Kısa Romanlar, Uzun Öyküler – Henry James

ABD doğumlu ama hayatının önemli bir kısmını Avrupa’da, özellikle de İngiltere’de geçiren Henry James’in dört uzun öyküsünü içeren bir derleme. Roman, öykü, oyun, seyahat yazıları, anı kitapları, inceleme ve deneme türlerinde pek çok eser veren yazarın en sık işlediği “Avrupa’daki Amerikalılar” temasının öykülerin ikisinde yine karşımıza çıktığı kitap; yine onun olaylardan çok, o olayların kişilerin duygu ve eylemlerinde, özellikle de iç dünyalarında neden olduklarını anlatma tercihinin de sağlam örneklerini içeriyor. Mesleklerinde çok başarılı iki ismin (Ünal ve Necla Aytür) ikişer öykü çevirdiği kitabın başında onlardan birinin, Ünal Aytür’ün hem yazar hem de kitaptaki dört hikâye üzerine uzun ve doyurucu bir analizi de yer alıyor. 1977’de yayımlanan “Henry James ve Roman Sanatı” adlı kitabının da gösterdiği gibi, yazarın çalışmaları üzerinde uzmanlığı olan Ünal Aytür’ün bu değerli çalışması öykülerin analizini yaparken özetliyor da onları bir bakıma ve “spoiler” da içeriyor ki “ne olacak” merakını öne çıkaran okuyucuyu rahatsız edebilir bu durum; onların belki de öykülerden sonra okumasının daha doğru olacağı, kesinlikle güçlü bir metin Aytür’ün çalışması tıpkı James’in öyküleri gibi.

Ailesi Avrupa kökenli (İrlanda ve İskoçya) olan Henry James ilahiyatçı bir entelektüel olan babasının yönlendirmesi ile gelişen eğitim ve özel yaşamının önemli bir süresini Avrupa’da geçiren bir yazar ve yapıtlarında ABD ve Avrupa kültürlerinin ve toplumsal yapılarının çatışmasına, özellikle de “Avrupa’daki Amerikalı karakterler” aracılığı ile sık sık değinmişti. Avrupa uygarlığının önemine inanan babasından etkilenen yazar, eski kıtada geçirdiği uzun sürelerdeki gözlemlerini güçlü bir biçimde yansıttı eserlerine ama kesin çizgiler koymadan her iki kültürün farklılıklarını karakterler arasındaki ilişkileri bir ayna gibi kullanarak aktardı okuyucuya. Ünal Aytür, onun “yeni bir öykü ve roman türü yaratmak amacıyla giriştiği yöntem arayışı”nda sırası ile şu aşamalardan geçtiğini belirtmiş analizinde: Her şeyi bilen anlatıcı, günlük, özyaşam öyküsü, görgü tanığının ağzından anlatım ve görgü tanığı aracılığı ile ama onun ağzından değil, gözünden ve zihninden anlatım. Aytür’e göre James derlemedeki dört öyküden ilk ikisinde “görgü tanığının bilincinin sınırları dışına çıkmamaya özen gösterir”ken, sonuncu öyküde bir anlatıcı vardır ama o da “anlattıklarını öykünün baş kişisinin bilinç sınırları içinde tutmaya çaba gösterir”.

Avrupa’dan göçenler tarafından kurulan ABD, Britanya’dan bağımsızlığını kazanması ile hızı artan bir şekilde yeni bir toplumsal yapı ve hiyerarşi, kültür ve ahlâki değerler sistemi oluşturmaya başladı ve bu da onun Avrupa ile bu açılardan çatışmasına yol açtı. Bu doğma ve gelişme süreci boyunca, ABD’nin “kişiliği”ni bulmasının yollarından biri kendisini yaratan kaynakla çatışmak ve sürekli bir kıyaslama içinde olmaktı ama sonuçta, ait olduğu uygarlığın doğum yeriydi Avrupa ve bu nedenle ABD’nin ilk nesilleri sık sık yaşlı kıtaya gitmek ve orada yaşamak dürtüsü içindeydiler. Henry James’in ailesini de bu sınıfa koymak mümkün ve yazarın, ölümünden bir yıl önce İngiliz vatandaşlığı da alarak somutlaştırdığı bu ilişki en azından düşünsel olarak mevcuttu pek çok Amerikalıda. James’in derin ve güçlü gözlemlerine dayanarak işlediği bu tema buradaki öykülerde de çıkıyor karşımıza.

Modern edebiyata geçiş döneminin isimlerinden biri olarak kabul edilen James’in dört öyküsü bir araya getirilmiş bu kitapta: “Madame De Mauves” (1874), “Daisy Miller” (1878), “Erdemin Öyküsü” (The Story in It, 1902) ve “Ormandaki Canavar” (The Beast in the Jungle,1903). Avrupa’daki Amerikalılar temasının yanında tüm öykülerin karakterlerinde karşımıza çıkan başka ortak yönler de var; örneğin karakterlerin yaşananan olaylardan eylemsel veya duygusal olarak nasıl etkilendiğini anlatıyor James buradaki hikâyelerin tamamında. Olayın kendisi, örneğin karakterlerden birinin ölümü, bazen sadece bir iki cümle ile aktarılırken okuyucuya, James asıl olarak o olayın etkilerine odaklanıyor. Buradaki öykülerin bir başka ortak noktası da, kahramanların diğer ana karakterler hakkındaki görüşlerinin çelişik, belirsiz veya ikilemler içeren bir yapıda olması. “Görgü tanığı”nın zihninde oluşan bu kararsız, değişken düşünceler (“Sanki hem tetikte, hem kayıtsızmış; hem dalgın, hem telaşlıymış gibi bir görünüşü vardı”) objektif ve soğuk bir anlatıcı sesi kalıbından uzaklaştırarak, okuduğunuz metnin yeni boyutlar kazanmasını sağlıyor.

İlk öykü olan “Madame De Mauves” Fransa’da geçiyor ve novella olarak sınıflanması gereken uzunlukta bir öykü. Bir Fransızla mutsuz bir evliliği olan Amerikalı bir kadının hikâyesini, kadının Amerikalı bir erkek arkadaşının bakış açısı ile anlatılıyor olaylar. Kadının püriten diyebileceğimiz ahlâk anlayışı (“Biz Amerikalı kadınların en hafifimizde, Fransız erkeklerin hayal edemeyecekleri bir ağırlık; en zavallımızda, onların hiç gerek görmedikleri bir ahlak duygusu vardır”) ile kocasının rahat tavrı ve ahlak duygusundan yoksunluğunun (burada onları yargılayanın yazarın kendisi değil, kadının Amerikalı erkek arkadaşı olduğuna dikkat etmek gerekiyor) neden olduğu çatışmayı ve trajediyi uzun bir geri dönüşü de içeren bir şekilde anlatıyor James. Amerikalı adamın gözünden başlayan hikâyenin geri dönüş bölümü, onun tanıklığı söz konusu olamayacağı için, yazarın ağzından anlatılıyor. Bu anlatım yöntemi değişikliğinin zenginleştirdiği öykü, Henry James’in güçlü kaleminden çıkan ince ifadeler de içeriyor ki bu da dikkatli bir okumayı gerektiriyor. Örneğin burada, hikâyeye adını veren kadın karakter için, erkeğin gözünden kurulan “Ondaki kırılgan güzelliği, kimi boş bakışlı Yunan heykellerinin vakarlı yüzlerine benzetiyordu” cümlesi adamın kadın hakkındaki çelişen, belirsiz düşüncelerinin izlerini taşıdığı gibi, öykünün trajik bir ânına da işaret ediyor bir bakıma. Güçlü bir mutsuzluk (“Gerçekten benim sandığım kadar mutsuz musunuz siz?”), kararlılık, kültürel çatışmanın yarattığı -gerçek çıkan ya da çıkmayan- önyargılar (“… çok daha iyi biri olsaydı bile, sırf Fransız diye adam yerine koymazdım”) ve iki farklı kültürün birlikteliğinin doğurabileceği riskleri çekici bir şekilde anlatan bir öykü bu, özetle söylemek gerekirse.

