Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir – Alain de Botton

İsviçre doğumlu Britanyalı yazar Alain de Botton’un 1997 tarihli ve kurgusal olmayan ilk kitabı. ABD ve Birleşik Krallık’ta çoksatanlar listesine giren, 2000’de aynı isimle ve yazar ile uzun bir konuşmayı da içeren bir BBC yarı-belgeseline konu olan kitap, Fransız yazar Marcel Proust’un 1922 – 1931 arasında 7 ayrı cilt halinde basılan “Kayıp Zamanın İzinde” (À La Recherche du Temps Perdu”) adlı dev eserinin ve yazarının hayatının bizim yaşamımızı nasıl değiştirebileceğini (ya da değiştiremeyeceğini) ele alan bir çalışma. 2000 tarihli kitabı “Felsefenin Tesellisi”nde (The Consolations of Philosophy) felsefenin günlük yaşamdaki işlevleri ve yeri üzerine yazan Alain de Botton burada da benzer bir iş yapıyor ve “derin konular”ı popüler bir dil ile “basitleştirerek” çıkarıyor okuyucunun karşısına ve bunu yaparken zaman zaman esprili ve ironik bir yaklaşım kullanarak, rahat ve keyifle okunan bir sonuç elde ediyor. Kitabının son cümlesinde, “En iyi kitap bile bir kenara atılmayı hak eder” diyen de Botton edebiyatın ve edebiyatçıların dünyasından kendimize ne tür dersler çıkarabileceğimizi anlatırken, yaşamın güzel basitliğini ve gizemli sıradanlığını hatırlamamızı da sağlıyor. Bir kişisel gelişim kitabından elbette daha üst düzeyde ama yine de sonuçta o türe sokulabilecek, okumanın güzelliğini ve yararlarını anlatan kitap Proust’un eseri üzerinden, aslında kendisi yaşamınızı değiştirmeyi hedefliyor!

Pulitzer ödüllü edebiyatçı ve eleştirmen John Updike, The New Yorker için 1997’de yazdığı eleştiride, Alain de Botton’un kitabı için Proust’un sadece dev eserini değil, özel yaşamını da detaylı bir şekilde araştırmasını överken şu ifadeleri kullanmış: “Birçok kurgusal kitaptan daha fazla ilgileniyor insanla, daha çok düş gücü içeriyor… de Botton, Proust’un yaşamından bizim için dersler çıkarırken, onun yapıtlarını bizim yerimize bir kez daha okuyor; o kocaman, kutsal gölü damıttığı tatlı, berrak suyla dolduruyor”. Proust için “kocaman ve kutsal göl” ifadesi ne kadar doğruysa, de Botton’un da bu kitabı ile onu ortalama bir okur için kolayca içine girilebilir ve içilebilir tatlılıkta bir suyla doldurduğu o derece doğru gerçekten de. De Botton’un kendi resmî sitesinde ise kitap için şu ifadeler kullanılmış: “Kitabın çıkış noktası, büyük bir romanın -okuyucu için- hayat değiştirici olabileceğidir… Kitap edebiyatın gücü ve önemini Marcel Proust’un “Kayıp Zamanın Peşinde”si üzerinden ele almaktadır… Neredeyse belirsizliğin ve alakasızlığın eş anlamlısı olan Proust’un romanı; aşkın, toplumun, sanatın ve varoluşun anlamının işleyişine dair paha biçilmez bir içgörü kaynağıdır”

Evet, derin bir felsefenin veya analizin peşine düşmemiş de Botton ama Proust’un gerek kaynak ve araç olarak kullandığı kitabını gerekse yaşamını sıkı bir şekilde incelemiş ve bu incelemesinin sonuçlarını da kendi eserinin hemen her sayfasına ve bu sayfalardaki saptamalara yansıtmayı başarmış. Toplam dokuz bölümde oluşturmuş kitabını de Botton ve her birine içeriğini anlatan isimler koymuş: “Bugünü Yaşamayı Nasıl Sevebiliriz”, “Kendimiz İçin Okumayı Nasıl Öğrenebiliriz”, “Zamanı Nasıl İyi Kullanabiliriz”, “Nasıl Başarıyla Acı Çekebiliriz”, “Duygularımızı Nasıl İfade Edebiliriz”, “Nasıl İyi Bir Arkadaş Olabiliriz”, “Gözlerimizi Nasıl Açabiliriz”, “Aşkta Nasıl Mutlu Olabiliriz”, “Kitapları Nasıl Elimizden Bırakabiliriz”. Başlıkların sonunda soru işareti olmaması, de Botton’un kitabının cevaplara, Proust’un eserleri ve yaşamı üzerinden ulaşmaya çalışan, yanıtlara odaklanan bir içeriği olduğunu gösteriyor.

Alain de Botton’un ironik üslubunun zaman zaman kendisini gösterdiği kitap bu yaklaşımın da örneği olan hayli karamsar şu cümlelerle açılıyor: “İnsanoğlunun kendini mutsuzluktan daha fazla adadığı pek az şey vardır… Umutsuz olmamız için pek çok neden var: Bedenlerimizin kırılganlığı, aşkın kaypaklığı, toplumsal yaşamın sahtelikleri, dostluklarda verilen ödünler, kişiyi yavaş yavaş öldüren alışkanlıklar…”. Yazar eserinde işte bu zorluklarla mücadele yöntemi olarak Proust’u çıkarıyor okuyucunun karşısına ve Fransız yazarın söylemleri ile eylemleri arasındaki çelişkileri de -ironisinin parçası olarak- ortaya koyan bir şekilde, “ne yapabiliriz”e yanıt(lar) veriyor. De Botton çağdaş Batı aydınlarının liberalleşerek apolitikleşen ruhuna sahip bir yazar olarak, bu “ne yapmalı”yı sadece ve sadece bireysel/kişisel bakışla ele alıyor ve toplumsal düzeni değişmez kabul ederek, günümüz “kişisel gelişim” yapıtlarının izinden gidiyor bir bakıma. Ne var ki o yapıtlarla olan bu ortaklık, neyse ki ve her zaman olmasa da, çoğunlukla bununla sınırlı ve de Botton, Proust gibi edebiyatın bir dev ismini eserinin ana nesnesi yaparak farklı sulara açıyor yelkenini. Ayrıca Proust gibi usta bir ismi, yaşam kılavuzu yapabilmenin ve bunu yaparken de onu geniş kitlelerin karşısına, çekici ve merak uyandırıcı olarak çıkarabilmenin ustalık isteyen bir iş olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Kitabın çekici yanlarından biri, Proust da dahil olmak üzere hiç kimsenin ya da kime ait olursa olsun hiçbir söylemin mutlak doğru bir konumda olamayacağını ama bir referans noktası olarak taşıdıkları değerleri görmeyi de atlamamamız gerektiğini hatırlatması. 1880 – 1947 arasında yayımlanan L’Intransigeant adlı Fransız gazetesinin bir anketine verdiği cevap örneğin, Proust’un söylemlerinin yol göstericiliğinin de kısıtlı olduğunu gösteren hoş bir anektot: Gazetenin, “Dünyanın sonunun geldiğini biliyor olsaydınız, yaşamınızın son dakikalarında neler yapardınız” sorusuna “… hayat gözümüze birdenbire harikulade görünürdü herhalde… Ah! Şu felaket bir gelmese, ilk işimiz Louvre’un yeni galerilerini görmek, Bayan X’in ayaklarına kapanmak, Hindistan’a bir yolculuk yapmak olacak” cevabını vermiş Proust ama de Botton bu yanıtın onun kişiliğine tamamen ters düştüğünü söylüyor; çünkü Proust’un müzelere gitmekten hoşlanmadığını (bu yanıtı verdiğinde on yılı aşkın bir süredir Louvre’a gitmemiş), Hindistan yolculuğunun yatağından zorlukla çıkan bu adam için pek uygun olmadığını ve “iyi soğutulmuş bir biranın sevişmekten daha güvenli bir zevk alma yolu olduğunu” söylediğini açıklıyor de Botton. Bu anketle ilgili açıklamalarını bir kara mizah örneği ile bitirmiş yazar ve Proust’un ankete verdiği cevapta böyle bir felaketin ancak uzun yıllar sonra geleceğini yazmasına rağmen, “kişisel felaketinin” çok kısa bir süre sonra karşısına dikildiğini belirtmiş; sadece dört hafta sonra ve henüz elli bir yaşındayken soğuk algınlığından ölmüş Proust. Buna karşılık, de Botton bizim asıl olarak Proust’un o yanıtındaki başka bir bölüme odaklanmamız gerektiğini hatırlatıyor: “Aslında bugünü yaşamayı sevmek için felaket haberlerine gereksinim duymamalıyız. İnsan olduğumuzu ve ölümle -(kendi akıbetinin de gösterdiği gibi)- her an yüz yüze olduğumuzu bilmek yeterli olmalı bunu becermek için”.

