Günlerin Köpüğü – Boris Vian

Fransız yazar Boris Vian’dan bir modern klasik. 1947 yılında ilk kez yayımlandığında pek ilgi görmeyen ve İngilizceye ilk kez ancak 1967 yılında çevrilen bu roman bugün edebiyat tarihinin romantizmi, trajedisi ve gerçeküstücülüğü ile en çok bilinen ve kalıcı eserlerinden biri olmuş durumda. Henüz on iki yaşındayken geçirdiği ciddi bir rahatsızlığın sonucu olarak kalbinde problem oluşan ve otuz dokuz yaşında hayatını kaybeden Vian kısa yaşamı süresince yoğun bir sanatsal üretim içinde bulunmuş ve adeta sayılı olduğunu bildiği günlerini sonuna kadar değerlendirmişti. Caza düşkünlüğü ile bilinen ve bu sevgisini bu romanda da gösteren Vian sadece 2 günde yazdığını belirtiyor “Günlerin Köpüğü”nü kitabın başındaki kısa önsözde. Bu önsözde “Varolan iki şeydir aslında: Biri her şekilde ve bütün kızlarla sevişmek, öteki de New Orleans ya da Duke Ellington’un müziği” diyen Vian romanı için de şöyle yazıyor: “Güçlüdür, çünkü yaşanmış bir olayı anlatır. Yaşanmış bir olaydır, çünkü başından sonuna kadar ben düşündüm bunu. Gerçeğin, ısıtılmış ve eğimli bir atmosfer içinde, düzensiz kıvrımları ve bükümleri olan bir yüzey üstüne yansıtılması yoluyla elde edilmiştir.” Üç kez sinemaya (“L’écume des Jours” (1968, Charles Belmont), “Kuroe” (2001, Gô Rijû) ve “Mood Indigo” (2013, Michel Gondry)) ve bir kez de operaya uyarlanan roman Le Monde gazetesinin 1999 tarihli “Yüz yılın 100 kitabı” anketinde de 10. sırada yer almış.

Romanın ana kahramanları tümü genç olan altı kişi ve Vian bu karakterleri ikisinin arasındaki aşkı ve trajik sonu odağına alan bir hikâye ile anlatırken gerçeküstü ögelerden yararlanıyor bolca. Sadece aşk ve trajedi değil ama bu gerçeküstücü yaklaşım ile dile getirilen. Fransız Jean-Paul Sartre’nin isminden kelime oyunu ile üretilen ve bu yazarın sembolü olan Jean-Sol Partre adlı filozof karakteri örneğin, karakterlerden birisinin kendisine tutku kelimesini aşan bağımlılığı ile bu ünlü isme ironik bir üslupla yaklaşmasının aracı oluyor yazar için. Nesnelerin de (her türlü nesneden söz ediyorum burada) önemli bir yer kapladığı bir kitap bu ve yaşanan pek çok tuhaf olay nesnelerin de birer canlı olduğu kabulü üzerinden anlatılıyor okuyucuya bir bakıma. Hikâye bir trajik aşkın hikâyesi gibi görünmekle birlikte, aslında iki ayrı aşk hikâyesi var ele alınan ve her ikisi de bir mutsuz sonla bitiyor. Yok olan sadece üç ana karakter değil, karakterlerden birinin gizemli hastalığının başlaması ile birlikte yaşadıkları ev de hastalanıyor ve yavaş yavaş yok olacak kadar küçülüyor; bu evin içindeki nesneler de (halılar, parke, duvarlar vs.) çürümeye başlıyorlar teker teker. Hem insanların hem de tüm bu nesnelerin “ölmesi” kitaba hayli sert bir hava da katıyor ve hüzün duygusunun da kendisini hep hissettirdiği bu hava -özellikle karakterlere ısınmış ve romanın içine girmişseniz- epey etkiliyor sizi.

