Gurbet Kuşları – Halit Refiğ (1964)

“Allah’ın izni ile şah olacağız İstanbul’da, şah!”

İşleri bozulunca Maraş’tan İstanbul’a göç eden bir ailenin büyük şehirde tutunmaya çalışırken yaşadıklarının hikâyesi.

Turgut Özakman’ın ilk kez 1961 yılında sahnelenen “Ocak” adlı oyunundan uyarlanan, senaryosunu Halit Refiğ’in yazdığı, diyalogları Orhan Kemal’in kaleminden çıkan ve yönetmenliğini Refiğ’in yaptığı bir Türkiye yapımı. Adını Orhan Kemal’in yine bir İstanbul’a göç hikâyesini anlattığı ve 1962’de yayımlanan romanından alan film ilk olarak 1964’te gerçekleştirilen Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Film ve Yönetmen ödüllerini kazanmıştı. Özellikle son bölümlerinde Refiğ’in politik ve toplumsal düşüncelerinin bir manifestosu hâlini -gereksiz bir şekilde-alan yapıt bir iç göç hikâyesi anlatırken, büyük şehirde savrulan yaşamlar üzerinden bir toplumsal bozulmayı sergiliyor seyirciye. Sinemamızdaki ilk göç hikâyelerinden biri ve bazıları önemli kusurları olsa da Yeşilçam’ın yüz akı örneklerinden biri bu ve politik ve sosyal sonuçları olan bir toplumsal olaya hak ettiği ciddiyet ile yaklaşması ile de hayli önemli. 27 Mayıs’tan sonraki yeni anayasa ile gelen “özgürlük alanı”nın doğal sonucu olarak bir atılım içinde olan sinemamızın 1960’larda peş peşe çektiği ve toplumsal sorunlara odaklı yapıtlardan biri olan çalışma iyi oynanmış ve yönetilmiş, ele aldığı meselesi bugüne de sarkan sonuçları ile önemli, izlenmesi gereken bir yerli film.

Maraşlı bir ailenin bireyleri işleri bozulunca tren ile İstanbul’a gelir ve şehre ilk adımlarını da Haydarpaşa Garı’nda atarlar. Baba Tahir (Mümtaz Ener), anne Hatice (Muadelet Tibet) ve dört yetişkin çocukları -Selim (Cüneyt Arkın), Murat (Tanju Gürsu), Kemal (Özden Çelik) ve Fatma (Pervin Par)- babanın garda söylediği gibi İstanbul’u “şah olacakları” bir yer olarak görmektedirler. Şehirdeki ilk tecrübelerinin, kaporasını vererek devraldıklarını düşündükleri bir oto tamirhanesi işinde aldatılmış olmalarının daha ilk günden gösterdiği gibi işleri hiç de kolay olmayacaktır ve ailenin çocukları savrulup gitmeye başlayacaktır birer birer. Köyden veya taşradan şehre göç eden bir ailenin başına gelenler edebiyatta ve sinemada pek çok kez anlatılmış bir öykü kuşkusuz. Bizde örneğin Reşat Nuri Güntekin’in “Yaprak Dökümü” adlı eseri ailenin üyelerinin İstanbul’da birer birer ve bir sonbahar yaprağı gibi düşmesini anlatır. Halit Refiğ’in bu filminin gösterime girdiğinde öykünmekle eleştirildiği Luchino Visconti başyapıtı “Rocco e i Suoi Fratelli” (Rocco ve Kardeşleri – 1960) güneyden Milano’ya göç eden bir ailenin benzer akıbetini getirir perdeye. Temel tema bu açıdan yeni görünmeyebilir ama Yeşilçam’ın bu meseleye gerekli hassasiyetle yaklaştığı ilk örnek olarak gösterilebilir bu yapıt kesinlikle; hikâyenin orijinal yanı ise yerel unsurları yakalamış olması ve içeridiği onca tutarsızlığa rağmen (ya da belki, tam da o sayede) yerli bir eser olmayı başarabilmesi.