İkinci öykü olan “Daisy Miller” adını Avrupa’da uzun süreli bir gezide olan Amerikalı bir genç kadından alıyor ve olaylar İsviçre ve İtalya’da geçiyor. Henry James bu kez “görgü tanığı” olarak bir Amerikalı genç adamı seçiyor ve Daisy’ye ilgi duyan bu adam, onun çevresindekilerin uyarılarına rağmen rahat hareket etmesi nedeni ile yaşananların tanığı olarak, olanların bize aktarılmasının aracı oluyor. Ünal Aytür’ın “doğallık ve saflık ile kuralcılık ve hoşgörüsüzlük arasında sürüp giden bir çatışmanın öyküsü” olarak tanımladığı yapıtta, yine bu tanığın yargı ve izlenimleri okuyucuya dikte edilmiyor aslında; bu nedenle tanığın görüşlerinin öznel olduğunu unutmamak gerekiyor hikâyeyi okurken. Yazar işte bu öznel görüşleri birbiri ile çatıştırıyor da zaman zaman ve okuyucuyu kesin bir yargı ile baş başa bırakmamaya özen gösteriyor. Dasiy’nin yaşına göre büyük laflar eden “dokuz on yaşlarındaki” erkek kardeşinin ülkesi ABD’ye düşkünlüğü ve gördüğü ve deneyimlediği her şeyi Amerika’dakilerle kıyaslayarak küçümsemesinin Amerikalıların pek de değişmediğini anlamamızı sağladığı öyküde James yazar olarak varlığını birkaç kez hissettiriyor okuyucuya ilginç bir şekilde: “Okuyucunun alayla gülümsemesi tehlikesini göze alarak bildirelim ki…” vb.

James’in en bilinen öykülerinden biri olan “Daisy Miller” bu popülerliğini farklı uyarlamaları ile de kanıtlıyor. Yazarın kendisi, mutlu son ekleyerek, öyküsünü oyunlaştırmış ama sahneye konulmamış bu eseri. BBC tarafından 2017’de radyo tiyatrosu olarak dinleyicinin karşısına çıkarılan öykünün sinema uyarlamasını ise 1974’te Peter Bogdanovich gerçekleştirmiş hikâye ile aynı adı taşıyan filmi ile. Genç kadının kararlı ve taviz vermez davranışı ve onun davranışları ile erkeğin benzer türdeki davranışlarına farklı bakan bir toplumsal yapıyı resmetmesi ile feminist bir bakışı olduğunu da söyleyebileceğimiz ilginç bir hikâye bu.

Derlemedeki üçüncü hikâye “Erdemin Öyküsü” adını taşıyor ve dört eserin içinde en kısa olanı. Bir kısa film tadında ve üç karakter arasında, İngiltere’de geçen öykü “olaysızlığı” ile dikkat çekiyor öncelikle. Bir kadın okurun James’in romancı bir arkadaşına yönelttiği “Romanlardaki kadın kahramanlar arasında neden hiç erdemli (kendine saygısı olan) birinin bulunmadığı” sorusundan yola çıkan Henry James (aşk) serüven(i) ile dürüstlük arasında gerçekten birbirlerini dışlayan bir bağlantı olup olmadığını ve bu arada serüvenin ne demek olduğunu sorgulatıyor okuyucusuna. Üç karakterini bir tiyatro oyunundaki farklı sahneler gibi farklı kombinasyonlarla bir araya getirip konuşturan yazar insanın “hem iyi hem ilginç” olabileceğini savunan ve Fransız romanları okuyan bir kadının duygularını kendisinden çok, diğer iki karakterin onun hakkındaki yorumları üzerinden ve onların zihinlerinde oluştuğu şekilde aktarıyor bize. Bu kez bir Amerika ve Avrupa çatışması yok ama Amerika kültürüne en yakın duran ülke olduğunu söyleyebileceğimiz İngiltere’den üç kişinin tartışmasının Fransız romanları etrafında dönmesi yine de o konuya da taşıyor bizi aslında. Okuyucusuna bir parça hüzün de geçiren, alçak gönüllü ve ilginç bir öykü.

Kitaptaki son öykü olan “Ormandaki Canavar” bir saplantı nedeni ile hayatını yaşa(ya)mayan bir adamı anlatıyor ve onun kendisi ile ilgili gerçeği oldukça geç idrak etmesi üzerinden yaratılan müthiş bir trajedi duygusu yakalıyor. Bu kez bir anlatıcının ağzından okuyoruz olanları ama bu anlatıcı asıl olarak, hikâyenin baş karakterin bilincinde oluştuğu şeklinden sapmayarak, onun algıları üzerinden ilerliyor. Bütün hayatını “başına ender, garip bir olay gelmek üzere seçilmiş biri olduğu” ve “bunun çok önemli, korkunç bir şey olacağı önsezisi” ile sürdüren bir adam ve ona ilgi duran ve o korkunç şeyin ne olduğunu kendisinden önce anlasa da yanında durmaya devam eden bir kadının hikâyesi bu. Dolayısı ile aslında iki farklı insanın trajedisi oluyor okuduğumuz ve bu nedenle etkileyiciliği de artıyor. Henry James’in adamın gerçeği anladığı sahneyi bir mezarlıkta ve tanımadığı bir insanın elle tutulacak kadar gerçek mutsuzluğu aracılığı ile anlatması ve tüm yaşamını “bencil olmamak” adına düzenlediğine inanan bir adamın sonuçta aslında tam tersini yapması öyküyü güçlendiren unsurlar. Pek çok eleştirmen tarafından yazarın en başarılı öykülerinden biri olarak kabul edilen eserin James’in kendi yaşamından esinlendiği de öne sürülüyor.

Tıpkı “Daisy Miller” gibi bu öykü de yazarın popüler çalışmalarından biri ve sinemaya da taşındı bu sayede: Paulo Betti, Lauro Escorel ve Eliane Giardini’nin yönettiği, 2017 Brezilya yapımı “A Fera na Selva”; Clara Van Gool’un yönettiği, 2018 Hollanda yapımı “The Beast in the Jungle” ve Patric Chiha’nın 2023 Fransa, Avusturya ve Belçika yapımı “La Bête dans la Jungle”. Bertrand Bonello’nun 2023 Fransa ve Kanada yapımı “La Bête” adlı bilim kurgu filmi ise esin kaynakları arasında James’in öyküsü de olan bir başka yapıt olarak çıktı sinema seyircisinin karşısına. 1903 tarihli öyküye sinemanın ilk ilgisini 120 yıl bekledikten sonra ve peş peşe örneklerle göstermesi belki telif haklarının sona ermesine de bağlı ilginç bir durum olsa gerek.

(“Madame de Mauves” – “Daisy Miller” – “Erdemin Öyküsü” – “The Story in It” – “Ormandaki Canavar” – “The Beast in the Jungle”)

Arapların Gözünden Haçlı Seferleri – Amin Maalouf

Lübnan asıllı Fransız yazar Amin Maalouf’un 1983 tarihli kitabı. Çok satan, beğenilen ve pek çok ödül kazanan Maalouf’un yayımlanan ilk kitabı olan eser, dönemin Arap tarihçilerinin ve yaşadıkları dönemdeki olayları tarihe kayıt düşmek için not eden vakanüvislerinin eserlerine dayanarak Haçlı Seferleri’ne Arapların gözünden bakan ilginç bir çalışma. İlki 1096 – 1099 arasında gerçekleştirilen, tam sayısı tartışmalı olsa da sonuncusunun 1291’de bittiği kabul edilen ve temel amacı Kudüs ve çevresindeki “kutsal topraklar”ı Müslümanların elinden almak olan “kutsal savaşlar”ı “öteki cephe”de “yaşandığı ve hikâye edildiği biçimde anlatmak” olarak ifade etmiş amacını Maalouf. Eserin sonundaki “Sonsöz” bölümünde bu seferlerin Arap dünyasında yarattığı kalıcı etkilere değinen yazar, bu kısım hariç bırakılırsa, gerçekten de sadece Arap dünyası üzerinden anlatmış bu seferlerin öykülerini. Kitabın sonunda Arap dünyasında 622 ile 1291 yılları arasında yaşanan olayları kronolojik olarak listeleyen Maalouf’un eseri o coğrafyalarda bugün de devam eden karmaşa ve kaosu, etnik ve dinsel unsurların nasıl iç içe geçtiğini, sadece tarih ve politika meraklıları için değil, tüm kitapseverler için de çekici bir biçimde aktarıyor okuyucuya. Batılı ve Doğulu yüzlerce farklı ismin ve “devlet”in öykülerinin iç içe geçtiği kitap bir tarih masalı tadını da taşıyor ve bugünün her olgusunun izlerini geçmişte aramak gerektiğini hatırlatıyor güçlü bir şekilde.

