Macellanya – Jules Verne

Fransız yazar Jules Verne’in ölümünden sonra ve oğlu Michel Verne tarafından değiştirilerek basılan romanı. Michel Verne’in “Les Naufragés du Jonathan – Jonathan Kazazedeleri” adı ile ve bir kısmını yeniden yazarak bastırdığı kitabın Jules Verne’e ait orijinal el yazmaları 1977 yılında keşfedilince, roman hak ettiği şekilde, özgün hâli ile ve Magelannia adı ile basılmış uzun yıllar sonra. TÜBİTAK’ın “Popüler Bilim Kitapları” serisi içinde basılan kitap, Jules Verne’in sosyo politik bir manifestosu olarak görülebilir ve yazarın anarşizm ve sosyalizme getirdiği sert eleştiriler açısından dikkat çekebilir. “Ne Tanrı ne efendi”ye inanan gizemli bir adamın romanın sonunda kendini önce zorunlu, sonra gönüllü olarak tam zıt bir noktada bulması, kahramanının bu dönüşümü üzerinden Verne’e fikirlerinin bir çeşit propagandasını yapma olanağı sağlamış görünüyor. Yaşamını hiçbir devlete bağlı olmayan, tamamı ile özgür topraklarda sürdürmeye kararlı ve geçmişi hakkında kimsenin bir bilgisinin bulunmadığı -ve Verne’in de hemen hiçbir ipucu vermediği- gizemli adamın hikâyesi, “coğrafya romanı” olarak tanımlanabilecek bir türde yazılmış ilginç bir kitap ve savunduğu politik düşünceler üzerinden ilginç tartışmalar da yaratabilecek bir eser kesinlikle.

Kitabın çevirisini yapan İsmet Birkan’ın oldukça iyi yazılmış bir Jules Verne incelemesi var romanın başında. Öylesine yazılmış, derinliksiz bir tanıtım yazısı değil bu; Verne’in özgünlüğünü, türler dışı yazsa da neden bilim kurgu içinde değerlendirildiğini açıklayan bu incelemesinde şöyle yazıyor Birkan: “Jules Verne kafasını insana ya da evrene değil dünyaya takmış, demiştik…. “büyük” yazarlar gibi dolaşık olay örgüleri kurup derin karakter analizleri yaparak “insan yaratmak”la uğraşmaz. Okurun merakını diri tutacak kadar “öykü”, son derece kaba hatlarla, siluet hatta karikatür halinde çizilmiş kişilikler, gerisi bilgi…” Bu romandaki karakterler, özellikle de romanın kahramanı -yerlilerin ona taktığı ve velinimet anlamına gelen ismi ile- Kaw-djer karakteri, o denli siluet değiller belki ama Verne burada da olay örgülerinden yaratmıyor romanın gücünü; bir siyasal vasiyetname olarak nitelendirilebilecek eserinde bir koloninin kuruluşu üzerinden siyasî rejim ve özgürlük tutkusu tartışması açarak oluşturuyor eserin çekiciliğini. Birkan’ınki dışında, Fransız Jule Verne Derneği’nin başkanı Oliver Dumas’ın önsözü de yer alıyor kitapta. Yazarın oğlunun orijinal kitapta yaptığı ve ciddi içerik kaymalarına neden olan değişikliklerin de el alındığı bu önsöz, temel olarak eserin kendisine odaklanırken, Birkan’ın yazara odaklı incelemesi ile birlikte bir bütün oluşturuyor ve romana sağlam bir hazırlık sağlıyor okuyucuya.

