Les Nuits de la Pleine Lune – Éric Rohmer (1984)

“Birini kalpten sevebilmek için onu arada bir uzaktan sevebilmeliyim”

Bir yandan bir erkekle mutlu bir beraberliği olan, diğer yandan da bekâr hayatının özgürlüklerinden vazgeçmek istemediği için ayrı bir ev tutan bir genç kadının hikâyesi.

Éric Rohmer’in yazdığı ve yönettiği bir Fransa yapımı. Venedik’te performansı ile ödül kazanan ve film gösterime girdikten birkaç ay sonra uyuşturucudan hayatını kaybeden Pascale Ogier’in keyif veren oyunculuğu ile çok önemli bir katkı sağladığı film Rohmer’in “Comedies et Proverbes” (Komediler ve Atasözleri) başlığı altında topladığı altı eserden dördüncüsü ve sinemacının kendisine ait olduğu söylenen bir “atasözü”nden (“İki kadını olan ruhunu, iki evi olan aklını kaybeder”) yola çıkarak 1980’lerin Paris’inde genç bir kadının aşk, mutluluk ve özgürlük arayışını anlatıyor. Sakinliği, yalınlığı, eğlenceli karakterleri ve alçak gönüllülüğü ile tam bir Rohmer filmi bu ve sinemacının dürüst ve doğal bir çekiciliği olan karakterler yaratma yeteneğinin de keyifli bir kanıtı.

1975 tarihli “Night Moves” filminde Gene Hackman’ın canlandırdığı özel dedektif Harry Moseby bir sahnede şöyle bir cümle kurar: “Bir keresinde bir Rohmer filmi gördüm, boyanın kurumasını seyretmek gibi bir şeydi”. Alan Sharp’ın kaleminden çıkan bu cümlenin yer aldığı filmin yönetmeni Arthur Penn’in Rohmer hayranı olduğunu ve bu sözlerin de Rohmer’e sataşmaktan çok, Moseby karakterinin kişiliğini anlatmak için kurulmuş olduğunu belirtelim. Evet, özellikle de ticarî Hollywood filmlerine düşkün olanlar, hikâyelerden sadece ve hep dramatik ve hatta trajik gelişmeler içermesini bekleyenler için boyanın kurumasını seyretmek kadar sıkıcı olabilir Rohmer filmleri. Oysa filmografisinin pek çok örneğinde olduğu gibi, Fransız sinemacı bu çalışmasında da yine hayatın içinden çekip çıkarmış gibi göründüğü karakterleri tüm güçlü ve zayıf yönleri, arzuları ve korkuları, çelişkileri ve hedefleri ile getiriyor önümüze ve onların hayatına bizi ortak ediyor. Bu hikâyenin üç ana karakteri Louise (Pascale Ogier), Remi (Tchéky Karyo) ve Octave (Fabrice Luchini) tüm çıplaklıkları ile keyifli bir hikâyenin kahramanları olurken, kamera bizi hep Louise’nin yanında tutuyor. Kasım ayında başlayıp Şubat ayında biten hikâyenin genç bir kadın olan ana kahramanı banliyöde sevgilisi ile yaşarken, Paris’te de bir ev hazırlar kendisine. Böylece birbirlerine sevgi duyan ve iyi anlaşıyor görünen kadın ile erkeğin hayatı farklı şekillerde yaşama isteklerine de bir cevap ürettiğini düşünür kadın. Louise özgürlüğün ve aşkın peşindedir, her gece dışarı çıkıp eğlenmek istemektedir; Remi ise banliyödeki sakin hayatı tercih ettiğinden, kadının her gece eve geç gelmesinden şikâyet etmektedir. Octave ise Paris’te yaşayan, evli bir erkektir ve dünya görüşü Louise’inkine yakın olsa da ona beslediği tutkuya karşılık alamamaktadır. Filme kaynak olan atasözü her ne kadar iki kadından bahsetse de iki (belki daha fazla) erkek söz konusu hikâyede ama bu sözü birebir almamak ve daha çok bir yola çıkış noktası olarak görmek gerekiyor.