Fransız Akademisi üyesi olan ve eserlerini 27 yaşında yerleştiği Fransa’nın dili ile yazan Maalouf yapıtları ile Goncourt ve Prince of Asturias gibi prestijli ödüllerin sahibi olan bir sanatçı. Tarihçi olmayan bir ismin (üniversitede sosyoloji okumuş Maalouf), üstelik de kurgu olmayan bir kitapta, üzerine yazılmış koca bir literatür olan Haçlı Seferleri’ni anlatmayı seçmesi riskli bir tercih kuşkusuz. Ne var ki bu riski hem kaleminin gücü ile hem bu kutsal savaşları Batı’nın değil, Doğu’nun gözünden anlatması ile bir avantaja dönüştürmüş yazar. “Anlatıyı iyice ağırlaştırmamak için”, dipnot kullanmamış yazar ve onları kitabın sonunda ilgili bölümlerin notları ile birlikte sıralamayı tercih etmiş; aslında tek başına bu seçim bile yazarın bir tarih kitabı yazmaya, akademik bir eser üretmeye soyunmadığının göstergesi olarak değerlendirilmeli. Maalouf genellikle Arap tarihçi ve vakanüvislerin özgün metinlerinden yararlanmış ama notlarda belirttiği gibi Haçlı Seferleri ile ilgili Batılı kaynakların, çoğu 20. Yüzyıl’ın ilk yarısında üretilmiş eserleri de kaynak olmuş kendisine. Burada bizim adımıza üzücü olan, gerek o dönemdeki Arap yazarların eserlerinin gerekse bu Batılı kaynakların yapıtlarının hemen hiçbirinin Türkçeye çevrilmemiş olması. Altı boş milliyetçilik söylemlerinde boğulup gitmeyi seçenlerin ağırlıkta olduğu bir ülkenin neden bu halde olduğunun açıklamalarından biri bu olsa gerek. Batı’dan gelen yüz binlerce insanın geçiş yolu üzerinde kurulu olan, ilgili savaşların hemen tamamı Selçuklu, Osmanlı veya Türkiye Cumhuriyeti döneminde sahip olduğu topraklarda yaşanan bir ülke için akıl almaz bir eksiklik bu kuşkusuz. Bu arada YKY’den çıkan çeviri ile ilgili bir eksikliği de not düşmekte yarar var: Dilimize çevrilmiş olan az sayıdaki eserin Türkçe baskıları ile ilgili bilgi verilmemiş olması bir sıkıntı. Örneğin İskoç yazar William Montgomery Watt’ın orijinali İngilizce olan 1972 tarihli “The Influence of Islam on Medieval Europe” adlı kitabı dilimize Hulusi Yavuz tarafından 1986’da çevrilmiş ve Boğaziçi Yayınları tarafından basılmış “İslâmın Avrupa’ya Tesiri” adı ile; ama biz kaynaklar arasında, Maalouf o şekilde belirttiği için, 1974 tarihli Fransızca çevirisini görebiliyoruz sadece.

Altı bölümde ele almış Maalouf Haçlı Seferlerini: İstila (1096 – 1100), İşgal (1100 – 1128), Karşı Saldırı (1128 – 1146), Zafer (1146 – 1187), Erteleme (1187 – 1244) ve Frenklerin Kovulması (1224 – 1291). Her bir bölümün başında o kısımda ele alınan olaylarla ilgili bir alıntı var tarihsel bir kişilikten; örneğin İstila başlıklı bölümü Selahaddin Eyyubi’nin “Frenklere bakın! Dinleri için nasıl gözleri dönmüşçesine savaşıyorlar; oysa ki biz Müslümanlar cihat yolunda hiç de ateşli değiliz”. ifadesi ile açılıyor. Bunun gibi her bölümün başındaki alıntıyı, kitabın da bakış açısına uygun bir şekilde bir gerçek Arap karakterden (tarihçi ya da devlet adamı) seçmiş Maalouf.

Hristiyanların kutsal savaşlarının nedenlerinin ya da Müslümanlarla karşı karşıya kalıncaya kadar yaşadıklarının detayına hiç girmiyor Maalouf. Onun temel amacı bu savaşların Araplar tarafından nasıl algılandığı, Frenklerle nasıl mücadele ettikleri ve yaşananların Arapların (Türkler ve diğer bazı etnik kimliklerin de) toplumsal ve devlet yapılarında ne tür etkiler yarattığını anlatmak okuyucuya ki bunu da kesinlikle başarıyor. Kitabın ortaya koyduklarının en önemlilerinden biri, etnik ve dinsel kimliklerin bu savaşlar sırasında durmayı seçtikleri taraflar açısından birbirine karışması; Frenkler, Araplar, Hristiyanlar, Müslümanlar, Türkler vs. bu yıllarca süren savaşlar sırasında bazen “düşman” ile iş birliği yapıyorlar, kendi kimliklerinden olanlarla çatışıyor ve hatta ihanet ediyorlar birbirlerine. Bazen mezhep farklılıkları oluyor bunun nedeni, bazen kişisel hırslar veya çıkarlar; bazen de yönetilen birimin (devlet, emirlik, imparatorluk vs.) etnik ve / veya dinsel kimliklerinin ya da etnik ile dinsel olanın birbirinin önüne geçmesi. Bu konuda Maalouf’un kitabında onlarca farklı örnek var ve sık sık taraf değişiklikleri ve düşmanın dosta (veya tersi) dönüşmesini görüyoruz. Ekim 1108’deki bir savaşın manzarasını anlatan şu ifade iyi bir örnek bu konuda: “Bir tarafta, etrafında bin beş yüz şövalye ve Frenk piyadeleriyle Antakyalı Tancrède… yanlarında.. uzun örgülü altı yüz Türk süvarisi”. Başka örnekler ise gelen Frenklerin bazılarının yerlileşmesi nedeni ile çıkıyor: “Hiç Avrupa görmemiş Ermeni bir anneden doğma genç prenses, kendini Doğulu hissetmekte ve öyle davranmaktadır”. Bu da ne tarihin tamamının ne de tekil bir tarihsel olayın doğrusal bir çizgi ile ilerlediğini ve tarihin dar kalıplara sıkıştırılmış bir bakışla ele alınamayacağını hatırlatıyor okuyucuya. İç çatışmaların ne kadar sıradan olduğunu, “İstila” başlıklı bölümde okuduğumuz gibi, 1099 ile 1101 arasında “Bağdat’ın otuz ay içinde sekiz kez el değiştirmiş” olması sağlam bir şekilde gösteriyor.

İstisnasız tüm sınırların yapay olduğunu da anlıyorsunuz kitabı bitirdiğinizde; şu ya da bu eylem, karar ve düşüncenin sonucu oluşan bu sınırların az ya da çok hep birilerinin aleyhine, onları mutsuz eden bir sonuç yarattığını ve sonsuza kadar hep sorgulanacağını, yok edilmeye ya da değiştirilmeye çalışılacağını düşünmemek elde değil kitabı okurken. Bu “bitmeyecek” mücadelenin bugün de hâlâ en önemli odak noktalarından biri Kudüs elbette. Maalouf’un anlatısı, Haçlı Seferleri’nin tarihi boyunca bu “kutsal şehri” ele geçirmek ya da korumak için dökülen kanların da belli bir dönemi kapsayan özeti bir bakıma ve insanlığın ne kadar başarısız olduğunu da söylüyor bize. Üç farklı dinin farklı nedenlerle kutsal gördüğü ve aslında tam da bu nedenle dayanışmanın, hoşgörünün ve saygının sembolü olabilecek (en azından olması gereken) ve bizi daha iyi bir dünyaya taşıyabilecek şehrin bugün hâlâ savaş nedeni olması insanlığın geleceği ile igili iyimser bir düşünceye izin vermiyor.

