Günlükler – Miguel de Unamuno

Basklı İspanyol yazar ve düşünür Miguel de Unamuno’nun günlükleri. İlk kez sanatçının ölümünden sonra, 1970’te yayımlanan ve beş defterden oluşan günlükler onun Hristiyanlık inancı ve bu inancı ile ilgili düşüncelerini ve varoluşsal sorgulama denebilecek bir yöntemle ortaya koyduğu düşüncelerini içeriyor. Bildiğimiz anlamda bir günlük değil bu; Unamuno çoğunlukla herhangi bir tarih içermeyen notlarında günlük hayatında olanlara hemen hiç değinmezken, sadece ve asıl olarak imanlı bir katolik olarak kendi inancını sorguluyor ve değerlendiriyor. Bu sorgulama eleştirel hemen hiçbir boyut içermezken temel olarak anlamaya, anlamlandırmaya ve açıklamaya odaklanmış bir çalışma çıkarmış ortaya.

Günlükteki son not 15 Ocak 1902 tarihli ve yıl belirtilmemiş olsa da yazarın nadiren belirttiği tarihlerden (25 Nisan Pazar gibi) notların büyük bir kısmının 1899 yılında ve öncesinde yazıldığını anlayabiliyoruz. En ünlü romanı olarak bilinen “Abel Sánchez: Una Historia de Pasión – Abel Sánchez: Tutkulu Bir Aşk Hikâyesi”ni İncil’deki “Habil ve Kabil” hikâyesinden yola çıkarak yaratan yazarın eserleri onun dinsel inancının izlerini taşıyor sıklıkla ve işte özellikle onun eserlerine aşina olanların bu eserlerdeki temaların ve düşüncelerin kaynaklarının yazarın kişiliğindeki izlerini keşfedebileceği bir kitap bu. Günlüklerde yer alan notlarında mantık ile inancı sık sık karşı karşıya getiren yazar, bunlardan ikincisinin yanında konumlandırıyor kendisini her zaman ve “iyi/gerçek bir Hristiyan” olarak bunun nedenlerini açıklıyor; bu açıklamalarını yaparken ortaya koyduğu fikirler bir “dinsel propaganda”dan çok, samimi bir inanç sahibinin kendini açıklaması olarak görülmeli. İspanya’daki askerî yönetimle ve daha sonra da Franco’ya bağlı Falanjistlerle başı çok sık derde giren yazarın bu kitabı -doğal olarak içerdiği- dinsel terminolojiye ve Hristiyanlığın prensiplerine hâkim olanların daha rahat anlayabileceği bir eser olsa da, aslında temel olarak tüm dinsel inançlar düşünülerek de okunabilecek bir çalışma.

Günlüklerde sıklıkla geçen iki kelime var: İnayet ve izzet. Daha ilk sayfada “Kim ki Tanrı’nın inayetine nail olur ve bu sayede kurtuluşa erer, o kişi özgürdür” diye yazıyor Unamuno ve kişinin inayet ve izzetine Tanrı’nın inayeti ve izzeti aracılığı ile erişebileceğini söylüyor. Hakikatin ve kurtuluşun Tanrı’da olduğuna inanan (“Rab’da kendini tanımak kurtuluşun başlangıcıdır”) Unamuno, halkın birliğinin de ancak ve sadece dinde olduğunu yazıyor (“Ortak ruhu din verir”). Günlükteki notların pek çoğunda mantık ve inancı karşı karşıya getiriyor yazar ve “yeniden doğuş”undan önceki inanç durumu için şöyle yazıyor örneğin: “Dua ederken, Tanrı’mı kalbimle kabul ediyordum, bu Tanrı ki mantığımla yadsıyordum…” Akılcılığı ve pozitivizmi de sık sık eleştiren yazarın, “Mantık genellikle dünyaya karşı bir başka kölelik şekli ve bu kölelik genellikle ülküselleştirilir” cümlesinin bir örneği olduğu gibi kendisinin de eskiden aralarında bulunduğu ve “akılcılık” peşinde olanların düşüncelerine sert bir biçimde karşı çıkıyor. Notların bazılarından yazarın inançları açısından geçirdiği değişimin eskiden içinde bulunduğu çevre tarafından şaşkınlıkla karşılandığını ve hatta onun ruh sağlığının bozulmuş olması ile açıklandığını anlıyoruz ki tüm bu günlüğün bir bakıma bunlara cevap olduğu da düşünülebilir. Bir notunda eskiden bulunduğu yeri “Entelektüel ateizme kadar gittim, Tanrı’sız bir dünya hayal edecek kadar…” diyerek tarif eden yazarın günlüğü yazdığı sıradaki inançları düşünülünce, geçirdiği değişimin çevresi için hayli şok etkisi yaratacak bir farklılığa neden olduğu açık kuşkusuz.

