama ile karşı karşıya kalan tutumlu ve uyanık bir adamın derdini anlatmaya çalışmasını anlatan bir eser ve trajik sonununa rağmen alaycı yaklaşımı ile eğlendirmeyi de başararıyor. “İşte Geldim” kendilerini trajik bir durumla karşı karşıya bulan üç karakterin (bir kadın, öldüğünü sandığı eski kocası ve yeni kocası) çıkışsızlığını etkileyici bir güzellikle anlatıyor. Hikâyenin girişindeki, adeta bir tabloyu betimleyen satırların çekiciliğini arttırdığı hikâye bir son içermemesi ile de dikkat çekiyor. Maupassant’ın bu tercihi çok doğru olmuş; çünkü herhangi bir sonun bu üç iyi insanı (ve okuyucuyu) aynı anda mutlu etmesi mümkün değil.

“Toine” huysuz bir karısı olan eğlenceli bir köy meyhanecisinin felç geçirmesi sonucu başına gelenleri eğlenceli bir dil ile anlatırken, “analık” duygusunun cinsiyetten bağımsız olduğunu da gösteriyor ve kayıtsız kalınamayacak trajikomik finali ile sarsıyor okuyucuyu. “Analar” iki yoksul ailenin, çocuklarını evlat edinmek isteyen zengin bir aileye verdikleri farklı cevapları ve bu cevapların çocuklar üzerindeki etkisini tahmin edilenden uzak duran farklı bir yaklaşım ile ve fedakârlık, aile, sevgi vs. gibi unsurları kutsamaktan uzak duran gerçekçi bir bakış açısı ile sergiliyor. “Pierrot” cimrilik ile vicdanı arasında sıkışan bir kadının yaptığı seçimi, bir önceki hikâyede olduğu gibi beklenenin tersi bir gelişme ile anlatırken Maupassant’ın karamsar bakışının da iyi bir örneği oluyor. “At Üstünde” “düşmüş bir soylu”nun yaşamak istediği bir keyif ânının onu ve ailesini nasıl trajik bir sona ittiğini anlatıyor ve başka birkaç hikâyede daha olduğu gibi baş karakterinin “sınırlarını aşmasının” ona ödettiği bedeli sergiliyor. “Takı” bir önceki hikâyede olduğu gibi yine bir sınırını bilmemek, bir küçük uyanıklık öyküsü ve hüzünlü sonu ile okuyucuyu çarpıyor.

“Bebek” metresini terk edip başka bir kadınla evlenen bir adamın vicdanı ile hesaplaşmak zorunda kalmasını anlatan bir “iyilik” öyküsü olması ile farklılaşıyor diğerlerinden ve içerdiği bir ölüme rağmen kitabın en iyimser eserlerinden biri oluyor. “Kraliçe Hortense” yalnız ve yaşlı bir kadının yaşayamadığı hayatları anarak ölmesini ve umursamaz akrabalarının soğukluğunu anlatan hüzünlü bir hikâye. “Mücevherler” ölen karısından kalan ve ne varlıklarından haberinin olduğu ne de kaynağını bildiği mücevherlerin tadını çıkaran bir adamın hikâyesini anlatırken, “Hayalet” yaşlı bir adamın yıllar önce tanık olduğu bir garip olayı hatırlamasını ve arkadaşları ile paylaşmasını belki sonundan değil ama “o korku ânı”nın tüyler ürpertici etkileyeciliğinden kaynaklanan bir güçle getiriyor okuyucunun karşısına.

“Horla” yazarın ruhsal rahatsızlığının da -muhtemelen- izlerini taşıyan bir öykü ve mutluluğunun resmi ile tanıtılan bir adamın çıldıracak bir noktaya kadar uzanan macerasını adeta bir korku hikâyesi atmosferi içinde anlatıyor. Maupassant’ın yayımlanan ilk hikâyesi olan ve kimileri tarafından bu türdeki en iyi eseri olarak kabul edilen “Toparlak” hırsların ve çıkarların kimi yüce duyguların nasıl önüne geçtiğini, karakterlerin ikiyüzlülüğünü çarpıcı bir şekilde eleştiren bir içerik ile anlatıyor ve Maupassant’ın neden bu türün ustalarından biri olarak kabul edildiğinin iyi bir kanıtı oluyor.