Bir coğrafya veya bir bilimsel coğrafya romanı bu, tür açısından değerlendirirsek. Romanın geçtiği Macellanya bölgesini (gerçek olmayan bu bölge Güney Amerika’nın güney uç noktasında yer alıyor ve Şili ile Arjantin arasındaki -romanın teması ile de örtüşecek şekilde- egemenlik savaşının da konusu) doğası, jeolojik yapısı ve tüm coğrafî özellikleri ile çok iyi bir şekilde tasvir ediyor Verne ve roman boyunca meydan gelen birtakım olayları da (Jonathan gemisinin batması, kahramanın yerli dostu ve onun oğlu ile kendi küçük gemilerinde bölgedeki adacıklar arasında yaptıkları yolculuklar gibi) coğrafyayı hep aklında tutarak anlatıyor bize. Bunu o denli güçlü bir biçimde yapıyor ki sadece coğrafya meraklılarının değil, ona pek de ilgisi olmayanların bile ilgisini çekecek bölümler var kitapta. Bununla da yetinmiyor Verne ve Portekizli denizci Macellan’dan başlayarak pek çok ünlü denizci, gezgin ve kâşif üzerinden bir keşif tarihi de anlatıyor okuyucuya uzun uzun ve esere bir keşif romanı havası da katıyor böylece. Elbette bu keşif tarihi bir yandan da bir kolonileştirme tarihi ama -yerlilere karşı gösterdiği hümanist tavırdan bağımsız olarak- bu konuya pek değinmiyor Verne. Misyonerlerin bölgedeki çalışmalarını ise övmüyor belki ama bir eleştiri konusu da yapmıyor ve -en azından hedefleri açısından- başarılı ve cesur olarak nitelendiriyor onların gayretlerini.

Kaw-djer’in yerlilerle arası iyi ve bu yerli kabilelerden biri de otuz kadar aileden oluşan “iktidarsız” bir toplum. Romandaki olayların başlangıcından “en fazla 5-6 yıl önce” oraya gelmiş Kaw-djer ve hiçbir ülkenin egemenliği altında olmadığı için yerleşmiş oraya. Bağımsızlık ve özgürlük fikrinin kendisi için her şeyden önemli olduğu ve hakkında kimsenin bir şey bilmediği bu adam, din kurumunu ve Tanrı’yı da işte bu kavramların karşı ucunda gördüğü için reddediyor. Onun, Oliver Dumas’nın “pratik olmaktan çok kuramsal” olarak nitelendirdiği dönüşümü romanın ana temalarından biri olarak çıkıyor ortaya. “Ne Tanrı ne efendi” diyen bir adamın kazazedelere yardım ederken tanıştığı insanlardan (özellikle de dinlerine bağlı bir aile öne çıkıyor burada) ve onlara yardım ederken soyunmak zorunda kaldığı rolden de etkilenerek geçirdiği bu dönüşüm okuyucunun ciddiyetle üzerinde durması gereken bir konu. Belki onlar gibi dindar bir havaya bürünmüyor romanın sonunda ama Tanrı kelimesi kendi günlük diline de giriyor ve Verne’in adeta ideal bir aile olarak onun ve elbette okuyucunun önüne koyduğu Amerikalı aile Kaw-djer’in “toplumsal hayata aykırı” düşüncelerinden -doğrudan dile getirmese de- birer birer vazgeçmesine neden oluyor. Bu ailenin iki çocuğuna çok bağlanması bile Verne’in ona ve bize verdiği bir ders niteliği taşıyor sanki. Özetle, Verne tüm toplumsal düzenlere ve hiyerarşilere karşıt olan ve “anarşist” olarak nitelediği Kaw-djer’i bu düzenlerin gönüllü bir parçasına çeviriyor. Bu açıdan bakınca ve kitaptaki başka öğelerle de desteklendiği gibi, eser Verne’in sosyal ve politik düşüncelerinin hayli açık bir uzantısı olarak değerlendirilmeli.