Sadece inanç kavramını değil, bu inancın parçaları olan öğeleri de (İsa, Meryem, kilise vs.) içine alan notlar Unamuno’nun İsa ve Meryem aşkının “göz yaşartacak” samimiyetinin izlerini taşıyor. Bir Dominiken manastırında inzivaya çekilmişliği de olan yazar protestanlığı da eleştirisinin kapsamına alırken, insanı “hayvanların üstüne çıkaran”ın iman bilgeliği olduğunu belirtiyor. Gerek bu son yargısı gerekse günlükteki diğer benzer yargı ve iddialar, katıksız bir dindar profili çizerken, kitabı okuyacak olanlar için de bir “uyarı” olmalı bu durum. İnanmak kavramı kadar ölüm kavramı üzerine de epey düşünmüş ve fikir üretmiş yazar ve “hiçlik” kelimesini sıkça kullanarak kendi inancını açıklamaya girişmiş ve zaman zaman özeleştirisini de yapmış: “Mezar-ötesi yazgımla, ölümün ötesiyle ilgili bu sabit meşguliyet, kendi hiçliğimle ilgili bu saplantı, saf bencillik değil mi?” Yaklaşık iki sayfa boyunca ölüm üzerine “edebî” satırlar da yer almış günlükte ki Unamuno’nun kitabını bir “ilahiyat” kitabı olmanın dışına çıkaran da onun -her ne kadar sıkça eleştirisinin konusu yapmış olsa da- bu entelektüel ve edebî becerisi. Benzer şekilde “iyi insan” olmak da hayli meşgul etmiş Unamuno’yu ve bunun tarifini de yine inanmakla ilişki kurarak yapmış: “… iyi insanlardaki iman incelendiği takdirde, inandıkları için iyi olduklarını değil , iyi oldukları için inandıklarını, ebedi izzete imanlarının onları iyi kılmadığını ama bu iyiliğin onlar için bu izzeti yarattığını…”

Günlüklerin yazarın ölümünden üstelik de hayli uzun bir süre sonra yayımlanmış olması buradaki yazıların belki de asıl olarak başkaları ile paylaşılmak üzere değil, Unamuno için bir içsel hesaplaşmanın aracı olarak kaleme alındığını gösteriyor bize. Bu içsel hesaplaşmasında kendi inanç dünyasına uzak bir yerde duran bazı isimler için de sert ifadeler kullanmış yazar. Örneğin Oscar Wilde ve D’Annunzio’yu “rezil estetikçiliği üretmek”le suçlarken, Chateaubriand için “hüzünlü ve uğursuz şahsiyet” demiş.

Unamuno’nun günlükteki yazıları kaleme aldığı yıllar onun yedi yaşında ölen oğlu Raimundin’in hidrosefali rahatsızlığı nedeni ile çok sıkıntılı günler yaşadığı bir dönem aynı zamanda. Kitaptaki bir dipnotta belirtildiği gibi yazarın “dinî krizinde belirleyici bir rol oynamış olabilir” bu durum. Dipnot demişken kitabın bu açıdan kısa açıklamalarla doyurucu bilgiler içerdiğini de söyleyelim. Kitapta ismi geçen ve okuyucunun tanıma ihtimali düşük olan kişiler için olanlar başta olmak üzere kısa bilgiler yer alıyor bu dipnotlarda ve okuma deneyimine yardımcı oluyor.

