La Graine et Le Mulet – Abdellatif Kechiche (2007)

“Kuskus tenceresini arabanın bagajında gördüm. Gördüğüme eminim!”

Arap kökenli bir Fransız ailenin hurdaya çıkarılan bir gemiyi bir kuskus restoranına dönüştürmeye çalışmasının hikâyesi.

Senaryosunu Abdellatif Kechiche ve Ghalia Lacroix’nın yazdığı, yönetmenliğini Kechiche’in yaptığı bir Fransa yapımı. Venedik Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü kazanan film César’da ise En İyi Film, Yönetmen, Orijinal Senaryo ve Yardımcı Kadın Oyuncu ödülllerini elde etmişti. 35 yıldır çalıştığı işinden yaşlılığı ve işlerin yavaşlaması nedeni ile çıkartılan bir adamın, sökümünde çalıştığı hurda bir gemiyi boşandığı eşi, çocukları, sevgilisi ve onun kızının destekleri ile bir restorana dönüştürme hikâyesini anlatan film hayatın içinden çekilip alınmış kadar doğal görünen ve uzun süresine rağmen bu sayede ilgiyi hep üzerinde tutmayı başaran bir yapıt. 2,5 saatlik süresi boyunca kalabalık bir karakter grubunun konuştuğu, tartıştığı ve çabaladığı film bolca konuşmalı olmasına rağmen eğlencesi, dramı ve son bölüme damgasını vuran gerilimi ile hayli başarılı bir sinema eseri. Yemeğin ve göbek dansının dünyayı kurtarabileceğine seyircisini ikna edecek güçte bir çalışma bu.

Kalabalık bir göçmen ailenin bir portesi bu film ve Kechiche’in filmin her karesine sinen doğal yönetmenlik çalışması ve günlük hayattakilerle birebir örtüşen diyalogları ile Fransız sinemasının son dönemlerdeki en yalın ve gerçek insan hikâyelerinden birini seyretmemizi sağlıyor bu portre. Yakın bir tarihte ayrıldığı eşi ve ondan olan üç kızı ve iki oğlu (ve onların eşleri ve çocukları), otelindeki bir odaya yerleştiği sevgilisi ve onun kızından oluşan geniş bir ailesi var Slimane’ın. Onun kuskus restoranı açma hikâyesi emek sömürüsü, göçmenlik, ihanet, kıskançlık, dayanışma, bürokrasi gibi temalar ve daha pek çok dram ve trajedi ögeleri ile oldukça çekici bir filme dönüşmüş. Bu başarının arkasında pek çok neden var ve bunlardan biri de hiç eksilmeyen doğallık duygusu. Onca karakterinin her birini hak ettikleri derinliklerle ele alıyor film ve tümünün duygularını ve eylemlerini gerçekçiliği hiç kaybolmayan bir atmosferde anlatıyor bize. Konuşmaların hemen hiç kesilmediği bir hikâyeyi seyircinin ilgisini hep ayakta tutacak şekilde anlatabilmek kolay bir iş değil ve bir “kendini iyi hisset” öyküsü olma tuzağına rahatlıkla düşebilecek bir filmi bu denli ilginç kılabilmek kesinlikle ustalık istiyor ve Kechiche bunu hiç aksamadan başarıyor.

Karakterlerini adeta hiçbir yanlarını saklamadan ve olumlu / olumsuz tüm yanları ile çekinmeden ortaya koyabilen bir çalışma bu. Filme o sıcak gerçekçiliği katan da bu yanı olsa gerek. El kamerası kullanımının da katkısı ile, yönetmenin gerçek bir ailenin günlük hayatının içine daldığını ve her şeyi olup bittiği gibi gösterdiğini hissediyorsunuz sürekli olarak. Diyalogların kesintisizliği ve kameranın bir karakterden diğerine sürekli kayıp durduğu sahneler de destekliyor bu havayı ve filmin sahnelerin içeriğini bir “önem kriteri” olmadan olduğu gibi ve gerçek uzunlukları ile karşımıza getirmesi ile, Fransa’da yaşayan bir göçmen ailenin bireylerinin yaşamlarına tüm gerçeklikleri ile tanık olduğunuzu düşünüyorsunuz. Slimane’ın aynı gün içinde hem işini hem de -o ana özgü olsa da- cinsel gücünü kaybetmiş olması üzerinden baktığımızda bir yaşlılık ve iktidarı yitirme hikâyesi olduğunu söylemek de mümkün seyrettiğimizin. Diğer tüm karakterler -olumlu ve olumsuz- farklı duygular arasında gidip gelirken, babanın sık sık başının öne eğik olması ve yüzünde hep bir parça yorgunluğun izlerini taşıması bu kaybetme duygusunu pekiştiriyor hikâye boyunca.