Zengin karakter toplamı, her bir hikâyesinin özgünlüğü ve ustalıkla oluşturulmuş kurgusu ile hayli keyifli bir okuma serüveni sağlayan, okunması gereken bir kitap bu kesinlikle.

Beyaz Geceler – Dostoyevski

Rus yazar Dostoyevski’nin her ikisi de 1848 tarihini taşıyan iki ayrı hikâyesinin (“Beyaz Geceler” ve “Başkasının Karısı”) yer aldığı bir kitap. Her ikisi de Petersburg’da geçen hikâyelerin ilki yazarın kendi ağzından anlatılırken yalnız ve hayallerinde yaşayan bir genç adamın başkasına aşık bir genç kıza tutulması, ikincisinde ise karısının kendisini aldattığından kuşkulan bir adamın trajikomik hikâyesi sunuluyor okuyucuya. İlk hikâye “ateşli ve hayalci bir ruh”un “saf ve büyük aşk”ını anlatması ve karakterleri ile günümüz dünyasına uzak düşen bir resim çiziyor elbette ve güçlü melankolisi ile etkiliyor; ikinci hikâye ise adeta bir Fransız vodvili havasında yazılmış ve tıpkı bu türün keyifli bir örneğini seyrederken alınan tadı yaşatıyor okuyucuya. Bol diyalogları ile yazarın “derin” eserlerinden ayrı bir yerde duruyor bu öyküler ama her ikisi de kesinlikle sağlam bir kalemden çıktıklarını hissettiriyorlar her satırları ile. Öykülerin çevirisi Rusça edebiyattan yaptığı çeviriler ile bu edebiyatın ülkemizde tanınmasını sağlayan en önemli isimlerden biri olan ve Cumhuriyet döneminin ilk kuşağının en önde gelen Rusça çevirmeni kabul edilen Nihal Yalaza Taluy tarafından gerçekleştirilmiş.

Güneşin tamamen kaybolmadığı yaz gecelerinden adını alan hikâyeyi Dostoyevski altı bölümde anlatmış. Dört gece (bu gecelerden biri iki ayrı bölümden oluşuyor) ve bir sabah bölümünden oluşan hikâyede romantik, yalnız ve düşlerde yaşayan 26 yaşında genç bir adamın tesadüfen karşılaştığı on yedi yaşındaki genç bir kıza tutulmasını anlatılıyor. Şiirsel bir dil ile konuşan bu yalnız adamın tutkusu karşılıksız kalmaya mahkum; çünkü genç kız bir başka adama tutkulu bir aşk ile bağlı. Kıza duyduğu aşkın kendisini her zamanki melankolik ruh halinden uzaklaştırdığı ve “Şu anda o kadar neşeli, mutlu, cesur ve zeki biriyim ki…” benzeri cümleler kurdurttuğu genç adamın hikâyesi, “Bağışlayın, unutmayın ve sevin” cümlesi ile sonlanan bir mektupla biterken bir kalp kırıklığı yaratıyor okuyucuda. Bugünün dünyası için fazlası ile süslü, romantik vs. gelebilecek uzun diyaloglara sahip olan öykü, o dönemin dünyasını ve karakterlerini gerçekçi bir şekilde anlatıyor elbette. Dosyoyevski’nin bu hikâyesinin sinemaya ondan fazla kez uyarlanmış olması ve bu filmleri yönetenler arasında Luchino Visconti ve Robert Bresson gibi büyük sinemacıların da yer alması öykünün etkileyiciliğinin en iyi göstergelerinden biri olsa gerek. Filmlerin İtalya’dan Hindistan’a, Fransa’dan İspanya’ya, İran’dan Güney Kore’ye ve Rusya’dan ABD’ye farklı ülke sinemacılarına ait olması da hikâyedeki aşkın saflığı ve büyüklüğünün evrenselliğine işareti olarak yorumlanabilir.

