Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun, ilk Millet Meclisi ile iglili anılarını anlattığı ve ilk basımı 1990’da yapılan kitabı. Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kurucusu ve 1 numaralı üyesi olmasının da gösterdiği gibi katıksız bir Atatürkçü olan hukukçu, yazar, akademisyen ve gazeteci Velidedeoğlu’nun, ölümünden iki yıl önce basılan kitabı onun bir lise öğrencisi olarak 23 Nisan 1920’de memur olarak görev yapmaya başladığı ve araya giren lise öğrenimi nedeni ile iki farklı dönemde toplam 6,5 yıl bulunduğu meclisteki tanıklıklarını paylaştığı bir eser. Kitap Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki önemli kişi ve olayları, meclis içinde yaşananlara birinci elden şahit birinin kaleminden aktarması ile önemli öncelikle ve yakın tarihimiz ile ilgili yeni ya da gizli kalmış şeyler söylemiyor olsa da, genç bir insanın gözünden bir devrim heyecanını yaşatması ile de ilgiyi hak ediyor.
Akademisyenlik görevinde İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığı’na kadar yükselen ve 1960 darbesinden sonra askerlerin kurduğu komisyonda 1961 Anayasası’nın hazırlanması için çalışan Velidedeoğlu, Atatürkçülük için şu tanımı yapmış: “Çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne yükselmek, hiç değilse o düzeye ulaşmak ya da yakınlaşmak için her zaman canlı duran ve canlı kalacak olan bir devrimcilik ruhu, bir devrimcilik felsefesi”. Atatürk’ün 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelişinde onu karşılayanlardan biriymiş Velidedeoğlu ve henüz on beş yaşındaymış o tarihte. 16 yaşında ise bir lise öğrencisi olarak zabıt kâtibi ünvanı ile görev yapmaya başlamış mecliste. “Milli Mücadele Meclisi” olarak tanımladığı bu ilk meclisin (İkinci ve Üçüncü Meclisleri ise “Siyasal ve Toplumsal Devrim Meclisleri” olarak tanımlıyor yazar) Kuvây-i Milliye’yi temsil ettiğini ve savaşı kazandığını yazan Velidedeoğlu bu kitabında ilk meclisteki günleri (23 Nisan 1920 ile 5 Ekim 1920 arası) sırasında tanık olduklarını aradan geçen 70 yıla rağmen o günkü heyecanı hiç yitirmediğini hissettiren bir şekilde anlatıyor. Kitabının “Meclis’i bütün yönleriyle tanıtmak isteyen “bilgi verme”, öte yandan da “anılarımı açıklama” amacını” güttüğünü söylüyor ve iki temel kaynağa başvurduğunu söylüyor: meclis zabıtları ve anıları.
Atatürk’ün Nutuk’unu okuduğu 6 gün boyunca o anları yaşayanlardan biri olmak kuşkusuz çok önemli bir tarihî tanıklık; benzer pek çok önemli tanıklığı İlk Meclis’teki görevi sırasında da yaşamış Velidedeoğlu. Bu meclisteki anılarını ve yaşananları temel olarak iki ana başlıkta ele almış: İlk Meclis’in kuruluşu ve dönemin genel bir resmi ve tanığı olduğu ilginç olaylar ile karşılaştığı önemli kişiler. Bugün, 16 yaşında bir gencin tarihimizin bu kadar önemli bir döneminin parçası olabilimesi ve bunu belgelemesi pek kolay hayal edilebilecek bir durum değil kuşkusuz ama o dönem eli kalem tutan, becerikli ve çalışkan bir gencin, hatta bir yetişkinin ne kadar az bulunabilir bir kaynak olduğunu anlamamızı da sağlıyor okuduklarımız. Belki kitabın, Velidedeoğlu’nun amaçladığının dışında bir önemi de burada ortaya çıkıyor. Okullardan getirtilen sıralarda oturanların bir yandan bir millî mücadeleyi idare ederken, diğer yandan devrimlere giden yolu, kimi zamanlarda sert tartışmalarla, açmasının ne kadar “imkânsız” koşullar altında gerçekleştiğini hatırlatıyor kitap ve en kara zamanlarda bile umudun bir şekilde hep var olduğunu ama bunun için inançlı, cesur ve lider insanlara da sahip olunması gerektiğini anlamamızı sağlıyor.