Kazazedelerin kurduğu koloninin oluşumu sırasında da bu bakışının doğrultusunda ilerliyor Verne ve İrlandalı ve Alman anarşistleri tüm acımaszılıkları, şiddetleri ve saldırganlıkları ile hayli kaba birer kötü karakter olarak çizerken, onların karşısına makul ve dindar kazazedeleri yerleştiriyor; bu karşılaştırmadan bir ders çıkarmamızı istediğini göstermekten de hiç çekinmiyor. Öyle ki sosyalizm eleştirisini yaparken, sadece romanın kurgu karakterleri ve kurgu olaylarından yararlanmıyor; sosyalist düşüncenin tarihteki önemli isimlerinden ve onların cümlelerinden (örneğin Pierre-Joseph Proudhon’un “mülkiyet hırsızlıktır” görüşü) yola çıkarak bu ideolojiye kendisinin yazar olarak karşı çıkışlarını da bir mutlak doğru olarak yerleştiriyor romana şu bölümde olduğu gibi: “… toplum düzeninin gerekleriyle mutlak çelişki halindeki bu tür fikirlerin yanlışlığını ve aynı zamanda tehlikelerini kavramasını; toplumun ancak toplumsal eşitsizlikler üzerine kurulabileceğini;… mutlak eşitlik ve adaletin bu dünyada mevcut olmasa da hiç değilse ötekinde mevcut olduğunu anlamasını…” Bu ifadeler romandaki bir karaktere değil, anlatıcıya (Verne’e) ait ve yazarın sosyalizm eleştirisinin de açık bir özeti.

Nerede ise mistik bir yaklaşımı da var Verne’in romanda. Örneğin Kaw-djer’in tam da özgür yaşadığı toprakların Şili’ye bağlandığını öğrendiğinde aldığı trajik kararı uygulamaya geçirmek isterken kaza geçiren gemiyi görmesi adeta ona iletilen “kutsal” bir mesaj ve bir görevin hatırlatıcısı. Kazazedelerden birinin onu kazazedelerin karşılarına çıkaranın Tanrı olduğunu söylemesi ve onun da bir parça şaşırarak ama itiraz da etmeden bunu dinlemesi de bu dinsel yaklaşımın bir uzantısı elbette. Benzer şekilde, kolonide kurulan toplumsal düzen için büyük bir tehlike oluşturan altın yataklarının da “iyi insanları yoldan çıkaran şeytan”ın yerine geçtiğini söyleyebiliriz rahatlıkla.

Verne’in sosyal ve politik düşüncelerinin epey izini taşıyan romanda eleştirilebilecek başka noktalar da var: Şili ile Arjantin’in bölgeyi paylaşma kavgalarında orada yaşayan yerlilerin fikirlerinin sorulmaması hiç eleştiri konusu olmadığı gibi böyle bir “hassasiyet” dile bile getirilmezken, kazazedelerin kurduğu kolonideki beyazların kendi bağımsız (özerk demek daha doğru) düzen talepleri öne çıkarılıyor sürekli olarak. Kolonideki bu insanların kazadan önceki asıl hedefleri olan Afrika’da Portekiz hükümetinin onlara tahsis ettiği toprakların Afrika’nın yerlilerine ait olduğundan ve kolonizmin bir sömürü düzeni olduğundan da hiç bahsedilmiyor romanda. Adı belirtilerek ve sürekli olarak eleştirilen “kollektivizm”in karşısına koyulan kolonideki toplumsal düzenin övgüsünün bir kapitalist düşünce övgüsü olduğu da açık kuşkusuz. “Ne Tanrı ne efendi” söyleminden kendisi bir efendi olmaya doğru ilerleyen ve Tanrı’yı da -en azından- ret etmeyen bir zihiniyete kavuşan Kaw-djer’e şunu sormak gerekli belki de: Şili’nin egemenliğini ret eden bu koloni her geçen gün büyürken kendisi de ileride bir Şili’ye dönüşmeyecek mi? Şili’den bağımsız ama onun toplumsal düzeninden farklı bir düzeni olmayan bu koloniyi ondan farklı kılan ne? Koloninin sahip olduğu özerkliğin tam olarak nasıl bir çekiciliği var?

Verne’in romandaki toplumsal düşünceleri yukarıdakinden çok daha farklı örneklerle ve daha derin karşıt düşüncelerle eleştirilebilir ve eleştirilmeli de. Ne var ki romanı belki de çekici kılan yanlarından biri de bu: Verne işte bu “bilimsel coğrafya romanı”nda okuyucuyu -fikirlerini savunacak olanları da eleştirecekleri de- bu tartışmaya kışkırtıyor bir bakıma. Bu politik içerik bir kenara koyulduğunda ise, iyi yazılmış, çekici bir eser bu ve yazarın edebî büyüklüğünü ve önemini ortaya koyan örneklerden de biri olarak okunmayı hak ediyor bu keyifli roman. Gizemli kahramanı Kaw-djer ise Jules Verne külliyatının içindeki önemli karakterlerden biri olarak esere ek bir çekicilik katıyor.