Filmin hemen tüm ikinci yarısı “ne olacak?” sorusu üzerinden üretilen bir gerilimle yüklü ve sinema tarihindeki muhtemelen en işlevsel göbek dansı sahnesi ile zirvesine ulaşan bu gerilim hikâyeye çok büyük bir katkı sağlamış. Burada dayanışmanın ve sevginin sembolü olan dansı icra eden Hafsia Herzi tüm oyuncuların (özellikle de kadın oyuncuların) sağlam bir takım performansı yarattığı filmde öne çıkıyor bu sahnedeki görkemli bir etkileyiciliği olan oyunu ile. Tümü uzun olan her bir sahnenin bir tiyatro oyununun sahnelerini hatırlattığı filmde, özellikle de oyuncuların başarısı ile öne çıkan pek çok bölüm var: Göbek dansı bölümünün de yer aldığı gemi restorandaki davet sahnesi, sürekli kocasının ihanetine uğrayan kadının isyanı, çalınan motosikletinin peşine düşen adam veya annesini davete gitmek için ikna etmeye çalışan genç kız gibi bölümler tüm o hafif görünüm içinde bir dramın ve ciddi konuların nasıl ustalıkla ele alınabildiğini gösteren örneklerden sadece birkaçı. Bir yemeğin (balıklı kuskus) ve göbek dansının dünyayı değilse bile, bir ânı kurtarma gücüne sizi ikna ediyor tüm bu sahneler. Aile olmanın, toplum olmanın ve dayanışmanın zorluklarını ve güzelliklerini hatırlatan film hayatları taklit etmeyip, gerçek hayatları göstermesi ile önemli bir çalışma.

Abdellatif Kechiche’in 2000 tarihli “La Faute à Voltaire” (Kabahat Voltaire’de) filminde de oynayan ve 2006’da hayatını kaybeden Tunuslu oyuncu Mustafa Adouani; yönetmenin yakın dostu olan, bu filmde Gruault karakterini (Hikâyenin başında karşımıza çıkan ve Slimane’ın patronu olan adam) canlandıran ve çekimler sırasında vefat eden Francis Arnaud ve Kechiche’in kendi babasına ithaf edilmiş film. Bu üç ismin ortak bir özelliği var; Kechiche başta babasının oynamasını planlıyormuş Slimane karakterini ama çekimler başlamadan hayatını kaybetmiş babası. Bu kez Adouani’yi düşünmüş yönetmen ve hatta onunla çekimlere başlamış ama bu oyuncu da hastalanıp kısa sürede ölmüş. Arnaud ise yönetmenin ifadesi ile, “sinema tutkusunu ona geçiren” kişi olarak bir baba rolüne sahip olmuş hayatında. İşte kısa süre içinde ardı ardına yitirdiği üç babaya adanan ve kadının klişe tasvirlerin aksine, Doğulu bir aile içindeki gücünü vurgulayan bu yapıtı ile Kechiche hayli kişisel diyebileceğimiz başarılı bir sonuca imza atıyor. Görülmeli!