Romandaki kimi unsurların birtakım semboller olduğu söylenmiş, yazılmış hep. Örneğin, ana karakterlerden birinin tuhaf hastalığının kanserin metaforu olduğu ve Vian’ın kendi hastalığına bir gönderme olduğu belirtilmiş bunun. Hastalıkla birlikte nesnelerde başlayan bozulma, karakterlerden birini süratle yaşlanmaya başlaması ve zengin olduğu için çalışmaya ihtiyaç duymayan bir başkasının hastalığın tedavisi için gerekli harcamalar karşısında yoksul düşüp çalışmak zorunda kalması kanser gibi ölümcül hastalıkların sadece hastayı değil etrafındakileri de fiziksel ve ruhsal olarak çöküntüye uğratmasının sembolü olarak değerlendiriliyor. “Jean-Sol Partre” tutkusunun ve bunun neden olduğu mahvoluşun da uyuşturucu bağmlılığına gönderme olduğu yazılmış pek çok eleştirmen tarafından.

Romanı yirmi altı yaşındayken yazmış Vian ve kitabının hayli serbest bir kalemle oluşturulan üslubunun genç ve taze görünümünü üzerinden geçen yetmişi aşkın yıla rağmen hâlâ korumuş olmasını da buna bağlamak gerekiyor belki de. Yazarın kitabın yazımının sadece iki gün sürdüğü sözünü dikkate alırsak, bu yazım sürecini tamamen serbest bırakılmış bir zihnin ürettiklerini kağıda dökme eylemi olarak tanımlayabiliriz sanırım. Kitabı ilginç ve kalıcı kılansa, bu serbest stilin kitabın hiçbir satırında bir başıbozukluk veya dağınıklık hissine neden olmadan, aksine bütüncül bakışını ve odağını hep koruyan ve tutarlılığını hiç yitirmeyen bir üsluba imkân vermiş olması. Zengin bir dil ve geniş bir hayal gücünün örneği var karşımızda: Nesnelerin detaylı tanımlamalarından gerçeküstü olayların normal bir havada anlatılmasına kadar kitap tamamen serbest bırakılmış ama kontrolü aslında elden hiç bırakılmamış bir yaklaşımla oluşturulmuş görünüyor. Vian’ın caz tutkusu ile birlikte ele aldığımızda ise, yazarın kitabı cazın doğaçlamaya olanak tanıyan ve onu teşvik eden havası ile yazdığını ama yarattığı caz melodisinin ana temasını hep koruduğunu söyleyebiliriz sanırım.

Büyükler için anlatılmış hüzünlü bir masal, çizgi film estetiğinin yazılarda karşılık bulmuş hâli ama belki de hepsinden öte cazın özgür havası gibi ifadelerle tanımlayabileceğimiz kitap, hem Vian’ın hem edebiyatın ayrıksı eserlerinin en iyi örneklerinden biri olarak kesinlikle okunmayı hak ediyor.

(“L’Écume des Jours”)

Kaçan Ayna – Giovanni Papini

Jorge Luis Borges’in hazırladığı “Babil Kitaplığı” serisinden yayımlanan ve İtalyan yazar Giovanni Papini’nin on ayrı hikâyesinin yer aldığı derleme. Borges’in bir hikâyesinden adını alan dizideki bu derlemenin önsözünde -serideki diğer kitaplarda olduğu gibi- Borges’in yazarı tanıtan ve hikâyeler hakkındaki kısa yorumlarını içeren bir metni de yer alıyor. Gazeteciliği, şairliği ve edebiyat eleştirmenliği de bulunan Papini 1930’lu yıllarda faşizme kaymış ve “İtalyan Edebiyatı Tarihi” adlı eserini Mussoline’ye ithaf edecek kadar da yakınlık göstermişti bu ideolojiye. Rejimle yakınlığının, yasal olarak hak etmediği halde Bologna Üniversitesi’nde öğretim üyesi olmasını sağlamasının yanısıra başka avantajlar da kazandırdığı yazar İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gözden düşmüş doğal olarak ama bu durum İtalyan sağının onun yanında durmasına engel olmamış. Yazarın 1951 yılında yayımlanan ve hayalî röportajlarının yer aldığı “Il Libro Nero – Kara Kitap” adlı eserinin İspanyol diktatör Franco tarafından “komünist” Picasso’nun aleyhinde kullanıldığını düşünürsek, Papini’nin siyasî eğilimlerinin savaştan sonra da pek değişmediği söylenebilir sanırım. Oysa 1910’lu yıllardaki eserlerinde ateist görüşlerini açıkça belirten ve İsa ile Vaftizci Yahya arasında eşcinsel ilişki olduğunu öne sürecek kadar radikal görüşlere sahip bir yazarmış Papini.