Kitabın Sonsöz bölümünde Haçli Seferleri’nin Arap dünyası üzerindeki kalıcı etkilerini sıralamış ve yorumlamış Maalouf. “Araplar Haçlı Seferleri’nden önce de bazı “hastalıklar”dan mustaripti ve Frenklerin gelişi bunları ortaya çıkarıp ağırlaştırdı belki, ama yoktan var etmedi” diyor yazar ve bu hastalıkları “Dokuzuncu yüzyıldan sonra kaderinin iplerini elinden kaçırmış olmak” (Yöneticilerin hemen hepsinin yabancı; Türk, Ermeni, Kürt vs. olması), “İstikrarlı kurumlar inşa edememek” (Özellikle iktidarın el değiştirmesi konusunda), “Özgürlükler ve adalet konusunda belirlenmiş çerçevelere sahip olmamak” (Frenklerin, o dönemde “barbarca” diye nitelenebilecek olsa, da bu çerçeveyi net bir şekilde belirlemiş olduklarını söylüyor Maalouf) ve “kapalılık” (Arapların Batı’dan gelen fikirlere açılmayı reddetmesi; burada örnek olarak düşmanın dilini konuşabilmeyi veriyor yazar ve “… çok sayıda Frenk Arapça öğrenirken, birkaç Hristiyan dışında Araplar Batılıların dillerine kulaklarını tıkamışlardır” diyor) olarak sıralıyor. İşte bu hastalıkların, Haçlı Seferleri Avrupa’da “ekonomik ve kültürel bir devrim başlatır”ken, Doğu’da “uzun yüzyıllar sürecek bir gerilemeye ve aydınlık düşmanlığına yol açtığını” saptıyor. Bu içe kapanmanın sadece Arap dünyasının değil, İran ve Türkiye’nin de aşamadığı bir ikilem olduğu söylemi çok doğru kuşkusuz; çünkü Batı bu süreçten ders alarak, öğrenerek ve dışa açılarak çıkarken, Doğu hâlâ bu süreci yaşıyor, Maalouf’un vurguladığı gibi: “… iki dünya arasındaki kırılmanın, Arapların bugün bile bir tecavüz olarak duyumsadıkları Haçlı Seferleri’ne dayandığına kuşku yoktur”. Burada Mehmet Ali Ağca’nın Papa II. John Paul’e suikast girişimini örnek veriyor Maalouf ve Ağca’nın yazdığı br mektuptaki “Haçlıların başkomutanı (mektupta aslında “Haçlıların maskeli lideri” ifadesi var) Papa II. John Paul’ü öldürmeye karar verdim” tehdidinden söz ediyor. Ağca bu girişimi 1981’de gerçekleştirdi, Maalouf’un kitabı ise 1983’te yayımlandı. O tarihte çok daha doğru görünen bu örnek, aradan geçen kırk yılı aşkın süreden sonra, Ağca’nın eylemi ile ilgili farklı açıklamalar ve bitmeyen soru işaretleri olduğunu düşününce yeterince geçerli durmuyor.

Kitap boyunca karşınıza çıkacak onca kişi ve yer ismi; devlet, beylik, emirlik ve imparatorluk adları vs. içinde, eğer konuya uzman değilseniz, kaybolmanız hayli olası; ama bu durum kitabın değerini azaltmıyor. Tıpkı olayların analizine girişmemesi ve klasik bir tarih kitabına alışkın bir okuyucunun burada anlatılanları yeterince derin bulmaması ihtimali gibi, bu da bir sorun değil. Değil; çünkü Maalouf açık bir şekilde dile getirdiği gibi belli bir döneme kadar Batı’da üretilen eserlerin Haçlı Seferleri’ni “barbarlara karşı savaşan Batılılar” olarak nitelemesine karşı bir yerde duruyor ve “barbarlar”ın gözünden anlatıyor olan biteni ve, her ne kadar eserinin asıl konusu olmasa da, Arap dünyasının bu seferler sırasında bilim ve kültür alanında Batı’nın önünde olduğunu söylüyor. Evet, bir tarih kitabı değil bu ama başta o tanıma girenler ve kurgu türünde olanları da kapsamak üzere Haçlı Seferleri ile ilgili yeni okumaları teşvik edecek zengin içeriği ile önemli bir yapıt bu.

(“Les Croisades Vues par Les Arabes”)

Bir Darbeci Subayın Anıları – Adnan Çelikoğlu

27 Mayıs 1960 darbesi, 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 darbe girişimlerinin doğrudan veya dolaylı olarak parçası olan Adnan Çelikoğlu’nun 2010 tarihli anı kitabı. 2002’de vefat eden Çelikoğlu’nun kitabını bu darbe ve darbe girişimleri sırasında yedek subay olarak orduda bulunan ve olayların önde gelen ismi Talat Aydemir’in basın sözcülüğünü yapan Ergin Konuksever hazırlamış yayına. Çelikoğlu’nun yaşananların içinde olması kitabı değerli kılan unsurlardan biri kuşkusuz; kişisel olanlar dışında belki çok yeni şeyler söylemiyor ve birtakım sırları ifşa etmiyor kitap ama her darbenin kaçınılmaz olarak geçtiği ortak süreçlerin belgesi olarak ve darbeler konusunda mutlak doğruların olup olmadığını sorgulatması ile önemli bir yapıt bu. Tüm bu darbe ve girişimlerinin yanında veya karşısında ya da duruma göre bazen karşısında bazen de yanında olan diğerlerinin anıları ile birlikte okunması gereken ve böylece aynı eylemin veya olayın herkes tarafından nasıl farklı algılandığını ve algılanmasını istediğini gösterecek olan ilginç bir eser bu. Başta darbeler konusu olmak üzere, Türkiye’nin politik geçmişi, bugünü ve geleceği ile ilgilenen herkesin okumasında yarar var.

Kitabı yayına hazırlayan ve eserin başında Adnan Çelikoğlu hakkında kısa bir yazısı olan Ergin Konuksever’in belirttiğine göre Çelikoğlu’nun eşi kendisinin lisede edebiyat öğretmeniymiş. Bu ilginç tesadüf ikisi arasındaki ilişkinin başlangıcı olsa da, kitapta anlatılan olaylar sırasında yan yana düşmüşlükleri de var. Konuksever, Çelikoğlu’nu “değerli kurmay subay, aziz ve dost yürekli, cesur” sözleri ile överken bu kısa yazıda 27 Mayıs için iki kez “devrim hareketi” ifadesini kullanıyor. 1963’ten itibaren “Hürriyet ve Anayasa Bayramı” olarak kutlanan bu darbenin bayram özelliğini 1981’de kaldıran ise 12 Eylül 1980 darbesi ile iş başına geçen Milli Güvenlik Konseyi olmuş ve karar şu sözlerle duyurulmuştu: “Bugün 1961 Devriminin ve dolayısıyla 1961 Anayasasının kutlandığı gündür. Ancak özellikle 1970’li yıllardan itibaren meydana gelen gelişmeler sonucu 1961 Anayasasının toplum bünyemize uygunluğu tartışılır hale gelmiş ve bayram günü halk arasında etkinliğini yitirmiştir. Bu nedenle 27 Mayıs resmi bayramlar arasında sayılmamıştır”. 12 Eylül darbecileri, kendilerinden önce darbe yapanları eleştirmeyerek kendi darbelerini de meşru gösterirken, öte yandan da 1961’in özgürlükçü anayasasının yerine yenisini koymanın gerekçelerini de hazırlamışlar bu ifade ile. Neticeleri ne olursa olsun 27 Mayıs’ı lanetlemeli mi, yoksa hâlâ gerisinde olduğumuz ve gittikçe daha da uzaklaştığımız 1961 Anayasası’nın özgürlükçülüğünü öne çıkararak devrim olarak mı adlandırmalı bunu Konuksever’in yaptığı gibi? Hemen her politik ve toplumsal konuda olduğu gibi, her iki argümanın da doğruları ve yanlışları var; Adnan Çelikoğlu’nun kitabı ise doğrudan bu yargıyı dile getirmese de hiç, şunu öne sürüyor temel olarak: Darbeler yanlıştır ama yapacak başka bir şey kalmadığı zaman… Çelikoğlu 27 Mayıs’ı doğru ve kaçınılmaz buluyor ama sonrasında yapılan yanlışların 22 Şubat 1962, 21 Mayıs 1963, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980’e giden yolu açtığını söylüyor. Dolayısı ile 27 Mayıs’ın kendisinin değil ama uygulamalarının yanlışlığını vurguluyor. Darbelerin sonuçları için iki karşıt örnek verilebilir konu üzerinde düşünmek isteyenlere: Latin Amerika ülkelerindeki hemen tamamı ABD destekli veya onaylı darbeler o topraklarda demokrasi ve insan hakları konusunda korkunç sonuçlar yarattı ve yaratıyor; Portekiz’de 25 Nisan 1974’te gerçekleşen “Karanfil Devrimi” darbesi ise ülkedeki faşist Salazar diktatörlüğünün devamı olan rejimi sona erdirmiş ve demokrasiye giden yolu açmıştı.