Haydarpaşa’da başlayan ve yine orada biten filmde orijinal bir müzik yok; bunun yerine farklı yabancı eserler ve elbette telif dert edinilmeden bolca kullanılmış. Açılış jeneriğinde Melachrino Orkestrası’ndan “The Lonely Beach” kullanılmış, bir Rum karakterin olduğu sahnede Atina Senfoni Orkestrası’ndan “To Filima” geliyor kulağımıza ve bir başka sahnede de Mantovani Orkestrası’nın yorumu ile “Summertime in Venice” şarkısını duyuyoruz. “West Side Story” müzikaline ve şehirdeki “yoz partiler” sahnelerinde kullanılan “çılgın müzik”lere kadar uzanan bu tercihler kolaycılığın ve düşük bütçenin sonucu kuşkusuz. Bunun yanında film, müziği mesajının aracı olarak da değerlendirmiş. Örneğin bir parti sahnesinde masum kız kendisini içirerek yoldan çıkaranların teşvik etmesi ile çiftetelli oynuyor; bu yerli melodi onun masumluğunun son göstergesi oluyor çünkü onun gördüğü ilgiyi kıskanan ve elbette sarışın olan bir kadın müziği değiştirtiyor ve bir yabancı şarkı (Charly Tabor’un trompetinden yayılan melodileri ile “Wonderland By Night”) eşliğinde striptize başlıyor. Biraz fazla sembolik bu kullanım şekli elbette ama filmde bu açıdan daha da rahatsız edici olan bir başka sahne var: “To Filima” şarkısının kullanıldığı sahnede bu müziğin seçilme nedeni çok yanlış bir düşüncenin sonucu; bu şarkı o Rum karakterin yabancılığını, bu topluma ait olmadığını vurgulamak için seçilmiş ve Refiğ açıkça bir gayrimüslim düşmanlığına imza atmış böylece. Eğer şarkı Türkiye’de yaşayan Rumlara ait bir eser olsa doğru olabilirdi bu seçim ama burada sadece melodinin Yunanca olması tercih nedeni olmuş. Bu eleştiriyi (ya da “niyet okuma”yı) rahatlıkla yapabiliriz çünkü aynı Rum kadın filmdeki en önemli kötülüklerden ve ahlâksızlıklardan birinin de sahibi ve film onun itirafını bize gösterdiği sahnede arka plana bir kiliseyi özellikle yerleştiriyor ve açık bir gayrimüslim düşmanlığı yapıyor.

Biri kadın, üçü erkek dört çocuğun her biri farklı sahnelerde anlatıcı rolünü üstlenmişler; hem böyle bir anlatıcıya herhangi bir ihtiyaç yokmuş hem de seyircinin kafasını karıştırabilecek bir tercih yapmış Refiğ nedense. Senaryonun asıl problemlerinden biri ise son bölümlerde çıkıyor karşımıza; evin küçük oğlu, onun kız arkadaşı ve bu kadının babası üzerinden ve bir parça mesajvari diyaloglarla Refiğ toplumsal manifestosunu ilan ediyor adeta. “Biz kabına sığmayan bir ırkız. Bir yerde uzun bir süre oturamayışımız Orta Asya’dan beri süregelen bir vasfımız, daha doğrusu akıncı ruhumuz galiba. Atalarımız bu ruhla Orta Asya’dan Anadolu’ya gelmişler, Anadolu’dan yine bu ruhla Avrupa’ya geçmişler, medeniyet taşımışlar” sözlerini oğlanın sevgilisinin babasından dinliyoruz ve onunla oğlan arasındaki göç konuşmaları sinema açısından zayıf, kitabî bir bölümden öteye geçemiyor. Filmdeki ailenin Maraş’tan İstanbul’a göçünün arkasında yatan ekonomik nedenle hiçbir ilgisi yok bu cümlelerin ve 1950’lerde Demokrat Parti iktidarı ile hızlanan şehirleşme ve şehirdeki iş gücü ihtiyacının “taşı toprağı altın İstanbul” efsanesine dönüşerek neden olduğu iç göçün de akıncı ruhu ile bir ilgisi yok. Refiğ’in burada kendi ulusalcılığının izlerini yaratmaya çalışması zorlama bir yoruma yol açmış. Finalde iki genç doktor adayının “milliyetçi ve yerli” dönüşümü de (özellikle kadınınki) yine eğreti duruyor benzer bir şekilde.

“Biz kendi imkânlarımızla savunma hâlinde yaşaması gereken bir aileyken, taarruza kalktık” diyor ailenin küçük çocuğu finalde. Köyünde / kasabasında kalıp “yerli ve millî” değerlerini savunması gerekirken, yozlaşmış büyük şehri fethetmeye ve oranın şahı olmaya uğraşan ailelere bir eleştiri getiriyor Refiğ bu cümlelerle. Evet, bu da doğru boyutları olan bir görüş ama iç göçün arkasındaki ana nedenlere (yoksulluk ve şehirleşmenin doğurduğu iş gücü talebi) hiç değinmeden anlatılması hikâyenin, eleştiriyi hak ediyor. Halit Refiğ 1967’de yazdığı ve “Ulusal Sinema Kavgası” adını taşıyan kitabında da yer verdiği “Sinemamızın Elli Birinci Yılı” başlıklı yazısında senaryoya kaynak olan Turgut Özakman oyununun “yerli özellikler taşımadığı”nı söylüyor. Bu oyunu yerlileştirirken ruhunu epey değiştirmiş Refiğ ve öyküyü kendi görüşleri doğrultusunda radikal bir biçimde değiştirmiş. Tüm bu eleştiriler yönetmenin sinema ruhu olmayan bir propaganda eseri yarattığı düşüncesine yol açmamalı ama; çünkü hem sinemamızın çok eksik olduğu ve bu eksikliği de hâlâ gider(e)mediği bir alana cesaretle ve yüzeysel olmayan bir şekilde el atıyor film hem de Refiğ’in yönetmenlik çalışması hayli sağlam ve hikâyesine inandığını her karesi ile belli ediyor. Üstte belirtilen yazısında “Çekiminin sonlarına doğru yapımcısının malî bir kriz içine girmesinden dolayı… bazı sahneleri çekilememiş ve gerektiği gibi seslendirilememişti” dediği film sinemamızın alçak gönüllü koşullarının etkisini hissettirse de oyuncularının performansı ve Refiğ’in ustalığı bu problemleri önemsiz kılmış çoğunlukla.