İkinci öykü olan “Başkasının Karısı”ı yazarın iki farklı hikâyesinin daha sonra yine kendisi tarafından birleştirilmiş hali. Fransız vodvillerinde göreceğiniz tarzda bir içeriği olan bu dinamik ve eğlenceli öykü kendisini aldattığını düşünen karısının peşine takılan bir adamın iki ayrı macerası olarak da yorumlanabilecek iki ayrı gününü anlatıyor bize. Her iki macerada da aynı genç adamla karşılaşan bu kocanın trajikomik durumu, diyalogların parlak komikliği ve yazarın adeta bir vodvil oyununu canlı seyrediyormuşsunuz havasını yaratan satırları öyküyü hayli eğlenceli kılmış. Pek çok kez tiyatroya da uyarlanan hikâye sinema da hayat bulmuş ve Rus yönetmen Vitaly Melnikov tarafından 1984 yılında beyazperdeye taşınmış.

(“Belye Nochi” – “Chuzhaya Zhena i Muzh Pod Krovatyu”)

Korkunun Bütün Sesleri – H. Ellison / R. Bradbury / J. G. Ballard / I. Asimov / K. Vonnegut Jr. / S. Lem / R. A. Heinlein

Bilim kurgu edebiyatının yedi ünlü isminden birer hikâyenin yer aldığı bir derleme. Hikâyeleri seçen Levent Mollamustafaoğlu ve Sedef Öztürk’ün çevirileri de yaptığı kitapta, bilim kurgu türünde farklı akımlara ve üsluplara sahip yazarlardan bir seçki yapılarak bu edebiyat türü geniş bir yelpaze içinde getirilmeye çalışılmış okuyucunun önüne. Her bir hikâyenin başında yazarla ilgili kısa bir bilgiye (nedense kitabın girişinde ilgili yedi yazarın daha kısa birer tanıtımı daha yer alıyor) ve seçilen hikâyesi ile ilgili çok kısa notlara da yer verilen kitabın başındaki sunuş yazısında Mollamustafoğlu ve Öztürk’ün birlikte kaleme aldıkları ve kendi ifadeleri ile “… bilim kurguyu irdelemeyi değil, eğilimlerine ve tarihsel gelişimine değinmeyi…” amaçlayan bir inceleme de yer alıyor. Beş sayfalık bu yazıda türün tanıtımı ve kendine has özellikleri anlatıldıktan sonra, tarihsel gelişimi, bir edebiyat türü olarak özellikleri, Batı ile eski Doğu Bloku ülkelerinde bu türde üretilen eserler, türün Türkiye’deki telif ve çeviri örnekleri, sinemadaki karşılığı ve son olarak da neden bu yedi yazarın seçildiği açıklanıyor. Tüm bu konular için kuşkusuz kısa bir yazı temel olarak bu ama yine de özenli yazılmış ve iyi bir özet kesinlikle.