(“Diario Intimo”)

Dev – Tibor Déry

Macar yazar Tibor Déry’nin bir uzun ve iki kısa hikâyesinin yer aldığı bir kitap. Macar Komünist Partisi’nin üyesiyken farklı görüşleri nedeni ile partiden uzaklaştırıldıktan sonra parti ve rejim hakkında eleştiriler kaleme alan ve 1956 yılındaki ayaklanmanın sözcülerinden biri olduğu için de 9 yıl hapis cezasına çarptırılan yazarın kitaptaki üç hikâyesi de İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki yıllarda yazılmış ve ülkedeki politik atmosferden izler taşırken aşk ve yoksulluk gibi temaları da barındırıyorlar. Üç hikâyede de kendisini gösteren naif karakterler ve masumiyet de (onun yitirilmesi ya da korunmaya çalışılması) bir ortaklık katmış üç esere. Hikâyeleri Türkçeye Ülkü Tamer çevirmiş ve onun yalın ve güçlü kaleminin izlerini de hissediyorsunuz cümlelerde. Çevirileri nedeni ile 1979 yılında Macaristan Kültür Bakanlığı’ndan Macar şair Endre Ady adına verilen ödülü alan Tamer bu çeviriyi -kitapta belirtilmemiş ama- herhalde İngilizceden yapmıştır.

Kitaba adını da veren uzun hikâye “Dev” 1948 tarihinde yazılmış ve savaşın izlerinin daha yakından hissedildiği bir hikâye diğer ikisi ile kıyaslandığında. İsmi ve baş karakterlerden biri olan “Dev” nedeni ile de bir masalı çağrıştıran hikâyenin anlatım biçimi ve içeriği bu türe göz kırpıyor sık sık. “Bir boğayı yıkacak kadar güçlü, bir anıyla yıkılacak kadar güçsüz” olan genç adamın ve âşık olduğu genç kadının hikâyesini yoksulluğun koşulları çerçevesi içinde anlatırken yazar, masumiyetin ve mutluluğun dış etkenlerle yitirilmesinin neden olduğu hüznün çarpıcı bir resmini çiziyor ve -belki- sonsuz aşkın mümkün olmadığını da düşündürüyor okuyucuya.

1955 tarihli iki hikâyeden ilki olan “Aşk” 7 yıllık mahkumiyetinden sonra serbest bırakılan bir politik suçlunun evine, karısına ve çocuğuna dönüşünü anlatıyor. Macar yönetmen Károly Makk’ın aynı adı taşıyan 1971 tarihli filminin (“Szerelem” – “Aşk”) senaryosuna kaynaklık eden iki hikâyeden biri olan eser, baş karakterinin sık sık tekrarladığı “Alışabilecek misin bana?” sorusu ile somutlaşan endişesini, ayrılığın ve yalnız kalmanın hüznünü, kavuşmanın tedirgin coşkusunu güçlü ve şiirsel bir dil ile anlatıyor. Politik atmosferin bireylerin hayatlarını nasıl savurduğunu güçlü bir şekilde dile getiren bu hikâyeden esinlenen Makk’ın filminin de çok başarılı bir sinema eseri olduğunu hatırlatmış olalım bu arada.

Kitaptaki üçüncü hikâye olan “Tuğla Duvarın Arkasında” 20 yıldır aynı fabrikada çalışan bir adamın işçilerin yoksulluk nedeni ile yaptığı küçük hırsızlıkların peşine düşmesini, onları ihbar etmesini ve trajik bir olaydan sonraki değişimini anlatıyor. Politik bir arkaplan üzerinde yine yoksulluğun izlerini taşıyan, bir vicdan (azabı) ve baskıcı bir yönetim hikâyesi bu ve Tibor Déry sade bir dil ile sergiliyor baş karakterinin ruh hâlini.

(“Az Óriás”)

Üç Dul Kavşağı – Georges Simenon

Belçikalı yazar Georges Simenon’un ünlü dedektif karakteri Maigret’nin kahramanı olduğu ilk romanlardan biri. 1931 tarihli roman ertesi yıl ünlü Fransız yönetmen Jean Renoir tarafından aynı isimle sinemaya uyarlanmış ve dedektifi de yönetmenin kardeşi Pierre Renoir canlandırmıştı. Sinemanın önemli suç filmlerinden biri olan bu esere kaynaklık eden Simenon’un bu romanı yazarın tüm eserleri gibi rahat bir dil ile kaleme alınmış, hızla ve keyifle okunan bir çalışma. Sadece “kim yaptı” ile değil, işlenen cinayetin gizemi üzerinden de bir çekicilik sahibi olmayı başaran roman -elbette başta Maigret’nin kendisi olmak üzere- tümü ilginç karakterleri ile de ilgi çekici.