Adnan Çelikoğlu kısa önsözünde 27 Mayıs’ın hazırlıklarının 1955’de başladığını söylüyor ve ilgili herkesin bu darbe hakkında bildiğini yazması gerektiğini ve tarihçilerin bu sayede doğru kararı verebileceklerini söylüyor, bir bakıma kitabı yazma gerekçesi de olarak. İkinci Cumhurbaşkanı İnönü’nün 1939’da Harp Okulu’nda yaptığı bir konuşmadaki cümlesini alıntılamış kitabının ilk sayfasında yazar: “İkinci sınıftaki Harbiyeli, birinci sınıfa nazaran Cumhurbaşkanlığı’na bir yıl daha yaklaşmıştır”. Ülkenin İnönü’den sonraki 5 cumhurbaşkanının da asker kökenli olduğunu düşünürsek cümle doğru elbette ve Çelikoğlu’nun bu alıntıyı kullanma nedeni askerlerdeki darbe düşüncesinin “doğal”lığının gerekçelerinden birini izah etmek; “her Harbiyeli’nin gönlünde yatan ideal” diyor İnönü’nün bu cümlesi için Çelikoğlu. Ülkenin kurucularının Kurtuluş Savaşı nesli olması ve onların hassasiyetlerinin o dönemde ve daha sonra da uzun bir dönem boyunca ülkeye hâkim olmasını bir başka etken olarak gösteriyor Çelikoğlu ve sivil hükümetlerin Demokrat Parti örneğinde olduğu gibi bu hassasiyetlerden uzaklaşmasının askerlere kendilerinde müdahale hakkı ve sorumluğu görmelerine yol açtığını öne sürüyor. “1950 ile 1960 arasındaki olayların kökeninde bu çok eski dostluk, arkadaşlık ve sempatinin yanı sıra, anlaşmazlıklar ve düşmanlıkların yattığını” ifadesi ile de Atatürk, İnönü, Bayar, Kurtuluş Savaşı komutanları ve bazı siyasetçiler arasındaki ilişkileri işaret ediyor ve “ordunun demokrasiye hazırlanmadığı”nı söylüyor Çelikoğlu.

Kitabın başında kendi hayatını anlatan yazar bir bakıma Cumhuriyet’in aydınlıkçı bakışına ve her vatandaşına eşit yaklaşma idealine övgülerde de bulunuyor. Kimya öğretmeninin Zeki Alasya’nın babası (Reşat Alasya), edebiyat öğretmeninin ise Namık Kemal’in oğlu (Ali Ekrem Bolayır) olduğu askerî lise yıllarında kendilerini yetiştirenlerin İkinci Meşrutiyet’in ilanı ile sonuçlanan 1908 İhtilali’ni yapan nesil olduğunu ve bunun da askerî okullarda yetişenlerin düşünce yapılarının oluşmasındaki, örneğin kendilerini ülke yönetiminde ve kötü gidişe dur demede “askerin sorumluluğu” adına yetkili görmelerindeki faktörlerden biri olarak gösteriyor. Burada kendisinin de okuduğu askerî liselerin önemini ve kapatılmalarının büyük bir yanlış olacağını vurguluyor. Bu liselerin 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi tarafından kapatıldığını da söylemiş olalım bu arada.

Adnan Çelikoğlu’nun ordunun kimi politikacılardan ve buna bağlı olarak sivil yönetimlerden soğumasının farklı örneklerini veriyor kitapta. Bunlardan biri Orgeneral Mustafa Muğlalı hakkında: İnönü’nün bir zamanlar “Kara Aslanım” dediği paşayı “demokrasiye geçişin ilk kurbanı” olarak tanımlıyor yazar ve bu olayın onun ordu gözündeki itibar ve sevgisini büyük ölçüde yitirmesine neden olduğunu belirtiyor. Muğlalı’nın kaçakçılık yapanları kurşuna dizdirerek öldürüp, kaçmaya çalışırken öldürüldüklerini iddia eden bir tutanak tutturmasını sadece “kanunsuz uygulama” olarak niteleyip detayına girmemesi Çelikoğlu’nun bakış açısını göstermesi açısından önemli elbette. Aynı olayla ilgili olarak bir başka 27 Mayısçı Orhan Erkanlı da şöyle DP’yi eleştirerek şunları söylemişti: “Demokratlar, bitmez tükenmez müsademelerde, eşkıya takiplerinde şehit düşen Türk ordusunun evlâtlarının hesabını soracak yerde kendi siyasi çıkarları uğruna, Kâzım Karabekir’den sonra Doğu’da ilk defa nisbi bir sükunet sağlayan büyük kumandan Muğlalı’yı mahkeme huzuruna çıkarmayı tercih ettiler. Elbette bu uygulamadan devrin hükümetlerinin ve İnönü’nün de haberi vardı. Fakat yiğit Muğlalı, askerliğin, kumandanlığın ezeli kuralına uyarak (“kumandan yapılan ve yapılmayan her şeyden sorumludur”) suçlamaları üzerine aldı ve neticede ölüme mahkûm edildi”. Burada hükümetin suçu sadece Muğlalı’nın üzerine atması eleştirisi doğru kuşkusuz. Cumhuriyet tarihinde ordu içindeki ilk hareket olarak tanımladığı, 1943’te S.O. rumuzu ile ordu içinde dolaşan ve kimin yazdığını bilmediğini söylediği mektuplarda dile getirilen rahatsızlıkların, sivil hükümetlere güvensizlik, ordunun ihtiyaçlarının ihmal edilmesi ve CHP’nin DP’ye karşı verdiği ve ülkenin kuruluş değerlerinden uzaklaşılmasına yol açan tavizlerin sonucu olduğuna inanıyor Çelikoğlu. Kitabın alt başlığına (“27 Mayıs Öncesi ve Sonrası”) uygun olarak bu ve benzeri pek çok örnek darbe sürecini öncesi ve sonrası ile izah etmek için kullanılmış.

“Türkiye’nin 1960 İhtilali’ne nasıl getirildiği ve bunun sorumlularının kimler olduğunu aydınlığa çıkarabilmek” diyor amacını belirtirken Çelikoğlu. Türk ordusunun durup dururken ihtilal yapmayacağını söylüyor ve “Türk subayı hiçbir zaman bu memleketi diktatörlükle idare etmek istememiş… en kısa zamanda demokrasiye geçmek için acele etmiştir” diyor. 1946 seçimlerindeki usulsüzlüklerin tekrarlanmaması için, 14 Mayıs 1950 seçimlerinde Ankara’da bazı subayların nöbet tuttuklarını da hatırlatıyor. 27 Mayıs’ın ana nedeni olarak da “Celal Bayar başkanlığındaki kurucular heyeti ile TBMM üyelerinin davranış ve uygulamalarını” gösteriyor. 1950’de İnönü’den iktidarı devralan Bayar’ın “büyük siyasi hatalar işleyerek Türkiye’yi bir askeri müdahaleler ülkesi” haline getirdiği yargısında bulunuyor. 27 Mayıs’a giden yolda DP iktidarının, “ordunun gururunu kıran”lar da dahil pek çok hatasını sıralıyor kitap boyunca Çelikoğlu. İnönü’nün “Şartlar oluşunca ihtilal olur” cümlesinin tam anlamı ile arkasında durduğunu rahatlıkla söyleyebileceğimiz yazar “Türk ordusunun geleneksel demokrasi tutkusu”ndan söz ediyor örneğin.

Adnan Çelikoğlu’nun DP hükümetinde önce Savunma Bakanı Şem’i Ergin’in temsil bürosunda (ordunun sivili halkla bağlantısı için kurulan ve ABD ordusundaki yapılanmanın örnek alındığı kurum) ve daha sonraki bakan ve Aydın Menderes’in yakın arkadaşı Ethem Menderes’in emir subayı olarak görev yapması onun hikâyesini hayli ilginç kılıyor kuşkusuz. Darbecilerin -kimileri ile hayli yakın- ilişkileri ve hatta 1957 seçimlerinde DP’nin seçim gezilerine katılmış olması onu oldukça ilginç bir konuma yerleştirmiş ve o da bu konumunda tanık ve müdahil olduklarını anlatmış kitabında. İhtilalin kişilerin, ilişkilerin, kararların ve tesadüflerin etkilediği bir süreç olduğunu ve her devrimin “kendi çocuklarını yediğini” hatırlamamızı sağlıyor. CHP yönetimini, taraftarlarını ve İnönü’yü de en azından darbe sürecini hızlandıran tutumları nedeni ile eleştiren Çelikoğlu’nun 27 Mayıs darbesini yapanların başta Milli Birlik Komitesi ile ilgili olanlar olmak üzere hataları ile ilgili verdiğ örnekler, 12 Eylül 1980 darbesini yapanların derslerini iyi çalıştığını gösteriyor.

Kendi hatalarından da örnekler vermiş Çelikoğlu ve uygulamalarını kitabında sertçe eleştirdiği ve DP iktidarına yönelik tepkilerin önemli nedenlerinden biri olarak gösterdiği Namık Gedik’in intiharı ile igili bir suçluluk duygusunu da paylaşmı. Darbe sonrası gözaltında olan Gedik’in yanında yaptığı bir “patavatsızlığın” onun intihar etmesinde bir payı olup olmadığı hakkındaki sorgulamasını “düşünür, üzülür ve pişman olurum” sözleri ile ifade ediyor ama gereksiz / duyarsız bir “ancak elimden gelecek bir şey de yok” cümlesini de kuruyor nedense. 27 Mayıs, 22 Şubat ve 21 Mayıs olaylarının her birinde kaybedenlere uygulanan zulüm ve hukuk dışı yaptırım ve cezaların, tutulmayan sözlerin, hainlik ve dönekliklerin de örneklerini veriyor yakın tarihli 15 Temmuz girişimini akla getirircesine.