Borges önsözde “Papini’nin hak etmediği bir biçimde unutulmuş olduğu”ndan kuşku duymadığını söylerken, bu kitaptaki öykülerin “insanın melankoliye ve alacakaranlığa eğilimli olduğu bir çağın ürünleri” olduğunu belirtiyor. Öykülerin tümünü birinci ağızdan yazmış yazar ve Borges’in ifadesi ile “gerçek görünmesini istemediği” bu eserlerinde kimi ortak temalar kullanmış. İntihar, ölüm, kimlik ve zaman gibi temalar on hikâyede de bir şekilde öne çıkıyor ve bir derleme olan kitabın bütüncül bir içeriğe sahip olmasını sağlıyor. Kimliğinden mutlu olmamak ve/veya yeni bir kimliği arzu etmek, intihar etmek, zamanın durdurulamazlığının neden olduğu hüzün ve melankoli gibi başlıklarla anılabilecek olan öykülerin tamamı hep bir kaybetme duygusunu da getiriyor okuyucunun önüne; bu bağlamda ele alınca da tüm gerçek-dışılığı ve gerilimi kadar ve zaman zaman onlardan da öte bir kırıklık havası ağır basıyor kitapta.

“Havuzda İki Yansı” adlı ilk hikâyede suda kendisine bakan ve kendisinin “7 yıl önceki hâli” olan bir yüzü gören adamın yaşadıkları anlatılıyor. Yazar bu “eski ben”i beğenmez ve hatta küçümserken, “şimdiki ben”in de bir gün “eski ben” olacağını hatırlatıyor okuyucuya. Bu kimlik tartışması bir sonraki öykü olan “Saçma Sapan Bir Öykü”de de ortaya çıkıyor. Kendisine getirilen bir öyküyü okuyan yazar, okuduğunun tamamen kendi hayatı olduğunu ama öyküyü yazanın kendisini hiç tanımadığını fark ediyor ve dehşete kapılıyor. Her iki öykü de yazarın “kendisini öldürmesi” ile sonuçlanıyor ve bu açıdan da bir ortaklığa sahipler.

“Zihinsel Bir Ölüm”, “yaşamın anlamının ölümde, yalnızca ölümde olduğuna” inanan bir adamın “ölmek isteme düşüncesinin zoru ile ölmek” yolu ile intiharını anlatıyor tedirgin edici bir şekilde. “Beyefendinin Son Ziyareti”, Shakespeare’in “The Tempest – Fırtına” adlı oyunundaki Prospero karakterinin bir cümlesine gönderme yaparak (“Sizin düşlerinizin yapıldığı kumaştanım ben”), bir düşün görüntüsü olduğuna inanan bir adamın kendisini düşleyen kişinin kim olduğunu (sahibinin kim olduğunu) sorgulamasını anlatıyor ve yine bir kimlik sorgulamasının izini sürüyor. “Neysem O Olmak İstemiyorum Artık” adlı öyküde de kimlik kavramı, bu kez kimliğin ret edilmesi biçiminde çıkıyor karşımıza ve “bedeninden ve ruhundan kurtulmak isteyen” bir adamı anlatıyor.