Kitaba adını veren ilk öykü Amerikalı yazar Harlan Ellison’a (1934 – 2018) ait olan 1971 tarihli “All The Sounds of Fear – Korkunun Bütün Sesleri”. Bilim kurgu dalındaki pek çok edebiyat ödülünü kazanan ve çevirmenlerin “yenilikçi stili ile türü geliştiren yazarlardan biri” olarak niteledikleri edebiyatçının seçilen bu öyküsü şaşırtıcı bir giriş ile açılan ve “metod oyunculuğu” yöntemini kullanan olağanüstü başarılı bir tiyatro oyuncusunun bu yöntemde gittiği uç noktanın sonuçlarını anlatan çok çarpıcı bir eser ve kitaba hayli sağam bir giriş sağlıyor. İkinci öykü bir başka Amerikalı yazar Ray Bradbury’in (1920 – 2012) 1952 tarihli “The Smile – Gülümseme” adlı eseri. “Bilim kurguya geçiş yapmak için birebir” olarak tanımlanan ve eserlerinin büyük bir kısmı “bilim kurgudan çok, “dehşet” edebiyatı türünde” gösterilen yazarın bu öyküsünde bir atom bombasının yıkımına neden olduğu bir dünyadaki insanı bu yıkıma götüren eski uygarlığın her türlü izine saldırıldığı bir toplumu anlatılırken, “Mona Lisa” tablosu üzerinden insanlığın geleceği ile ilgili müthiş bir resim çiziyor Bradbury ve yıkıma neden olan insan tabiatının aynı zamanda insanın kurtuluş umudunun da kaynağı olduğunu hatırlatıyor.

Derlemedeki üçüncü hikâye İngiliz James Graham Ballard’ın (1930 – 2009) ilk kez 1967 yılında yayımlanan “The Subliminal Man – Bilinç Eşiğini Atlayan Adam”. İnsanların sürekli artan bir şekilde daha fazla tüketmek ve bu tüketimi karşılayabilmek için de sürekli çalışmak zorunda kaldığı bir toplumda tüketimi teşvik etmek için “bilinçaltı reklamlar”ın korkunç kullanımını etkileyici bir şekilde anlatıyor. Bilim kurgunun “yeni dalga” akımının temsilcilerinden biri olarak nitelenen yazarın bu öyküsü tüketim toplumuna ciddi bir eleştiri ve kapitalizmin dünyayı taşıdığı nokta için de ciddi bir uyarı. Dördüncü hikâye ülkemizde en fazla tanınan bilim kurgu yazarlarından biri olan, bir başka Amerikalı yazar Isaac Asimov’un (1920 – 1992) 1958 tarihli “The Feeling of Power – Güç Duygusu”. Bilgisayarların korkunç bir kapsaite ve güce ulaştığı ve insanların matematiği unuttuğu bir dünyada, insan aklının da bilgisayarlar gibi çalışabileceğinin ve matematiği bilgisayarı taklit ederek öğrenebileceğinin keşfi ile gelişen olaylar anlatılıyor. Oldukça gerçekçi görünen bu hikâye Asimov’un neden türün ustaları arasında olduğunu da gösteren etkileyici bir çalışma.

Beşinci hikâye, Amerikalı Kurt Vonnegut Jr.’ın (1922 – 2007) 1961 tarihli “Harrison Bergeron” adlı çalışması. “Yıl 2081’di ve nihayet herkes eşitti.” cümlesi ile başlayan öykü mutlak eşitliğin olduğu bir dünyada bu eşitliğin sağlanabilmesi ve sürdürülebilmesi için insanların onları farklı kılan her türlü özellikleri ve yeteneklerinin nasıl yok edildiğini anlatıyor. Mizah havası da olan öykü, eşitlikçi rejimlerin eleştirisinden çok, insanları tektipleştiren tüm sistemlere sert bir saldırı olarak görülmesi gereken başarılı bir çalışma. Altıncı öykü Polonyalı yazar Stanislav Lem’e (1921 – 2006) ait olan 1974 tarihli “Maska – Maske”. Gizemli havası ile dikkat çeken, kitaptaki bu en uzun eser müthiş etkileyici bir dil ile yazılmış bir kimlik, özgürlük ve av/avcı öyküsü. Politik boyutu da olan öykü “ben kimim? (ya da ben neyim?)” sorusunun edebiyat tarihinde en etkileyici şekilde sorulduğu eserlerden biri kesinlikle. Kitaptaki son öykü Amerikalı Robert Anson Heinlein’in (1907 – 1988) 1947 tarihli “The Green Hills of Earth – Dünyanın Yeşil Tepeleri” adını taşıyan eseri. Evrendeki koloniler arasında seyahat eden bir “jetçi”nin (aynı zamanda bir müzisyen ve ozan) hikâyesini ve son yolculuğunu anlatan eser hüznü ile de dikkat çekiyor.