“Üç Dul Kavşağı” adını taşıyan bir bölgede geçiyor hikâye. Bir üçgenin köşelerini oluştururcasına bu kavşağa yerleşmiş eski ve büyük bir ev (ve orada yaşayan tuhaf iki insan), bir sigortacı ile karısının yaşadığı bir ev ve bir benzin istasyonun parçası olduğu hikâye tuhaf bir cinayetin zanlısının sorgulanması ile başlıyor. Simenon kitabını tam anlamı ile bir “olay ve mekan birliği” üzerine oturtmuş. Roman bu kavşağı hiç terk etmiyor ve birkaç günlük süresi boyunca da romanın ana karakterleri ve birbirleri ile ilişkilerine odaklanan yapıdan hiç ayrılmıyor yazar. Bu da kitaba bir yoğunluk duygusu katmış ki başlayınca sonuna kadar bırakmama arzusunu yaratan da bu yoğunluk duygusu temel olarak. Tüm karakterlerin -kitabın küçük hacmine rağmen- birer hikâyesinin yaratılabilmesi ve temponun hiç düşürülmemiş olması da kitaba ciddi bir katkı sağlamış. Çok sayıdaki karakteri ve olayın karmaşıklığını hayli iyi yöneten yazarın finalde -Agatha Christie’nin Poirot karakterinin yaptığına benzer bir şekilde-herkesin bir arada olduğu bir ortamda tüm olan biteni dedektifine özetletmesi, yarattığı tanıdıklık duygusu ile bir yandan hoş bir tercih olarak görünürken, öte yandan bir parça kolaycılık gibi de duruyor.

Tüm dedektiflerde olduğu gibi, Maigret’nin de analiz yeteneği ve gözlem gücü ile bir suçu aydınlattığı ve suçluları yakaladığı romandan çekilen Renoir filmini Fransız sinemacı Jean-Luc Godard’ın “Tek büyük Fransız dedektiflik filmi” olarak tanımladığını da hatırlatalım ve romanı tüm suç edebiyatı düşkünlerine ve Simenon hayranlarına önerelim gönül rahatlığı ile.

(“La Nuit du Carrefour”)

Ayaşlı ile Kiracıları – Memduh Şevket Esendal

Memduh Şevket Esendal’ın 1934 yılında yayımlanan ve CHP Roman Ödülü’nü de alan romanı. 1980’li yılların sonunda Tunca Yönder’in yönettiği bir TV dizisine de uyarlanan roman önce Vakit gazetesinde tefrika olarak yayımlanmış. Toplam otuz beş bölümden oluşan romanda bu bölümlerin birbirine çok yakın uzunlukları ve her birinde farklı bir “sahne”nin anlatılması, bu tefrika hâlinde yayınlanmanın da bir sonucu olsa gerek. 1930’lu yılların başında Ankara’da geçen roman, süratle değişen (değişmeye çalışan ve aynı zamanda buna direnen) bir toplumda farklı karakterler üzerinden bir mikrokozmos olarak kullanıyor “yeni yapılmış büyük bir apartmanın dokuz odalı bir bölüğü”nde oturanları. Ayaşlı İbrahim adındaki karakterin toplu olarak kiralayıp sonra her birini farklı kişilere kiraladığı dokuz odada yaşayan bireylerin ve ailelerin iç içe geçen yaşamları, yazarın “eski”den kop(a)mamış ama “yeni”deki yolunu da henüz tam anlamı ile bulamamış ve bir değerler karmaşası yaşayan bir toplumun yalın bir resmini çizmesinin aracı olmuş.