Hıfzı Veldet Velidedeoğlu kitap boyunca Mustafa Kemal’e duyduğu hayranlığı ve sevgiyi sık sık açık bir şekilde dile getirmiş ve durduğu tarafı hiç gizlememiş. Kitabın bir araştırma/inceleme metnini değil, paylaşılan anıları ve gözlemleri içerdiğini düşününce kabul edilebilir bir durum bu; ama yine de yazar birkaç farklı olaya değinirken, objektif bir sorgulama içine de girmiş. Örneğin “Tutanakları İnceleme Komisyonu” adı altında oluşturulan iki gruptaki isimler meclisteki milletvekilleri arasından “kura ile seçilirken”, gruplardan birinde İsmet Bey’in (İnönü), ikincisindeyse Mustafa Kemal’in adlarının torbadan çıkması tesadüfüne o zaman şaşırdığını söylüyor Velidedeoğlu. Bugün (1990) ise bunun, “herhalde bir rastlantı sonucu olmadığını, Mustafa Kemal Paşa’nın daha ilk günden Meclis’e tehlikeli sızmaları önlemek için” aldığı önlem sayesinde gerçekleştiğini kabul ediyor. Bu “oyun”, Mustafa Kemal’in saltanatı ve hilafeti nasıl adım adım ülkenin geleceğinin dışına ittiğini anlamamızı sağlayan örneklerden de biri. 24 Nisan 2020’de meclise birinci başkan seçildikten sonra yaptığı konuşmada, “İnşallah cihan padişahı olan Efendimiz Hazretleri’nin sağlık ve esenlikle… yüce tahtlarında sürekli kalmalarını, Tanrı’nın lütfundan yakarırım” cümlelerini kuran Mustafa Kemal’in 2.5 yıl sonra saltanatı, 4 yıl sonra hilafeti kaldıran bir lider olabilmesinin arkasında bu planlı “oyun”ların önemli bir payı vardı şüphesiz.
Çok farklı kültürlerden (sarıklılar ile “pırıl pırıl” üniformalı subayların bir arada olduğu bir meclis) milletvekillerinin olduğu bir mecliste doğal olarak yaşanan çatışmalar, tartışmalar ve kafa karışıklıklarının da farklı örneklerine yer vermiş kitapta Velidedeoğlu. İlk programında “halkı emperyalizm ve kapitalizmin tahakküm ve zulmünden kurtararak” ifadesine yer veren bir hükümet, şeriat hükümlerine sıkı bir inançla bağlı olanlarla tam tersi bir yola sapmayı planlayanların birlikteliği ve bolşevizm konusundaki kafa karışıklığı ve ikircikli tutum gibi ilginç örneklerin ilk elden tanığı olarak okuyucuyu bilgilendiriyor ve daha detaylı bir okuma için de teşvik ediyor Velidedeoğlu. Kâzım Karabekir Paşa’nın ele geçirdiği ve Rusya’da Ekim Devrimi ile başa geçen bolşeviklere ait metne nasıl tepki verileceği konusundaki sert tartışmalar, 1920’de konulan içki yasağı ve Hint asıllı İngiliz casusu Mustafa Sagir olayı gibi bugün bir kısmı pek hatırlanmayan farklı olayları kaynak olarak anıları ve meclis görüşmelerinin zabıtlarını alarak anlatıyor yazar. Kitabın son bölümünde “İlk Meclis’in Ünlü ve Renkli Kişileri” başlığı altında farklı kişiler veya gruplar (“sarıklılar”, “hatipler”, “fazla dikkat çekenler” vs.) hakkında kendi gözlemlerini ve kişisel değerlendirmelerini paylaşan Velidedeoğlu, meclis binasının mimari yapısı ve meclis zabıtlarının ilginç tutulma yöntemi konusunda da bilgiler veriyor okuyucuya.
İlk maaşı ile kendisine şık bir kalpak satın alan Velidedeoğlu, ilk meclis binasının müze olması için 1937’de başlattığı mücadele sırasında karşılaştığı ilgisizliği sitemlerini de ekleyerek anlatıyor. 1960 darbesinden sonra 23 Nisan 1961’de gerçekleşmiş arzusu ama bu konudaki ilk çalışmanın CHP değil, DP döneminde (1957’de) başlamış olması ile ilgili kırgınlığını da ima ediyor. Kendisi gibi genç bir öğrenci olarak Vehbi Koç’un da (meclisin çatısı için bulunamayan kiremitleri Koç’un yoksulların evlerinden yarı fiyatına alarak meclise sattığını da biz ekleyelim) mecliste zabıt kâtibi olarak bir süre çalıştığını da yazan Velidedeoğlu’nun inançlı bir Atatürkçü olarak kaleme aldığı kitap Cumhuriyet tarihimizin çok önemli ilk yıllarına meraklı olanlar başta olmak üzere okuyucuların ilgisini hak eden bir yapıt.