“Sen Kimsin?” başlıklı öykü de kimlik kavramı üzerinden ilerliyor ve “Ben, başkalarının kendisi için var olmadıkları biriyim” diyen bir adamın tüm tanıdıklarının birden onu tanımadıklarını söylemesi üzerine kendisine “kimsin sen” diye soran bir adamın trajedisine odaklanıyor. “Ruh Dilencisi” maddî olarak çok zor durumdaki bir yazarın (“ekmek ve şöhret açlığı” çekiyor yazar) “tamamen sıradan bir yaşama sahip” birisine hayatını anlattırmaya çabalamasını sergiliyor. “Başkasının Yerine Canına Kıymak”, İsa’nın insanlık için ölmesine benzer şekilde, arkadaşı için ölen bir adamın gereksiz fedakârlığını anlatıyor.

Kitaba adını veren “Kaçan Ayna” ise insanın yarın için bugünden hazırlanmasını öven bir adama karşı, “Bütün bir şimdinin bir gelecek uğruna feda edildiğini, o geleceğin de şimdiki zamana dönüşeceğini, bir başka geleceğe feda edileceğini…” öne süren yazarın tartışmasına odaklanıyor ve “kaçan ayna” metaforu ile etkiliyor okuyucuyu. Son hikâye olan “Ödenmeyen Gün”; yaşlı bir prensesin sırrını, zamanın geçmesi, kaybolan gençlik, yaşlanma ve ölüm üzerinden çarpıcı bir biçimde anlatıyor ve kitaba sağlam bir kapanış sağlıyor.

(“Lo Specchio che Fugge”)

Macellanya – Jules Verne

Fransız yazar Jules Verne’in ölümünden sonra ve oğlu Michel Verne tarafından değiştirilerek basılan romanı. Michel Verne’in “Les Naufragés du Jonathan – Jonathan Kazazedeleri” adı ile ve bir kısmını yeniden yazarak bastırdığı kitabın Jules Verne’e ait orijinal el yazmaları 1977 yılında keşfedilince, roman hak ettiği şekilde, özgün hâli ile ve Magelannia adı ile basılmış uzun yıllar sonra. TÜBİTAK’ın “Popüler Bilim Kitapları” serisi içinde basılan kitap, Jules Verne’in sosyo politik bir manifestosu olarak görülebilir ve yazarın anarşizm ve sosyalizme getirdiği sert eleştiriler açısından dikkat çekebilir. “Ne Tanrı ne efendi”ye inanan gizemli bir adamın romanın sonunda kendini önce zorunlu, sonra gönüllü olarak tam zıt bir noktada bulması, kahramanının bu dönüşümü üzerinden Verne’e fikirlerinin bir çeşit propagandasını yapma olanağı sağlamış görünüyor. Yaşamını hiçbir devlete bağlı olmayan, tamamı ile özgür topraklarda sürdürmeye kararlı ve geçmişi hakkında kimsenin bir bilgisinin bulunmadığı -ve Verne’in de hemen hiçbir ipucu vermediği- gizemli adamın hikâyesi, “coğrafya romanı” olarak tanımlanabilecek bir türde yazılmış ilginç bir kitap ve savunduğu politik düşünceler üzerinden ilginç tartışmalar da yaratabilecek bir eser kesinlikle.

Kitabın çevirisini yapan İsmet Birkan’ın oldukça iyi yazılmış bir Jules Verne incelemesi var romanın başında. Öylesine yazılmış, derinliksiz bir tanıtım yazısı değil bu; Verne’in özgünlüğünü, türler dışı yazsa da neden bilim kurgu içinde değerlendirildiğini açıklayan bu incelemesinde şöyle yazıyor Birkan: “Jules Verne kafasını insana ya da evrene değil dünyaya takmış, demiştik…. “büyük” yazarlar gibi dolaşık olay örgüleri kurup derin karakter analizleri yaparak “insan yaratmak”la uğraşmaz. Okurun merakını diri tutacak kadar “öykü”, son derece kaba hatlarla, siluet hatta karikatür halinde çizilmiş kişilikler, gerisi bilgi…” Bu romandaki karakterler, özellikle de romanın kahramanı -yerlilerin ona taktığı ve velinimet anlamına gelen ismi ile- Kaw-djer karakteri, o denli siluet değiller belki ama Verne burada da olay örgülerinden yaratmıyor romanın gücünü; bir siyasal vasiyetname olarak nitelendirilebilecek eserinde bir koloninin kuruluşu üzerinden siyasî rejim ve özgürlük tutkusu tartışması açarak oluşturuyor eserin çekiciliğini. Birkan’ınki dışında, Fransız Jule Verne Derneği’nin başkanı Oliver Dumas’ın önsözü de yer alıyor kitapta. Yazarın oğlunun orijinal kitapta yaptığı ve ciddi içerik kaymalarına neden olan değişikliklerin de el alındığı bu önsöz, temel olarak eserin kendisine odaklanırken, Birkan’ın yazara odaklı incelemesi ile birlikte bir bütün oluşturuyor ve romana sağlam bir hazırlık sağlıyor okuyucuya.