(“The Secret of the Grain” – “Balıklı Bulgur”)

Metropolitan – Whit Stillman (1990)

“Burjuva kavramı hemen hep aşağılamak için kullanılageldi. Oysa son dört yüzyılda uygarlığımız için iyi olan ne olduysa hemen hepsi burjuvazi sayesinde gerçekleşti. “Burjuvazinin Gizli Çekiciliği”adındaki Fransız filmini bilirsiniz. Filmin adını ilk duyduğumda, “Nihayet birisi burjuvazi hakkındaki gerçekleri anlatacak” diye düşünmüştüm. Ne büyük bir hayal kırıklığıydı. Burjuvazinin bundan daha haksız ve eksik bir portresini hayal etmek zor”

Princeton’da okuyan bir orta-sınıf öğrencinin aralarına karıştığı yüksek burjuvazinin gençleri ile yaşadıklarının ve iki aşk arasında kalmasının hikâyesi.

Whit Stillman’ın Oscar’a aday gösterilen orijinal senaryosunu yazdığı ve yönetmenliğini üstlendiği bir ABD yapımı. Stillman’ın ilk sinema filmi olan yapıt 1994 tarihli “Barcelona” ve 1998 yapımı “The Last Days of Disco” ile birlikte bir üçlemeyi oluşturan bir çalışma. Tümü komedi-dram karışımı bir türe sahip olan filmlerin bu ilkinde Stillman düşük bir bütçe ile Amerikan burjuva dünyasına sokuyor bizi ve genç karakterleri üzerinden entelektüel göndermeleri de olan eğlenceli bir hikâye anlatıyor. Bol konuşmalı film aksiyon meraklılarını yorabilir ama hemen tümü oyunculuğu ilk kez deneyen bir genç kadroyu ustalıkla kullanıyor yönetmen ve büyüme hikâyesi olarak da değerlendirilebilecek yapıtında -öykü 1990 başlarında geçse de- davranışlar, duygular ve anlayışlar üzerinden bakıldığında, daha eski dönemlere ait görünen hayatları çekici bir şekilde mercek altına alıyor.

Evini satarak ve yakınlarından da topladığı para (210 Bin Dolar gibi bir Amerikan filmi için oldukça düşük bir tutar) ile çekmiş filmi Stillman. Başlangıçta düşüncesi 1960’larda geçirmekmiş hikâyeyi ama bütçe kısıtı nedeni ile vazgeçmek zorunda kalmış bundan; ne var ki hikâye, karakterler, davranış biçimleri ve karakterlerin dert edindikleri bırakın 1960’ları, çok daha eski dönemleri hatırlatıyor ve hatta hikâye boyunca adı sık sık konuşmaların ve tartışmaların konusu olan Jane Austen romanının bir uyarlamasına tanık olduğunu düşündürtecek kadar bir “dönem filmi” havası taşıyor bu yapıt. Erkeklerin hep smokinli veya takım elbiseli olduğu, kadınların ise gece kıyafetlerini sırtlarından hiç çıkarmadığı bir yüksek burjuva ortamında geçen hikâyede karakterlerini adeta tipik bir 19. yüzyıl ortamına bırakıyor Stillman ve buna rağmen bir yandan da modern bir havaya sahip olabilmesini sağlıyor filmin. Hatta bir düellonun yerini alabilecek bir kavga bile var filmde. Bu da beklenebileceğinin aksine, tuhaflığın neden olabileceği bir soruna yol açmadığı gibi, film bu zıtlıktan hafif mizahına da yansıyan bir çekicilik kaynağı yaratmayı başarıyor. Aşklar, ihanetler, dedikodular, kadın-erkek çekişmeleri vb. konular ile bir Austen romanı 1990’ın ABD’sine taşınmış ifadesi ile özetleyebiliriz bu durumu ve filmin özellikle eleştirmenlerin takdirini toplayan senaryosunun başarısı da bu sonucu oldukça doğal gösterebilmesi seyirciye.