Alan de Botton, Proust’un yaşamını ve karakterini belirleyen faktörleri, başta ailesi olmak üzere ele aldığı kitabında aslında bir biyografi de oluşturmuş bir bakıma ve onun üzerinden edebiyat, okumak ve kitapların dünyasına da sokmuş bizi eğlenceli bir şekilde. Son cümlesinde en iyi kitabın bile bir kenara atılabileceği yargısına varsa da, dokuz bölümden ikisini -başlıkları ile de vurgulandığı gibi- doğrudan bu dünya üzerine kurarak oluşturmuş ve diğerlerinde de en azından Proust’un şaheseri “Kayıp Zamanın İzinde”den alıntılar ve kitabın karakter ve olaylarına göndermelerle yine bu dünyayı hep ön planda tutmuş. Okuma deneyiminin kendisi de hep gündeminde de Botton’un ve örneğin “okuduğumuz romanın kahramanına sevdiğimiz birinin özelliklerini atfetmemek olanaksız” veya “Okuma süreci içinde her okuyucu aslında kendini okur… o kitabı okumadan belki de asla farkına varamayacağı şeyler keşfeder kendi içinde” gibi Proust alıntıları ile bu gündeme odaklanmayı keyifli kılmış.

Kalın kitaplar ve uzun cümlelerin yazarı olan bir ismi geniş kitlelere hitap edecek ve popüler sularda gezinen bir kitabın nesnesi yapabilmek önemli bir başarı kuşkusuz ve de Botton, evet “basitleştiriyor” ama kesinlikle -belli kalıplar içinde kalsa da- hakkını da veriyor onun. “Kayıp Zamanın İzinde” romanındaki en uzun cümlenin “tek aralıkta standart ölçülerde yazıldığında, dört metreden biraz kısa, bir şarap şişesinin çevresini tam on yedi kez dolanabilecek uzunlukta” olduğunu yazmış de Botton ve kitabında Proust’la ilgili bunun gibi başka ilginç noktalara da değinmiş ve dostluklarından hastalıklarına, hastalık hastası olmasından annesi ile olan ilişkisine ve -mektupları üzerinden- cinselliğine ve hatta bağırsak hareketlerine(!) pek çok ilginç noktayı okuyucuya aktarmış. De Botton’un buradaki başarısı, bu “özel konular”ı kendi kitabının bağlamı içinde ve kesinlikle doğal bir şekilde ele alabilmesi. Bunlardan biri arkadaşı Maurice Duplay’in, Proust’un uyuyamadığı zamanlarda okumaktan en çok hoşlandığı şeyin bir tren tarifesi olduğunu söylemesi bilgisi örneğin. Uzun süredir Paris’ten ayrılmamış olan Proust’un bu tarifeyi “taşra yaşantısını anlatan ilginç bir roman”mış gibi okuduğunu düşünen de Botton bunun Proust’un “bir yazarın büyük sanat yapıtlarıyla hiç bağdaşmayan şeylerden esinlenme yetisine sahip olması” düşüncesinin kanıtı olarak kullanıyor.

Proust bilgeliğe varmak için iki yöntem olduğunu söylüyor (“Bir öğretmen sayesinde, acı çekmeden varılan bilgelik ve hayat sayesinde acı çekerek varılan bilgelik”) ve bu görüşünü daha da ileri götürüyor: “Mutluluk beden için iyidir ama zihnin gücünü artıran şey kederdir”. De Botton “keder konusunda çok deneyimli olan” Proust’un dev romanındaki karakterlerin fiziksel ve/veya ruhsal sıkıntılarına çözüm önerileri getiriyor. Örneğin burjuva sınıfından bir kadın olan Madam Verdurin sosyal yaşamında aralarına karışmak istediği aristokratların onu davet listelerine hiç katmamasından çok mutsuzdur ve tepkisini onları “cansıkıcı” olarak niteleyerek gösterir. De Botton, kadının yapması gerekenin “sahip olmadığımız şeyleri sıkıcılıkla itham etmek” yerine, neden o gruptan uzak tutulduğunu düşünmek, rahatsızlığını açıkça itiraf etmek ve hatta olaya alaycılıkla yaklaşmak olduğunu söylüyor. Kitabın “Nasıl Başarıyla Acı Çekebiliriz” bölümünde bunun gibi, “Kayıp Zamanın İçinde”den seçilmiş pek çok vaka, karakterlerin yaptığı hatalar ve doğru davranış şeklilleri üzerine keyifli satırlar var.