(“En Magellanie”)

Gece Yarısı Kapı Çalındı – B. Traven

Gerçek kimliği hâlâ bilinmeyen ve Alman olduğu tahmin edilen B. Traven’ın tek bir hikâyesini içeren bir kitap. Orijinal adı “Midnight Call” olan ve “The Night Visitor and Other Stories” adlı kitapta yer alan eser, “Effective Medicine” ve “Reviving the Dead” ile birlikte yazarın kahramanı “doktor” olan öykülerinden biri. Türkçe çevirisindeki adı gibi bir gece yarısı kapının çalması ile başlayan hikâye, Meksika’da yaşayan bir yabancının (“gringo”nun) doktorlukla ilgisi olmadığı hâlde, bir hastayı tedavi etmesi için eşkıyalar tarafından çağrılması ile gelişen olayları anlatıyor.

Uzun hikâye olarak nitelendirebileceğimiz öykü, Traven’in diğer eserlerinde de rastladığımız temaları içeriyor. Birinci ağızdan anlatılan hikâyede, geçmişinin epey maceralı olduğu anlaşılan, şimdi Meksika yerlileri ile birlikte yaşayan ve bir yazı makinasına sahip olan (karakterin yazarlığına ya da kendi de karakteri gibi Meksika’da yaşayan yazarın kendisine bir gönderme mi olduğu açık değil) gizemli adamın hikâyesinde, yazarın eserlerinde hep rastlanan kapitalizm eleştirisi ve Batı’nın “geri kalmış ülkeler”i sömürmesi kendisine bir öykünün sınırları içinde de olsa yer bulmuş. “Buyrukları, daima silahı taşıyan kimse verir” bölümünde olduğu gibi alaycı bir yaklaşımın izinin de yer aldığı hikâye, temel olarak, bir yandan eşkıyalardan bir yandan da onların peşindeki güvenlik güçlerinden kendisini korumaya çalışmasını anlatıyor kahramanının ve bunu keyifle okunan satırlarla yapıyor.

(“Midnight Call”)

Yarının Tarihi – Jean Fourastié / Claude Vimont

Fransız ekonomistler Jean Fourastié ve Claude Vimont’un birlikte yazdıkları kitap, yazarların ifadesine göre, “son elli yıldır temel sorunlar olarak görünmüş olan nüfus ve ekonomi sorunları”na odaklanan bir inceleme. İlk kez 1956’da basılan kitap bizde 1968 baskısı temel alınarak 1975 yılında yayımlanmış. Dolayısı ile günümüzden elli yıl önce yayınlanmış ve “Yarının Tarihi” başlığını taşıyan bir inceleme belki eskimiş görünebilir ama aslında tam da bu “eski”liği nedeni ile okunması ilginç bir çalışma bu. Elli yıl öncesinde sorun olarak görünen olguların ve çözüm önerilerinin nasıl değiştiğini/değişmediğini görebilmek için iyi bir düşünme alanı sağlayan kitap, dünya nüfusunun 3 milyarın biraz üzerinde olduğu günlerin gerçekleri üzerinden yarın ile ilgili tespitler ve öneriler içeriyor; bugün dünya nüfusunun 7.6 milyar olduğunu düşünürsek bu tespit ve önerilerin nüfusun iki katından fazlasına çıktığı bir dünyadaki geçerliliklerini gözden geçirmek meraklısı için epey keyifli olabilir.