Gerek Tom Judson ve Mark Suozzo imzalı orijinal müzikleri ve gerekse soundtrack için seçilen şarkıları ile de bu “eski” havayı koruyan film Tom adındaki ve orta sınıftan bir gencin bir gece tesadüfen karşılaştığı yüksek tabakanın gençlerinin arasına karışınca yaşananları anlatıyor temel olarak. Herhalde burjuva sözcüğünün en çok kullanıldığı Amerikan filmi olan yapıtın kahramanı olarak tanımlayabileceğimiz Tom (kariyeri sadece iki sinema filmi ile sınırlı olan Edwards Clements hoş bir sadelikle canlandırmış karakterini) kendisini Fourierci bir sosyalist (Fransız filozof Charles Fourier “ütopyacı sosyalizm”in kurucularından biri) olarak tanımlamaktadır. İçine girdiği grubun üyelerinin aksine zengin değildir ve zengin bir semtte değil, “Manhattan’ın batı yakası”nda oturmaktadır. Yüksek burjuva sınıftan olan diğer gençler de onun gibi entelektüel yanları olan karakterler ve hikâyenin başından sonuna tanık olduğumuz tüm sohbetlerde gençlere özgü aşk, romantizm ve hatta seks gibi konular kapsansa da, toplumsal düzenle ilgili farklı saptamalar ve sorgulamaları da yapmaktadırlar sürekli olarak. Stillman’ın senaryosu alt ve orta sınıfların dertlerinden uzak hayatlar yaşayan bu gençlerin (Tom dışında elbette; sonuçta onun anne ve babası ayrılmışlardr, babasından hiç ilgi görmezken, kendisi de annesinin verdiği para ile yaşamaktadır) sohbetlerini ve tartışmalarını bir yandan tüm ciddiyetleri ile gösterirken, diğer yandan meselelerinde derinleştikçe gerçek hayattan kopukluklarını da hissettiriyor bize. Tüm o gençler sadece yaşlarına özgü konularda konuştukları zaman daha gerçek bir görünüme kavuşuyorlar ve onları alıp rahatlıkla bir Austen romanının karakteri yapabilecek olmanızın gösterdiği gibi, diğer zamanlarda kurgusal bir hâle bürünüyorlar.

Sinemadan edebiyata sosyolojiden toplumsal ilişkilere uzanan sohbetlerden örülü örtü üzerlerinden kaldırıldığında aslında “boş meselelerle” meşgul oldukları ve dışarıdaki gerçek insanların gerçek hayatlarından soyutlanmış bir şekilde yaşadıkları söylenebilir tüm bu gençlerin; hatta kimi davranışları ile gençlere öykünen çocuklar oldukları bile söylenebilir. Whit Stillman’ın ilk filminde yakaladığı başarının arkasında, günümüzde geçen bir dönem filmi havasını çarpıcı bir şekilde yaratabilmesi kadar, bu genç karakterler üzerinden bir yüksek burjuva hikâyesini yargılamadan ve değerlendirmeyi seyirciye bırakarak anlatabilmesi de yatıyor olsa gerek.

Senaryonun “şov” yapma fırsatı vermeyen sade havası oyunculuklara da olması gerektiği şekilde yansımış ve tüm kadro kendi gerçek hayatlarındaymış havasında ve oldukça sade performanslar verirken, Tom rolündeki Edward Clements ve sinema kariyeri diğerlerine göre çok daha uzun ve kalıcı olan ve Charlie karakterine hayat veren Taylor Nichols bir adım öne çıkıyorlar senaryonun da katkısı ile. Yönetmenin sonraki filmlerinde de aynı oyunculardan bolca yararlanmış olduğunu da, filmin bir üçlemenin parçası olduğu düşünüldüğünde ilginçlik kazanan bir not olarak ekleyelim. Mizah havasının çekici bir melankoliyi de barındırdığı filmin Woody Allen yapıtlarından Eric Rohmer’in hikâyelerine uzanan farklı havalara da sahip olduğunu da söylemek mümkün. Charlie ile Tom’un bir barda karşılaştığı ve bir bakıma onların geleceği gibi görünen otuzlu yaşlarındaki bir adamın dediği / ima ettiği gibi hayatta kalmak için uzlaşmak ve gerçekçi olmak gerektiğini ve gençlik döneminin hayallerinin geri gelmemek üzere yitirileceğini hatırlatan bu Stillman yapıtı ilginç bir yapıt özetle söylemek gerekirse.