Monet’nin Le Havre’ı resmettiği tablo (İzlenimcilik akımına adını veren “Impression, Soleil Levant” (İzlenim, Gün Doğumu) adlı resim) üzerinden Proust’un sanata yaklaşımını da ele alan ve bu yaklaşımı duygularımızı ifade etmemizin yollarından biri olarak gösteren Alain de Botton, onun Fransız ressam Jean Siméon Chardin’in eserleri üzerinden ihtişamı aramak yerine, sıradanın içindeki değeri keşfetmek önerisini paylaşmış bizimle. Resimlerinde çoğunlukla çocuklar, evdeki hizmetliler, mutfak gibi günlük hayatın “sıradan” objelerine eğilen ressamın eserlerini “bütün nesnelere aynı değeri vermek”tense “her nesneye doğru değeri vermeye” davet etmek için kullanmış Proust ve bunun bir benzerini “Kayıp Zamanın İçinde”nin anlatıcı karakteri için de yapmış. “Romatizmalı, keyifsiz anlatıcı”nın, annesinin getirdiği kekten bir parça koparıp ıhlamurun içine atması ve ıhlamurdan bir yudum alması ile yaşanan mucizeyi anlatmış bu bölümde. Bu ânı bir “Proust ânı” olarak niteliyor de Botton ve karakterin bu kek sayesinde, sıradan olanın kendi yaşamı değil de belleğindeki imge olduğunu kavradığını söylüyor; bu saptama kuşkusuz kendi yaşamımız için bir yol gösterici de Botton’a göre.

“Aşkta Nasıl Mutlu Olabiliriz” bölümünde kitabın kalanından farklı olarak, soru ve cevap biçimini seçmiş de Botton. Bu sorulardan ilki olan “Proust aşk romanlarıyla ilgili akıl danışılabilecek biri mi acaba?” için yazarın André Gide’e yazdığı bir mektuptan yaptığı alıntı ile cevap veriyor de Botton. Bu alıntının başındaki “Kendime pek yararım dokunmasa da, en küçük beladan bile kendimi sakınmayı beceremesem de, başkalarını mutluluğa kavuşturma, onların acılarını dindirme gücü (ki bu benim tek yeteneğim) bahşedilmiş bana” ifadesi de Botton’un kitabının yaklaşımının da özeti olabilir aslında. Proust kendi yaşamı ve eserlerindeki karakterleri aracılığı ile, kendisinden daha çok okuyucuya, bize yararı olabilir diyor de Botton ve ondan yaptığı bir diğer alıntı ile okumanın değerini aktarıyor bize: “Okumak ruhsal yaşamın eşiğidir, bizi ona yönlendirir ama onu içine almaz”.

“Proust’a duyulan içten bağlılık, kendi gözlerimizle onun dünyasına değil, onun gözleriyle kendi dünyamıza bakmamızı gerektiriyor” diyor de Botton. Okumayı isteyenlerin ya da en azından bu arzusunu -doğru ya da yanlış- dile getirenlerin çok olduğu bir yazar olan Proust’a yaklaşmakta okuyucuyu yüreklendirmesi ve onu okuma serüveninin çok değerli ve “hayat değiştirici” olabileceğini eğlenceli ve hafif bir havada dile getirebilmesi ile ilgiyi hak eden bir kitap bu; ama sonuçta asıl önemli ve gerekli olanın, onu Botton’un bizim adıma okuması değil, bu okumayı bizim kendimizin yapmasının önemli olduğunu unutmamalı.

(“How Proust Can Change Your Life”)

Kardeşler – James Joyce

İrlandalı yazar James Joyce’un 1914’te yayımlanan ve on beş öykünün yer aldığı “Dubliners” adlı kitabından seçilen altı hikâyeden oluşan bir kitap. Joyce’un dilimizdeki bu ilk kitabını 1965’te yayımlayan, yazar ve şair Şükran Kurdakul’un 1958’de kurduğu Ataç Kitabevi olmuş ve eserin İrlandalı sanatçı ile ilgili ülkemizdeki “önemli bir boşluğu dolduracağı” belirtilmiş tanıtımda. Hemen 1 yıl sonra, 1966’da ve Murat Belge’nin çevirisi ile “Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portesi” (A Portrait of the Artist as a Young Man, 1916) yayımlanmış dilimizde. 20. yüzyılın en büyük edebiyatçılarından biri olan Joyce’un 15 öyküsünden altısını seçerek, “kısmen” okuyucunun karşısına çıkarmak elbette doğru görünmüyor ama yine de onu Türk okuyucu ile ilk kez tanıştırmak gibi önemli bir işlevi olmuş kitabın. 20. yüzyılın başlarında Dublin’in orta sınıfından insanları konu edinen ve eserini onlara ve yaşamlarına tutulan bir ayna olarak gören Joyce’un öyküleri yalın ve modern dilleri, karakterlerinin kendi küçük dünyalarında bir “aydınlanma” ânını anlatan içerikleri ve “paralize” olmuş insanları özgün anlatımı ile kesinlikle okunması gereken çalışmalar.

Batı edebiyatı tarihinin tartışmasız en büyük isimlerinden biriydi James Joyce ve “Dubliners” onun okuyucu ile buluşan ilk eseriydi ama bu buluşma, eserin tamamlandığı 1905’ten dokuz yıl sonra, 1914’te gerçekleşebilmişti ancak; 15 farklı yayınevine 18 kez başvurmuştu Joyce bu eserinin basılı hâlini görene kadar. Farklı karakterleri içerse de, kitaptaki öyküler bir kronolojik sıra (çocukluktan ölüme) takip ediyordu; Ataç Kitabevi’nin baskısı için seçilen altı öykü sıralanırken ise, kitaptaki bu kronoloji gözetilmemiş. Joyce’un öykülerini yazdığı dönem, İngiliz egemenliğine karşı ve İrlanda’nın birleşik tek bir ülke olmasını amaç edinen İrlanda milliyetçiliğinin yoğun bir şekilde gündemde olduğu bir zamana denk geliyor ve bunun da etkisi ile bir kimlik meselesi kendisini alttan alta hissettirmiş hikâyelerde; belki de aynı bağlamda değerlendirilmesi gereken bir arayış teması da sık sık karşımıza çıkıyor eserlerde. Yetişkinliğinin önemli bir kısmı ne Dublin’de ne de hatta İrlanda’da geçen James Joyce’un, yapıtlarını Dublin odaklı yazmasının örneklerinden biri olan kitap, yazarın tüm eserleri gibi her edebiyatseverin mutlaka ilgi göstermesi gereken bir çalışma elbette. Meraklısı için, ”Dubliners”daki öykülerin bazılarındaki karakterlerin, yazarın modern edebiyatın başyapıtlarından biri kabul edilen “Ulysses” adlı romanında da (1922), okuyucunun karşısına çıktığını belirtelim bu arada. İlginç bir başka not ise, BBC’nin radyo uyarlamalarını da yaptığı kitaptaki öykülerin, İrlandalı müzik grubu Hibsen’in 2023 yılında çıkardığı “The Stern Task of Living” adlı albümü ile tek tek “şarkılaştırılmış” olması.