Bir coğrafya veya bir bilimsel coğrafya romanı bu, tür açısından değerlendirirsek. Romanın geçtiği Macellanya bölgesini (gerçek olmayan bu bölge Güney Amerika’nın güney uç noktasında yer alıyor ve Şili ile Arjantin arasındaki -romanın teması ile de örtüşecek şekilde- egemenlik savaşının da konusu) doğası, jeolojik yapısı ve tüm coğrafî özellikleri ile çok iyi bir şekilde tasvir ediyor Verne ve roman boyunca meydan gelen birtakım olayları da (Jonathan gemisinin batması, kahramanın yerli dostu ve onun oğlu ile kendi küçük gemilerinde bölgedeki adacıklar arasında yaptıkları yolculuklar gibi) coğrafyayı hep aklında tutarak anlatıyor bize. Bunu o denli güçlü bir biçimde yapıyor ki sadece coğrafya meraklılarının değil, ona pek de ilgisi olmayanların bile ilgisini çekecek bölümler var kitapta. Bununla da yetinmiyor Verne ve Portekizli denizci Macellan’dan başlayarak pek çok ünlü denizci, gezgin ve kâşif üzerinden bir keşif tarihi de anlatıyor okuyucuya uzun uzun ve esere bir keşif romanı havası da katıyor böylece. Elbette bu keşif tarihi bir yandan da bir kolonileştirme tarihi ama -yerlilere karşı gösterdiği hümanist tavırdan bağımsız olarak- bu konuya pek değinmiyor Verne. Misyonerlerin bölgedeki çalışmalarını ise övmüyor belki ama bir eleştiri konusu da yapmıyor ve -en azından hedefleri açısından- başarılı ve cesur olarak nitelendiriyor onların gayretlerini.

Kaw-djer’in yerlilerle arası iyi ve bu yerli kabilelerden biri de otuz kadar aileden oluşan “iktidarsız” bir toplum. Romandaki olayların başlangıcından “en fazla 5-6 yıl önce” oraya gelmiş Kaw-djer ve hiçbir ülkenin egemenliği altında olmadığı için yerleşmiş oraya. Bağımsızlık ve özgürlük fikrinin kendisi için her şeyden önemli olduğu ve hakkında kimsenin bir şey bilmediği bu adam, din kurumunu ve Tanrı’yı da işte bu kavramların karşı ucunda gördüğü için reddediyor. Onun, Oliver Dumas’nın “pratik olmaktan çok kuramsal” olarak nitelendirdiği dönüşümü romanın ana temalarından biri olarak çıkıyor ortaya. “Ne Tanrı ne efendi” diyen bir adamın kazazedelere yardım ederken tanıştığı insanlardan (özellikle de dinlerine bağlı bir aile öne çıkıyor burada) ve onlara yardım ederken soyunmak zorunda kaldığı rolden de etkilenerek geçirdiği bu dönüşüm okuyucunun ciddiyetle üzerinde durması gereken bir konu. Belki onlar gibi dindar bir havaya bürünmüyor romanın sonunda ama Tanrı kelimesi kendi günlük diline de giriyor ve Verne’in adeta ideal bir aile olarak onun ve elbette okuyucunun önüne koyduğu Amerikalı aile Kaw-djer’in “toplumsal hayata aykırı” düşüncelerinden -doğrudan dile getirmese de- birer birer vazgeçmesine neden oluyor. Bu ailenin iki çocuğuna çok bağlanması bile Verne’in ona ve bize verdiği bir ders niteliği taşıyor sanki. Özetle, Verne tüm toplumsal düzenlere ve hiyerarşilere karşıt olan ve “anarşist” olarak nitelediği Kaw-djer’i bu düzenlerin gönüllü bir parçasına çeviriyor. Bu açıdan bakınca ve kitaptaki başka öğelerle de desteklendiği gibi, eser Verne’in sosyal ve politik düşüncelerinin hayli açık bir uzantısı olarak değerlendirilmeli.