Maeve – Pat Murphy / John Davies (1981)

“Erkeklerin kadınlarla ilişkisi İngiltere ile İrlanda’nın ilişkisi gibi: Kadınların sahibiymişsiniz gibi davranıyorsunuz. Bir orduymuş gibi bizi işgal ediyorsunuz”

1980’li yılların başında bir yıl aradan sonra ve bir haftalığına Londra’dan Belfast’a dönen İrlandalı bir genç kadının şehrin politik ve dinsel bölünmüşlüğünün sıkıntılarını ve çocukluk anılarının travmalarını tekrar yaşamasının hikâyesi.

Orijinal senaryosunu Pat Murphy’nin yazdığı, yönetmenliğini Murphy ve John Davies’in birlikte yaptıkları bir Birleşik Krallık, İrlanda ve Avustralya ortak yapımı. Farklı karakterler arasındaki diyaloglar üzerinden 1981’deki Belfast’ın kaos günlerinin bir resmini çizen film uzun yıllar önce başlamış olan bir sorunun neden olduğu toplumsal travmayı bireyleri öne çıkararak, daha da önemlisi genç kadın karakteri üzerinden oluşturduğu feminist bir bakışla ele alıyor ve İrlanda’nın bölünmüşlüğünü ve katolik-protestan ayrımını ele alan diğer örneklerden ayrı bir yerde durmayı başarıyor. Entelektüel bir sorgulamayı odak noktası yapan film, kadının erkek karşısındaki konumunun İrlanda sorununun potansiyel çözümlerinden bağımsız bir mücadele gerektirdiğini vurgulaması ile tartışmalı bir alana çekinmeden el atan ilginç bir yapıt.

Sokaktaki bir arabaya bomba yerleştirilmiş olması nedeni ile askerlerin evinden derhal uzaklaşması için uyardığı bir adamın görüntüsü ile açılıyor film. Adam (Mark Mulholland) filme adını veren Maeve adındaki genç kadının (Mary Jackson) babasıdır; eşi (Trudy Kelly) ve küçük kızı Roisin (Brid Brennan) ile birlikte Belfast’ın her daim hareketli ve silahlı askerlerin gezindiği bir bölgesinde yaşamaktadır. Maeve şehrin politik ve sosyal kaosundan kaçarak Londra’ya yerleşmiştir ve bu bir haftalık ziyaretinde eski erkek arkadaşı (John Keegan) ile de görüşecektir tekrar. Murphy’nin senaryosu genç kadının zaman zaman araya giren çocukluk anıları ile birlikte İrlanda’nın bölünmüşlüğünü ele alırken, odak noktası olarak genç kadın ile sevgilisinin görüş farklılıklarından kaynaklanan tartışmalarını alıyor. Film Katolik ve Protestan çekişmesini, sokaklarında sürekli askerlerin gezindiği bir bölgede yaşamayı ve “tarafsız” kalmanın en az bir taraf tutmak kadar tehlikeli olabileceği bir atmosferi hep hissettiriyor; ama hikâye asıl olarak, kadının bu soruna cevap olabilecek her farklı çözümde kadının cinsiyetinden kaynaklanan sıkıntılarının değişmeyeceğini öne çıkarıyor. Maeve’in bu konudaki feminist görüşleri eski sevgilisininkileri ile örtüşmemektedir. Erkek kadınların haklarını hep en önde tutan sevgilisini kadınları adeta “ayrı bir millet” olarak görmekle eleştirmektedir örneğin. Bu tartışma kuşkusuz politik hemen her sorun için verilen savaşın bir parçası olarak, sadece İrlanda sorununa özgü bir durum değil. Örneğin sınıf mücadelesinin kadınları da özgürleştireceği ya da en azından bu mücadele kazanılmadan kadınların özgürleşemeyeceği düşüncesi (çünkü örneğin emekçileri sömüren kapitalizmin kadını da bedeni ve cinsiyeti üzerinden bir sömürü kaynağı olarak kullandığı savı) ile kadının özgürlüğünün, içinde bulunulan sosyal, politik ve ekonomik düzen ne olursa olsun, her zaman mücadele gerektirdiği düşüncesi her zaman bir tartışma konusu olmuştur. Burada ise kadının çatıştığı erkek bir politik düzeninde peşinde olmaktan çok, Kuzey İrlanda’nın İrlanda’nın parçası olması için mücadele eden birisi ama tartışma elbette benzer bir içerik taşıyor.