Ataç Kitabevi’nin 6 öykü içeren baskısındaki ilk eser (orijinal kitapta 8. sırada yer alıyor) “Bir Küçük Bulut” (“A Little Cloud”) adını taşıyor. Londra’ya taşınarak gazeteci olan ve kendisininki ile kıyasladığında başarı ile dolu olan ve heyecanlı bir bekâr yaşam süren arkadaşı ile buluşan Little Chandler adındaki bir adamı getiriyor karşımıza bu öykü. Arkadaşının aksine evli ve çocuklu olan ve gerçekleşmemiş şiir kitabı yazma hayalinden de uzak düşen Chandler, yine arkadaşının aksine Dublin’i terk edememiştir ve üstelik kendisini ondan “soy bakımından da, öğrenim bakımından da” üstte görmektedir. Joyce, Chandler ile arkadaşının kısa ve tekrarı da zor görünen buluşmaları sırasında, ilkinin hissettiklerini ve gittikçe artan gerilimini ve mutsuzluğunu güçlü bir biçimde geçiriyor bize. Son bölümde Chandler’ın eşi ve çocuğu ile yaşadıkları üzerinden onun teslimiyetini hüzünlü bir şekilde resmeden Joyce’un bu öyküsünde diğerleri gibi “bir şey olmuyor”. “Başarılı olmak için -Dublin’den- gitmek gerektiği” düşüncesi ile baş başa kalan Chandler’ın öyküsü “pişmanlık yaşları doldu gözlerine” ifadesi ile biterken, karakterinin paralize olmuş ruh hâlini etkileyici bir şekilde resmediyor. Öykünün kahramanın değil ama, onun öykündüğü gazeteci arkadaşının adı (Ignatius Gallaher) “Ulysses” adlı romanda da anılıyor.

İkinci öykü olan ve orijinal baskıda 7. sırada yer alan “Aile Pansiyonu” (“The Boarding House”) pansiyon işleten Bayan Mooney’in, kızı ile kiracılarından biri olan Bay Doran arasındaki ilişkiyi öğrenmesi üzerine hazırladığı planı anlatıyor. Karakterlerinden Bay Doran’ın yanı sıra, Bayan Mooney’in iki çocuğunun (Doran ile ilişki kuran Polly adlı kız ile Jack adlı oğlan) “Ulysses”de de yer aldığı öykü, “gençliğindeki çılgınlıkları” geride bırakmış ve “yılın onda dokuzunda düzgün bir hayat süren” Doran’ın içine düştüğü ve kaçamayacağı durum karşısındaki hislerini, Polly’nin umutlarını ve annenin planını, tıpkı ilk öyküde olduğu gibi “bir şey olmadan” anlatıyor bize. Yaşanan sorunun çözümünün “olması gereken” olması, Polly’nin zaten aksini beklememesi, Dolan’ın ise kaçamayacak olması (“Çatıdan çıkıp gitmek, sıkıntılarının bir daha hiç sözü edilmeyeceği yepyeni bir ülkeye doğru uçmak isterdi ama bir güç…”) yine bir paralize olma durumuna işaret ediyor kuşkusuz. Hissedilen bir hüzün ve çıkışsızlık bu hikâyede de var ama bu kez daha kolay kabullenilen bir durum buradaki.

Joyce’un “Dubliners”daki en sevdiği öykülerden biri olduğunu söylediği “İki Çapkın” (orijinal kitapta 6. sırada yer alan “Two Gallants”) hayatta bir yere gelememiş, yaşamlarını başkalarını, özellikle de kadınları kullanarak/sömürerek sürdüren iki arkadaşı anlatıyor. Joyce’un çok kısa bir bölümü (birkaç sözcük aslında) çıkarmasına neden olan “müstehcenlik” yorumuna maruz kalan bu öykü de, sondaki “zafer”in daha da ironik kıldığı bir “hiçbir şey” olmama durumuna sahip. Her ikisi de “Ulysses”de de hayat bulacak olan Lenehan ve Corley adlı karakterlerin öyküsü modern bir dil ile gerçekçilik ve natüralizmi bir araya getiren güçlü bir yapıt. İki adamın haince olarak nitelendirilebilecek davranışlarının toplumun onlara, daha doğrusu ait oldukları orta ve alt sınıflara ihanetleri ile bağlantılı olduğunu ima eden Joyce’un, İrlanda’da sıkça kullanılan bir politik sembol olan bir müzik aletini, arpı öykünün parçası yapması önemli. Öyküdeki resmediliş şekli (“… yarı beline kadar inmiş örtüsünden habersiz; yabancıların gözlerinden de, ustasının ellerinden de bezmiş görünüyordu”), İrlanda’nın bu ulusal sembolünü kötü muameleye uğramış bir kadın gibi gösterirken, belki de onu öykünün teması olarak görülebilecek ihanete uğrama ve yozlaşmanın bir metaforu olarak kullanıyor. İrlandalı sinemacı Carl Finnegan’ın 2014’te öyküyü aynı isimle bir kısa film olarak uyarladığını da belirtelim bu arada.

Dördüncü (orijinalde üçüncü) öykü olan “Araby” kahramanının ağzından anlatılıyor önceki üç öykünün aksine. Arkadaşının kız kardeşine âşık olan bir oğlanın (“ama bedenim bir arp gibiydi. Onun sözleri ve hareketleri de bu arpın telleri üzerinde dolaşan parmaklar”) ona hediye almak için gittiği Araby adlı pazar yerine seyahatini ve orada “olan”ı anlatıyor öykü temel olarak. Hikâyenin finalini düşündüğümüzde, pazar yerinin adının Araby olması önemli; çünkü oğlana orada egzotik, çekici ve farklı bir hediye bulabileceğini düşündüren bir isim bu ve hayal edilenle gerçekte olanın çelişmesini, sonuçsuz ya da sonucu olamayacak bir arayışı hatırlatıyor “Dubliners”daki diğer bazı öyküler gibi. Kitapta yer alan dinsel imalar ve göndermeler üzerinden İrlanda Kilisesi’nin “başarısızlığı”nı anlattığı da ileri sürülen öykü, kahramanının “sıkıntıdan, öfkeden yanan gözleri” ile biterken; evet, yine “bir şey olmuyor”. Joyce’un bu hikâyesi edebiyattan müziğe ve sinemaya farklı eserlere esin kaynağı da olmuş. John Updike’ın 1961 tarihli kısa hikâyesi “A&P”, Amerikalı müzik grubu The Reivers’ın 1985 tarihli albümü “Translate Slowly”nin açılış şarkısı ve Dennis Courtney’in 1999 yapımı kısa filmi “Araby” Joyce’un bu etkileyici hikâyesinden yola çıkılarak yaratılmış örneğin.