Hiç yalnız kalmadığını, bir erkekle ilişkisi bitmeden hep başka bir erkekle olduğunu ama artık biraz yalnızlık ve özgürlük istediğini söylüyor Louise Octave’a. Paris’teki ev bunun önemli bir aracıdır ama Louise amacına erişebilecek midir? Rohmer bu soru üzerinden ilerliyor ve uzun sahnelerde ve ikili konuşmalarla karakterlerinin ama özellikle de Louise’in arayışını hafif bir hüzün de içeren keyifle anlatıyor. Konuşmalar aşk, evlilik, ilişkiler, yaşlanmak, özgürlük gibi konular üzerinden tam da bir Fransız filminden beklenecek bir içerikle ilerlerken insanın tutarsızlıklarını ana teması yapıyor ve istemek ama bu istek için gerekli fedakârlıklarda bulunamamak ifadesi ile tanımlayabileceğimiz çelişkiyi seyirciye kendisinde de benzerlerini keşfettirecek şekilde geçiriyor. Evet, konuşmalı bir film bu ama diyaloglar öylesine doğal ki ve karakterlerini öyle bir dürüstlükle anlatıyor ki eğlenerek ve düşünerek, ve kesinlikle ilgi ile dinliyorsunuz söylenenleri. Elbette sadece sözler değil, filmin çekiciliğinin kaynağı. Bir parti sahnesi var ki belki bugün üzerinden geçen 36 yıl sonra hâlâ taze ve öenmli görünmesini sağlayan en önemli yanlarından biri hikâyenin. Partideki dans bölümü bu ve 1980’lerin müzikleri eşliğinde Louise’in de aralarında olduğu kalabalık bir grubu hiç konuşmadan dans ederken izliyoruz. Bu sahnede vücut dilleri, bakışmalar ve dans hareketleri hikâyenin odağı olan arayışı, karakterleri komik duruma da düşüren zayıflıkları Rohmer’in ustası olduğu bir sakin mizah havası ile yaratıyor.

Film sık sık -yine diğer Rohmer filmlerinde olduğu gibi- şu hissi yaratıyor: Sanki Rohmer sahneyi kurmuş, karakterlere (oyunculara) temel fikirleri vermiş ve onlar kendileri için yaratılan dünyada yaşarken Rohmer de hiç müdahale etmeden onları görüntülemiş bizim için. Üç ana oyuncunun başarılı oyunculukları kuşkusuz bu hissi değerli ve gerçek kılan çok önemli bir öge. Senaryodan dolayı ilki diğer ikisinden bir parça geride kalsa da Tchéky Karyo, Pascale Ogier ve Fabrice Luchini dört dörtlük bir sade performansla filme önemli bir keyif katıyorlar. Uzun konuşmalar içeren ve yönetmenin de teknik oyunlara hiç başvurmadan anlatmayı tercih ettiği sahnelerde seveceğiniz ve / veya sevmeyeceğiniz ama kesinlikle anlayacağınız ve sempati duyacağınız karakterler yaratmak kolay bir iş değil ama üç oyuncu da kesinlikle başarıyorlar bunu. Luchini’nin kattığı özel eğlence anlarının (“Erkeğini aldat, tamam ama ondan kötü erkeklerle değil. Benimle aldat mesela”) yanında, kuşkusuz Pascale Ogier’e ayrıca değinmek gerekiyor: 26 yaşına girmesine bir gün kala aşırı dozdan hayatını yitiren genç sanatçı bir oyuncunun kendisini tamamen rahat bırakarak nasıl mükemmel bir sonuç elde edebileceğinin ve seyirciyi macerasının her ânının parçası yapabileceğinin kanıtı oluyor.

“İki evinizin olması zor; birindeyken diğerini özlüyorsunuz. Eskiden böyle değildi, tam tersiydi” diyor Louise bir cafe’de karşılaştığı bir ressama. Bir hayal kırıklığı var bu sözlerde; iki evin peşinde koşarken, eldeki asıl evi de yitirmenin sonucu bu hayal kırıklığı. Rohmer işte bu sonuca giden yolu; sade, zarif ve ikna edici bir doğallıkla anlatıyor ve hiçbir ahlak dersi vermeye soyunmadan insanı getiriyor karşımıza. Özgürlük sahte bir cennet midir sorusunu sorduran film 1980’lerin sosyal hayatını da hatırlatan, dokunaklı ve eğlenceli olmayı aynı anda başarabilen bir sinema eseri. Dolunayların arzuları tetikleyip tetiklemediğini ise tamamen seyircinin kendisine bırakan bu Rohmer filmi görülmeli.

(“Full Moon in Paris” – “Dolunay Geceleri”)

Iron Man – Jon Favreau (2008)

“Genç askerlerimizin onları korumak için ürettiğimiz silahlar yüzünden öldüğünü gördüm ve hiçbir sorumluluk kabul etmeyen bir sistemin parçası olduğumu fark ettim.”