Giriş yazısına “Yarın bolluğa kavuşacak mıyız, yoksa insanlar 2000 yılında savaştan ölecekler mi” diye başlamış yazarlar ve yarın ile ilgili -nüfus artışının sonuçları açısından- iyimser (nüfus artış hızının yavaşlayacağına ve teknik gelişmenin verim artışı sağlayacağına inananlar) ve kötümser (nüfus artışının boyutları değişmeyen bir dünyada açlığa neden olacağını düşünenler) bakışlar üzerinden ifade etmişler düşüncelerini. Kötümserlerin 2000 yılında nüfusun 7 milyarı bulmasını beklediklerini, buna karşılık dünya nüfusunun 2000 yılında 6.1 milyar olduğunu düşünürsek -nüfus açısından- kötümserlerin endişelerinin haksız çıktığını söylemek mümkün ama elbette kitapta ele alınan ana konu nüfusun kendisi değil sadece. Aynı sayı için BM’nin 1958’de yaptığı tahminin daha isabetli olduğunu (6.7 milyar) ama onun bile gerçekleşen sayıdan 600 milyon fazla olduğunu da belirtelim.

İncelemedeki kimi istatistikleri bugünkü değerler ile karşılaştırmak, yazarların kitap boyunca korudukları ve genellikle iyimser olarak nitelendirilebilecek bakışlarını destekliyor. Örneğin Fransa’da 1965 yılında “doğumda beklenen yaşam süresi” 67.5; aynı değer bugün BM’ye göre 81, Dünya Sağlık Örgütü’ne göre ise 82 olmuş durumda. Yazarların “teknik gelişme” olarak ifade ettikleri tüm yeniliklerin de -onların öngördüğünden de- hızlı bir şekilde insan hayatına katkı sağladığını görüyoruz günümüzde. Buradaki asıl sorun -yazarların da vurguladığı gibi- zengin ülkeler ile yoksul ülkeler arasında açılan uçurum. Bu giderek artan farkın nedenleri olarak yoksul ülkelerdeki daha hızlı olan nüfus artışını ve teknik ilerlemelerin yetersizliğini gösteriyor Jean Fourastié ve Vimont ikilisi. Burada kritik nokta, yoksul ülkelerin bu problemlerinin tamamen kendi eylem ve yaşayış şekillerinden kaynaklandığını öne sürmeleri. Örneğin “az gelişmiş ülkelerin ilerlemesine gerçek engel, parasal ya da teknik düzlemden çok, insansı, felsefel, törel ya da dinsel düzlemdir” diyorlar. Sonuç bölümünde ise şöyle yazıyorlar: “… yoksul uluslar(ın) Batı’nın gücünü sömürgeciliğe ve emperyalizme yükledikleri… oysa bizim gücümüzü sömürgeler oluşturmadı; tersine gücümüz, teknik ilerlemenin sağladığı gücümüz, bizi bu gücü kötüye kullanarak sömürgeler ele geçirmeye yöneltti.” Emperyalizm ve sömürgeciliğin neden değil, sadece sonuç olduğunu çok kesin bir biçimde ifade ediyor yazarlar ama bu fazlası ile liberal bakışın aksine, Batı’nın zenginliği -boyutu zamana ve koşullara bağlı olarak azalıp artmakla birlikte- emperyalizm ve sömürgeciliğin de sonucu olarak oluştu elbette. “Kapitalist ekonomili ülkelerde, ilerlemeye iten temel neden, yarışma ile ilerlemeye olan inançtır. Yarışma, işletmelerden daha iyi ya da ucuz bir ürün yapmak ya da satmak ve böylece pazarın daha büyük bir bölümünü ele geçirmek isteği…” ve “Reklamcılık, bilimin bulduğu yeni ürünlerin ve yeni düşüncelerin yayılmasını sağlar” gibi ifaderle rekabet ortamının ve bugün geldiği noktada asıl amacı tüketicinin ihityacını en iyi/doğru şekilde karşılamak değil, “tüketicide ihtiyaç yaratmak” olan reklamcılığın övülmesinin yazarların politik görüşleri ile tutarlı ama eleştirilmesi gereken ifadeler olduğunu da belirtelim.