Beşinci öykü olan “Üzücü Bir Olay” (orijinal eserde 11. sırada yer alan “A Painful Case”) arkadaşlık kurduğu evli ve çocuklu bir kadının kendisine gösterdiği romantik yakınlaşmayı ters bir şekilde geri çeviren bir adamın neden olduklarını anlatıyor. Kadın karakter olan Bayan Minico’nun Ulysses” romanında da karşımıza çıktığı öykü için, James Joyce’un kardeşi Stanislaus Joyce, kendisinin on sekiz yaşındayken tanıştığı genç bir kadınla olan iki buluşması hakkında günlüğüne yazdıklarından yola çıktığını belirtmiş ağabeyinin. Öykünün başkarakteri olan James Duffy içinse şu iki tahmini yapmış: “Ağabeyimin hayal ettiği benim orta yaş hâlim” veya “eğer Dublin’de kalsaydı kendisinin olacağı banka memuru” (James Joyce’un kısa bir süre Roma’da bir bankada memur olarak çalıştığını hatırlayalım). Ret ederek ve bunu yapma şekli ile bir kadını yalnızlığa ve trajediye mahkûm eden adamın, bu eyleminden dört yıl sonra kendisini sorgulaması ama sonra kendi normaline, yalnızlığına dönmesinin hikâyesi olan eserde James’in karaladığı bir not (“Erkeğin erkeğe aşkı imkânsızdır, çünkü aralarında cinsel bağıntı olmaması gerekir; erkeğin kadınla dostluğu da imkânsızdır, çünkü aralarında cinsel bağıntı olması gerekir”) bu yalnızlığın kaçınılmazlığını gösteriyor adeta ve öyküye karanlık bir hava katıyor.

Son öykü olan “Kardeşler” (Orijinal baskıda ilk öykü olan “The Sisters”) arkadaşı olan bir rahibin ölümü üzerine yaşadıklarını anlatıyor genç bir oğlanın ağzından. Yazarın basılan ilk eseri olan öykü, Joyce’un kendi tanımına göre “detaylı bir zalimlik” tarzında yazılmış; sadece görülen ve duyulanın anlatımı ile yetinilmiş ve Joyce’un kiliseye zarif bir eleştirisinin aracı olmuş. Rahibin kilise ayinlerinde kullanılan kadehi düşürmesi ama bu kadehin “içinin boş olması”; bir başka ifade ile söylersek, Katolik inancının aksine, şarabın İsa’nın kanına dönüşmesinin gerçekleşmemiş olması ve ölü evinde başta nazik ve geleneksel cümlelerle anılan rahibin yavaş yavaş kötü alışkanlıklarının anılmaya başlanması, bu karakter üzerinden kilise kurumuna olumsuz bir bakışı hatırlatıyor. Matthew James Eberle tarafından 2017’de aynı isimle ve bir kısa film olarak sinemaya da uyarlanan öykü oğlanın ölü evinde duydukları ve kendi yaşadıklarını yeniden düşünmesi üzerinden inanç (ve kaybını) ve yeni bir arayışı ima ediyor okuyucuya.

İrlanda’da 1998’de yayın hayatına başlayan “Stinging Fly” adlı edebiyat dergisinin editörü Thomas Morris, Joyce’un eserinin yayımlanmasının 100. yılında 15 İrlandalı yazarı, tıpkı bir şarkının cover’lanması gibi, Dubliners’daki öyküleri yeniden yazmaya davet etmiş. Yazarların orjinaline ne kadar sadık kalacakları konusunda tamamen serbest bırakıldıkları bu öyküler “Dubliners 100” adlı kitapta toplanmış ve bekleneceği gibi bu yeni versiyonlar hem olumlu hem olumsuz eleştirilerle karşılanmış. The Guardian gazetesinin edebiyat eleştirmeni de olan yazar Chris Power, James Joyce’un bu yeni versiyonlardan en çok, Evelyn Conlon’ın imzasını taşıyan “İki Çapkın”ı beğeneceğini tahmin etmiş. Bu “yeniden yazma” eyleminin sadece “Dubliners”ın değil, Joyce’un da İrlanda için önemini vurguladığı kitaptan seçilen altı öykü keyifle okunan yapıtlar ve geri kalan dokuz öyküyü de bir an önce okuma arzusu yaratıyorlar kesinlikle.

(“Dubliners”)

İlk Meclis – Hıfzı Veldet Velidedeoğlu

Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun, ilk Millet Meclisi ile iglili anılarını anlattığı ve ilk basımı 1990’da yapılan kitabı. Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kurucusu ve 1 numaralı üyesi olmasının da gösterdiği gibi katıksız bir Atatürkçü olan hukukçu, yazar, akademisyen ve gazeteci Velidedeoğlu’nun, ölümünden iki yıl önce basılan kitabı onun bir lise öğrencisi olarak 23 Nisan 1920’de memur olarak görev yapmaya başladığı ve araya giren lise öğrenimi nedeni ile iki farklı dönemde toplam 6,5 yıl bulunduğu meclisteki tanıklıklarını paylaştığı bir eser. Kitap Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki önemli kişi ve olayları, meclis içinde yaşananlara birinci elden şahit birinin kaleminden aktarması ile önemli öncelikle ve yakın tarihimiz ile ilgili yeni ya da gizli kalmış şeyler söylemiyor olsa da, genç bir insanın gözünden bir devrim heyecanını yaşatması ile de ilgiyi hak ediyor.

Akademisyenlik görevinde İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığı’na kadar yükselen ve 1960 darbesinden sonra askerlerin kurduğu komisyonda 1961 Anayasası’nın hazırlanması için çalışan Velidedeoğlu, Atatürkçülük için şu tanımı yapmış: “Çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne yükselmek, hiç değilse o düzeye ulaşmak ya da yakınlaşmak için her zaman canlı duran ve canlı kalacak olan bir devrimcilik ruhu, bir devrimcilik felsefesi”. Atatürk’ün 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelişinde onu karşılayanlardan biriymiş Velidedeoğlu ve henüz on beş yaşındaymış o tarihte. 16 yaşında ise bir lise öğrencisi olarak zabıt kâtibi ünvanı ile görev yapmaya başlamış mecliste. “Milli Mücadele Meclisi” olarak tanımladığı bu ilk meclisin (İkinci ve Üçüncü Meclisleri ise “Siyasal ve Toplumsal Devrim Meclisleri” olarak tanımlıyor yazar) Kuvây-i Milliye’yi temsil ettiğini ve savaşı kazandığını yazan Velidedeoğlu bu kitabında ilk meclisteki günleri (23 Nisan 1920 ile 5 Ekim 1920 arası) sırasında tanık olduklarını aradan geçen 70 yıla rağmen o günkü heyecanı hiç yitirmediğini hissettiren bir şekilde anlatıyor. Kitabının “Meclis’i bütün yönleriyle tanıtmak isteyen “bilgi verme”, öte yandan da “anılarımı açıklama” amacını” güttüğünü söylüyor ve iki temel kaynağa başvurduğunu söylüyor: meclis zabıtları ve anıları.