Katolikler ve Protestanlar arasındaki ve İngilizlerin de taraf olduğu çatışmaların toplumun genlerine yerleştiğini gösteren farklı örnekler var filmde. Örneğin bir baba kendisinin karakol bombaladığı yaştaki oğlunun yeterince eylemci olmamasından yakınıyor veya yaşlı bir adam kendi babasının 1920’lerdeki çatışmalarda öldüğünden söz ediyor. Bu bağlamda Maeve karakterinden duyduğumuz şu sözler hikâyenin temel meselelerinden birine işaret ediyor: “Ben şunu demek istiyorum: Geçmiş bugünü okumanın bir yoludur ama insanı sadece yeni şeylere açarsa özgürleştirir”. Maeve geçmişten beslenmeyi ama onu geride bırakmayı öne çıkararak İrlanda meselesine yeni bir bakışla bakmanın gereğini işaret ediyor sanki. Burada filmin özellikle muğlak bıraktığı bir alan var aslında; Maeve’in feminist söylemi ve yaşanan çatışmalı ortam vs. arasında hikâye bir çözüme işaret etmiyor ya da sorun bir çözümün işaret edilemeyeceği kadar derin ve karmaşık demek istiyor belki de Pat Murphy bize.

Yönetmenlerin sinema dili görsel açıdan özel bir çekicilik barındırmıyor gibi ama filmin vurgulamayan, tarafsız bir konumdan bakan ve ele aldığı meseleye özen ve saygı ile yaklaşan tavrına uygun bir mizansen kurulmuş. Profesyonel ve amatör oyuncuların birlikte kullanıldığı ve dönemin pek çok filminin aksine -Belfast’ta geçen bir hikâyeyi anlatmak için- Dublin’i değil, Belfast’ı kullanmaktan çekinmeyen (sonuçta çatışmaların devam ettiği günlerden söz ediyoruz) filmin yönetmenlerinden Murphy çekimlerde “Belgesel gerçekçiliğin en değerli kurgu” olduğunu düşünerek hareket ettiğini söylemiş ki gerçekten de bu yaklaşımı tam anlamı ile hissetmek mümkün tüm hikâye boyunca. Maeve karakterinin bu gerçekçi yaklaşım içinde geçmişi, bugünü ve geleceği sorgulayan (ve sorgulatmaya çalışan) tavrı daha da değerli bir dürüstlük kazanıyor kuşkusuz; onun kız kardeşi Roisin’e Belfast’ın, şehrin bölünmüşlüğünün ve geçmişin travmalarının bir anlamlı ve çekici gelecek sunamamasının neden olduğu karanlığı da daha güçlü bir şekilde hissetmenizi sağlayabiliyor film böylece.

Filmin zaman zaman ham bir havaya büründüğünü söylemek de gerekiyor. Sinema sanatı açısından bu tam olmamışlık hâli Pat Murphy ve John Davies’in yapıtının daha güçlü bir esere dönüşmesine de engel olmuş açıkça söylemek gerekirse. Hikâyedeki tartışmaların, görüşü ne olursa olsun herkesin bir şekilde yüzleşmek zorunda olduğu “Peki ne yapmalı?” sorusuna bir cevabının olmaması ise anlaşılır olsa da, öte yandan bir yarım kalmışlık havası da veriyor filme. Çok düşük bir bütçe ile ve 16mm formatında çekilen filmdeki Maeve karakterinin Murphy açısından bazı otobiyografik öğeler de taşıdığını belirterek, bu ilginç yapıtı rahatlıkla önerebiliriz “düşünen ve düşündürten” eserlerden hoşlananlara.

Kapurush – Satyajit Ray (1965)

“Ben hiç evlenmedim. O günden sonra ne kadar acı çektiğimi bilemezsin, ne kadar zor geldiğini. Af dilemeye bile fırsat bulamadım”

Bir korkaklık sonucu ayrılan bir erkek ile bir kadının yıllar sonra tekrar karşılaşmalarının hikâyesi.