Kaçırılarak tutsal alınan zengin ve popüler bir silah üreticisinin kurtulduktan sonra tasarladığı bir zırh ve silah karışımı araç ile kötülere karşı mücadele etmesinin hikâyesi.

Stan Lee, Don Heck, Larry Lieber ve Jack Kirby’nin Marvel Comics için 1963’te yarattığı süper kahraman Demir Adam’ın bu sinema macerasının senaryosunu Mark Fergus, Hawk Ostby, Art Marcum ve Matt Holloway yazmış, yönetmenliği Jon Favreau üstlenmiş. Başroldeki Robert Downey Jr. Demir Adam’ın yanında başka süper kahramanların da yer aldığı filmlerin yanında, karakterinin tek başına yer aldığı iki filmde daha canlandırmış bu süper kahramanı: 2010 tarihli “Iron Man 2” ve 2013 tarihli “Iron Man 3”. Çizgi roman uyarlamalarının ve aksiyonların hayranları için kesinlikle ilgi çekici ve eğlenceli ama bu türlere düşkün değilseniz, başta “metal sesi”nin neden oldukları olmak üzere gürültüsünden rahatsız olabileceğiniz bir çalışma bu. Downey’in parlak performansı, Oscar’a aday olan görsel efektleri ve ses kurgusu ve eğlenceli olabilen aksiyonu ile, görülebilecek bir sinema yapıtı.

Hikâye Afganistan’a, orada görev yapan Amerikan ordusuna yeni geliştirdiği bir silahı tanıtmak üzere giden, tam bir dâhi olan, popüler, çekici ve gizemli silah üreticisi Tony Stark’ın esir alınması ile başlıyor. Afganistan’daki teröristler (pek çok farklı ülkeden insanlar vardır bu terörist grubun içinde) içinde bulunduğu konvoya saldırarak Stark’ı tutsak eder ve onu tanıttığı yeni müthiş silahı onlar için üeetmeye zorlar. Çenesi düşük, esprili, popüler ve kadınlarla arası da çok iyi olan Stark’ın kendisine saldıranların firmasının ürettiği silahları kullandığını fark etmesi ile gözlerinin açılmasını ve bunun sonucunda yaşananları anlatıyor temel olarak hikâye; bir başka ifade ile söylersek, bir süper kahramanın doğuşunu. Stan Lee, Demir Adam karakterini Soğuk Savaş döneminin kahramanlarından biri ve komünizme karşı da savaşan bir Amerikalı karakter olarak düşünmüş ve başlangıç maceralarında onu Vietnamlılarla savaştırırken, sonradan pişmanlık duymuş bu kararından. Bu filmde ise kötü adamlar Afganistan’daki teröristler olarak belirlenmiş ve herhalde El-Kaide varmış aklında senaristlerin. Stan Lee bir pişmanlık göstermiş ama filmin senaristlerinden Afganistan’ın, teröristlerin cirit attığı bu ülkenin kaderinde özellikle ABD’nin şeytanî rolünden hiç bahsetmeden bir hikâye anlatmalarından dolayı böyle bir davranış göstermelerini beklemek pek gerçekçi olmaz herhalde. Ülkenin içinde bulunduğu duruma düşmesinde ABD’nin komünizme karşı mücadele etmek için, sonradan terörist dediklerini silahlandırmasının payından hiç söz etmeden, o teröristlere karşı Amerikalı bir kahraman hikâyesi anlatmak pek dürüst olmasa gerek.

Hikâyenin sıkıntısı yukarıda anlatılan ile sınırlı değil: Gözü açılan ve silah üretimini bırakmaya karar veren adamın tasarladığı zırh-silah karışımı kıyafetin de bir silah olduğunu düşününce bu karar tuhaf görünüyor elbette. Bunun yerine -onun bakışı ile düşünürsek- sadece ürettiği silahların “kötü adamlar”ın eline nasıl geçtiğine odaklanması daha doğru olmaz mıydı? Hikâye buna elbette hiç değinmediği gibi, Amerikan devletinin olan bitenlerle en ufak bir ilgisini de kurmuyor ve kötülüğü de hırslı bir adamla sınırlıyor. Böylece “mükemmel” sisteme dokunmadan, sadece o sistemin içindeki bir çıbanın temizlenmesi yetiyor ve düzen sürmeye devam ediyor. Herhalde sponsor olan pek çok markanın hikâyenin içine gömülmesinin sırıttığı filmde Vanity Fair muhabiri ile olan diyalogda Stark’ın söyledikleri (silahların barış için gerekli olması vs.) eleştiri gibi görünse de hikâye tam da o sözlerin arkasında duruyor aslında. Bu sahnede açık bir tacizin bir yatak macerasına dönüşmesindeki ucuzluk ise ayrı ve güçlü bir eleştiriyi hak ediyor. Hikâyenin inandırıcılıktan uzak pek çok yönünü ise sonuçta bir çizgi roman uyarlaması ile karşı karşıya olduğumuzu düşünerek rahatlıkla unutabiliriz.