27 Mayıs’ın “yanlışlar”ını düzeltmek ve yarım kalan devrim hareketini tamamlamak için yola çıkan Talat Aydemir ve arkadaşlarının 22 Şubat ve 21 Mayıs girişimlerini de tanık oldukları ve duydukları ile anlatan yazar Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın ülke tarihinin yüz karası olaylarından biri olan idamları ile ilgili tartışmalarına kendisinin hiç dahil olmadığını vurguluyor birkaç kez. Aydemir’in idamlar konusunda Milli Birlik Komitesi üzerinde kurduğu baskının bu komiteye karşı Silahlı Kuvvetler Birliği adı altında örgütlenen ve 22 Şubat’ı gerçekleştiren grubun, Yassıada mahkemesi kararları ne yönde olursa olsun, aynen uygulanması kararının sonucu olduğunu söylüyor. 22 Şubat ve 21 Mayıs hareketlerinin “(Cumhuriyet) Halk Partisi’nin (1961 seçimlerinden sonra) iktidara tek başına gelemeyeceği anlaşılınca meydana çıktığına” inanıyor ve “Eğer Halk Partisi bu yenilgiyi baştan kabul etseydi ve taraftarlarına bunu empoze edebilseydi” yaşanmayabileceğine inanıyor.

Hem hükümetin hem darbecilerin içinde olmaktan, -kendi ifadesine göre- karışmadığı bir darbe girişimin içinde olmakla suçlanmaya, bazı darbecilerin kendisini DP sempatizanı görmesinden uğradığı kişisel ihanetlere ilginç bir yaşam öyküsü Çelikoğlu’nunki. Türkiye’nin en çalkantılı dönemlerinde olayların içinde olması da yazdığı kitabı okunmaya değer kılıyor. Kuşkusuz 27 Mayıs ve diğer darbe ya da darbe girişimleri hakkındaki kitaplar ile birlikte okunduğunda daha bütünsel ve daha tarafsız bir düşüncenin oluşmasına katkı sağlayacak eserin editörlüğü ile ilgili birkaç eksiği paylaşmakta da yarar var. Bu eksiklikler kitabın değerini kesinlikle azaltmıyor ama yine de giderilmeleri çok daha ilginç bir yapıtın ortaya çıkmasını sağlayabilirdi.

Bunlardan biri, ağırlığını fotoğrafların aldığı görsel malzeme kullanımı; tamamı Ergin Konuksever tarafından sağlanan bu malzemelerin tümü kitabın sonunda bir ek olarak yer almış. Oldukça değerli ve kitaba ve okuyana da katkı sağlaıyor bu görseller ama bunların tamamını sona yerleştirme kolaylığı yerine, kitaptaki ilgili metinlerin olduğu bölümlerde yer almaları çok daha uygun olurdu kuşkusuz. Bu biçimsel eksikliğin dışında içerikte de okuyucuyu bilgilendirmeye yönelik eklemeler yapılabilirdi. Bunların başında kitapta yer alan onca ismin, en azından olayları yaratanlar ya da onlardan etkilenenlerinkiler başta olmak üzere, “sonra”sı ile ilgili kısa notlar olmalıydı en azından. Böylece okuyucu daha bütün bir resme kavuşabilirdi ve ilgi duydukları için kendi araştırmalarını yapabilirdi. Yayına hazırlayanın bazı olaylarla ilgili ekleme ya da düzeltmeleri olmalıydı; örneğin Adnan Çelikoğlu idam cezası yaşı yetmişi geçtiği için 20 yıl hapse çevrilen Muğlalı’nın kahrından öldüğünü yazıyor ama aslında bu hapis kararının askerî yargıtay tarafından bozulduğu ve tekrar yargılanma kararı alındığı kısmını eksik bırakmış ki yayına hazıırlayanın eklemesi gereken bir bilgiydi bu. Bir de belirsiz bir konu var: Konuksever girişteki tanıtım yazısında Çelikoğlu’nun anılarını 1990’da kaleme aldığını yazıyor; oysa yazar “Demokrasi Tecrübesi” başlıklı bölümün başında “Elli yıl sonra, 1998 yılında, bu harekete bakarken düşüncelerim…” diye yazmış. Ya bu iki tarihten biri yanlış ya da 1990 Çelikoğlu’nun anılarını yazmaya başladığı tarih olmalı. Bu önemli; çünkü 1998’de MGK toplantısında alınan “28 Şubat kararları”nın da adı bir şekilde geçerdi ya da geçmeliydi kitapta diye düşünüyorum.

Sanat Nedir? – Lev Tolstoy

Lev Nikolayeviç Tolstoy’un yaşamının son dönemlerinde ağırlık verdiği kuramsal çalışmalarından biri olan ve içerdiği polemikler ve sert eleştiriler nedeni ile ülkesi Rusya’da 1897’de sansürlenerek yayımlanabilen kitabı. Sansürsüz ilk baskısı ertesi yıl İngiltere’de yapılan kitap sanatın tanımı ve ne olması gerektiği üzerine gerek dönemin gerekse günümüzün yaygın görüşlerine zıt bir yerde duran ilginç bir eser. Kendisinin eserleri de dahil olmak üzere, sanatın her dalının ustalarının yapıtlarına sert eleştiriler getiren Tolstoy kitabını on beş yıla yayılan bir sürede yazmış ve eserin içerdiği referansların da gösterdiği gibi yoğun bir kaynağa da başvurmuş. Temel olarak, sanat ve buna bağlı olarak güzellik tanımlarının tarihçesini anlatan ve eleştirisini yapan Tolstoy daha sonra kendi tanımlarını ve doğrularını açıklıyor. Kitabının İngilizce baskısı için hazırladığı önsözün yanında; Fransız Guy de Maupassant’ın eserlerinin Rusça baskıları için yazdığı bir metin; Rus Sergey Semyonov’un “Köylü Öyküleri” ve Alman Wilhelm Von Polenz’in “Köylü” adlı eserleri için önsözler; Rus Gogol üzerine genel bir inceleme; Rus Anton Çehov’un “Duşeçka” isimli öyküsü için bir sonsöz ve, Shakespeare ve dram sanatı üzerine bir incelemesi de eklenmiş esere. Bu eklerin her biri Tolstoy’un kitabında dile getirdiği fikirlerini destekleyici metinler ve o fikirlerin üzerinden anlatıldığı örnekler olarak ayrıca önem taşıyorlar. Tolstoy’un, dinsel ve toplumsal inançlarından yola çıkarak sanatı tanımlaması ve bu değerlere uymayan diğer tüm eserleri sert bir biçimde aşağılayarak eleştirmesi hayli kışkırtıcı bir yaklaşım ve bu da kitabı ayrıca okumaya ve tartışmaya değer kılıyor.

TDK sanat sözcüğü için şu tanımı yapmış: “Duygu ve düşünceleri göze ve gönle hitap edecek şekilde söz, yazı, resim, heykel vb. ile ifade etme konusundaki yaratıcılık”. Tolstoy’un kitabı işte bu tanımın “göze ve gönle hitap edecek şekilde” kısmını kesin bir dil ile ret ediyor ve bunun ne korkunç bir yanlış olduğunu anlatıyor uzun uzun. “Onca emeği, insan yaşamını ve ahlaki değerleri yiyip yutan sanat, yararlı olmak şurada dursun, ya zararlı bir şeyse?” sorusundan yola çıkıyor Tolstoy, Anton Rubinstein’ın “Feramors” adlı operasının bir provasında tanık oldukları üzerine. Oldukça çok sayıda ve farklı alanlardan isimlerin eserlerini okumuş yazar Tolstoy kitabını yazma süreci boyunca ve çok sayıda alıntıya yer vermiş eserinde. Bu alıntılar sıradan bir dipnot kullanımının çok ötesinde; Tolstoy sık sık bu alıntıları metninin parçası yapıyor ve hemen tamamının “yanlışlığı”nı açıklıyor okuyucuya. Sanatın zararlı bir kavrama dönüşmesinde aşağıladığı sanatçılar kadar, onlara hayran ve alıntıladığı görüşlerin sahiplerinin de payı olduğunu söylüyor Tolstoy.