Hint yazar, şair ve sinemacı Premendra Mitra’nın öyküsünden sinemaya uyarlanan, senaryosunu yazan Satyajit Ray’ın yönetmenliğini de yaptığı bir Hindistan yapımı. Bir seçim (ya da bir eylemsizlik) nedeni ile yıllar önce ayrılan iki âşığın uzun bir süre sonra tesadüfen karşılaşmalarını anlatan film kaçırılan bir fırsatı tekrar yakalama olasılığını anlatan, alçak gönüllü ve parlak bir sinema örneği. Dili, atmosferi ve biçimsel özellikleri ile, edebiyattaki hikâye türünün sinemadaki karşılığı olarak gösterilebilecek film hemen tamamı üç karakter arasında geçen, sade bir gerilimin başarı ile inşa edildiği ve başta Hitchcock olmak üzere batılı sinemanın örneklerine hayli yakın duran ilginç bir çalışma.

Genç bir senaryo yazarı (2020’de COVID-19 nedeni ile hayatını kaybeden Soumitra Chatterjee) arabasının bozulması nedeni ile geceyi tamircide tanıştığı ve kendisini davet eden bir çay yetiştiricisinin (Haradhan Bannerjee) evinde geçirir ve orada üniversite yıllarında sevgili oldukları ve şimdi ev sahibinin eşi olan kadınla (Madhabi Mukherjee) ile karşılaşır. Geriye dönüşle ayrılmalarının nedeni olan “korkak”lığa tanık olduğumuz bu iki insandan erkek -kadının mutlu bir evliliği olmadığını düşünerek ve buna inanarak- tekrar bir araya gelebileceklerini umut eder. Evet, tüm hikâye bu kadar ve oldukça “basit” bu öyküyü Satyajit Ray doğru bir sadelikle oldukça etkileyici bir sinema filmine dönüştürüyor.

Yıllar önceki ayrılığın nedeni olan ve filme de adını veren korkaklığın (ve bununla birlikte bencilliğin) sonucunun değiştirilip değiştirilemeyeceği hikâyenin gerilimini yaratan tek unsur değil; Satyajit Ray ve görüntü yönetmeni Soumendu Roy’un kurduğu görsel atmosfer Hitchcock filmlerine aşina olanlara hemen tanıdık gelecek bir ustalıkla oluşturulmuş ve hikâyenin hiç düşmeyen geriliminin her an bir patlama noktasına ulaşabileceği duygusunu hep korumuş. Kısıtlı mekânlarda geçen film ağırlığı senarist üzerine kursa da, üç karakteri de özenle getiriyor karşımıza ve hem dile getirilenler hem de getirilmeyenler üzerinden sıkı bir gerilim duygusu yakalıyor. Yönetmenin kendisine ait olan müzik çalışması da tıpkı filmin dili gibi oldukça Batılı bir havaya sahip ve Ray’ın notaları neredeyse kameranın yaptığı gibi hikâyeye sağlam bir katkı sunuyor. Üç karakter de yöresel renkler kadar Batılı havalara da sahipler: İngilizcenin sık sık araya girdiği bir dil konuşuyorlar, ev sahibi bir Amerikan mizah dergisi olan “Cartoons and Gags” okuyor, radyoda klasik Batı müziği çalıyor ve Bengal sineması ve kültürü üzerine entelektüel içerikli sohbetleri oluyor örneğin. İşte tüm bunları bir araya getirince yerellikle bağını koparmasa da, Batı sinemasına hayli yakın duran bir film olduğunu söyleyebiliriz Ray’in bu çalışmasının.