Kendisini esir alanlardan kaçan Stark’ı Amerikan ordusunun helikopetleri bulduğunda çalınan müzikle bir görkem ve kahramanlık havası yaratan film, Stark’ın Amerikan çıkarları uğruna kim bilir hangi ülkedeki hangi insanları bombalamış ve bombalayacak savaş pilotlarını kurtarırken aldığı riski de alkışlamamızı bekliyor elbette. Hikâye -bekleneceği gibi- çok da önemli değil, bunu yerine efektlerle ve Robert Downey’in içini çok iyi doldurduğu karakterinin çekiciliği ile seyirciyi yakalamaya soyunuyor bu Favreau filmi ve açıkçası bunu başarıyor da. Karakterinin mekanik ve elektronik özellikleri (ya da yetenekleri) sınırsız denebilecek boyutta ve film tam bir efekt bombası ile anlatıyor çocuksu hikâyesini ve meraklılarını etkilemeyi de başarıyor elbette. Senaryo kendisine yardımcı olmasa da Gwyneth Paltrow 1940’ların hem masumiyeti hem dişiliği ön planda olan karakterlerinden yola çıkarak yarattığı oyunculuğu ile karakterini ve kendisini sadece bir görsel malzeme olmaktan kurtarıyor. Kötü adam rolündeki Jeff Bridges de işini iyi yaparken, elbette asıl olarak Robert Downey Jr. parlıyor hikâye boyunca. Bir süper kahramanı hem heyecanlı hem eğlenceli kılmayı başarıyor oyuncu ve eğlenceli diyalogların da yardımı ile karakterini elle tutulur bir gerçekçiliğe kavuşturuyor.

Özetle söylemek gerekirse, demiri aksiyon meraklıları için ışıldayan, diğerleri içinse süratle paslanan bir film bu ve bunu bilerek görülmesi gereken bir çalışma.

(“Demir Adam”)

The Rider – Chloé Zhao (2017)

“Biliyor musun, Lilly, Apollo yaralandı ve onu vurmak zorunda kaldık. At için en iyisi buydu. Koşamaz, oynayamaz, istediği şeyleri yapamazdı. Ben de Apollo gibi yaralandım ama ben insanım, yaşamak zorundayım. Burada benim gibi yaralanan bir hayvan olsaydı, hemen vurulurdu. Biliyor musun, Lilly, Tanrı’nın hepimize bir amaç verdiğine inanıyorum: At için çayırlarda koşmak, kovboy içinse ata binmek”

Geçirdiği tehlikeli bir kaza sonucu yarışlara katılamaz hâle gelen rodeocu bir genç adamın hikâyesi.

ABD’de yaşayan Çinli sinemacı Chloé Zhao’nun yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. Zhao’nun ikinci uzun metrajlı filmi olan çalışma 2018’de İstanbul Festivali’nde FIPRESCI (Uluslararası Sinema Yazarları Örgütü) ödülünü kazanmıştı. Oyuncuların hemen tamamının kendi isimlerini taşıyan karakterlerini canlandıran amatörler olduğu filmin başrolünde sadece soyadı farklı olan bir karakteri canlandıran Brady Jandreau tıpkı karakteri gibi, yarışırken geçirdiği bir kaza sonucu rodeoyu bırakmak zorunda kalmış ve burada adeta kendi hayatını getiriyor karşımıza sade ve etkileyici performansı ile. Zhao’nun hem bu oyuncular hem de hikâyesi ve mizanseni ile yakaladığı gerçekçilik duygusu, seyrettiğimiz hikâyenin kurgu ile belgesel arasındaki sınırı sık sık geçmesini ve dürüstlüğü ile etkileyici olmasını sağlamış. Edebiyattaki sağlam küçük hikâyelerin bir karşılığını üretmiş adeta Zhao ve ABD’nin geleneklerine sıkıca bağlı, muhafazakâr eyaleti Güney Dakota’da geçen bir kovboy hikâyesi anlatmış.