Atatürk’ün Nutuk’unu okuduğu 6 gün boyunca o anları yaşayanlardan biri olmak kuşkusuz çok önemli bir tarihî tanıklık; benzer pek çok önemli tanıklığı İlk Meclis’teki görevi sırasında da yaşamış Velidedeoğlu. Bu meclisteki anılarını ve yaşananları temel olarak iki ana başlıkta ele almış: İlk Meclis’in kuruluşu ve dönemin genel bir resmi ve tanığı olduğu ilginç olaylar ile karşılaştığı önemli kişiler. Bugün, 16 yaşında bir gencin tarihimizin bu kadar önemli bir döneminin parçası olabilimesi ve bunu belgelemesi pek kolay hayal edilebilecek bir durum değil kuşkusuz ama o dönem eli kalem tutan, becerikli ve çalışkan bir gencin, hatta bir yetişkinin ne kadar az bulunabilir bir kaynak olduğunu anlamamızı da sağlıyor okuduklarımız. Belki kitabın, Velidedeoğlu’nun amaçladığının dışında bir önemi de burada ortaya çıkıyor. Okullardan getirtilen sıralarda oturanların bir yandan bir millî mücadeleyi idare ederken, diğer yandan devrimlere giden yolu, kimi zamanlarda sert tartışmalarla, açmasının ne kadar “imkânsız” koşullar altında gerçekleştiğini hatırlatıyor kitap ve en kara zamanlarda bile umudun bir şekilde hep var olduğunu ama bunun için inançlı, cesur ve lider insanlara da sahip olunması gerektiğini anlamamızı sağlıyor.

Hıfzı Veldet Velidedeoğlu kitap boyunca Mustafa Kemal’e duyduğu hayranlığı ve sevgiyi sık sık açık bir şekilde dile getirmiş ve durduğu tarafı hiç gizlememiş. Kitabın bir araştırma/inceleme metnini değil, paylaşılan anıları ve gözlemleri içerdiğini düşününce kabul edilebilir bir durum bu; ama yine de yazar birkaç farklı olaya değinirken, objektif bir sorgulama içine de girmiş. Örneğin “Tutanakları İnceleme Komisyonu” adı altında oluşturulan iki gruptaki isimler meclisteki milletvekilleri arasından “kura ile seçilirken”, gruplardan birinde İsmet Bey’in (İnönü), ikincisindeyse Mustafa Kemal’in adlarının torbadan çıkması tesadüfüne o zaman şaşırdığını söylüyor Velidedeoğlu. Bugün (1990) ise bunun, “herhalde bir rastlantı sonucu olmadığını, Mustafa Kemal Paşa’nın daha ilk günden Meclis’e tehlikeli sızmaları önlemek için” aldığı önlem sayesinde gerçekleştiğini kabul ediyor. Bu “oyun”, Mustafa Kemal’in saltanatı ve hilafeti nasıl adım adım ülkenin geleceğinin dışına ittiğini anlamamızı sağlayan örneklerden de biri. 24 Nisan 2020’de meclise birinci başkan seçildikten sonra yaptığı konuşmada, “İnşallah cihan padişahı olan Efendimiz Hazretleri’nin sağlık ve esenlikle… yüce tahtlarında sürekli kalmalarını, Tanrı’nın lütfundan yakarırım” cümlelerini kuran Mustafa Kemal’in 2.5 yıl sonra saltanatı, 4 yıl sonra hilafeti kaldıran bir lider olabilmesinin arkasında bu planlı “oyun”ların önemli bir payı vardı şüphesiz.

Çok farklı kültürlerden (sarıklılar ile “pırıl pırıl” üniformalı subayların bir arada olduğu bir meclis) milletvekillerinin olduğu bir mecliste doğal olarak yaşanan çatışmalar, tartışmalar ve kafa karışıklıklarının da farklı örneklerine yer vermiş kitapta Velidedeoğlu. İlk programında “halkı emperyalizm ve kapitalizmin tahakküm ve zulmünden kurtararak” ifadesine yer veren bir hükümet, şeriat hükümlerine sıkı bir inançla bağlı olanlarla tam tersi bir yola sapmayı planlayanların birlikteliği ve bolşevizm konusundaki kafa karışıklığı ve ikircikli tutum gibi ilginç örneklerin ilk elden tanığı olarak okuyucuyu bilgilendiriyor ve daha detaylı bir okuma için de teşvik ediyor Velidedeoğlu. Kâzım Karabekir Paşa’nın ele geçirdiği ve Rusya’da Ekim Devrimi ile başa geçen bolşeviklere ait metne nasıl tepki verileceği konusundaki sert tartışmalar, 1920’de konulan içki yasağı ve Hint asıllı İngiliz casusu Mustafa Sagir olayı gibi bugün bir kısmı pek hatırlanmayan farklı olayları kaynak olarak anıları ve meclis görüşmelerinin zabıtlarını alarak anlatıyor yazar. Kitabın son bölümünde “İlk Meclis’in Ünlü ve Renkli Kişileri” başlığı altında farklı kişiler veya gruplar (“sarıklılar”, “hatipler”, “fazla dikkat çekenler” vs.) hakkında kendi gözlemlerini ve kişisel değerlendirmelerini paylaşan Velidedeoğlu, meclis binasının mimari yapısı ve meclis zabıtlarının ilginç tutulma yöntemi konusunda da bilgiler veriyor okuyucuya.

İlk maaşı ile kendisine şık bir kalpak satın alan Velidedeoğlu, ilk meclis binasının müze olması için 1937’de başlattığı mücadele sırasında karşılaştığı ilgisizliği sitemlerini de ekleyerek anlatıyor. 1960 darbesinden sonra 23 Nisan 1961’de gerçekleşmiş arzusu ama bu konudaki ilk çalışmanın CHP değil, DP döneminde (1957’de) başlamış olması ile ilgili kırgınlığını da ima ediyor. Kendisi gibi genç bir öğrenci olarak Vehbi Koç’un da (meclisin çatısı için bulunamayan kiremitleri Koç’un yoksulların evlerinden yarı fiyatına alarak meclise sattığını da biz ekleyelim) mecliste zabıt kâtibi olarak bir süre çalıştığını da yazan Velidedeoğlu’nun inançlı bir Atatürkçü olarak kaleme aldığı kitap Cumhuriyet tarihimizin çok önemli ilk yıllarına meraklı olanlar başta olmak üzere okuyucuların ilgisini hak eden bir yapıt.

