Bize Göre ve Bir Seyahatin Notları – Ahmet Hâşim

Ahmet Hâşim’in ilk kez 1928 yılında İkdam gazetesinde yayınlanan denemelerini (“Bize Göre” başlığı altında yer alan bu denemeler, gazetedeki yazılarından Hâşim tarafından seçilenleri içeriyor) ve 1928 yılında Paris’e yaptığı bir yolculuğun gezi notlarını (“Bir Seyahatin Notları” başlıklı bu bölümdeki yazılar da önce İkdam gazetesinde yayımlanmış) içeren kitabı. Nuri Sağlam ve M. Fatih Andı tarafından hazırlanan kitap “eleştirel basım” ifadesi ile basılmış ve bunun da temel nedeni yazıların gazetedeki hâlleri üzerinden Hâşim’in kitabı hazırlarken yaptığı değişiklikleri de kapsaması ve girişte Sağlam ve Andı’nın doyurucu ve eleştirel bir tanıtım yazısının yer alması.

Hâşim’in gazetedeki denemeleri oldukça kısa ve çoğunlukla ironik bir üslupla kaleme alınmış, çok farklı konulara değinen yazılar. Kitaptaki ilk yazı olan “Gazi” başlıklı denemede, 1928 Eylül’ünde Dolmabahçe Sarayı’nda Atatürk ile yapılan bir görüşmeyi anlatırken, ondan “alevlerden coşkun bir nehir”, “fikirler kaynağı baş” veya “o efsanevî başı yakından görmem” gibi ifadelerle bahsederek Atatürk’e olan hayranlığını anlatan Hâşim, diğer yazılarında o dönemde Türkiye’de hızla moda olan kürk alışkanlığını eleştirmekten “çalışan kadının çekiciliğini yitirmesi” üzerine ironik, hatta kara mizah tadı taşıyan satırlar yazmaya, Havana sigarası ve kahveden sonra esnemesinden ilham alarak esnemek üzerine düşünmekten eleştirmenlerin/eleştirinin gerekliliğini vurgulamaya kadar uzanan farklı alanlarda çalışmış. Tüm kudretine rağmen sakin bir denizin insana boyun eğmesini, aşk ile evliliği veya tahtakurusu ile aslanı kıyasladığı ve ilkini neden ikincisinden daha cesur ve üstün gördüğünü anlatan keyifli yazıların da yer aldığı bu derlemede diğer tüm yazıların aksine, şiirlerindeki sembolizme yakın duran ve en hoş yazılardan biri olan “Ay” gibi parçalar da var.

1928 yılının Eylül ayında İstanbul’dan vapurla çıkılan ve Napoli ve Marsilya’da geçirilen kısa sürelerden sonra Paris’teki günlerle sona eren yolculuktan izlenimler var kitabın ikinci bölümünde. “Yabancı memleketlerde seyahat eden adam, üzerinde aynı ehemmiyette üç şey taşır: Canı, kesesi ve pasaportu.” diye yazan yazar Paris’in ve Paris kadınının insanı sarhoş eden havasına bolca değindiği notlarında o dönemin sanat akımlarından (Dadaizm, Kübizm, Fütürizm ve Sürrealizm) Paris’in hızla gelişmesine ve bunun sonuçlarına (trafik problemi gibi) kadar uzanan farklı alanlardan bahsediyor okuyucuya ve bu notlarında “fevkalâde maceralar” okumayı bekleyip, bunu bulamadığı için hayal kırıklığına uğramış olabileceklere orada bir Amerikalı turist gibi gezmediğini (kendileri için hazırlanmış turistik görüntülerin peşine düştüklerini söylediiği bu turistler için şöyle diyor: “Amerikalı seyyah, gezdiği dünyanın hiçbir tarafını hakiki çehresiyle görmüyor. Yaptığı iş, kendi sadeliğini memleket memleket dolaştırmak ve âlemi kendisine kıs kıs güldürmekten ibarettir.”), bulvarlarda ve Seine nehri kıyılarında “hiçbir şey yapmadan” gerçekleştirdiği gezilerle şehri tanımayı ve oradaki yaşamı oranın yerlisi gibi anlamayı denediğini söylüyor.