Rodeoculara ithaf edilen film çok sevdiği atını düşünde gören genç Brady’nin görüntüsü ile açılıyor. Başının yan tarafında, büyükçe bir yara nedeni ile atılan dikişi örten bir sargı bezi olan Brady ağrı kesiciler kullanmak zorunda kalmış ve hayatının anlamı demek olan rodeodan uzak düşmüştür. İyileşerek tekrar yarışlara dönme umudundadır ama başındaki metal plaka ve kazanın neden olduğu başka fiziksel problemler nedeni le ulaşılması zor bir hedeftir bu. Anne ölmüştür, baba kısıtlı gelirlerini barlarda ve kumarda harcamaktadır ve Brady on beş yaşındaki otistik kız kardeşi ile de ilgilenmek zorundadır. Chloé Zhao mükemmel bir arkadaş ve mükemmel bir abi olan bu genç adamın hikâyesini rodeo gibi maskülenliğin öne çıktığı bir dünyada erkeklerin kendisini ifade eden en önemli araçtan yoksun kalması gibi ilginç bir durum üzerinden anlatıyor. Yarattığı bu doğal durumun etkileyiciliğini daha da artırıyor Zhao ve baş karakteri Brady’i o maskülen dünyada rastlanması zor bir kırılganlık içinde gösteriyor; bu kırılganlık sadece geçirdiği kazadan değil, aynı zamanda onun doğasından da kaynaklanıyor. Yine bir rodeocu olan ve bir trafik kazası sonucu konuşma ve yürüme becerilerini yitiren ve özürlü bir duruma düşen arkadaşı Lane’e gösterdiği yakın ilgi ve gösterdiği yardım ve kız kardeşini korumak ve mutlu etmek için harcadığı çaba ile hayli ince duyguları olduğunu gösteren bir genç Brady. Zaman zaman yaşadığı kusma nöbeti ve sık sık kilitlenen eline rağmen, hayatta kalmanın tek yolu olarak gördüğü rodeoya dönmek için çaba harcamakta inat edecek kadar da kararlı ve güçlüdür.

Evet, rodeo bu dünyanın tek anlamlı gerçeğidir sanki. Sık sık rodeo videoları izlenir, hiçbir yarış kaçırılmaz, arkadaşlarla buluşulduğunda biranın eşlik ettiği sohbetin ana konusu da yine rodeodur ve en büyük korku bir gün rodeoyu bırakmak zorunda kalmak ve çiftçiliğe başlamaktır; çünkü biri ne kadar maskülen bir işse, diğeri o kadar evcil bir hayatın sembolüdür. Chloé Zhao özenle yazdığı senaryosunda gerçekçilikten ve dürüstlükten hiç kopmadan baş karakterini önemli bir sınavın içinde gösteriyor ve Güney Dakota’nın ıssız ve geniş düzlüklerinden, tüm o sessizliğin yarattığı boşluk duygusundan ve Nathan Halpern’in dokunaklı müziğinden de aldığı destekle oluşturduğu hüzünlü havadan etkileyici bir şekilde yararlanıyor. Hikâyenin temel sorusu olan “Brady ne yapacak?” böylece seyirciye de güçlü bir biçimde geçiyor ve duygusallığı hiç sömürmeden ilgi çekici bir sonuç elde etmeyi başarıyor yönetmen.