Cüneyt Arkın’ın yıldızını parlatan film olarak tanımlanan “Gurbet Kuşları”nın oyunculuk açısından asıl parlayan ismi Tanju Gürsu olmuş ve hırsı, açlığı ve maçoluğu ile duygularının arasında kalıp tutarsız davranışlar içinde bocalayan karakterini güçlü bir şekilde canlandırmış. Senaryonun Rum karakter üzerinden ortaya -farkında olmadan- döktüğü gayrimüslim düşmanlığına ek olarak kadın karakterleri çoğunlukla sanki sadece o cinsiyete özgüymüş gibi gösterdiği namus kavramı üzerinden sınıflandırması da problemli. Şehirli insanların çoğunluğunun hikâyedeki kadar sefih ve yozlaşmış olduğu bakışını taşıması ise yüceltilen “Anadolu saflığı”nın uzantısı olsa gerek ki bu da çoktan boşa düşmüş bir efsane elbette. Erkek karakterlerin ikisini, parçası oldukları ahlâksızlıkları üzerinden eleştirirken elini hafif tutan film, kadınlar için aynı hassasiyeti göstermiyor ne yazık ki ve geleneksel ahlâk anlayışının tuzağına düşüyor.

Haybeci lakaplı karakterin hikâyenin başında trene kaçak binen parasız bir yolcuyken finalde “gecekondu mahallesi olan” bir zengin adama dönüşmesi eleştirisinde de bir tutarsızlık var. Bu karakterin başarısını basamakları birer birer çıkmasına bağlayarak bu yöntemi bir doğru olarak mı işaret ediyor film, yoksa şehirde tutunabilmek için onun gibi kurnaz ve bir parça da üçkağıtçı olmak gerektiğini belirterek bir yozlaşmayı mı anlatıyor, anlaşılmıyor açıkçası. Anneye hediye edilen Kur’an, genç doktor çift üzerinden “ideal Türk çift” örneği verilmeye soyunulması ve zengin babanın yoksul aileye uzun vadeli ve ucuz kredi vermesi üzerinden dile getirilen “zengin ve yoksul el ele” zorlamasının da aralarında olduğu ve Refiğ’in dünya görüşünün uzantıları olan pek çok unsuru da anmak gerekiyor.

Filmin ideolojik bağlamdaki tutarsızlıkları ve yanlışları bir yana, Halit Refiğ’in yapıtı sinemamızın önemli çalışmalarından biri. Başladığı yerde, Haydarpaşa Garı’nda biten filmin son sahnesi gündeme getirdiği problemin boyutunun artarak süreceğini, çünkü -senaryoda eksik tanımlanmış olsa da- kaynak olan sorunların devam edeceğini başarılı bir şekilde gösteriyor. Ailenin tüm çocuklarının yüzleştiği ve bir binanın terasında geçen sahnede de Refiğ’in usta yönetmenliğine tanık oluyoruz ve Yeşilçam’dan böylesine başarılı bir bölümün çıkabilmiş olmasına hayret ediyoruz. Aile üyelerinin yanında Filiz Akın (Kemal’in kız arkadaşı), Sevda Ferdağ (Murat’ın tutulduğu pavyon kadını), Önder Somer (Fatma’yı baştan çıkaran adam), Hüseyin Baradan (Haybeci) ve Gülbin Eray (Despina) gibi çekici bir kadrosu da var filmin ve özellikle Sevda Ferdağ performansı ile öne çıkıyor bu kadro içinde. Bugün için hayli edepli görünse de, dönemin Türkiye’si ve Yeşilçam için hayli cüretkâr sayılabilecek sahnelerinde erotizme de göz kırpan filmin kaynak olan Özakman oyunundan oldukça farklılaştığını da belirtmek gerekiyor. Oyun aile içindeki dağılmayı ekonomik nedenlere bağlarken temel olarak, dayanışma ve sevgi gibi hususları da öne çıkarıyordu; Refiğ’in senaryosu ise İstanbul’u sefih bir cehennem olarak gösterirken, yabancı olana karşı yerliyi öne çıkaran mesajlar üzerinden ilerliyor. Yönetmenin “Ulusal Sinema” olarak isimlendirdiği ideolojisine uygun bir seçim bu elbette. “Yerinden oynayan yetmiş kazaya uğrar, en küçüğü ölüm” atasözünü hatırlatacak bir şekilde köylülere yerinizden kıpırdamayın diyor sert bir netlikle Refiğ ama bunu mümkün kılacak bir yolu göstermiyor (eğer zengin ama muhafazakâr ailenin verdiği uzun vadeli borcu bir yol olarak ciddiye almayacaksak!).