Hâşim’in zengin dilinin bir örneği olan ve şiirlerindeki sembolizmin yerini çoğunlukla yalın bir tarza terk ettiği bu yazıları içeren kitabın okuma serüvenini güçleştiren bir yanı var eleştirel basımı hazırlayanların ve/veya yayımevinin tercihinden kaynaklanan. Doğru bir tercih ile yazıların diline (Türkçesine) dokunulmamış ve bu da doğal olarak, günümüz dilinde hemen hiç kullanılmayan pek çok kelimeyi içeren yazılar için kitabın arkasında yer verilen “küçük sözlük”ün çok sık kullanımını gerektirmiş. Yine kitabın sonunda, eleştirel basımın gereği olarak, “Notlar” başlığı altında Hâşim’in kitabı hazırlarken yazıların orijinalinde yaptığı küçük değişiklikleri içeren bir bölüm de var. “Yazıların Bibliyografik Künyeleri” adlı bölümde ise her bir yazının İkdam gazetesinin hangi tarihli sayısında yayımlandığını gösteren bir liste yer alıyor. Böyle olunca tek bir yazıyı okurken, zaten kısa olan yazıları okumaya ayrılan süreden daha fazlasını yazı ile arkadaki tüm bu bölümler arasında gidip gelirken harcıyorsunuz. Oysa bu üç bölümden en azından ikisi dipnot olarak doğrudan yazı ile birlikte basılmış olsa okuyucu için çok daha rahat ve keyifli olurdu kitap. Ek olarak, okuyucuyu aydınlatacak kimi açıklamalara da yine dipnot olarak yer verilmeliydi diye düşünüyorum. Böylece, örneğin, “Mükeyyifat” başlıklı yazıdaki mısraların Nedim’in bir gazelinden olduğunu meraklı bir okuyucu kendisi araştırmak zorunda kalmazdı. Benzer şekilde, Hâşim’in Paris’te kurulmakta olduğundan heyecanla bahsettiği ve çok övdüğü “Darülfünûn Şehri”nin neresi olduğu (Paris’e akademik çalışmalar için gelen akademisyen ve öğrencilerin kaldığı, “Cité Internationale Universitaire de Paris” adındaki kompleks) çoğunluk için bir muamma olarak kalmazdı. Neyse ki Hâşim’in nerede ise 90 yıl önce yazılmış deneme ve gezi notlarının keyifle okunan içerikleri kitabın bu biçimsel sıkıntısının önüne geçiyor rahatlıkla.

Giovanni’nin Odası – James Baldwin

Amerikalı yazar James Baldwin’in “eşcinsel edebiyat”ın klasiklerinden biri olan romanı. Paris’te geçen ve bir Amerikalı ile bir İtalyan arasındaki trajik aşkı anlatan roman sade ve güçlü dili ile çok etkileyici bir kitap ve bu “imkânsız” türden olan aşkı 1950’lerin koşulları düşünüldüğünde vurucu ve açık bir biçimde anlatması ile önemli olan bir eser. İki erkek kahramanından (eşcinselden çok biseksüel tanımını hak eden doğaları var aslında her ikisinin de) biri olan Amerikalı David’in ağzından yazılan kitap, onun İtalyan Giovanni ile olan aşkını gerçekçiliğin ve dürüstlüğün egemen olduğu satırlarla anlatıyor okuyucuya. Kendisi de eşcinsel olan James Baldwin hayli “içeriden” anlatmış David’in duygularını ve trajik finalini baştan söylemesi ile tüm satırlara sinen bir hüzün duygusunu egemen kılmış romanında.

Kendisini 1950’li yıllarda A.B.D.’de içinde olunabilecek olan en kötü durumlardan birinde (eşcinsel, siyah ve komünist) bulduğunu söyleyen Baldwin’in bu kitabının zamanında şimşekleri üzerine çekmesinin nedeni sadece eşcinsel aşkı tüm açıklığı ve doğallığı ile halkın önüne getirmesi olmamış; bir siyah yazar olarak iki beyaz karakter arasındaki bir eşcinsel aşkı anlatmaya cüret etmesi de kimi çevrelerin tepkisine neden olmuş. Baldwin karakterlerinin neden siyah olmadığını, kitabın eşcinsel aşkı anlatması ile zaten yeterince “yüklü” olduğunu, bu temaya bir de etnik bir unsur katmasının ağır geleceğini söyleyerek açıklamış. Kitabın etki gücünü ve ilk satırından son satırına kadar sizi elinden hiç bırakmayan çekim gücünü düşündüğünüzde kesinlikle katılacağınız bir ifade bu ve tersi durumda (beyaz bir yazarın siyahlar arasındaki bir aşkı anlatması) yazarın tercihi hiç de cüretkâr olarak değerlendirilmeyeceği için gelen tepkilerin ayrımcı bir bakışın sonucu olduğu açık.