Zhao hikâyenin gerçekçiliğine hep sadık kalıyor ve uzun sahnelerden ve bu sahnelerde de doğaçlamanın doğallığını anımsatan atmosferinden hiç taviz vermiyor. Genç adamı yaşadığı yörenin sonsuz görünen gökyüzü ve dümdüz uzanır görünen coğrafyasının önünde görüntülüyor sık sık ve görüntü yönetmeni Joshua James Richards’ın çok değerli katkısı ile karakterinin yalnız ve sert dünyasını görselleştirerek somut hâle getiriyor. Brady’nin sessiz ve hüzünlü bir sertliği olan bakışlarını, o sınırsız görünen coğrafyada onun yalnızlığını ve “küçük”lüğünü böylece çok doğru bir görsellikle anlatan filmde genç adamı neredeyse filmin tüm karelerinde kullanmış Zhao ve onun arkadaşı Lane ile geçirdiği dakikaları veya vahşi atları evcilleştirmesini uzun uzun göstermiş bize. Böylece ona o denli yakın hissediyoruz ki kendimizi, Lane’e yaptığı bir ziyaretten dönüşte aracını yolda durdurup ağlamasına (Lane için, kendisi için, bırakmak zorunda kaldığı rodeo için, bir umutla sarıldığı vahşi at terbiyeciliğini de bırakmak zorunda kalacağı için ve hayatta dayanacak hiçbir şey olmadığı için) eşlik etmemek zor. Zhao, tutulduğu yerden kaçarkan bacağını iyileşmesi mümkün olmayacak şekilde yaralayan atın kaderi ile Brady’ninkini onun yapmak zorunda kalacağı seçimlerin bir metaforu gibi kullanıyor ve koşullar ne olursa olsun, insan olarak bir seçim yapma şansımızın olduğunu söylüyor.

Gerçek hayatta eşi olan Terri Dawn Pourier’in de kısa bir rolde yer aldığı filmin başrolünde (aslında o denli gerçek ki karakter, oynananı bir rol olarak adlandırrmak haksızlık olur) yer alan Brady Jandreau sade ve saf performansı ile çok güçlü bir sonuç elde ederken, oyunculuğun abartıdan uzak olduğu ölçüde etkileyiciliğinin arttığının da kanıtı oluyor. Jandreau senaryonun kendisini canlandırmasına imkân vermesinin de sağladığı doğallığı ile çarpıyor seyirciyi. Brady’nin gerçekten de bir vahşi atı terbiye ettiği sahnenin de bir örneği olduğu gibi, karakterle oyuncu arasındaki sınır tıpkı belgesel ile kurgu arasındaki gibi ortadan kalkıyor. Onun sayesinde film şiirsel ve sert bir sevgi ve tutku filmi olabiliyor tam da yönetmeninin amaçladığı gibi. Lane rolündeki Lane Scott’ın ve Brady’nin kardeşi Lilly’i canlandıran ve gerçek hayatta da kardeşi olan, asperger sendromlu kardeşi Lilly Jandreau’nun ona doğal performanslarla eşlik ettiği film açılışında ve kapanışında bir düşte genç adamı ve atını gösterirken, rodeonun hayatlarının tek düşü olduğu insanları anlattığını söylüyor bize. İşte o tek düşünü yitiren bir genç adamın hüznünü hem kalplere hem akla hitap ederek anlatan bu film, düşle gerçek arasında sıkışan bir adamın saf bir dürüstlüğü olan bir hikâyesi; küçük ve güçlü bir hikâye bu.

(“Binici”)

Borg McEnroe – Janus Metz (2017)

“Bir daha tek bir duygu kırıntısı dahi göstermeyeceksin. Kapalı bir kutu ol ve diğer her şeyi dışarıda bırak. Yokmuş gibi davran. Öfkeni, korkunu, paniğini vuruşlarından çıkar. Her bir forehand’inden, her bir backhand’inden, her bir vuruşundan”

İki usta tenisçi, İsveçli Björn Borg ve Amerikalı John McEnroe arasında oynanan 1980 Wimbledon finalinin hikâyesi.

Gerçek olaylardan esinlenen ve senaryosunu Ronnie Sandahl’in yazdığı, yönetmenliğini Janus Metz’in üstlendiği bir İsveç, Danimarka ve Finlandiya ortak yapımı. Sinemaya belgeseller ve kısa filmlerle giren Janus Metz’in ilk uzun metrajlı konulu filmi olan çalışma tenis tarihinin en önemli karşılaşmalarından birini ve bu karşılaşmanın tarafları olan iki büyük tenisçiyi kişilikleri ile birlikte anlatmaya soyunan bir yapıt. Özellikle bu önemli karşılaşmanın sonucunu bilmeyenler için (hatta belki bilenler için de) hayli heyecanla izlenecek bir içeriği olan film biri buz (Borg), diğeri ateş (McEnroe) olarak tanımlanan iki büyük sporcunun bu maç öncesindeki hayatları üzerinden yola çıkarak, onları başarılı kılanın ne olduğunu ve bu başarının arkasında nelerin yattığını getiriyor karşımıza. Ne var ki teknik başarısını içeriğine aynı düzeyde yansıtamıyor film ve sinema tarihinin önemli spor filmlerinden biri olmak yerine, popüler sinemanın tercihleri ile yetinmeyi tercih ediyor. İki sporcuyu oynayan Sverrir Gudnason ve Shia LaBeouf -özellikle ilkinde çok daha fazla bir şekilde- karakterlerine fiziksel bir benzerlik de yakalayarak, çok iyi işler çıkarmışlar ve filmin keyifle izlenmesine önemli bir katkı sağlamışlar.