Kırk Yedi’liler – Füruzan

Gerçek adı Feruze Çerçi olan, eserlerinde Füruzan adını kullanan yazarın 1974’te yayımlanan ve 1975’de Türk Dil Kurumu Roman Ödülü’nü kazanan romanı. “Parasız Yatılı” adlı öykü kitabı ile Sait Faik Hikâye Armağanı’nın sahibi olan, 2023’te ise Erdal Öz Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Füruzan, aynı isimli kendi romanından uyarladığı ve Gülsün Karamustafa ile birlikte yönettiği, yönetmen olarak tek filmi olan “Benim Sinemalarım” ile de beğeni toplamıştı. Ailesinin ekonomik koşulları yüzünden ilköğretimden ileriye gidemediği bir eğitim hayatı olan sanatçının bu romanı 12 Mart Muhtırası sonrasında kurulan yönetimin ezip yok ettiği 1947’liler kuşağını anlatıyor. 1947 o kuşak için seçilen sembol bir yıl aslında; bunun birkaç yıl öncesinde veya sonrasında doğan ve ülkesi için daha iyi bir gelecek için mücadele eden devrimci gençlerin tümünün hikâyesi okuduğumuz ve Emine karakteri üzerinden ve güçlü bir dil ile yazar dönemin ve genel olarak tüm darbe dönemlerinin kurbanlarını anlatıyor aslında. Karakterinin farklı yaşları arasında, geçmiş ve bugün arasında gidip gelen yapıt edebiyatımızın en önemli örneklerinden biri kuşkusuz ve Erdal Öz Ödülü’nün gerekçesinde yer alan “1970’lerden itibaren çöken burjuva ailelerinin… umutlu gelecek için emek verenlerin uğradıkları haksızlıkları ve toplumsal yaraları ele alırken kişileri derinlemesine inceledi, anlatımını ayrıntılarla besledi” ifadelerini doğrulayan bir çalışma.

Emine ve arkadaşlarının sol örgütlerinin adı geçmiyor romanda ama ilk eylemini Aralık 1970’de gerçekleştiren, kuruluşunu kamuoyuna 12 Mart Muhtırası’ndan sekiz gün önce (4 Mart 1971) duyuran THKO’nun (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) kurucu üyeleri tam da romanın 1947’liler dediği kuşaktan ve anlatılan bir bakıma onların öyküleri. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Kadir Manga ve Cihan Alptekin 1947, Sinan Cemşit 1944, Alparslan Özdoğan 1946, Taylan Özgür ve Hüseyin İnan 1948, Mustafa Yalçıner ise 1950 doğumluydu ve Yalçıner dışında tümü 1969 ile 1972 arasında idam edilerek, güvenlik güçleri ile çatışmada vurularak veya kimliği hiç ortaya çıkmayan kişi(ler) tarafından öldürülerek yaşamlarını yitirdiler; günümüzde sadece Hüseyin Yalçıner hayatta. Emine karakterinin geçmişi ile, Deniz Gezmiş’inki arasında doğum yılları dışında başka ortak yanlar olduğunu da hatırlatmakta yarar var: her ikisinin yaşamında da Erzurum şehrinin yeri var ve ikisinin de babası ilköğretim müfettişi, anneleri ise ilkokul öğretmeni.

Füruzan 1932 doğumlu ve dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi bizde de özellikle üniversite öğrencilerinin yoğun bir şekilde politik mücadeleler içinde olduğu 1968 dönemini bir öğrenci olarak değil ama -kendi ifadesi ile- yazarlığının “gençlik hevesi” yıllarını yaşayarak geçirmişti.; ama bu durum romanda ele aldığı karakterlere hayli yakından, özellikle Emine karakterini derin bir şekilde analiz eden bir bakışla bakabilmesine engel olmamış. Hatta yazarın, yarattığı bu karakterlere, onlardan on beş yaş büyük olmasının sağladığı konumla bir anne şefkati ile yaklaştığını söylemek mümkün. Romanın kahramanı olan Emine 12 Mart Muhtırası’ndan sonra tutuklanan öğrencilerden biri ve roman onun Erzurum’daki çocukluğu, üniversite günleri, tutukluyken işkenceye maruz kaldığı günler ve serbest bırakıldıktan sonrasındaki yaşamı arasında gidip gelirken, bize hem bu genç kadının hem de onun şahsında tüm bir kuşağın öyküsünü anlatıyor.

Genç kadının işkence anlarını, o anların dehşetini sömürmeden ve kurbanın fiziksel ve duygusal tepkileri üzerinden oldukça etkileyici bir dil ile anlatıyor roman ve bu insanlık dışı eylemin, Türkiye’nin kendi geleceğini oluşturan bir neslin üzerinden bir buldozer gibi geçtiğini hatırlatıyor acı bir şekilde. Kırk Yedi’liler kuşağını ezen bir başka olgu ise romanın ana temalarından biri; bu kuşağın cumhuriyetin ilk aydın nesli diyebileceğimiz ebeveynlerinin idealizminin başarısızlığa uğraması ve bu durumun politik bilinç taşıyan, ülkesini daha aydınlık bir dünyaya kavuşturmak için mücadele eden çocukları üzerinde yarattığı tepki. Füruzan, ebeveynlerin başarısızlığını ve hatta yozlaşmalarını (ama bunun tam aksi bir konumda olduklarına inanmalarını) Emine ile annesi arasındaki sorunlu ilişkiler üzerinden güçlü ve özenli bir şekilde dile getiriyor. Babanın evdeki iktidarı bırakmış olduğu anne, Füruzan tarafından cumhuriyetin bu ilk aydın kuşağının halktan kopukluğunun ve halka hep tepeden bakışının somutlaşmış hâli adeta. “Cahil kitleler”e bahşettiği iyiliklerde onlara yönelik en ufak bir sevgi duygusu yok sanki annenin ve hatta yeterince minnettarlık görmediği için şikâyetçi de. Yanlarında bir nevi besleme olarak yaşayan ve evin işlerini gören Kiraz adlı küçük kıza davranışları, annenin halka bakışının bir uzantısıdır. Halkı anlama, onun “dil”ini konuşabilme veya onunla eş olma çabası yoktur annenin kuşağının ve ortaya çıkan uyumsuzlukta ya da toplumsal gerilikte sorumluluğun kendilerine ait olan paylarını, tüm ülkücülüklerine rağmen anlamaya asla yanaşmamalarıdır sorun. Emine ve diğer Kırk Yedi’lilerin, ebeveynlerinin bu tutumları ve sorumluluklarının farkında bile olmamaları karşısında duyduğu öfkeyi romanın hemen her satırında görmek mümkün. Füruzan’ın bu olguyu Cumhuriyet’in tüm idealinin aksine ve çoğunlukla tepeden inmeci kadrolar yüzünden halkla bütünleşememesinin nedeni olarak gördüğü açık. İşte tam da bu nedenle Emine’nin bu konudaki sorgulamaları çok önemli ve yazar romanı aracılığı ile, günümüze kadar uzanan ve bir takım toplumsal meselelerin kaynağı olan sorunu güçlü bir şekilde geçiriyor okuyucuya.