Baldwin kitabında odağına eşcinsel bir aşkı alıyor ama başka ayrımcılıklara veya temalara değinmekten de geri durmuyor. Örneğin İtalyan adamın başına gelenin, Fransa’da ne olursa olsun bir yabancı olmasının da sonucu olduğunu hissettiriyor ve bir anlamda “sorunu çözen” cinayette öldürülen tarafın köklü bir Fransız ailesinden olmasının normalde “yoz” olarak görünecek ve halk tarafından kabul görmeyecek yaşam tarzının önüne geçmesini de bu ayrımcılığın bir sonucu olarak ortaya koyuyor. Baldwin kitabında Avrupa ve Amerikalı karakterlerin kıyaslamasına da girişiyor ve David’in kız arkadaşı olan Hella karakterine şunları söyletiyor: “Amerikalılar asla Avrupa’ya gelmemeli, çünkü bir daha asla mutlu olamıyorlar. Mutlu olmayan bir Amerikalının ne anlamı var? Sahip olduğumuz tek şey değil mi mutluluk?” Biri elbette içinde hep bir yara olarak kalacak ama zamanla etkisi azalacak bir aşkı kaybeden, diğeri kendisi ile ne yapacağını bilemediği bir şekilde yalnız kalan iki Amerikalı acı çekiyor ama somut olarak kurban olan biri varsa, o da İtalyan oluyor. Bunu kendi mutluluk arayışında bir Avrupalının kalıcı mutsuzluğuna yol açan Amerikalı bir sembol olarak yorumlamak gerekir belki de.

Romanını 1949 yılında, kendisi 24 yaşındayken aşık olduğu ve o tarihte henüz 17 yaşında olan İsviçreli Lucien Happersberger’e ithaf eden James Baldwin üç yıl süren arkadaşlıklarının Happersberger’in evlenmesi üzerine sona ermesi nedeni ile bunalıma girmişti. Romanında da benzer bir gelişme var ve Baldwin’in de kahramanı David gibi bir süre Paris’te yaşamış olması romanın bu kadar içeriden yapılmış bir gözlemle yazılabilmiş olmasını açıklıyor. Eşcinsel barları ve oraların müdavimlerini, başka (bir diğer ifade ile söylersek, “normal”) bir hayat kurmalarına imkân vermeyen bir toplum düzeninde giderek sefih bir hayata sürüklenen ve genç oğlanların peşinde koşan yaşlı eşcinselleri ve tüm bu karakterlerin korkularını, zavallılıklarını ve yaşama tutunmaya çalışmalarını etkileyici bir resimle anlatıyor Baldwin. Merak uyandıran; aşk, cinayet, terk etme/edilme, şüphe ve korkularla dolu çekici satırlarla açılan kitap, özgür olamayan ve olamayacak olan karakterinin “… belki de bizi perişan eden bu oldu, çünkü alabildiğince yaşandığında özgürlük kadar dayanılması güç bir şey yoktur” cümlesinin de bir parçası olduğu şekilde, özgür olmak ve/veya kendin olabilmek temasını barındırıyor bünyesinde acılı bir şekilde.

David’in ilk cinsel uyanışının, ilk cinsel ilişkisinin ve sonrasında yaşadığı korku ve dehşetin anlatıldığı bölüm; tanık olunmayan bir giyotinle idam sürecinin hayal edilmesi; iki aşıktan birinin diğerine “… karşı içimde sevgim kadar güçlü ama yine aynı köklerden beslenen bir nefret uyandı.” cümlesi ile ifade ettiği hislerinin uyanmasını anlatan satırlar ve terk edilenin terk edene hesap sorduğu, yalvardığı ve sonunda pes ettiği bölüm Baldwin’in sade bir üslup içinde yakaladığı gücün pek çok örneğinden sadece üçü. “İçimden her zerrem Hayır! diye haykırmasına rağmen, gerçek benliğim Evet diyordu” cümlesi ile duygularını ifade eden adamın kendisine “haset ve şehvet”le bakan denizci ile olan kısa karşılaşma ânı ve yine aynı adamın sevgisilini terk ettikten sonra içine düştüğü kaos sırasında bir başka denizcinin peşine düşmesi ve onunla yaşadıkları da benzer şekilde Baldwin’in başarısını gösteren diğer örnekler olarak verilebilir.