Evet, kusurları olan bir yapıt bu ama bu kusurları ortaya koymak için yapılması gereken okumanın bile tek başına göstermeye yettiği gibi, kesinlikle sinemamızın önemli çalışmalarından biri aynı zamanda. Bir zamanlar ülkemizde işte bu filmin de bir örneği olduğu gibi sinemada toplumsal gerçekçiliğin peşinde olunduğunu ve bir meselesi olan yapıtların ne kadar gerekli, yol gösterici ve zihin açıcı olduğunu hatırlamak için de görülmesi gerekli bir yapıt özetlemek gerekirse.

J’Accuse – Roman Polanski (2019)

“Suçum ne, biliyor musun? Onurumuzu korumanın, körü körüne bağlılıktan daha önemli olduğuna inanmam”

Casusluk yaptığı gerekçesi ile rütbeleri sökülen ve hapse atılan Fransız subayı Alfred Dreyfus’un davası üzerinde çalışan Picquart adındaki subayın araştırmalarının hikâyesi.

İngiliz yazar Robert Harris’in, arkadaşı Roman Polanski’nin Dreyfus davasına olan ilgisinden esinlenerek yazdığı “An Officer and a Spy” adlı romandan uyarlanan senaryosunu yine Harris’in yazdığı, yönetmenliğini Polanski’nin yaptığı, Fransa ve İtalya ortak yapımı bir film. Sessiz dönemden başlayarak daha önce de sinemanın ilgi alanına giren Dreyfus davasını konu edinen şimdilik bu son film Venedik’te Jüri Ödülü’nün yanında sinema yazarlarının verdiği FIPRESCI ödülünü de kazanmıştı. Hikâyenin asıl kahramanını değil, onun davasındaki yargılamanın âdilliğinden kuşkuya düşen Picquart’ı ön plana çıkaran film sade bir dil ile eski klasiklerin havasını seçmeyi tercih eden ve güvenli sularda kalarak -olumsuz anlamda- bir parça şaşırtan bir yapıt. Önyargıların, öteki olarak görülene karşı yürütülen linç kampanyalarının ve “devletin çıkarları” uğruna yok edilen bireysel yaşamların kurbanı olan karakterlerden birinin hikâyesi etrafında dönen film özelikle bir özdeşleşmeden uzak durma çabası, geniş kitlelerin nasıl kolayca manipüle edilebileceğini göstermesi ve Polanski’nin yılların tecrübesi ile hikâyesini hiç aksamadan anlatabilmesi ile ilgiyi hak eden bir çalışma.

5 Ocak 1895 tarihinde açılıyor film. Arka planda Eyfel Kulesi’nin göründüğü çok büyük bir kışlanın avlusundaki bir “rütbe sökme” törenini izliyoruz. Kılıcından, rütbelerinden ve rütbesini gösteren tüm sembollerden arındırılan subayın adı Dreyfus’tur ve şöyle haykırmaktadır töreni avludan izleyen rütbeli ve rütbesiz yüzlerce askere ve avlunun dışından aleyhinde tezahürat yapan halka: “Asker! Bir masumun rütbesi sökülüyor. Bir masumun onuru kirletiliyor. Yaşasın Fransa, yaşasın ordu!”. Dreyfus Yahudidir ve politik mahkûmların gönderildiği Fransız Guyanası’na bağlı Şeytan Adası’ndaki bir cezaevinde çekecektir cezasını. Polanski’nin filmi Dreyfus’u gösteren bu sahne ile açılsa da, hikâyenin asıl baş karakteri olarak, onun askerî akademide hocası olan ve askerî istihbarat örgütünün başına geçirilen Picquart’ı seçiyor ve onun Dreyfus davasının adalet kurallarına uygun olarak yürütüldüğü konusundaki kuşkularının üzerine gitmesini anlatıyor. Filmin Fransızca orijinal ismine adını veren “J’Accuse” başlıklı ünlü açık mektubu üzerinden -pek de doyurucu olmayan bir biçimde- Zola’yı ve diğer başka tarihî kişilikleri de bünyesine katan senaryo, duygusal zorlamalara ve ajitasyonlara başvurmaması ile takdiri hak etse de, bir yandan da zaman zaman bir ansiklopedi kuruluğuna bürünmüyor da değil.