Bir önceki kuşağın tüm aydın olma iddialarına rağmen, Emine’nin annesinin kadınların toplumsal rolleri ve bir kadın öğretmenin yaşadıkları ile ilgili düşünceleri üzerinden anlatılan, bu neslin tam da aydın olma alanındaki başarısızlıkları romanın ana konularından biri. Buna halktan kopukluğu ve Batı’ya ait olanı yerel olanın önüne gözükara bir biçimde geçirme telaşını ekleyince, devrimlere rağmen karşı karşıya kalınan hayal kırıklığı daha güçlü hissediliyor. “Bach’a, Beethoven’e dönerken Itri’yi unutmak” bu kendi halkına sırt dönmenin örneklerinden biri, karakterlerden birinin ağzından dile getirildiği üzere. Burada -belki bir parça eleştiriye açık olarak- da, romandaki tüm “halk karakterleri”nin olumlu çizildiği, onlardan olumsuza kayanların da, büyük şehir hayatına karışanlar olduğunu söylemek gerekiyor. Halka ait olan her şey, türkülerden yaşama bakışlarına hep olumlu ve ideal olan olarak çıkıyor karşımıza ve halkın bilgeliği övülüyor; onlardan uzaklaşmak ve bunun neden olduğu sonuçlar ise Emine’nin kitap boyunca sık sık tanığı olduğumuz sorgulamalarının ve saptamalarının konusu ve aracı oluyor. “Halkın bilinçsizliği”ni unutmuyor ama bunun “aydınların başarısızlığının özrü” olmasına itiraz ediyor Füruzan ve halkın “ezik değil, ezilen” olduğunu vurguluyor.

Emine’nin ablası (“salt boyun eğiş değil, yozlaşma da”) ve kendisinden küçük erkek kardeşinin yaşamlarında seçtikleri yollar, gönüllü olarak veya zorlanarak, ortanca kardeşleri Emine’nin politikliğinin tam zıt yerinde duruyor ve bu durum hem politik olana devletin uyguladığı işkenceyi (kelimenin her anlamı ile) daha etkileyici kılarken, hem de siyasetten uzak duran neslin bugüne uzanan durumu üzerine düşündürüyor okuyucuyu. Zaman içerisinde ileri geri gidip gelen ve gelecekteki gelişmelere geçmişin içinde kısa cümlelerle yer vererek öykünün farklı dönemlerini bir araya getiren romanda Emine’nin günlük hayat dili, romanın politik boyutu ve bu karakterin kendisini tamamen verdiği politik mücadele ile tamamen uyumlu ama bugünün gençleri için bu konuşmalar doğal bulunmayabilir. Örneğin Emine’nin ablası ile sevgi üzerine tartışırken söyledikleri (“İnsanlık bilincine varmış, varma hakkını elde etmiş, emeği ile dünyayı her gün kuran bütün insanları kapsayan bir sevgi anlattığımız, önerdiğimiz”) yapay ve zorlama bile bulunabilir hatta ama günümüz neslinin hayal edebileceğinin ötesinde politize olmuş bir kuşaktı Kırk Yedi’liler. Kitaptaki devrimci gençlerin (Emine ve başta Haydar karakteri olmak üzere, tüm mücadele arkadaşları) söylemlerinin doğallığını anlayabilmek için 1970’lerin politik ortamı hakkında en azından temel bir bilgiye sahip olmak gerekiyor.

Sadece yaşadıkları dünyayı değil, kendi devrimci pratiklerini de sorgulayan bir kuşaktı Kırk Yedi’liler ve hatalarını da (halkla iletişim, mücadelenin biçim ve hızı gibi konularda) özeleştirileri kapamında ele alıyorlardı. Haydar’ın devrimci mücadelelerini “Toplu söylenmiş, söylenecek bir türkünün ilk dizelerinin hazırlığı” olarak nitelemesi bu kapsamda çok önemli kuşkusuz. “Kahramanlığa heves etmeyen, kahraman olmaktan sakınan” bu genç insanların devletin hoyratlığının kurbanı olması acı bir tat bırakıyor ağızda okurken ve romanın her ânında yer alan Emine’nin yaşadıkları, düşündükleri ve hissettikleri, Tezer Özlü’nün “Yaşamın Ucuna Yolculuk”taki “Burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi“ ifadesini doğruluyor ama başta işkence bölümleri olmak üzere aslında hayli karanlık bir resim çizen roman bir devrimci umuduna işaret etmekten de hiç geri durmuyor. Özgünlüğü ve titiz dilinin, yazarın halkın dilini iyi araştırmasının sonuçlarını yansıttığı romanda Haydar karakterinin -fazlası ile idealleştirilip, mükemmel bir devrimci olarak çizilmiş olsa da- varlığı ve diğer tüm devrimcilerin tavır ve düşünceleri, ve elbette Emine’nin sorgulamaları, eylemleri ve kararları da bu umudu destekliyor hep. Devrimci gençlerin birden fazlası için resmî dosyalardan alınmış gibi yazılan kısa biyografiler romanın gerçekçiliğini artırırken, bu vatansever gençlerin birer birer yok edildiği gerçeğine rağmen umudu unutmamamızı sağlamayı başarıyor yazar.

12 Eylül darbesinden sonraki geriye yönelik sorgulamalarda ve özellikle liberal çevrelerde dile getirilen, devrimci örgütler içindeki eril dil ve erkek egemen anlayış eleştirisinde bir haklılık payı vardı kuşkusuz. Füruzan’ın Emine karakteri bu sıkıntıyı aşmış görünen bir devrimci çerçeve içinde resmedilirken, gerek o gerek diğer kadınlar dikkat çeken bir eşitliği yakalamış görünüyorlar erkeklerle. Bu olguyu da Füruzan’ın, kendi siyasî duruşunun da uzantısı olarak, devrimci gençleri ve mücadelelerini bugün bir parça taraflı görünecek bir şekilde övüyor olması bağlamında değerlendirmek gerekiyor. Sonuçta kadın ve erkek eşitliği hakkında gerçekle arasında az ya da çok bir mesafe olan bu resim o günün politik ortamında cesur bir tutumdu şüphesiz.

Geçmişi, cumhuriyet öncesini ret eden ama “batılışma”ya da yüzeysel yaklaşan ve özentiden ileriye geçemeyen bir kuşağın öfkeli çocuklarının iç burkan bu güçlü hikâyesi, üzerinden geçen 50 yıl sonra hem anlattığının önemi hem de edebî değeri ile okunmayı hak eden bir çalışma. 2024 Şubat’ta hayatını kaybeden Füruzan’ın edebiyat tarihimizdeki önemini hatırlamak ve onu anmak için, ve o dönemin -olumlu ve olumsuz anlamda- politize atmosferine bugün daha tarafsız bir gözle bakabilmeyi sağladığı için kesinlikle okunmalı.