Sembollere de şık bir şekilde başvurmuş Baldwin. Bir karakterin yazdığı ve onun hapishane günlerini anlatan kitap üzerinden aşıklardan birinin kendisini içinde hissettiği hapishaneye gönderme yapması veya kitabın sonunda Amerikalı’nın kurtulmak istediği bir kağıdın parçalarının rüzgâr yüzünden kendisine geri gelmesi ile belki de kişinin kendisinden kaçabilmesinin imkânsızlığının hatırlatılması gibi unsurlar var kitapta. Baldwin’in bu romanının hüzünlü yanı sadece iki genç adamın yaşadıkları değil; onlardan birinin geleceği ile ilgili korku duymasına ve diğerini terk etmesine neden olan örnekler de aynı zamanda. Toplumun onaylamadığı bir aşkın trajik tarafları olan insanlar bu örnekler ve onlarda kendi geleceğini görüyor Amerikalı David. Onlardan iğreniyor (özellikle de henüz kendisini tanımadığı ve/veya kabullenmediği günlerde hayli somut olan bir duygu bu) ve aşağılıyor onları. Bu yaşlı eşcinsellerden biri olan Jacques karakterinin şu cümleleri gerçekten çok çarpıcı hem David’in kendisi ile yüzleşmesi açısından hem de sevgisi ayıplanan tüm insanlar için bir çığlık oluşturuyorlar adeta: “… Ancak asıl aşağılanması gereken, asıl adilik başkalarının ıstırabını küçümsemektir. Karşındaki insanın bir zamanlar genç, hatta senin şu anda olduğundan da daha genç olduğu, farkına bile varmadan adım adım küçük adımlarla bu hale gelmiş olabileceği hiç aklına gelmedi mi?” Gizlenmek zorunda olan, duygularını sürekli bastırması ve hep tetikte olması gereken, aşağılanan ya da “daha iyi” bir ihtimalle acınan insanların nasıl birer “çirkinlik ve kötülük” örneğine dönüşebileceğini ve yine de “zavallı” olmaktan kurtulamayacaklarını o denli yürek burkan bir şekilde ve sert olmaktan kaçınmayarak anlatıyor ki Baldwin, sadece bu bile kitabı kesinlikle okunması gerekenler arasına koyuyor.

Romanın girişinde Amerikalı şair Walt Whitman’ın bir dizesine yer vermiş Baldwin: “O adam benim; acı çektim, oradaydım”. Şairin “Leaves of Grass” adlı kitabında yer alan bu dize işte bir kısa alıntının bile nasıl şıklıkla seçilmesi gerektiğini ve romana nasıl katkı sağlayabileceğini gösteriyor bize. “O adam benim” (“I am the man”) diyor şair ve romandaki “erkek olmak” üzerine olan düşüncelere bir gönderme oluyor bu. “Acı çektim” (“I suffered”) diyor tıpkı kitaptaki karakterler gibi ki acıya yazgılı tüm bu karakterler doğaları gereği ve “Oradaydım” diyor (“I was there”) tıpkı romanın kahramanı David’in ben oradaydım ve yaşadıklarım bunlardı yaklaşımı ile olanları anlatttığı gibi. Whitman’ın kitabının da tıpkı Baldwin’in kitabı gibi “ahlâksızlığı” nedeni ile şimşekleri üzerine çektiğini belirtelim alıntının yerindeliğinin bir başka kanıtı olarak.

Baldwin 1980 yılındaki bir röportajda, Paris’e geldiğinde karşılaştığı ve kendisine içki ısmarlayan bir Fransızın fotoğrafını birkaç gün sonra bir gazetede gördüğünü ve adamın tutuklandığını okuduğunu söylemiş. Daha sonra tıpkı romanındaki gibi giyotinle idam edilmek olmuş adamın sonu ve Baldwin o sıralarda üzerinde çalışmakta olduğu romanında hiç tanımadığı bu adam hakkında yazmakta olduğunu fark ettiğini söylemiş aynı röportajda. Hayat ile sanatın birbirini taklit etmesine bir örnek diyebiliriz buna herhalde. Kahramanlarından David’in ağzından yazılmış bir çeşit “itirafname” olarak da değerlendirilebilecek romanın, bu özelliği açısından Oscar Wilde’on “De Profundis” adlı mektubu (ya da monologu) ile akrabalığı olduğunu da ekleyelim son olarak ve kitabı mutlaka okunması gerekenler arasına koyalım.