Belki de filmin hikâyesi açısından en önemli eksikliği dönemin politik ve toplumsal koşullarının oluşturduğu arkaplanla pek ilgilenmemesi ve Dreyfus’a “Yahudileri sevmediğini ama bunun onlara haksızlık yapacağı anlamına da asla gelmeyeceğini” söyleyen Picquart’ın bu sözleri ile somut karşılıklarından birini bulan Yahudi karşıtlığını öne çıkarması sadece. Film de aslında Dreyfus’tan çok Picquart’ın hikâyesi olarak ilerliyor ve öyle ki onun özel hayatındakiler Dreyfus’un kendisinden daha çok geliyor karşımıza. Kötü işleyen ve / veya çarpıtılan adelet mekanizmalarının güçlülerin elinde ve masumların aleyhine nasıl ölümcül bir silaha dönüşebileceğinin örneklerinden biri olan bu davanın kurbanının değil, gerçeğin peşine düşeninin öne çıkarılmasında temel olarak bir sakınca yok elbette; ama tıpkı filmin adı Zola’nın mektubunun başlığı olsa da odak noktasının bu mektup değil, Picquart’ın “dedektiflik” çalışması olması ve Zola’nın kendisinin de öylesine görünüp kayboluvermesi gibi senaryo tam olarak ne anlatacağını çok iyi seçememiş gibi görünüyor.

Sahte veya savunmanın görmesine izin verilmeyen delliler, âdil yürütülmeyen duruşmalar, tek hedefi suçlu olduğuna önceden karar verilmiş olanları cezalandırmak olan davalar ve bu davalara önyargıları ile destek olan kamuoyu… tüm bunlar ülkemiz için hiç de yeni şeyler değil kuşkusuz; bu bakımdan hikâye bizim için ayrıca önem taşıyor ve Polanski bu bir parça kuru görünen hikâyeyi tecrübesi ile ilgi çekici kılmayı başarıyor. Örneğin Dreyfus’un mahkûm edildiği davada kritik bir rol üstlenmiş olan bir el yazısı uzmanının çalıştığı yerde bir adamın kafatasını ölçerken görülmesi, yaşananlarda kurbanın Yahudi olmasının taşıdığı kritik önemi ima eden önemli bir sahne. Çok daha çarpıcı bir örnek ise, ordunun üst düzey generalleri duruşma salonuna girerken kalabalık bir kitlenin onları alkışlarla ve “Yahudilere ölüm” (Burada Yahudi sözcüğü yerine egemen güçlerin ve onların manipüle ettiği kitlelerin nefret nesnesi olan başkalarını da koyabilirsiniz rahatlıkla) sloganları ile karşıladığı sahne. Benzeri başka örnekler de var filmde ve geri dönüşlerde bir parça yorgun görünen bir dili olsa da, Polanski filmini ilgi ile seyrettirmeyi başarıyor bu sahneler sayesinde.

1977’de on üç yaşındaki bir kız çocuğuna uyuşturucu vererek tecavüz etmekle suçlandığı ABD’ye giremeyen ve hatta kendisini arandığı ABD’ye iade edebilecek ülkelerden de uzak duran Polanski’nin konuşmalarında kendi hikâyesini (ve yargılanmasını) Dreyfus’unki ile özdeşleştirmesi ise oldukça benmerkezci bir davranış elbette. #MeToo hareketinin de etkisi ile Polanski filmin festival gösterimlerinde ve tanıtımlarında çeşitli protestolarla karşılaşmıştı. Örneğin, Venedik’te jüri başkanı Lucrecia Martel filmin ödül alması durumunda yönetmeni kutlamayacağını söylemişti. Picquart rolündeki Jean Dujardin’in karakterini karizmasının da yardımı ile ilgi çekici kıldığı film, bu antisemitik adamın adaleti sağlamak için verdiği uğraşı abartmadan destekleyen bir şekilde anlatmasının da gösterdiği gibi, Dreyfus dahil hiçbir karakteri özellikle sevilmeyi hak eden bir şekilde resmetmiyor. Dramatik etkilerin peşinde koşmayan film Picquart ve Dreyfus’un son kez görüştükleri sahnede yalın bir şekilde yansıtılan ve adaletin çoğunlukla hayal kırıklığı yarattığı bir sistemin profilini çıkarması ile önemli bir yapıt kuşkusuz. Polanski’nin kendi kişisel hikâyesini bu yapıt üzerinden aklamaya girişmesinin yanlışlığı ve eleştiriyi hak etmesi bir yana, film günümüzde ne yazık ki hâlâ geçerli olan bir adaletsizliği hatırlatıyor bize. Daha güçlü ve yaratıcı bir Polanski yapıtı bekleyenleri tatmin etmeyecektir ama yine de izlenmesi gereken bir eser bu.

(“An Officer and a Spy” – “Subay ve Casus”)

The Andromeda Strain – Robert Wise (1971)

“Kimyasal tepkime olmadan hayat olmaz ama bu organizma ürüyor, büyüyor!”

Bir kasabada yaşayanları toplu halde öldüren hastalığın ne olduğunu bulmaya çalışan dört bilim insanının hikâyesi.