Sanatın karşı olduğu tanımının TDK’ninkinde olduğu gibi hemen hep güzellik üzerinden yapılmasından dolayı Tolstoy güzellik kavramına da odaklanıyor kitabında ve tarih boyunca çok farklı kültürden isimlerin genellikle doğa, insan ruhu ve Tanrı gibi yüce kavramlara göndermelerle dolu tanımlamalarını “büyülü, tuhaf, bulanık, puslu, birbiriyle çelişen görüşler” olarak ret ediyor, tıpkı sanatla ilgili genel kabul gören tüm görüşleri ret ettiği gibi. Güzeli ve ona bağlı olarak sanatı “haz veren” olarak tanımlamanın; gıdanın amacını, önemini ondan aldıkları hazda bulan ve ahlaksal gelişmenin en alt basamağında bulunan insanların (vahşilerin örneğin) tutumlarından hiçbir farkının olmadığını öne sürüyor Tolstoy. Burada “vahşiler” tanımı elbette rahatsız edici ama yazarın gerçek ve doğru sanatı tanımlarken Hristiyanlık’tan yola çıktığını unutmamak gerekiyor; bu Hristiyanlık bir kilise övgüsü veya dinin saf özüne ihanet eden yozlaşmış hâli değil ama.

Kitap boyunca farklı tanımlar kullanılıyor sanat için ama aynı görüşün farklı şekillerde ifade edilmesi bu genellikle. “Sanat, hayat için zorunlu olan, tek bir insanın ve bütün insanlığın esenliğe yürüyüşü için zorunlu olan, insanları aynı duygular çevresinde birleştiren ilişkiler ortamıdır” bu ifadelerden biri. Bir eserin sanat sınıfına sokulabilmesi için, “yaratıcısı tarafından hissedilen bir duygunun başkalarına yansıtılması ve o başkalarının da aynı duyguyu yaşamaları” koşulunu karşılaması gerektiğine inanıyor Tolstoy. Burada haz odaklı yaklaşımları şiddetle ret ediyor ve sanatın ölçüsünü din üzerinden belirliyor: “İnsanların duyguları dince gösterilen ideale ne kadar yakın, onunla uyum içinde, onunla çelişik değilse, bunlar iyi duygulardır…”. “Kilise Hristiyanlığı” ve ona bağlı sanat anlayışını da aynı sertlikle ret ediyor Tolstoy öte yandan. Hazı odak noktasına koyan ve Tolstoy tarafından aşağılık ve zararlı olarak nitelendirilen sanat anlayışının ortaya çıkmasını ise “sahteliği ortaya çıkan kilise dinine” artık inanmamaya başlayan “güç sahibi varlıklı insanların… yaşamın anlamını kişinin haz duymasında bulan putperest dünya görüşlerine dönmesi” ile izah ediyor ve işte bu dönüşümün sonucu olan Rönesans dönemi sanatını da kabul etmiyor: ”Sanatın o kendine özgü, sonsuz çeşitlilikte ve derinlikteki dinsel içeriğinden yoksun kalması, yoksullaşması… küçük bir grup insanı dikkate aldığı için biçimsel güzelliğini yitirerek aşırı süslü, tumturaklı ve belirsiz bir niteliğe bürünmesi… içtenliğin sona ermesi…”. Dinselliğin sona ermesini halkçılığın sona ermesi izledi diyor Tolstoy ve ve sanatın “egemenlerin, bir eli yağda bir eli balda olanların” hizmetine girdiğini söylüyor. Bu sanatın ise üç duyguya indirgenebileceğini iddia ediyor: Gurur, cinsel tutku ve yaşamdan duyulan iç sıkıntısı.

Hayli öfkeli ve alaycı bir dil ile yapıyor eleştirisini Tolstoy ve bu eleştiriden payını o dönemde ve / veya günümüzde usta kabul edilen, sanatın her dalından isimler alıyor: Baudelarie ve Verlaine gibi şairler; Liszt ve Wagner gibi müzisyenler; Kipling ve Goethe gibi edebiyatçılar vs. Sanatın yoldan çıkmasında da üç ayrı etken olduğunu söylüyor Tolstoy: Yüksek telif ücretleri yüzünden profesyonelliğin kurumlaşması, sanat eleştirisi ve sanat okulları. Bu etkenleri tek tek ele alıyor ve yozlaşmadaki paylarını analiz ediyor. Burada şunu hemen belirtmekte yarar var: tüm bu eleştirilerden kendisini muaf tutmuyor Tolstoy ve iki eseri (“Tanrı Gerçeği Görür” ve “Kafkasyalı Tutsak” adlı öyküler) hariç kendi üretimini de kötü sanat örnekleri olarak niteliyor. Pek çok sanatçının pek çok eserine duyulan hayranlığın kaynağı olarak da sanat eleştirmenlerini görüyor yazar ve örneğin Beethoven’ın sağırlığından sonraki tüm müziklerini (“9. Senfoni“ için “uzun, karmaşık ve yapmacık” tanımlamasını yapıyor) “uydurma, eksik, tamamlanmamış, anlamsız, müzikalite açısından anlaşılmaz yapıtlar” sınıfına sokuyor. Yazarın kitabını bütünlüklü kılan, savlarını çok sayıda örneklerle desteklemesi ve bu örneklerin pek çoğunu uzun metinlerle analiz etmesi. Örneğin Wagner’in “Nibelung Yüzüğü” ve Shakespeare’in “Kral Lear” adlı yapıtları üzerinden her iki sanatçıya sağlam ve detaylı bir saldırıda bulunuyor.

Tolstoy için değerli olan, sanat yapıtının yaratan sanatçıdan yapıtı alımlayana geçebilmesi ve bunu üç koşulun belirlediğine inanıyor: aktarılan duygunun ne kadar kendine özgü, ne kadar sıra dışı olduğu; bu duygunun ne kadar açık, net aktarıldığı; sanatçının içtenliği. Sanatın “duyguların evrimi”ni sağlaması (“insanların gönenci için daha az gerekli duyguların yerlerini bu gönenç için gerekli olanlara bırakması”) gerektiğini ve eleştirdiği isimlerinin yapıtlarının bunun tam tersini gerçekleştirdiğini söylüyor. Bir duygunun insanlığın gönenci için gerekli olup olmadığını belirleyen dinsel bilinç Tolstoy’a göre ve bu bağlamda iki sanata övgü diziyor: Tanrı’ya ve insanlara duyduğumuz sevginin aracı olan ilahi sanat ve bütün insanların ortaklaşa paylaştıkları en yalın duyguları aktaran gündelik (basit, sıradan) sanat. Dinsel bilinç için getirdiği tanım ise şu: toplumdaki insanların, yaşamlarının anlamına, amacına ilişkin genel anlayışlar.

İyi edebiyat örnekleri olarak Schiller’in oyunu “Haydutlar”, Victor Hugo’nun romanı “İnsancıklar”, Charles Dickens’ın romanı “İki Şehrin Hikâyesi” ve Dostoyevski’nin romanı “Ölü Bir Evden Anılar”ı gösteren Tolstoy için halka, halkı onun dili ile anlatan eserler gerçekten bir değer taşıyorlar. Sanat ile ilgili savlarını bilimsel faaliyetler alanına da taşıyor yazar ve burada da sanatta olduğu gibi, yanlış yolda olunduğuna inanıyor.

Kitaptaki ilk ekte dört şiir yer alıyor: Fransız şair Henri de Régnier’den “L’Accueil” (Buluşma), yine bir Fransız şair olan Françis Vielé-Griffin’de “Oiseau Bleu Couleur Du Temps” (Mavi Kuş, Rengi Zamanın), eserlerini Fransızca ve Jean Moréas adı ile yazan Yunan şair Ioannis A. Papadiamantopoulos’tan “Enone Au Clair Visage” (Aydınlık Yüzlü Enone) ve Fransız ozan Robert de Montesquiou’dan “Berceuse d’Ombre” (Gölge Beşiği). Bu şairlerin tümü edebiyatta on dokuzuncu yüzyılın sonlarında karşımıza çıkan sembolizm akımının sanatçıları ve Tolstoy bu şiirleri sanatın içine almadığı bu akımın örnekleri olarak paylaşmış okuyucu ile. İkinci ekte ise Wagner’in “Nibelung Yüzüğü” adlı yapıtının öyküsünü özetliyor imalı bir alaycılık ile Tolstoy. Kitabın metninin parçası sayılabilecek bu iki ek dışında yedi ayrı ek daha var ve her biri hem kitapta dile getirilenleri derinleştirmeye yarıyor hem de örnekler aracılığı ile somutlaştırmaya.

Bu eklerin ilki Tolstoy’un kitabın İngilizce baskısı için hazırladığı önsöz. Eserinin Rusya’da sansür nedeni ile başına gelenleri anlatıyor yazar ve sansüre ne kadar iyi niyetle olursa olsun boyun eğmenin kusurlarını dile getiriyor: “… çoğunluğun yararı gibi gerekçelerle vicdanınıza ters düşen bir kurumla uzlaştığınızda… onaylamadığınız bir kurumun yasallığını benimsemiş, hatta… kötülüklerine ortak olmuş durumda bulursunuz kendinizi”.