“Doğu kavrayışı geleneksel biçimi içinde her türlü ilerleme düşüncesini dışta bırakır; Batı kavrayışı ise tersine toplumsal ve ekonomik ilerlemeyi benimser…” diye belirten yazarlar “İnsani Yardım” bölümünde Türkiye’nin Köy Enstitüleri deneyimini çok hatırlatan bir yöntemden bahsediyorlar ilginç bir şekilde. Zengin ülkelerin sorunlarını ele aldıkları bölümde, işsizlik, aşırı üretim ve zor kullanarak pazarlar aramak gibi sorunları “sahte” sorunlar olarak nitelendiriyorlar (sahte kelimesini tırnak içinde kullanmış yazarlar kitapta). Bu sorunların tümününün çözülebilirliğine oldukça iyimser denebilecek bir bakışla bakıyor yazarlar ama bahsettikleri tüm sorunlar, aradan geçen elli yıldan sonra varlıklarını aynen koruyorlar. Kapitalizmin doğasında yer alan krizlere ve bu krizlerin neden olduğu bireysel ve toplumsal yıkımlara hiç değinmeyen kitap, BM’nin hazırlayacağı ve yöneteceği bir programın (teknik ve insani yardım programı) yoksul ile zengin ülkeler arasındaki “ekonomik ve siyasal kopma”yı oldukça azaltacağına inanıyorlar ama en azından günümüzde pek de gerçekleşmiş bir durum değil bu. Kaldı ki sorun sadece ülkeler bazında değil elbette; ülkelerin içindeki zengin ve yoksul sınıflar arasındaki ekonomik kopmadan pek bahsedilmiyor kitapta ama sadece şu istatistik bile sınıflar arasındaki uçurumun nasıl büyüdüğünü gösteriyor bize: OECD ülkelerinde 2015 yılında en zengin %10’un geliri en yoksul %10’un 9.6 katıyken, bu oran 1980 yılında %7 civarındaymış. Leonard Cohen’in “Everybody Knows” şarkısında söylediği, gibi yoksulun yoksul kaldığını, zenginin -daha da- zenginleştiğini herkes biliyor sonuçta. Sorun buna nasıl yaklaşacağımız ve çözümü nerede aradığımız…

(“Histoire de Demain”)

Kaptan – Marcel Desailly

Fransız futbol yıldızı Marcel Desailly’nin otobiyografisi. Fransa millî takımının forması ile 1998 Dünya Kupası’nı ve 2000 Avrupa Şampiyonası’nı, Marsiya ve Milan formaları ile Şampiyonlar Ligi’ni kazanan Gana asıllı bu ünlü futbolcu, otobiyografisini Fransız gazeteci Philippe Broussard’ın yardımları ile hazırladığını söylüyor ve önsözde şöyle diyor: “Bu kitap hayatlarımı anlatıyor. Bütün hayatlarımı: Fransız Desailly’nin; Afrikalı Desailly’nin; futbolcu Desailly’nin ve daha özel olan, güzel olduğu kadar üzücü de olan benim hayatımı.” Kitabı, annesini ve -aynı anneden olan- kardeşlerini kendisi ile birlikte Gana’dan Fransa’ya götüren ve “beyefendi” olarak adlandırdığı Fransız diplomat ile annesine ithaf etmiş ünlü futbolcu ve hem modern dünyadaki bir futbol yıldızının hayatından hem de genel olarak futbol dünyasından hayli içeriden oluşturulmuş izlenimler ile dolu, okunması keyifli bir eser koymuş ortaya. Desailly, kitabı otuz üç yaşındayken ve futbolculuk kariyeri henüz devam ederken yazmaya başlamış. Nantes ile başlayıp, Marsilya ve Milan ile devam eden ve daha sonra Chelsea ile devam eden kariyerinde bu İngiliz takımında top koştururken yazılmış kitap ve bu nedenle pek çok yıldız futbolcunun kariyerinin son durağı olan Katar’da iki ayrı kulüpteki son futbolculuk günlerini ve emeklilik sonrasını kapsamıyor. Hayli iyi ve içten yazılmış bir önsöz ve hemen başlarda vurguladığı detaylarla (isminin hayli “antika” bir Fransız ismi olması ama kendisinin Afrika kökenli olmasındaki ironi gibi) samimi bir giriş ile başlıyor kitap ve Desailly samimiyetini -en azından bizimle paylaştığı kadarı ile- hep koruyor takip eden sayfalarda.