Kazazedelerin kurduğu koloninin oluşumu sırasında da bu bakışının doğrultusunda ilerliyor Verne ve İrlandalı ve Alman anarşistleri tüm acımaszılıkları, şiddetleri ve saldırganlıkları ile hayli kaba birer kötü karakter olarak çizerken, onların karşısına makul ve dindar kazazedeleri yerleştiriyor; bu karşılaştırmadan bir ders çıkarmamızı istediğini göstermekten de hiç çekinmiyor. Öyle ki sosyalizm eleştirisini yaparken, sadece romanın kurgu karakterleri ve kurgu olaylarından yararlanmıyor; sosyalist düşüncenin tarihteki önemli isimlerinden ve onların cümlelerinden (örneğin Pierre-Joseph Proudhon’un “mülkiyet hırsızlıktır” görüşü) yola çıkarak bu ideolojiye kendisinin yazar olarak karşı çıkışlarını da bir mutlak doğru olarak yerleştiriyor romana şu bölümde olduğu gibi: “… toplum düzeninin gerekleriyle mutlak çelişki halindeki bu tür fikirlerin yanlışlığını ve aynı zamanda tehlikelerini kavramasını; toplumun ancak toplumsal eşitsizlikler üzerine kurulabileceğini;… mutlak eşitlik ve adaletin bu dünyada mevcut olmasa da hiç değilse ötekinde mevcut olduğunu anlamasını…” Bu ifadeler romandaki bir karaktere değil, anlatıcıya (Verne’e) ait ve yazarın sosyalizm eleştirisinin de açık bir özeti.

Nerede ise mistik bir yaklaşımı da var Verne’in romanda. Örneğin Kaw-djer’in tam da özgür yaşadığı toprakların Şili’ye bağlandığını öğrendiğinde aldığı trajik kararı uygulamaya geçirmek isterken kaza geçiren gemiyi görmesi adeta ona iletilen “kutsal” bir mesaj ve bir görevin hatırlatıcısı. Kazazedelerden birinin onu kazazedelerin karşılarına çıkaranın Tanrı olduğunu söylemesi ve onun da bir parça şaşırarak ama itiraz da etmeden bunu dinlemesi de bu dinsel yaklaşımın bir uzantısı elbette. Benzer şekilde, kolonide kurulan toplumsal düzen için büyük bir tehlike oluşturan altın yataklarının da “iyi insanları yoldan çıkaran şeytan”ın yerine geçtiğini söyleyebiliriz rahatlıkla.