Gerçek adı Feruze Çerçi olan, eserlerinde Füruzan adını kullanan yazarın 1974’te yayımlanan ve 1975’de Türk Dil Kurumu Roman Ödülü’nü kazanan romanı. “Parasız Yatılı” adlı öykü kitabı ile Sait Faik Hikâye Armağanı’nın sahibi olan, 2023’te ise Erdal Öz Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Füruzan, aynı isimli kendi romanından uyarladığı ve Gülsün Karamustafa ile birlikte yönettiği, yönetmen olarak tek filmi olan “
ABD doğumlu ama hayatının önemli bir kısmını Avrupa’da, özellikle de İngiltere’de geçiren Henry James’in dört uzun öyküsünü içeren bir derleme. Roman, öykü, oyun, seyahat yazıları, anı kitapları, inceleme ve deneme türlerinde pek çok eser veren yazarın en sık işlediği “Avrupa’daki Amerikalılar” temasının öykülerin ikisinde yine karşımıza çıktığı kitap; yine onun olaylardan çok, o olayların kişilerin duygu ve eylemlerinde, özellikle de iç dünyalarında neden olduklarını anlatma tercihinin de sağlam örneklerini içeriyor. Mesleklerinde çok başarılı iki ismin (Ünal ve Necla Aytür) ikişer öykü çevirdiği kitabın başında onlardan birinin, Ünal Aytür’ün hem yazar hem de kitaptaki dört hikâye üzerine uzun ve doyurucu bir analizi de yer alıyor. 1977’de yayımlanan “Henry James ve Roman Sanatı” adlı kitabının da gösterdiği gibi, yazarın çalışmaları üzerinde uzmanlığı olan Ünal Aytür’ün bu değerli çalışması öykülerin analizini yaparken özetliyor da onları bir bakıma ve “spoiler” da içeriyor ki “ne olacak” merakını öne çıkaran okuyucuyu rahatsız edebilir bu durum; onların belki de öykülerden sonra okumasının daha doğru olacağı, kesinlikle güçlü bir metin Aytür’ün çalışması tıpkı James’in öyküleri gibi.
Lübnan asıllı Fransız yazar Amin Maalouf’un 1983 tarihli kitabı. Çok satan, beğenilen ve pek çok ödül kazanan Maalouf’un yayımlanan ilk kitabı olan eser, dönemin Arap tarihçilerinin ve yaşadıkları dönemdeki olayları tarihe kayıt düşmek için not eden vakanüvislerinin eserlerine dayanarak Haçlı Seferleri’ne Arapların gözünden bakan ilginç bir çalışma. İlki 1096 – 1099 arasında gerçekleştirilen, tam sayısı tartışmalı olsa da sonuncusunun 1291’de bittiği kabul edilen ve temel amacı Kudüs ve çevresindeki “kutsal topraklar”ı Müslümanların elinden almak olan “kutsal savaşlar”ı “öteki cephe”de “yaşandığı ve hikâye edildiği biçimde anlatmak” olarak ifade etmiş amacını Maalouf. Eserin sonundaki “Sonsöz” bölümünde bu seferlerin Arap dünyasında yarattığı kalıcı etkilere değinen yazar, bu kısım hariç bırakılırsa, gerçekten de sadece Arap dünyası üzerinden anlatmış bu seferlerin öykülerini. Kitabın sonunda Arap dünyasında 622 ile 1291 yılları arasında yaşanan olayları kronolojik olarak listeleyen Maalouf’un eseri o coğrafyalarda bugün de devam eden karmaşa ve kaosu, etnik ve dinsel unsurların nasıl iç içe geçtiğini, sadece tarih ve politika meraklıları için değil, tüm kitapseverler için de çekici bir biçimde aktarıyor okuyucuya. Batılı ve Doğulu yüzlerce farklı ismin ve “devlet”in öykülerinin iç içe geçtiği kitap bir tarih masalı tadını da taşıyor ve bugünün her olgusunun izlerini geçmişte aramak gerektiğini hatırlatıyor güçlü bir şekilde.