“Dönek bile olsa, vatanı belli. İçten içe vatanına bir borcu olduğunu biliyordur. Buna oynamalıyız”
1920’lerde Japonya’nın işgali altındaki Kore’de yurtsever direnişçilerin, Japon güçlerine karşı verdiği ve ihaneti de içeren casusluk hikâyeleri.
Senaryosunu Kim Jee-woon, Lee Ji-min ve Jong-dae Park’ın yazdığı, Kim Jee-woon’un yönettiği bir Güney Kore yapımı. Başta ülkesindekiler olmak üzere farklı ülkelerdeki festivaller ve yıllık değerlendirmelerde ödül kazanan bu aksiyon filmi, eleştirmenleri şaşırtan bir tercihle ve örneğin Park Chan-wook’un “Ah-ga-ssi” (Hizmetçi) filmi gibi seçilmesi beklenen başka yapıtları geride bırakarak, ülkesinin Yabancı Dilde Film dalında Oscar adayı olarak gösterilmişti. Sadece bir aksiyon olmakla yetinmeyip, gerilim türünde de ilerleyen filmin uzunluğu ve zaman zaman kompleks olan akışı da sıradan aksiyonlardan uzaklaştırıyor yapıtı. Son sahnelerde dozu bir parça artan yurtseverlik görüntüsü ve Japon karakterlerden birinin biraz kaba çizilmesi dışında, milliyetçilik tuzağına düşmediği söylenebilecek olan film, aksiyon sahnelerindeki başarısının yanında, özellikle trende geçen uzun bölümde gerilimi hep diri tutabilmesi ile de dikkat çekiyor.
Kore 1910 – 1945 arasında Japonya’nın bir kolonisiydi ve ancak onların İkinci Dünya Savaşı’nda teslim olmasıyla kurtulabildiler bu durumdan. Bu dönem boyunca, aralarında bu filmde öyküsü anlatılan “Kahramanlar Birliği”nin de olduğu farklı gruplar silahlı ve silahsız yöntemlerle işgalcilere karşı mücadele vermişti. Kapanış jeneriğinde “Gerçek kişilere ve olaylara dayanan bir kurmaca” olarak tanımlanan bu filmin öyküsü işte o direnişçilerin yaşadıklarından esinlenerek yazılan senaryosu ile görülmeyi hak eden bir sonuç koyuyor ortaya. Çok ve zengin karakterli ve bu nedenle dikkatli seyredilmesi gereken filmin hikâyesinin odağında, Koreli olsa da, Japonların emrinde çalışan komiser Lee Jung-Chool (Song Kang-ho) var. Direnişçilerin liderini yakalamakla görevlendirilen bu komiser bir zamanlar direnişçilerin yanında durmuş olsa da, şimdi vatanına ihanet anlamına gelecek bir rolü üstlenmiştir. Şangay’dan alacakları patlayıcıları Seul’e getirerek, işgalcilere zarar verecek eylemler planlayan direnişçilerin önündeki en büyük engellerden biridir komiser ve aralarında bir rekabet ve güven problemi de olan bir Japon polis ile birlikte çalışmaktadır.
Eylemlerinde kullanacakları patlayıcıları alabilmek için antika bir eseri satmaya çalışan direnişçilerin tuzağa düşürüldükleri bir sahne ile açılıyor film; yüksek bir tempo, hareketli bir kamera kullanımı ve tatmin edici bir görsellikle oluşturulan bu sahne, filmin fedakârlık, yurtseverlik, mücadeleye inanç ve ihanet (“Liderlerimiz ulusa ihanet etti. Sen de yoldaşlarına ihanet ettin. İçin rahat mı?”) temalarının da özeti oluyor bir bakıma. Çok daha başarılısı, tüm bir trende yolculuk ve ardından istasyonda karşılama sahnesinde karşımıza çıkan bu aksiyon ile yetinmiyor film ve gözetlemeler, takipler, kuşkular ve ikili oyunlarla, her zaman aynı düzeyi koruyamasa da gerilim ve psikoloji boyutu da olan bir öyküye dönüşmeyi de başarıyor. Birden fazla sahnede karakterlerin hissettiği tedirginliği, korkuyu ve şüpheyi bize geçirebiliyor film ve arada düşen tempoyu dengeliyor böylelikle.