(“Giovanni’s Room”)

Üç Hikâye – Gustave Flaubert

Fransız yazar Gustave Flaubert’in ilk basımı 1877 yılında gerçekleştirilen ve üç uzun hikâyeden oluşan kitabı. Bu hikâyelerin ilkinde (“Saf Bir Kalp”) eğitimsiz ve saf bir hizmetçi kızın adanmışlıklarla ve yalnızlıkla geçen hayatı anlatılırken, ikincisinde (“Konuksever Aziz Julien’in Efsanesi”) Flaubert, Rouen Katedrali’ndeki “Konuksever Aziz Julien” vitrayından yola çıkarak bu katolik azizinin hikâyesini bilinenden çok farklı bir şekilde çıkarıyor okuyucunun karşısına. Son hikâye olan “Herodias”ta ise dinî hikâyelerin/efsanelerin de karakterlerinden biri olan kral Herodes ve Vaftizci Yahya’nın başının kesilerek öldürülmesi anlatılıyor.

Flaubert hikâyelerini yazarken pek çok kaynaktan esinlendiği gibi, onun hikâyeleri de başka sanatçılara esin kaynağı olmuş. Yazar ilk hikâyede kendi hayatındaki kimi olaylardan yararlanmış hem baş karakter hizmetçi Félicité’yi hem de kardeşi Paul’ü çizerken. İkinci hikâye hem gerçek bir karakterin hayatından hem de onu anlatan ünlü bir vitraydan yola çıkmış, çok farklı yollara sapsa da daha sonra. Son hikâyede ise yine gerçek kahramanının hayatından yola çıkıp, -hikâyedeki dans bölümü için- Yahya’nın başının kesilmesini sağlayan Salomé’yi ünlü dansını yaparken resimleyen Rouen Katedrali’ndeki kabartmadan ve Mısır’da seyrettiği bir dansözden ilham almış. Buna karşılık ilk hikâye Julian Barnes’ın “Flaubert’s Parrot – Flaubert’in papağanı” adlı romanına, ikinci hikâye Camille Erlanger’in aynı isimli operasına, son hikâye ise Oscar Wilde’ın “Salome” adlı oyununa ve Jules Massenet’in “Hérodiade” adlı operasına esin kaynağı olmuş. Kitabın girişinde, geçen yıl hayatını kaybeden Veysel Atayman’ın genel olarak Flaubert’i ve eserlerini de kapsamına alan ve hikâyelerin her birini analiz eden doyurucu bir yazısı var ki belki sadece kitabı okumadan önce değil, kitabı bitirdikten sonra da geri dönüp okumayı gerektirecek kadar önemli ve yararlı bir yazı bu ve Flaubert’in en önemli eserlerinden biri sayılan bu kitaba yakışıyor gerçekten.

İki tarihsel/efsanevî kişilik ve bir kurmaca karakterin baş karakterleri olduğu bu üç hikâyede ortak bir tema yok tam olarak ama ilk ikisinin yalnızlık (daha doğrusu giderek yalnızlaşma), kaybetme ve fedakârlığı içine alan kimi ortak yanları var. Masal havasını da taşıyan ve sade bir dil ile yazılan bu üç hikâyede hayli güçlü bir atmosfer oluşturmuş Flaubert ve özellikle ikinci hikâyede, okuyanı çarpan pek çok etkileyici satır yaratmış. “Konuksever Aziz Julien’in Efsanesi”nde bir katliama dönüşen avlanmayı ve bir kehanetin dile getirilmesi veya yine aynı hikâyede kahramanın bir ormanda tek başınayken ve korkuları ile yüzleşirken hayvanlarla karşı karşı karşıya kaldığı bölüm örneğin, yazının ve gerçek edebiyatın gücünü müthiş bir şekilde kanıtlıyor okuyucuya. İlk hikâye, üzeri çok da örtülü olmayan sert din eleştirisi ile önemli olmasının yanısıra, göndermeleri ile de diğer iki hikâyeden farklı bir yerde duruyor. Hayatı “önemsiz” bir hizmetçinin hikâyesi üzerinden Fransız sömürgeciliğinin de eleştirisini yapıyor burada Flaubert ve içerdiği mistik havaya rağmen, bu hikâyeyi diğerlerinden daha gerçekçi bir dil ile anlatıyor. Veysel Atayman’ın yazdığı gibi (“… Félicité sona doğru yaklaştıkça çevresi ıssızlaşıp bir tür “çöle” dönüşür. Hayat ağır ağır sönerken o da yalnızlaşır, sefilleşir; saflığı, cahilliği içinde hapsolur. Ölürken dudaklarında bir gülümseme vardır. Belki o da bir tür ermiştir…”) bu hikâyenin de ikincideki gibi bir ermişi anlattığını söylemek mümkün kurgusal karakteri üzerinden.