Verne’in sosyal ve politik düşüncelerinin epey izini taşıyan romanda eleştirilebilecek başka noktalar da var: Şili ile Arjantin’in bölgeyi paylaşma kavgalarında orada yaşayan yerlilerin fikirlerinin sorulmaması hiç eleştiri konusu olmadığı gibi böyle bir “hassasiyet” dile bile getirilmezken, kazazedelerin kurduğu kolonideki beyazların kendi bağımsız (özerk demek daha doğru) düzen talepleri öne çıkarılıyor sürekli olarak. Kolonideki bu insanların kazadan önceki asıl hedefleri olan Afrika’da Portekiz hükümetinin onlara tahsis ettiği toprakların Afrika’nın yerlilerine ait olduğundan ve kolonizmin bir sömürü düzeni olduğundan da hiç bahsedilmiyor romanda. Adı belirtilerek ve sürekli olarak eleştirilen “kollektivizm”in karşısına koyulan kolonideki toplumsal düzenin övgüsünün bir kapitalist düşünce övgüsü olduğu da açık kuşkusuz. “Ne Tanrı ne efendi” söyleminden kendisi bir efendi olmaya doğru ilerleyen ve Tanrı’yı da -en azından- ret etmeyen bir zihiniyete kavuşan Kaw-djer’e şunu sormak gerekli belki de: Şili’nin egemenliğini ret eden bu koloni her geçen gün büyürken kendisi de ileride bir Şili’ye dönüşmeyecek mi? Şili’den bağımsız ama onun toplumsal düzeninden farklı bir düzeni olmayan bu koloniyi ondan farklı kılan ne? Koloninin sahip olduğu özerkliğin tam olarak nasıl bir çekiciliği var?

Verne’in romandaki toplumsal düşünceleri yukarıdakinden çok daha farklı örneklerle ve daha derin karşıt düşüncelerle eleştirilebilir ve eleştirilmeli de. Ne var ki romanı belki de çekici kılan yanlarından biri de bu: Verne işte bu “bilimsel coğrafya romanı”nda okuyucuyu -fikirlerini savunacak olanları da eleştirecekleri de- bu tartışmaya kışkırtıyor bir bakıma. Bu politik içerik bir kenara koyulduğunda ise, iyi yazılmış, çekici bir eser bu ve yazarın edebî büyüklüğünü ve önemini ortaya koyan örneklerden de biri olarak okunmayı hak ediyor bu keyifli roman. Gizemli kahramanı Kaw-djer ise Jules Verne külliyatının içindeki önemli karakterlerden biri olarak esere ek bir çekicilik katıyor.

(“En Magellanie”)

Gece Yarısı Kapı Çalındı – B. Traven

Gerçek kimliği hâlâ bilinmeyen ve Alman olduğu tahmin edilen B. Traven’ın tek bir hikâyesini içeren bir kitap. Orijinal adı “Midnight Call” olan ve “The Night Visitor and Other Stories” adlı kitapta yer alan eser, “Effective Medicine” ve “Reviving the Dead” ile birlikte yazarın kahramanı “doktor” olan öykülerinden biri. Türkçe çevirisindeki adı gibi bir gece yarısı kapının çalması ile başlayan hikâye, Meksika’da yaşayan bir yabancının (“gringo”nun) doktorlukla ilgisi olmadığı hâlde, bir hastayı tedavi etmesi için eşkıyalar tarafından çağrılması ile gelişen olayları anlatıyor.

Uzun hikâye olarak nitelendirebileceğimiz öykü, Traven’in diğer eserlerinde de rastladığımız temaları içeriyor. Birinci ağızdan anlatılan hikâyede, geçmişinin epey maceralı olduğu anlaşılan, şimdi Meksika yerlileri ile birlikte yaşayan ve bir yazı makinasına sahip olan (karakterin yazarlığına ya da kendi de karakteri gibi Meksika’da yaşayan yazarın kendisine bir gönderme mi olduğu açık değil) gizemli adamın hikâyesinde, yazarın eserlerinde hep rastlanan kapitalizm eleştirisi ve Batı’nın “geri kalmış ülkeler”i sömürmesi kendisine bir öykünün sınırları içinde de olsa yer bulmuş. “Buyrukları, daima silahı taşıyan kimse verir” bölümünde olduğu gibi alaycı bir yaklaşımın izinin de yer aldığı hikâye, temel olarak, bir yandan eşkıyalardan bir yandan da onların peşindeki güvenlik güçlerinden kendisini korumaya çalışmasını anlatıyor kahramanının ve bunu keyifle okunan satırlarla yapıyor.

(“Midnight Call”)