Türün tüm özelliklerini ve tarihini gösterebilmek için yeterli sayıda öykü içermese de okuması hayli keyifli bir kitap bu. Seçilen tüm öyküler farklı açılardan ve farklı nedenlerle etkiliyor okuyucuyu ve kesinlikle zengin bir okuma serüveni sunuyor.

Sonsuzluğun Kıyıları – Adrian Berry

1977‘den 1996’ya kadar The Daily Telegraph gazetesinde bilim üzerine yazılar ve haberler kaleme alan ve daha sonra da aynı gazetede bilimle ilgili konularda danışman editör olarak çalışan Adrian Berry’nin bu gazetedeki yazılarından oluşturulan bir derleme. “Bilim Dünyasından Şaşırtıcı Ama Gerçek Öyküler” alt başlığı ile yayımlanan kitabın orijinal adı içindeki ilk yazıdan (“Galileo ve Yunuslar”) gelse de, TÜBİTAK, Popüler Bilim Kitapları serisinden yayımladığı kitaba isim olarak bölüm adlarından birini koymayı uygun görmüş. Yazıların pek çoğunda Jovan Djordjevic’e ait çizimlerin yer aldığı kitap bir gazete sayfasının sınırları ile çevrili olduğu için çok derinlere in(e)meyen bir haber/özet havası taşıyor; ama kesinlikle bilime karşı merak uyandıran ve okuması keyifli yazılardan oluşan bir eser bu. Bilimdeki güncel -yazıların yazıldığı tarih için güncel- bir gelişmeden, bir dergide yayımlanan bir makaleden veya günlük hayattaki bir olaydan yola çıkarak yazılmış yazılar bizim gazetelerimizde her geçen gün daha sığlaşan içerikleri ile artık görmemizin mümkün olmadığı bir düzeyi hatırlatmaları ile de önemli.

The Daily Telegraph Birleşik Krallık seçimlerinde hemen her zaman Muhafazakâr Parti’yi ve Avrupa Birliği’nden ayrılmayı ifade eden Brexit’i desetklemiş bir gazete ve Berry’nin görüşlerinde de zaman zaman yansımasını görüyoruz bu eğilimin. “Radikal” feminist ve çevrecileri eleştiriyor örneğin veya “Gerontokratlar” başlıklı yazıda nüfus artış oranını düşürmeye çalışanları aptallıkla eleştiriyor. Ne var ki bu görüşlerini her zaman bir bilimsel argümanla destekliyor yazar. Muhafazakârlığı evrim teorisi gibi “tartışmalı” konulardaysa kendisini hiç göstermiyor örneğin. “Tarihin Sahibi Kim?” başlığını taşıyan yazıda İsrail’i, Eski Uygarlıklar Kurumu’nu dinî gerekçelerle “5.000 yıllık döneme ait çok çeşitli kemiklerden oluşan geniş koleksiyonu Diyanet Bakanlığı’na devretmeye zorlamasını” sert bir biçimde eleştiriyor. Yazar 2015 yılında “iklim değişikliği” ile ilgili olarak ise küresel ısınmadan farklı bir gerekçe öne sürmüş ve genellikle sağ/muhafazakâr eğilimli olan bilimcilerin desteklediği bir gerekçeyi kabul etmiş: Güneş sistemindeki şiddetli patlamalar. Metrik sisteme geçmemekte direnen (“Firkin, Kilderkin, Hogshead ve Diğerleri”) ve teknolojideki gelişmeleri hep geriden gelerek takip eden (“Geri Kalmış İngiltere”) ülkesini sert bir biçimde eleştirmekten ise geri kalmıyor ve bilimi öne çıkarıyor her zaman Berry.