Pek çok eseri sinema ve televizyona uyarlanan Amerikalı yazar ve senarist Michael Crichton’un aynı adlı ve 1969 tarihli romanından sinemaya aktarılan bir ABD yapımı. Nelson Giddick’in senaryosundan Robert Wise’ın çektiği film uzay araştırmalarından dönen askerî bir uydu ile dünyaya gelen bir mikroorganizmanın neden olduğu ölümleri araştıran bilim insanlarının hastalığın bir salgına dönüşmemesi için gösterdikleri insanüstü çabanın hikâyesini anlatıyor temel olarak ve klasik anlamdaki aksiyondan uzak dururken, başından sonuna kadar hayli çekici bir gerilim duygusu ile oldukça üst bir düzeye ulaşıyor. CGI teknolojisinin olmadığı yıllara ait bir yapıt olarak ve döneminin mevcut efekt teknolojilerine de pek yüz vermeyerek oldukça gerçekçi ve -içinde bulunduğumuz Covid-19 döneminde gücü daha da artan- etkileyici bir film bu. Elle tutulur bir hikâyesi olan, anlamsız bir aksiyonun peşinde koşmayan ve “Bir yenisinin olmayacağının ne garantisi var?” gibi özellikle de bugünlerde çok daha doğru görünen bir sorusu olan film Amerikan sinemasının saygın bilim kurgularından biri.

Michael Crichton’un 2008 yılında bir televizyon dizisine de ilham veren ve “tekno-gerilim” türüne sokulan romanı kendi adı ile yazdığı ilk, toplamda ise altıncı romanı ve New York Times’ın Çok Satanlar Listesi’ne girecek kadar da popüler olmuş bir eser. Bir başka Amerikalı yazar olan Daniel H. Wilson tarafından 2019’da yayımlanan “The Andromeda Evolution” adlı bir devamı da olan kitap ve ondan uyarlanan bu Robert Wise filmi “düşman”ın uzayın derinliklerinden gelen bir mikroorganizma olduğu bir bilim kurgu. Uzaydan dönen askerî bir uydunun düştüğü kasabada biri bebek biri yaşlı bir adam hariç olmak üzere herkes ölmüştür ve olayı araştırmakla görevlendirilen dört bilim insanı bir yandan ölümlerin nedenini ve kaynağını keşfetmeye çalışırken, öte yandan da iki kişinin hayatta kalmasının sırrını anlamaya uğraşırlar. Kısıtlı bir süreleri vardır çünkü bir salgının kısa bir sürede hızla yayılabileceğinden de endişe edilmektedir. Olayın askerî bir boyutu da vardır ve dört kişi tam bir gizlilik içinde ve bu tür araştırmalar için özel olarak tasarlanmış bir binada çalışacaklardır. Hikâyede -bekleneceği üzere- ordu ve bilim adamları arasında çekişmeye ve hükümetlerin gizli (ve tehlikeli) projelerine bir eleştiride bulunulduğu gibi, başlardaki bir diyalog üzerinden de (kendisini araştırma için almaya gelen askerleri gören eşine “Eminim protestocu öğrencilerdir” diyen adam) 1960’ların özgürlükçü ruhuna ve sistem karşıtı eylemlerine bir cümlelik de olsa selam gönderiyor Wise’ın bu filmi. Resmî amacı, “Uzayda var olabilecek organizmaları toplamak ve bu yeni yaşam biçimlerinin neden olabileceği hastalıkları ve zararları değerlendirmek” olan projenin arkasındaki gerçek amaç üzerinden de bir eleştirisi var filmin ve “Bir yenisinin olmayacağının ne garantisi var?” sorusu ile de bu eleştirisine gerçekçilik katıyor.

Robert Wise’ın yönetmenlik çalışması hikâyeye kazandırılmak istenen belegesel gerçekçiliğine uygun bir ton taşıyor. Kasabayı gezen iki bilim adamının farklı noktalardaki cesetleri gördükleri sahnede “bakan” ve “bakılan”ı eş zamanlı iki farklı görüntüde göstermek gibi küçük oyunlar dışında yalın ve eski Hollywood usulü bir yönetmenlik çalışması yapmış Wise ve bu “aksiyonsuz” bilim kurgunun gerilimini yaratan gizemi öne çıkarmayı tercih etmiş. Biri kadın olan dört bilim insanı karakterinin gerçekçiliğini de iyi değerlendirmiş senaryo; bu tür filmlerde ve özellikle o dönemlerde kadın karakterin daha çok romantizm veya erotizm için kullanılmasının aksine, burada hikâyenin ana unsurlarından biri olması da doğru ve önemli bir seçim. Romanda erkek olan karakterin burada kadına çevrilmesi doğrusu hayli akıllıca olmuş. Öyküsü “Tespit, anlama ve yok etme” olarak özetlenebilecek içeriği ile bir bilimsel süreci anlatan filmde bu sürecin farklı fazları etkileyici ve inandırıclığını hep koruyan sahnelerle anlatılıyor; mikroorganizmanın keşfi ve bu keşfe eşlik eden bilimsel merak, hayranlık, korku ve azmi örneğin, keyifle izliyoruz. Benzer şekilde “5 dakika içinde durdurulması gereken nükleer patlama” sahnesi de tüm o nerede ise sıfır efektli hâli ile oldukça başarılı.