Desailly kitabında özellikle kökenleri başta olmak üzere ve magazin boyutlarına hiç uğramadan özel hayatından da bahsediyor bize -ve olması gerektiği gibi- bu paylaşımları kendi karakteri, hayatı, kültürü, kökenleri ve futbolculuk kariyerini şekillendirenlerle kısıtlı tutuyor. Gerçek adı Odenkey olan futbolcunun hayatını şekillendiren tesadüf (bir Fransız diplomatın daha önce evlenmiş ve boşanmış, “gayrimeşru” çocuğu olan bir Ganalı kadına aşık olup onu ve ailesini Fransa’ya götürmesi) okunması hayli keyifli bir kitaba kaynaklık eden bir müthiş hikâye yaratmış ve futbolla pek ilginiz olmasa da bugün dünyanın -maalesef- en büyük endüstrilerinden birine dönüşmüş olan bu spor dalının mekanizmaları ve o mekanizmaların en önemli parçası olan, ün ve para bolluğu içinde yaşayan yıldızların hayatları ile ilgili bu kitabın doğmasına neden olmuş. Dört yaşında geldiği Fransa’yı hep asıl vatanı olarak gören ve kendisini her zaman Fransız hisseden futbolcunun, yaşı ilerledikçe ve hayatı ile ilgili sorgulamaları başladıkça Ganalı kökenlerini de keşfetme arzusu duyması ve iki kimliğini -Fransız olan “doğal olarak” ağır basmakla birlikte- bütünleştiren bir noktaya gelmesini içten bir şekilde anlatıyor Desailly. Potansiyeli yüksek bir oyuncuyken genç yaşta bir trafik kazasında ölen ağabeyi Seth’in cenazesi veya yıllar sonra ilk kez gördüğü Ganalı gerçek babasının daha tanışır tanışmaz kendisinden finansal yardım istemesi gibi örnekler üzerinden Fransız ve Ganalı (aslında daha genel olarak Afrikalı) olmanın farkları üzerine de sık sık düşünmüş Desailly ve anlamaya çalışmış bu farkları ve çoğunlukla da uzlaşmış bu iki kültürü birbirinden ayıran unsurlarla.

Formasını giydiği tüm kulüplerin kendilerine özgü kültürleri üzerine de yazan futbolcu hem bu kültürler hem de genel olarak futbol dünyası için aslında hayli şanslı bir dönem de top koşturmuş. Tanığı ve parçası olduğu dönem epey malzeme sağlamış futbolcuya: Fransız millî takımı ile kazandığı büyük kupalar ve bu dönemin hemen öncesinde takım içindeki problemler, Fransız millî takımının ve millî marşının kendi sahasında Cezayir asıllılar tarafından protesto edilmesi, Marsilya’da oynarken kulübün başkanlık koltuğunda ünlü iş adamı ve politikacı Bernard Tapie’nin olması (aralarında Desailly’nin de takımda olduğu dönemdeki şike olayı olmak üzere pek çok yasa dışı işe bulaşan hayli popüler bir isim) ve Milan’da oynarken de kulübün başkanlığını bir başka popüler ve yine yasa dışı işlere bulaşan Silvio Berlusconi’nin (yine bir iş adamı ve politikacı!) yapması gibi unsurlar ciddi bir malzeme sağlıyor kitap için ve bunları da akıllıca ve özenle kullanmış Desailly kitabında.