Uzun bir aradan sonra yaşanan karşılaşmayı kadının soğukkanlılıkla erkeğin ise sonradan pişmanlık ve umut karışımı bir içerik alacak olan telaşla karşılaması ile başlayan gerilimden istasyondaki final sahnesine kadar gerilim duygusunu hep canlı tutmuş Ray. Başta piknik sahnesinin tümü olmak üzere, oldukça etkileyici anlarla karşımıza geliyor bu gerilim ve kamera açıları ile de destekleniyor bu atmosfer. Örneğin evdeki sohbetlerden birinde kamera koltukta oturan kocayı arkadan gösterirken, sonra yavaş yavaş kayarak misafirleri olan genç adamı sonra da kadını alıyor çerçevesi içine. Bu küçük ve hoş hareket aracılığı ile, iki karakter arasında bir ortaklığın ve kocanın tehdit kaynağı olabileceğinin duygusunu yaratıyor Ray. “Burası insana ne yapar, biliyor musunuz? İçirir ve içmeyi sevdirir… Bu kahrolası plantasyonda her kahrolası adam içer. Başka yolu yok” gibi diyaloglar aracılığı ile de film, yaşanan duygusal sıkıntıların yaratabileceği tehditleri ima ederek sözlerden de (ve bazen sessizliklerden de) ustalıkla yararlanıyor. Üç karakterin katıldığı piknik ise sadece Hitchcock’u değil, Fransız sinemasının gerilim ustalarını da hatırlatıyor sık sık. Çok başarılı bir bölüm bu ve Ray adına da çok parlak bir sonuç.

“Çok basit: Vicdanın varsa, endişelenirsin ve alkole gömülürsün”; koca söylüyor bunu karısının eski sevgilisi olduğunu bilmediği adama. Senarist alkole boğmamıştır kendini, aksine alkolle hemen hiç arası da yoktur üstelik. Buna karşılık vicdanında hep taşıdığı ve karşılaşma ile karşı konulamaz biçimde su üstüne çıkan yükü hep taşımıştır içinde. Bir zamanlar dokunmak için özlem duyulan bir elin şimdi bir başkasının omzunda olduğunu görmenin verdiği acı, adama korkaklığını ve bir o kadar da bencilliğini hatırlatarak yaralayacaktır onu ve işte bu duygu üzerinden bir vicdan hikâyesi anlatır bize Ray. Bunu yaparken usta sinemacı, yukarıda bir örneği verilen küçük oyunlara da başvuruyor etkileyici bir biçimde. Örneğin iki eski âşık arasında geçen hayli dramatik bir konuşmayı tüm gürültüleri ve çıkardıkları tozla gösterdiği araç dizisi ile bozuyor ve bir bakıma da bir imkânsızlığı ima ediyor sanki. İlginç bir yanı da filmin, koca karakterini gürültülü konuşması ve sık sık tekrarlanan kahkahası ile bir eğlence aracı olarak kullanırken, gerilimini eski âşığın yüzünden hiç eksiltmemesi; bu da dikkate değer bir sonuç koyuyor ortaya: Gerilimi sadece senarist ve seyirci olarak biz hissediyoruz ve bu da bizi bu genç adamla bir duygudaşlığın parçası yaparak onun yaşadıklarını çok daha içeriden hissetmemizi sağlıyor.

Filmin süreyi uzatmak adına zorlama yan öykülere başvurmaması da çok doğru bir seçim olmuş. Klasik oda müziği eserlerini bilenlerin fark edeceği gibi burada adeta bu yapıtların sinema versiyonunu yaratmış Ray: Az sayıdaki karakterle ve bir ana temadan hiç sapmadan anlatmış derdini çoğunlukla. Bu nedenle oldukça bütünsel görünen, dağılıp gitmeyen ve seyirciyi hep yanında ve belli bir odak noktasında tutmayı başaran bir çalışma çıkmış ortaya. 1965’te Venedik Film Festivali’nde ilk kez seyirci karşısına çıkan ve Ray için bir biyografi kitabı da (“Satyajit Ray: The Inner Eye” – 1989) yazmış olan Andrew Robinson’a göre yönetmenin beklediği ilgiyi görmeyen filmin değerinin daha sonradan kabul görmüş olmasının temel nedeni alçak gönüllü yapısı olsa gerek. Ray’in sosyal meselelere de dalan önceki filmleri kadar dramatik ve gösterişli olmayan bu “küçük” yapıt ustalıkla anlatılmış bir küçük hikâye olarak kesinlikle ilgiyi hak eden bir sinema yapıtı. Üç oyuncunun da sağlam oyunculuklar sunduğu ve karakterlerinin içlerine girmemizi sağladığı film Ray filmografisinin ihmal edilmemesi gereken örneklerinden biri.

(“The Coward”)