Bilim insanlarını canlandıran Arthur Hill (Dr. Stone), Kate Reid (Dr. Leavitt), James Olson (Dr. Hall) ve David Wayne (Dr. Dutton) karakterlerini sağlam performanslarla karşımıza getirirken; filmin yıldızlara değil, güçlü karakter oyuncularına dayanmayı tercih etmesinin sonucu olarak hikâyenin inandırıcılık düzeyini de yükseltiyorlar. Çıkar çıkmaz büyük bir ilgi gören bir kitaptan uyarlanan film ABD’de bütçesinin iki katı gişe geliri getirerek orta karar bir başarı sağlamış. Stanley Kubrick’in 1968 tarihli başyapıtı “2001: A Space Odyssey” kadar derin bir felsefesi ve onunki kadar gösterişli set tasarımları yok ama yine de Robert Wise’ın bu daha alçak gönüllü yapıtı Covid-19’un da bir kanıtı olduğu gibi daha güncel ve günlük hayata değen konulara odaklanarak belli bir ilgiyi hak ediyor. Yüksek bütçeli filmlerdeki kadar gösterişli değil belki ama dört bilimcinin çalıştığı üssün tasarımı da incelikle düşünülmüş detayları, yalın ve modern görselliği ile ayrıca takdir edilmeyi hak ediyor. Aksiyonu, gürültüsü, patırtısı vs. olmayan film, buna rağmen çekiciliğini hep koruması ve kendine has temposu ile ilgiyi hep canlı tutması ile de önemli ve bilim dışılığın tüm saldırısına karşı bilime ve gerçek bilim adamlarına sıkıca bağlı kalmamız gerektiğini hatırlatan bir çalışma. Wise’ın belgesel havası verdiği bu kurgu yapıt 1970’lerin görülmesi gerekli sinema yapıtlarından biri.

(“Andromeda Esrarı”)

Le Casse – Henri Verneuil (1971)

“Hiç de değil, aksine oldukça basit bir plan: Eğer işler ters giderse, tekrar bir polis gibi davranırım”

Zengin bir koleksiyoncunun evindeki zümrütleri çalan dört soyguncu ile onların peşine düşen ve kendi planı da olan bir dedektifin hikâyesi.

Amerikalı yazar David Goodis’in 1953 tarihli romanı “The Burglar”dan uyarlanan senaryosunu Henri Verneuil ve Vahé Katcha’nın yazdığı, yönetmenliğini Verneuil’in yaptığı bir Fransa ve İtalya ortak yapımı. 1920’de Tekirdağ’da doğan bir Ermeni olan ve 1924’te ailesi ile birlikte Fransa’ya yerleşen Verneuil Fransız sinemasının aralarında Alain Delon, Jean Gabin ve bu filmin de başrolünde yer alan Jean-Paul Belmondo’nun da olduğu hemen tüm yıldızları ile çalışmış ve özellikle polisiyeleri ile sinemanın seyirciden oldukça ilgi toplayan örneklerine imza atmıştı. Burada uluslararası bir kadro ile çalışmış Verneuil ve biri artık bir klasik kabul edilen aksiyon sahneleri, özellikle Belmondo ve ona eşlik eden Omar Sharif arasındaki sahnelerin eğlenceli içeriği ve 1970’lerin havasını taşıması ile izlenebilir bir sonuç koymuş ortaya. Hikâye ve bazı karakterlerin bu hikâyedeki konumlandırılmalarının yeterince güçlü olmaması ve aksiyon sahnelerinin bir parça uzatılmış görünmesi filme zarar vermiş ama yine de eğlencelik olarak rahatlıkla izlenebilecek bir çalışma bu.

Goodis’in romanı daha önce de uyarlanmış sinemaya: Paul Wendkos’un 1957 tarihli ve roman ile aynı adı taşıyan yapıtı “kara film” türünün parlak örnekleri arasına giremese de belli bir ilgi görmüş seyirciden. Bu filmden 14 yıl sonra çekilen bu Verneuil çalışması ise kara tonu düşürülmüş, eğlencesi artırılmış bir eser ve Belmondo’nun varlığı ile de belli bir ilgiyi hak ediyor. Aynı anda hem İngilizce hem Fransızca olarak iki kez çekilmiş film ve gösterime girdiğinde Fransa’da o tarihe kadar açılış haftasında en yüksek gişe geliri getiren yapıt olmuş. Kadrosunda Fransız, Mısırlı, Amerikalı, İspanyol ve İtalyan oyuncuların olduğu filmin çekimleri Paris’teki birkaç sahne dışında Atina ve Pire’de gerçekleştirilmiş. Kısa birkaç sahne dışında şehirleri turistik görüntülerle kullanmayı tercih etmemiş film ilginç ve doğru bir şekilde. Hikâyenin Yunanistan’da geçtiğinin hiç vurgulanmaması ve hatta bundan sakınılması da benzer bir ilginçlik taşıyor ve bu durum o sırada Yunanistan’da askerî bir yönetim olmasına bağlanmış.