“Guy de Maupassant’ın Yapıtlarına Önsöz” başlığını taşıyan ikinci ek Fransız yazarın 1893 – 1894 arasında Rusya’da yayımlanan seçme eserleri için hazırlanmış Tolstoy tarafından. Maupasant’ın ilk eserlerini öven Tolstoy onun daha sonraki yapıtlarına damgasını vuran ahlaki yozlaşmayı “Maupassant’ın trajedisi” olarak tanımlıyor ve bunu “Uygunsuzluk ve ahlaksızlık açısından dehşet verici bir ortamda yaşam sürmesine karşın, yeteneğinin gücü ve içindeki olağanüstü ışıkla bu ortamın dünya görüşünden kendini kurtararak iyice yaklaştığı özgürlüğü solumaya başlaması” ama bu savaş onu tükettiğinden “özgürlüğe kavuşamadan yok olup gitmesi” sözleri ile açıklıyor. Fransız tarihçi ve filozof Ernest Renan’ı da eleştirisinin kapsamına alıyor burada Tolstoy ve kitabındaki savları bir de bu iki sanatçının yapıtları üzerinden aktarıyor bize.

Üçüncü ekte Rus yazar Sergey Semyonov’un “Köylü Öyküleri” için yazdığı önsöz var Tolstoy’un ve onun eserleri, Fransız Gustave Flaubert’in “öyküden bana hiçbir şey geçmez, her okuyuşumda donuk, buz gibi ruh hâli içindeyimdir” ifadesi ile eleştirilen “Merhametli Julien” öyküsü ile karşılaştırılıyor. Burada kritik olan nokta, Tolstoy’un bir sanat eserinin değerli ve önemli olması için yazarın içtenliğini öne sürmesi ve örneğin Semyonov’u onun gözünde değerli kılanın “yazarın da kahramanı gibi davranacağını duyumsaması” olması.

Dördüncü ek Alman yazar Wilhelm von Polenz’in “Köylü” adlı romanı için Tolstoy’un yazdığı önsöz. Yazarın ve eserinin değerinin bilinmemesini eleştiriyor Tolstoy ve “Söylemesi gerekli olanları söylüyor”, “Üzerinde konuştuğu şeyi seviyor, “Ne yargılarda bulunuyor ne de dumanlı birtakım alegorilerle konuşuyor” ve “Birbirlerine güçlü bir iç bağla bağlı en sıradan, en yalın kişi ve olaylardan söz ediyor” ifadeleri ile onun romanını gerçek sanat yapıtları arasına yerleştiriyor.

“Gogol Üzerine” isimli ve kitaptan önce bir gazetede yayımlanan yazıda Rus yazar Gogol’un “Eski Zaman Beyleri”, “Ölü Canlar”ın birinci cildi, “Müfettiş” ve “Araba” gibi mükemmel eserler ürettikten sonra “ahlaki, dinsel” temalı eserler vermeye kalkışarak ortaya “korkunç, berbat, saçmanın saçması” işler ortaya koyduğunu söylüyor Tolstoy. Onun Hegelci yollara saparak ve, Ortodoksluk ve Slavcılık etkisinde kalarak yolunu kaybettiğini iddia ediyor.

“Çehov’un “Duşeçka” Adlı Öyküsüne Sonsöz” başlıklı ekte ise Çehov’un tasarladığı yeni kadın tipinden (“Erkeklerle eşit haklara sahip, bilgili, bağımsız vs.) yola çıktığını ama erkek mükemmelliği ile kadın mükemmelliğinin farklı şeyler olduğunu unuttuğunu ve Duşeçka karakterini gülünç duruma düşürmek isterken, aksine onu yücelttiğini söylüyor.

Kitaptaki en uzun ek olan “Shakespeare ve Dram Sanatı Üzerine” başlıklı yazıyı Amerikalı Ernst Crosby’nin “Shakespeare ve İşçi Sınıfı” (Shakespeare’s Attitude Toward The Working Classes) başlıklı çalışması için bir önsöz olarak planlamış önce Tolstoy ama konuya kendini kaptırınca bağımsız bir yazıya dönüştürmeye karar vermiş. “Genel tapınma” olarak nitelemiş Shakespare hayranlığını Tolstoy ve tam 75 sayfa boyunca onun bunu kesinlikle hak etmediğini kanıtlamaya soyunmuş. İngiliz sanatçı ile ilgili düşüncelerinin, onun yapıtları ile ilk tanışmasından yazıyı yazdığı 1904’e kadar (yaklaşık 50 yıl boyunca) hep aynı kaldığını söylüyor Tolstoy. Fikirlerini ağırlıklı olarak Shakespeare’in “Kral Lear” adlı oyunu üzerinden aktarıyor ve yapıtın “cafcaflı ve tumturaklı dili”nin ve öyküdeki “anlamsızlıklar”ın onu “son derece kötü, özensizce yazılmış ve çapaçul bir oyun” yaptığını söylüyor. “Othello, “Hamlet” ve “Falstaff” oyunlarına da değiniyor ve kimsenin gösteremediğini söylediği cesareti göstererek “Kral çıplak” diyor. İçerdiği sert polemik öğeleri yüzünden sağlığında yayımlatmak istemediği ve buna ancak tamamladıktan iki yıl sonra izin verdiği bu yazı gerçekten de hayli sivri bir dile sahip. “Shakespeare bir sanatçı değildir ve yapıtları sanatsal özden yoksundur” veya “En uyduruk eleştiriye bile değmeyecek, beş para etmez, bayağının bayağısı yapıtlar” gibi yargıları içeren bir yazı o zaman da şimdi de hayli kışkırtıcı bir metin elbette. Burada tiyatro oyunlarında ve genel olarak sanatta olmasını istediği ve kendi yapıtlarında da eksik olduğunu söylediği “dinsel içerik” ile ne kastettiğini de bir kez daha açıklıyor Tolstoy: “… içinde bulunduğumuz zamanın en yüce dinsel kavrayışının, dinsel dünya görüşünün bir tiyatro yapıtına yazarının haberi bile olmadan nüfuz etmiş olması… Tanrı’ya dair, insanın Tanrı’yla, dünyayla ve sonsuzlukla ilişkisine dair sözler…”

Fransız yazar Edgar Degas’nın “Sanat senin gördüğün değil, diğerlerinin görmesini sağladığın şeydir” sözünün ikinci kısmı Tolstoy’un savları ile örtüşse de, ilk kısmı bir bakıma zıt bir noktada duruyor; çünkü Tolstoy sanatı, sanatçının kendi gördüğünü (hissettiğini, düşündüğünü) alımlayana geçirmesi olarak tanımlıyor. Sanatçı ile onun eserlerini alımlayanı bir araya getiren bir ilişki sanat, bir başka ifade ile söylersek. Hollandalı ressam Piet Mondrian “Sanatçı asıl olarak bir kanaldır” derken de bunu demek istemiş ama o kanalda akacak “şey” sanatçının hissettiği, gördüğü olacaktır Tolstoy’a göre. Yazarın şiddetle eleştirdiklerinden biri olan Oscar Wilde’ın “Büyük sanatçılar şeyleri olduğu gibi görmezler. Öyle olduğunda, artık bir sanatçı değildirler” sözünü de hatırlayalım sanatın ne olduğu ya da olmadığı konusundaki alıntıları anarken ve Tolstoy’un savlarını değerlendirirken.

Sanat üzerine yazılmış en kışkırtıcı ve polemiğe en açık kitaplardan biri bu kuşkusuz. Savları katılsanız da katılmasanız da kesinlikle düşünmeye zorluyor sizi ve sorgulanması akla gelmeyecek kadar genel kabul görmüş yargıların tehlikesini de hatırlamanızı sağlıyor. Türkçe baskının arka kapağında adı nedense “Sanat Üzerine” olarak yazılan kitabı Türkçeye çeviren ve Rusça pek çok eseri dilimize kazandıran Mazlum Beyhan’ın adeta eser Türkçe yazılmış kadar doğal görünen başarılı çalışmasını ve onun bazı hemen hiç yaygınlaşmamış sözcükleri (örneğin Dil Derneği’nin sözlüğünde yer alsa da TDK sözlüğünde bulunmayan ve erdem, meziyet anlamına gelen “artam” sözcüğü) ısrarla kullandığını da hatırlatalım son olarak ve kitabı sanatla ilgili her okuyucuya hararetle önerelim. Tolstoy’un taviz vermez sertliği olan bir dil ile kalame aldığı; okunması, sorgulanması ve tartışılması gereken bir yapıt bu.

(“Chto Takoye Iskusstvo?”)