Ülkelerini işgal edenlere karşı mücadele eden direnişçilerin hikâyesini anlatan bir sinemacının zaman zaman milliyetçi öğelere başvurması az ya da çok kaçınılmaz bir sonuç; Kim Jee-woon neyse ki kaba bir yurtseverlik öyküsüne dönüştürmüyor filmini ve son sahnelerde verilen ufak tavizlere (Bir hücrenin duvarındaki “Buradan direnişçiler geçti” yazısı belki bu tavizlerden biri ama o sırada hücrede bulunan karakterin yaşadıkları düşünülünce çok da rahatsız edici değil) rağmen yapıtını kolaylıkla düşülebilecek tuzaklardan uzak tutuyor çoğunlukla. Komiser ile Japon muadili arasındaki mücadelenin sadece direnen ile işgal eden arasında değil, aynı işi yapan iki kişi arasındaki ve kişisel boyutları da olan bir çekişme olarak yansıtılması da destekliyor bu durumu. “İnsanın kalbine dokunulmasından daha korkutucu ne olabilir?” ve “Gün gelir, herkes tarafını seçmek zorunda kalır. Tarihe adınızı nasıl yazacaksınız?” ifadelerinin birer kanıtı olabileceği gibi, öykü vatanseverliği, vicdan ve tarafını seçme gibi farklı öğelerle zenginleştiriyor.
Gerekliliği tartışılır ama neyse ki kısa süren birkaç sert sahnesi olan film, çok ödüllü görüntü yönetmeni Kim Ji-yong’un imzasını taşıyan, sıcak sarı renklerin ağır bastığı gündüz çekimleri ve zaman zaman yağmurun da süslediği gece görüntüleri ile çalışması ile de dikkat çekiyor. Çekici ve etkileyici set ve kostüm tasarımlarının da desteklediği nostaljik havanın yaratılmasında bu görüntülerin önemli bir payı var ve filmi eski dönemde geçen bir aksiyon olmaktan daha öteye taşıyarak zenginleştiriyor onu. Mowg adı ile bilinen Lee Sung-hyun’un dönemin ruhuna uygun ve öykünün içeriği ile uyumlu hareket eden orijinal müzikleri ve seçilen diğer şarkılar da (güçlü bir sahnede kullanılan Ravel’in “Bolero”sundan Louis Armstrong’un yorumladığı “When You’re Smiling”e farklı eserler bunlar) bu nostaljiyi sağlam bir şekilde destekliyorlar.
Direnişçilerin içlerindeki hainin kimliği konusunda bizi de bir süre merak içinde tutan ve buradan da bir gerilim yaratmayı başaran çalışmanın, işgal yönetimi için çalışan bu kişiden hesap sorulduğu sahneyi bir parça aceleye getirmesi yanlış bir tercih olmuş. Yine de bu şık (bazen de bir parça fazla şık) yapıtın başrol oyuncusu Song Kang-ho’nun performansı bu ve benzeri kusurları unutturuyor çoğunlukla. Aralarında “Beurokeo” (“Bebek Servisi” – Hirokazu Koreeda, 2022) ile Cannes’da aldığının da bulunduğu pek çok ödülün sahibi olan usta oyuncu, karakterinin çok katmanlı kişiliğini ve yaşadığı karmaşayı takdiri hak eden bir performansla getiriyor karşımıza. Süresi daha kısa, karakter sayısı ve olay örgüsü daha kısıtlı olsa, gerçek bir olaydan (1923’te Seul’deki bir Japon polis merkezinin bombalanması) esinlenen bu film, Jinmo Yang’ın özellikle aksiyon sahnelerindeki baş döndüren kurgusunun da katkısı ile çok daha çekici olabilirdi ama sonuç görsel açıdan kesinlikle göz doyuran, şık prodüksiyon tasarımı ile başarılı bir çalışma.
(“The Age of Shadows” – “Karanlık Görev”)
“Hâlâ hayatta olduğunu düşünüyor, bir hayalet oysa”
“Beni çok sıkmazsın, değil mi? Karışanım edenim olsun istemem bu saatten sonra. Alışmışım ben özgür yaşamaya. Canım sıkılınca kapıyı çekip dolaşmak isterim”
“İnanılmaz bir yıkım gücüne sahip yabancı bir nesne gezegenimize üç günlük mesafede. Onu yakalayabilecek mevkide bulunan tek gemi Atılgan. Hazır olsak da olmasak da Atılgan on iki saat içinde yola çıkacak!”