Hikâyenin çok sağlam olmamasını aksiyon sahnelerinin çekiciliği ve özellikle iki başrol oyuncusu arasında geçen sahnelerdeki eğlenceli hava ile dengelemiş Verneuil. Oldukça uzun tutulmuş araç takip sahneleri tehlikeli sahnelerin çoğunda kendisi oynayan Belmondo’nun aksiyon performansı ile özellikle ilgi çekiyor. Resmî makamların verdiği izinle çoğu gerçek trafik akışı içinde çekilen bu bölümler hikâyenin zayıflığını unutturacak güçte. Dedektifin kendi aracı ile hırsızları takip ettiği ve dakikalar boyunca süren sahne kuşkusuz günümüzün görkemli aksiyonları ile boy ölçüşebilecek bir düzeyde değil ama efekt kullanılmaması çekici bir doğallık sağlamış ve hikâyede eksik olan gerçekçilik boyutunu katmış filme. Spagetti westernler için hazırladığı barok ve epik melodilerle bilinen Ennio Morricone de benzer şekilde ve hikâyenin havasına uygun, eğlencesi de olan yalın müziği ile bu gerçekçiliğe katkı sağlayan bir doğallık taşıyan bir çalışma yapmış. Kuşkusuz burada -oyunculuk performansı açısından değil ama- aksiyon becerisi anlamında, Belmondo’nun çok büyük bir payı var. Onun baş kahramanı olduğu bir sahne var ki hem bugün filmin hâlâ hatırlanmasının en önemli nedeni hem de bir sinema yıldızının aldığı en önemli risklerden biri olarak göz kamaştırıyor. Peşindekilerden kaçmak için bir hafriyat kamyonuna atlayan kahramanımızı bu aracın, damperindekilerle birlikte oldukça dik ve taşlarla kaplı bir yerden boşalttığına tanık oluyoruz bu sahnede. Verneuil’in filmin tümünde kendisini gösteren ve özellikle süslenmemiş mizanseni sahnenin gerçek olduğuna (ki gerçek de aslında!) sizi ikna ediyor. Usta Fransız sinemacı Jean Renoir’ın yeğeni ve aktör Pierre Renoir’ın oğlu olan görüntü yönetmeni Claude Renoir’ın kamerası ise sık sık gerçek bir olayı belli bir mesafeden izlediğiniz izlenimini yaratan tercihleri ile bu sahneleri daha da keyifli kılmış.

İlk 10 dakikasında iki cümle dışında tek bir diyalog bile olmayan filmin baştaki kasa açma sahnesinde olduğu gibi olayları sık sık gerçek zamanlı göstermesi de ilginç. Benzer şekilde Belmondo ile Sharif’in ortak sahnelerinin her biri eğlenceli diyalogları ve sözlü çekişmeleri ile ve bir konuşmayı önemli ya da sıradan tüm boyutları ile göstererek, zorlanmış bir havadan uzak duruyor ve böylece hayatın sadece “ilginç” anlarına odaklanan aksiyonlardan farklılaşıyor. Örneğin bir restoranda dedektif baş hırsızla zümrütler üzerine dönen bir pazarlığı yaparken, bir yandan da yerel yemekleri (dolma, imam bayıldı ve musakka!) tanıtıyor. Eğlencesini sadece bu oyuncuların ikili sahnelerinden almıyor film; örneğin açık havadaki bir folklor gösterisinin izleyicilerinin sahnedekileri bırakıp, akan trafik içindeki araç takibini tezahüratlarla seyretmeye dalması hayli eğlenceli. Buna karşılık senaryo çok sağlam değil açıkçası ve olan biten de seyirciyi ikna edecek bir güçte değil. Hırsızlardan birinin neden ekipte yer aldığını gösterecek bir işlevine tanık olamıyoruz ve çalınan zümrütlerin sahibinin bir buluşmaya davet edilmesi bir yere bağlanmadan unutulup gitmiş. Yönetmenin sola yakın duran politik görüşü başka yapıtlarındaki kadar (“I… Comme Icare” (İkarus’un İ’si), “Mille Milliards de Dollars” vb.) önde değil burada ama yine de zümrüt koleksiyonunun sahibi olan karı koca üzerinden bir servet eleştirisi yapmayı iham etmiyor yönetmen. Final üzerinden okuduğumuzda, senaryonun kadın karakterler üzerinden Hollywood filmlerindeki gibi bir ahlâkçılığa kapılmış olmasını da eleştirmeyi ihmal etmemek gerekiyor. Bir kadına atılan tokatların ışığı açma / kapatma esprisine kaynak olması ise -sahnenin gerçekten komik olması bir yana- oldukça yanlış.

(“The Burglars” – “Hırsızlar”)