Kitapta Desailly’nin kendisi ile ilgili çizdiği resim üzerinde de durmak gerekiyor; samimi ve dürüst bir bir dil kullandığını hissediyorsunuz ve kendisini bir kahraman (ya da bir yıldız) olarak resmetmekten kaçınıyor Desailly. Onun kendisi ile ilgili çizdiği resmin doğruluğuna güvenirsek -ki aksi için bir neden yok-, şunu kabul etmemiz gerekiyor ki tespitleri ve eleştirilerinin doğruluğuna katılacağınız futbolcu eleştirdiği gerçeklerle ilgili bir aksiyon içinde olmamış hemen hiç. “Sahte ortam”, “züppelik”, “sürekli para hakkında konuşmak” gibi ifadeleri sıklıkla kullanıyor futbol dünyası için ama bunu gerçek anlamda ne kadar eleştirdiğini anlamakta zorlanıyorsunuz. Futbolun endüstrileşmesinin bu sporun güzelliği ve doğasındaki paylaşma ve dayanışma duygusunu aslında yok ettiğini ve onu masum bir oyundan tehlikeli bir rekabete dönüştürdüğünü söylemeye kadar yaklaşıyor ama bunu asla net bir şekilde dile getirmiyor Desailly. Olimpik Marsilya’da oynarken yaşananlarla ilgili olarak bir yerde şunları yazıyor: “Tepki vermen, tavır koyman, kendin gibi kalman gerekirdi; ilkelerin ve gelişmen uğruna yöneticilerin dalaverelerine karşı gelmen gerekirdi dediğinizi duyabiliyorum. Futboldan başka hiçbir yeteneği olmayan, Fransa şampiyonu ve 1991 Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası finalinde oynamaktan başka hiçbir sıfatı olmayan yirmi dört yaşındaki hangi insan tüm bunları yapabilirdi?” Burada gençliğini gerekçe olarak öne süren futbolcu, kitabın ilerleyen bölümlerinde “otuz yaş bunalımı”nı anlatırken ise şöyle yazıyor: “Futbol, insanları yaşlandırır. Futbolcular daha on beş yaşındayken olgun insanlar olurlar.”

Sık sık bir savunma yapma ihtiyacı hiseetmiş Desailly: “…herkes kendi canını kurtarmaya, kendi rolünü oynamaya çalışıyordu. Pek az kişi farklı davranmaya cesaret edebiliyordu. Ben, basit bir savunma oyuncusu olduğum bu grubun içinde göze batmamayı seçtim, buna sığındım.” (Marsilya’nın karıştığı şike olayı) gibi sözlere sıkça rastlanıyor kitapta. Kendisine hiç sorulmadan Marsilya’dan Milan’a satıldığında “hayatının değiştirildiğini” ama “bunun kendisine telefonda ve hiç önemli bir şey değilmiş gibi söylenmesi”ne bozuluyor ama bundan bahsettiği bölümü “Yine de… Milan!.. Milan! Milan!” ifadesi ile bitirirken mutluluğunu gizlemiyor. Bir yandan köle pazarında satılığa çıkarılmış muamelesi görmekten şikâyet edip, satıldığı yeni sahibi ile gurur duymak bir çelişki kuşkusuz. Bu çelişki elbette sadece ona özgü değil, bir yandan konumunun getirdiği ünün ve paranın tadını çıkarıp, diğer yandan bundan bunalmak ama bu duruma neden olan sistemi hiç sorgulamamak hemen bütün popüler isimlerin karşı karşıya kaldığı bir ikilem kuşkusuz. Bu sistem içinde kalıp -en azından bir şekilde- sistem dışı davranan futbolucular da var; örneğin Brezilyalı Sócrates veya Sırp Ivan Ergić, futbol dışındaki birikimleri, içinde bulundukları sistemi açık bir şekilde eleştirebilmeleri, politik olmaktan çekinmemeleri ve konumlarını/kazandıklarını bağış vs. gibi “risksiz” yardım faaliyetleri dışında da kullanmaları ile çok daha farklı bir yerde duruyorlar.

Kitabı okuduktan sonra gerçekten de futbolun sadece futbol olmadığını, hatta futbolun her şey olduğunu anlıyorsunuz bir kez daha. Kapitalizmin/sermayenin bu derece önemli bir ilgi ve heyecan kaynağını başıboş bırakması elbette mümkün değil; hem yarattığı rant nedeni ile hem de milyonlarca insan bir araya geldiğinde oluşacak güç sisteme karşı bir “tehlike” oluşturabileceğinden. Marcel Desailly’nin samimi bir dil ile yazdığı kitap -asıl amacı bu olmasa da- işte bu gerçeği hatırlatması ile de önem taşıyan bir kitap. Bundan belki daha da önemli olan ise, kitabı kaleme alanın futbol sevgisini ve futbola ve hayata masum bakışını her satırda hissediyor olmanız.

(“Capitaine”)