5 bölüme ayrılmış kitaptaki yazılar: “Geçmişin İzinde” başlığını taşıyan bölümde tarih, coğrafya, evrim, bilim insanları, kâşif ve keşifler gibi başlıklar altında toplanabilecek çok farklı konulara değinen yazılar yer alıyor ve geçmişte kalan bir olay -genellikle günümüzdeki yansımaları ve/veya yeni keşfedilen bir bilgi ile birlikte- ele alınarak anlatılıyor okuyucuya. “Şimdiki Yaşam Tarzımız” adını taşıyan ikinci bölümde ise günümüzdeki (daha doğrusu yazıların ilk kez yayımlandığı 1977 – 1996 arasındaki tarihlerde) bilimsel gelişmelere odaklanan yazılar var. Üçüncü bölümün başlığı “Önümüzdeki Binyılın Teknolojisi” ve bu bölümde özellikle bilgisayar dünyasındaki gelişmelerin insanlığın geleceğini nasıl etkileyeceği ve insanlığı yeni binyılda nelerin bekliyor olabileceği üzerine hazırlanmış gazete yazıları yer bulmuş.

Gazete yazıları olması nedeni ile doğal olarak içerikleri çok derinleşmeyen ve daha çok özet bilgiler veren yazıların yer aldığı kitabın dördüncü bölümün adı ise “Sonsuzluğun Kıyıları”. Bu bölümde en parlak yıldız, en soğuk nokta, uzayın/dünyanın sınırları gibi uç konular ve bizi sınırlayan algılarımızın ve dünyanın dışına çıkan konulara eğilen yazılar bir araya getirilmiş. Son bölümün adı “Tuhaf İnançlar”; bu bölümde “tuhaf” hikâyeler yer alırken “doğaüstücü”leri eleştiriyor Berry ve “radikal feministlerin kadınların bilime atılma cesaretlerini kırmalarını” örnek vererek tuhaf görüşleri eleştirisinin kapsamına alıyor.

Kitapta, yazıların The Daily Telegraph’ta ilk yayımlanma tarihlerine nedense yer verilmemiş. Oysa bu bilgi kimi karşılaştırmaları eğlenceli kılabilirdi. Örneğin “Sürücüsüz Otomobiller” yazısında adı geçen araştırmacıların hayal ettiği ve 2010 yılında gerçekleşeceğine inandıkları kendi kendine hareket eden otomobiller dünyasına henüz gerçek anlamda erişmiş değiliz 2018 yılında. Bir başka örnek ise bilgisayarların hız ve kapasitelerindeki müthiş değişimi kanıtlıyor bize. “Goldblach Varsayımı” (“2’den büyük tüm çift sayılar iki asal sayının toplamı şeklinde yazılabilir”) gazetedeki yazı yayımlandığı tarihte (en erken 1977, en geç 1996 olabilir bu tarih) 100.000’e kadar olan tüm çift sayılar için kanıtlanabilmişken, 2013 yılında bilgisayarlar bunu 4*1018’e kadar taşımışlar! Bir başka örnek olarak da “Benim Gazetem” başlıklı yazıda hayal edilen gazeteyi gösterebiliriz. Cep telefonu ve gazetelerin dijitalleşmesi sayesinde burada hayal edilenin çok daha ötesine geçen bir medya dünyası ve medyaya erişim olanakları var artık. Buna karşılık aynı yazıda adı geçen Peter Kruger adındaki danışmanın şu beklentisi pek de karşılanmış olmasa gerek: “Belki de gelecekte, Bosna ve Kuzey İrlanda gibi, bağnazlık ve nefret yüzünden bölünmüş toplumlar olmayacak, çünkü insanların elinde birbirlerini daha iyi anlamalarını sağlayan araçlar olacak.”

(“Galileo and the Dolphins – Amazing But True Stories from Science”)