Kitapta kısa bir biyografinin yanısıra Esendal’ın kendi kaleminden çıkma ve ölümünden sonra dosyaları arasında bulunan, “kendini anlatıyor” başlıklı kısa bir otobiyografi de var. Kısa olsa da (tümü bu kadar mıdır, yoksa kitaba alınırken kısaltılmış mıdır belirtilmemiş), yazarın kendisini üçüncü bir şahsın ağzından anlatır gibi yazdığı bu satırlar kitaba ilginç bir ek olmuş.

Bir bankada çalışan ve Ayaşlı’nın odalarından birinde kiracı olarak kalan baş karakterinin ağzından yazılan romanda, bu adamın yazdığından bahsediliyor ki hem kitabın birinci ağızdan anlatılmasını hem de adamın “yazar”lığını birlikte düşününce, onu yazarın (Esendal’ın) kendisi olarak da düşünebiliriz sanırım. Memduh Şevket Esendal hayli yalın bir üslupla ve çoğunlukla da kısa cümlelerle oluşturmuş romanı ve anlatıcı karakterinin hikâyeyi yazmaktan çok konuşarak dile getirdiğini düşündürecek bir tarzı tercih etmiş. Bu tercihler ve karakter sayısının çok fazla olması, edebî kriterler açısından bakıldığında, romanda bir derinlik eksikliğine ve -doğrudan bu ifade kullanılmasa da bir travesti” olarak görülebilecek eksantrik ressam karakterinde olduğu gibi- bazı karakterlerin sadece yazarın amacına uygun olarak ama hikâyeye bir şey katmadan romana girip çıkmasına neden olmuş sanki. Bir aile gibi iç içe yaşayan ve bir yandan muhafazakâr değerlerini koruyan ama bir yandan da ayrıksı hayatlar yaşayan karakterlerin her birinin farklı kökenleri ve Ankara’ya çöken imparatorluğun farklı noktalarından gelmiş olmaları, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin o dönemdeki heterojen yapısı ile ilgili etkileyici bir resmin ortaya çıkmasını sağlamış.

Klasik anlamda bir olay örgüsü içermiyor roman, bunun yerine çok sayıda karakterin birbiri ile ilişkileri ve bireysel hayatları üzerinden onların yine çok sayıdaki küçük olaylarını anlatmayı tercih ediyor. Bu bağlamda, yukarıda bahsedilen otuz beş bölümün her birinin bu farklı olaylardan birine odaklandığını söylemek bile mümkün. Sonuçta Esendal romanlara özgü büyük bir olayı anlatmaktan çok bir “memleket manzarası” çizmeyi hedeflemiş ve başarmış da bunu. Yalın ama renkli bir şekilde, bu manzaradaki her bir bireyin hikâyesini çekici, rahat ve hızlıca okunabilen ve merak ettiren bir şekilde anlatmanın üstesinden geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz romanın.

Romanın ahlâki yaklaşımında döneme özgü ama bugün o zaman olduğu kadar normal ve doğru görülemeyecek bir problem olduğu söylenebilir. Özellikle kadın karakterler aracılığı ile ortaya çıkan bu durum muhafazakâr bir ahlâk anlayışının izlerini taşıyor ve baş karakterin bir erkek olarak üstelik evli bir kadınla ilişkisi sıradan ve eğlenceli bir durum olarak resmedilirken, romandaki ana kadın karakterler içindeki nadir olumlu olanlardan birinin nikâh öncesi cinsel beraberliği istememesi özellikle -ve onun adına olumlu bir not olarak- belirtiliyor örneğin. Buna karşılık Ayaşlı’nın kendisinin ve kiracılarının hemen tümünün karıştığı yasadışı ve/veya gayri ahlâki işlerin onları özellikle yargılamaya kalkmadan ve çoğunlukla sadece dönemle ilgi bir saptama olarak sergilenmesi bu yaklaşımın tam tersi yönünde bir tercih olarak dikkat çekiyor.

Özellikle Bilgi Yayınevi için yaptığı tasarımları ile bilinen Fahri Karagözoğlu’nun romanın ruhuna çok uygun ve başarılı bir kapak tasarımına sahip olan kitap, önümüze Cumhuriyet’in ilk yıllarından bir Ankara ve Türkiye tablosu getiren ve okunmayı hak eden bir çalışma.