ABD’li ünlü sporcu Andre Agassi’nin tenis üzerine sözleri ile açılıyor film: “Tenis, hayatın dilini kullanır. Avantaj, servis, hata, kırılma (break), aşk; tenisin tüm temel ögeleri hayatta da vardır çünkü her maç minyatür bir hayattır”. Janus Metz’in filmi bu sözlerden yola çıkarak, iki büyük tenisçinin hayatlarının ta kendisine dönüşen bu oyun üzerinden bize tenis tarihinin en müthiş maçlarından birini anlatıyor. Bir tarafta dört kez ve peş peşe kazandığı Wimbledon’ı 5. kez kazanarak tarihe geçmek isteyen Borg, diğer tarafta ise onun bu amacına ulaşmasını engelleyebilecek tek tenisçi olarak görünen ve ilk kez Wimbledon’ı kazanmanın peşinde olan McEnroe var bu maçta. İlki tam bir “buz adamdır” (İngilizce buzdağı anlamına gelen iceberg ve soyadından esinlenerek Ice-Borg lakabı takılmıştır bu İsveçli sporcuya): Turnuvalarda hep aynı otelin aynı odasında kalır, maçlarını sadece iki yılda bir seyretmesine izin verdiği ailesi maçlarda hep aynı kıyafeti giymek zorundadır, nabız atışının 50’yi geçmemesi için soğuk odada uyur, içine kapanıktır ve duyguları hiç yokmuş gibi davranır. İkincisi ise tam tersine ateşli, konuşkan, duygularını ve özellikle öfkesini anında dışa vuran, küfürbaz, maçlarda hakemlerle ve seyircilerle girdiği ağız dalaşları ile bilinen ve Borg’a hayran olan seyircilerin sık sık yuhaladığı bir isimdir; New York Times’ın McEnroe’yu “Amerikan değerlerinin Al Capone’dan sonraki en kötü temsilcisi” nitelemesini doğrularcasına pek de sevilen bir kişi değildir. Amerikalı tenisçi Arthur Ashe her iki sporcu için -filmdeki bir sahneye göre- şöyle konuşur: “McEnroe müthiş bir yetenek. Borg’la maç ise balyoza çarpmak gibi. Ancak Borg balyoz ise, McEnroe da küçük bir hançer. Yaralarının hiçbiri derin olmamasına rağmen küçük sıyrıklarla her yanın kana bulanır ve sonunda kan kaybından ölürsün”.

Film bazı Kuzey Avrupa ülkelerinde “Borg” adı ile gösterilmiş ve hikâyenin ağırlıklı olarak, McEnroe’nun çok önemli bir karakter olduğu bir Borg anlatımı olmasına da uygun bir seçim olmuş bu. Hikâyede onun sahneleri çok daha fazla ve film de temel olarak onun Wimbledon’ı beşinci kez kazanıp kazanamayacağı üzerine kurulu. Janus Metz bu hikâyeyi teknik başarısı yadsınamayacak bir şekilde anlatıyor ve özellikle final maçında rahatlıkla dört dörtlük denebilecek bir mizansen oluşturmayı başarıyor. İki oyuncunun hem bugününü hem geçmiş hayatlarından bazı bölümleri farklı zaman dilimleri arasında gidip gelerek anlatıyor ve senaryonun kurgusu sayesinde bu geliş gidişler seyircide en ufak bir rahatsızlık veya karışıklık yaratmıyor. İki ana karakterden Borg’un buzdağı görünümünü ve arkasındaki gerçekleri (“Ona buzdağı diyorlar ama o bir volkan. Biriktiriyor… ta ki patlayana kadar”) seyirciye daha iyi aktarabiliyor bu senaryo ve Sverrir Gudnason’un başarılı performansı ile genç adamın tüm yaşadıklarını siz de hissediyor ve Borg’un henüz 26 yaşındayken tenisi bırakmasına yol açan karakterini anlamanızı sağlıyor film başarılı bir şekilde. McEnroe’nun fazlası ile dışavurumcu karakterinin analizinde ne yazık ki o kadar derinlere inmiyor senaryo ama Shia LaBeouf’un çarpıcı peformansı o denli etkileyici ki bu çok da önemli bir problem oluşturmuyor.