Güçlü bir kalemden çıkan bu üç öykü Flaubert’in eserleri içinde farklı bir yerde duran, müthiş bir okuma keyfi veren ve edebiyatın gücünün kanıtı olan eserler. Kitabı bitirdikten sonra onlara ilham veren veya onların ilham verdiği ya da aynı kaynaklardan beslenen diğer sanat eserlerine göz atmak da ayrı bir keyif verebilir. Benim için bu eser Carlos Saura’nın 2002 tarihli “Salomé” adlı filmi (bir dans/flamenko filmi demek daha doğru aslında) oldu.

(“Trois Contes”)

Yeryüzü Sürgünü – Pär Lagerkvist

1951 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan İsveçli yazar Pär Lagerkvist’in 1925 tarihli kısa ve otobiyografik romanı. Orijinal adı Türkçede “Gerçeğin Misafiri” olsa da bizde “Yeryüzü Sürgünü” adı ile basılan kitap, bir çocuğun küçüklüğünden ergenliğe kadar olan günlerini anlatırken, onun mutlu çocukluk hayatının sahip olduklarını kaybetme (ve kendisinin ya da bir yakınının ölmesi) korkusu ile gölgelenmesini anlatıyor. 1961 yılında Bengt Lagerkvist tarafından İsveç televizyonu için çekilen bir filme de kaynak olan kitabın sonunda yazarın “Yeraltı” adında bir hikâyesi de yer alıyor ayrıca. Girişte yer alan -ve ne yazık ki kim tarafından yazıldığı belirtilmeyen- önsözde kitabı hem biçimsel yönden hem de içeriği açısından ele alan kısa ama derin bir analiz yer alıyor. Kitabın dilinin yalınlığının aksine bir parça kompleks bir dili olan bu önsözü belki de romanın kendisinden sonra okumak daha yararlı olabilir; bu şekilde Lagerkvist’in “basit ve durgun” görünen kitabının derinliğinin ve genç bir karakterin “hayat”ı sorgulamasını ve inanç kavramı ile mücadelesini anlatan içeriğinin üzerinde tekrar düşünme fırsatı yaratılabilir.

Dönemin sıradan bir İsveçli ailesinde, dindar bir ortamda yetişen romanın kahramanı Anders’in (yazarın kendisi de diyebiliriz kitabın otobiyografik özelliklerini düşününce) bir yandan keyifle bir yandan korku ile geçen günlerini anlatıyor kitap ve yazarın diğer eserlerinde de olduğu gibi inanç kavramı üzerine değinmeler taşıyor. Kitapta ek olarak yeralan hikâye de benzer bir şekilde, dilencilik yaparak yaşayan sakat bir adamın yazarı (hikâye yazarın ağzından birinci şahısla yazılmış) şaşırtan huzuru ve kendisi ve hayat ile barışıklığını anlatırken, yine bu mutluluğun Tanrı (ve daha genel olarak inançlı olmak) ile ilgisi(zliğ)ini ele alıyor. Romanın kahramanı Anders ailesindeki diğer bireyler gibi sık sık Tanrı’ya sığınıyor ve dua ediyor ama büyüdükçe etrafındakilerin sahip olduğu inançtan uzaklaşıyor; belki de, önsözde belirtildiği gibi, Anders “imansız bir inanc”a ulaşıyor.

Bu “olaysız” romanda etkileyici bölümler oluşturmuş yazar; temsil ettiği (ya da sembolü olduğu) öğelerle annenin anlatıldığı bölüm, büyükannesinin ve büyükbabasının evinde kalan Anders’in o sıralarda aklını epey meşgul eden ölüm kavramı (ve neden olduğu korku) nedeni ile hissettiklerini ya da cenaze törenini ve sonrasını anlatan satırlar tüm sadelikleri ile çok etkileyici. Yazarın “Barabbas” ya da “Dvärgen – Cüce” adlı romanları kadar popüler olmasa da bir sorgulamayı ve uzlaşmayı anlatan bu kısa roman okunmayı hak eden bir edebiyat eseri.

(“Gäst hos Verkligheten”)