Yönetmenin tenis maçlarında tam tepeden (saha ile 90 derecelik açı oluşturacak şekilde) yaptığı çekimlerin bir örneği olduğu gibi kamera açıları hep doğru ve sizi hikâyenin ve özellikle de final maçının içine sokuyor. Teknik oyunlara fazla girişmiyor yönetmen doğru bir şekilde ve hikâyenin ve final maçının doğal gücünden yararlanıyor filmin gücünü artırmak için. Burada şu soruyu sormak gerekiyor ama: Filmin ikinci yarısında doğal olarak final maçı önemli bir yer tutuyor ve öyle ki bunun yerine maçın kendisini gerçek görüntüleri ile izlemenin daha anlamlı gelmesi film için doğru bir puan mı? Bunun yanında senaryo (başarılı sporcuları anlatan pek çok filmde olduğu gibi) çok önemli bir tartışma alanını -bu alan üzerinde düşündürecek veriyi sağlasa da- ihmal ediyor: Spordaki çok başarılı isimlerin bu başarıya ulaşırken neleri feda ettikleri. Sanatta da görülen bu durumla ilgili soruyu daha ileri bir noktaya taşıyarak şunu da sormak gerekiyor: Performansı hep daha ileri taşımak uğruna -bilinçli veya bilinçsiz olarak- nelerden vazgeçebilir bir insan? Metz’in hikâyesinde -senaryo onu daha çok vurguladığı için- bu soruyu Borg üzerinden de şöyle sorabiliriz (film buna hiç değinmese de): 5 kez Wimbledon’ı, 6 kez Fransa Açık’ı kazanmak için ne “işkence”lere katlandı Borg ve sonunda 26 yaşındayken mental çöküş nedeni ile bıraktı tenisi? Buna karşılık filmin iki oyuncunun karakterlerinin farklılığı üzerinden ortaya koyduğu önemli bir durum var: Vatandaşı olan tenisçi Peter Fleming’in McEnroe’ya söylediği “Bir gün bir numara olacaksın ama kimse seni iyi hatırlamayacak. Kimse seni sevmiyor. Hiçbir çocuk büyüyünce McEnroe olmak istemeyecek” sözleri ile film başarının sevilmek için yeterli olmadığını, ihmal ettiği alana bir göndermede bulunarak belki de, hatırlatıyor seyirciye.

Tenisin “elit” işi olarak görüldüğü bizim gibi ülkelerde bu algıyı kırıp, bu spor dalını geniş kitlelerle buluşturacak türden spor filmlerinden biri bu. Sporun eninde sonunda bir dostluk gösterisi olması gerektiğini hatırlatan havaalanı sahnesi ve müthiş finalden sonra iki sporcunun çok iyi dost olmalarının da (öyle ki Borg McEnroe’nun sağdıcı olmuş düğününde) hatırlattığı gibi sporun birilerine karşı değil, kişinin kendisine karşı ve birileri ile birlikte yapıldığında değerli olduğunu anlatıyor hikâye ve onun gerçek hayattaki karşılığı. Filmde biri oyuncu (Björn Granath) ve diğeri senaryo danışmanı (Håkon Liu) olarak görev yapan ve her ikisi de çekimlerden sonra hayatını kaybeden iki İsveçli sinemacıya ithaf edilen ve çekimleri İsveç, Monako, İngiltere ve Çek Cumhuriyeti’nde gerçekleştirilen çalışmanın zaman zaman “göstermekten çok açıklayan” bir tavır alması ise pek doğru olmamış. İki kahramanının karakterlerini diyaloglarla açıklama kolaylığına kapılıyor senaryo buna hiç ihtiyaç duymasa da. LaBeouf’un, hikâyede bir parça yardımcı karakter gibi görünse de, McEnroe’yu olağanüstü bir performansla ve kelimenin tam anlamı ile parlayarak canlandırdığı, Gudnason’un ise aynı parlamayı sessiz performansı ile yakaladığı film, her ikisi de “kazanmak zorunda olan” ve “kaybettiklerinde yıkılan” iki sporcunun çarpışmasını iyi bir hikâye anlatıcılığı ile karşımıza getiren, Danimarkalı Janus Metz’in uzun metraj kariyerine iyi bir başlangıç yapmasını sağlayan bir çalışma.

(“Borg vs. McEnroe”)