A Febre – Maya Da-Rin (2019)

“En azından sen kendi ununu yapıyor ve avlanıyorsun. Burada yiyeceği satın alıyorsun. Paran yoksa yiyemiyorsun”

Bir limanda güvenlik görevlisi olarak çalışan ve kaynağı bulunamayan bir şekilde ateşi yükselen, Amazon yerlilerinden Brezilyalı bir adamın hikâyesi.

Sinemaya belgesellerle giriş yapan Brezilyalı yönetmen Maya Da-Rin’in, senaryosunu Pedro Cesarino ve Miguel Seabra Lopes ile birlikte yazdığı bir Brezilya – Almanya – Fransa ortak yapımı. Amazon yerlileri ile ilgili belgesel çekerken şekillendirmeye başladığı bu ikinci kurgu filminde Da-Rin, yaşam alanları yavaş yavaş ellerinden alınan ve geleneksel hayatları ile büyük şehirdeki zorunlu hayatları arasında sıkışıp kalan Amazon yerlilerini belgesel gerçekçiliği ve dürüstlükle ele alıyor. Hikâyenin baş kahramanı olan Justino’yu canlandıran ve Locarno Festivali’nde Erkek Oyuncu ödülünü kazanan Regis Myrupu’nun da aralarında olduğu ve çoğunluğu amatör oyunculardan oluşan kadrosunun doğal performansları ile filmin belgesele yakın duran tavrını desteklediği film, özellikle Jair Bolsonaro’nun 2018’de devlet başkanı seçilmesinden sonra hayatları iyice zorlaşan Amazon yerlilerinin günümüzde karşı karşıya kaldıkları güçlükleri gündeme getirmesi ile önemli, başarılı ses çalışması ile dikkat çeken, politik yanını -hiç vurgulamadığı halde- kuvvetli bir şekilde hissettiren ve gerçek ile düşü sadelikle bir araya getirebilmesi ile önemli bir çalışma. Yavaş -belki bazen gereğinden fazla- temposu ve olaysızlığı ile sıradan seyirci için seyri zor belki ama sinemanın toplumsal meselelere yakın olduğu ölçüde saygınlığının arttığını hatırlatan bu film ilginç bir çalışma kesinlikle.

Maya Da-Rin filme çok uygun bir giriş yapıyor: Bir ormandan gelen sesleri ile hatırlatan bir ses bandı ile açılan film karşımıza işçi kıyafeti içindeki bir yerli adamı getiriyor. Kamera yavaş yavaş ondan uzaklaşırken, adam gözlerini kapıyor. Justino önce bir fabrikada işçi olarak çalışmak üzere geldiği büyük şehirde şimdi bir limanda güvenlik görevlisi olarak görev yapmaktadır. Açılışta duyduğumuz ses, adamın kapattığı gözleri ile belki de kökenlerinin olduğu Amazon ormanlarını ve nehrini hayal ettiğini düşündürürken, onun bulunduğu yer ile hayal ettiği arasındaki fark üzerinden tek bir söz etmeden ve teknik oyunlara başvurmadan bizi etkisi altına almayı başarıyor film. Rutin bir hayatı, evli bir oğlu ve babası ile yaşayan bir kızı vardır. Eşi bir süre önce ölmüştür ve 45 yaşındaki adam ev ile iş arasında geçen sıradan bir hayat sürmektedir. İş yerinde işe yeni başlayan bir başka güvenlik görevlisinin Justino’nun yerli olmasından yola çıkan ve gittikçe dozu artan imalı sözlerini duymazlıktan gelerek karşılarken, aklı terk ettiği vatanındadır ama ama kısa süreliğine bile oraya gitmesini imkânsız kılan bir düzeni vardır. Adamın anavatan özlemini hiç altını çizmeden, dürüst bir belgeselin sadeliği ve gerçekçiliği ile anlatıyor Maya Da-Rin ve bu özlemi örneğin adamın torununa uzun uzun anlattığı bir orman hikâyesindeki gibi unsurlar üzerinden gösteriyor bize çoğunlukla.

Limandaki dev konteynerlerin arasında küçücük kalan Justino iş yerinin insan kaynakları tarafından son günlerde dağınık çalışması ve dalgınlığı nedeni ile uyarılır (filmin bu iddianın doğruluğu veya yanlışlığı konusunda seyirciyi belirsizlik içinde bırakması sorgulanmaya açık bir tercih) ve bir süre sonra da nedeni anlaşılamayan bir şekilde ateşi sık sık yükselmeye başlar. Kızı bir tıp fakültesine kabul edilmiş olsa da şehirdeki doktorlara gitmekten pek hoşlanmayan, onlar hakkında “Doktorların gözleri büyük ama sadece önlerinden olanı görebiliyorlar” gibi sözlerle konuşan ve kaynağı hakkında kızına “Anlatırım ama anlamazsın” diyen adamın hikâyesindeki gizem bu ateşle başlıyor. Filmin özellikle bir mistik havaya sokmaya çalışmadan karşımıza getirdiği gizem çevredeki hayvanlara saldıran gizemli yaratık, düş ile gerçek arasında bir yerde duran ormandaki köpekli sahne veya gece vakti iş yerinde yaşanan olay gibi ögelerle ve düş ile gerçeğin birbirine karışması ile gösteriyor kendisini.

Bolsonaro karşıtlığı ile bilinen yönetmen, yerlilerin Bolsonaro döneminde artan zorluklarını onların günlük hayatındaki konuşmalar (azalan av, çocukların ebeveynlerinin geleneksel hayatını sürdürmek istememeleri, Justino’nun kardeşinin babasını yanına alması için onun oğluna yaptığı önerinin ret olması üzerine söylediği “Babanla birbirinizi anlamıyorsunuz çünkü sadece beyazların dilinden konuşuyorsunuz” sözleri) ve asıl hikâye ile ilgisiz gibi görünen sahnelerle (örneğin dilini kimsenin anlamadığı yaşlı hasta kadın veya ormanın şehire dönüştüğü düş) zarif ve yalın bir şekilde hikâyesinin gündeminde tutuyor. FinaldeJustino’nun kürek çekerek geldiği ormana bir elinde çanta diğer elinde içinde sıvı olan bir bidonla girip kaybolmasını seyircinin yorumuna açık bırakan ama bir dönüşü ima eden film onun şehirde hayata kalmaya çalışan ruhunun tıpkı kendi eli ile inşa ettiği evinin çatlayan duvarını sıva ile kapatması gibi sonuçsuzluğa mahkum olduğunu da söylüyor bize.

Çeşitli festivallerde ödül kazanan ses çalışmasının da (Bruno Furtado, Emmanuel Croset ve Felippe Schultz Mussel) gizemi gerçekçiliğe zarar vermeden desteklemeyi başardığı filmin egzotizmden özenle sakınabilmesi ve göstermek yerine işittirmek üzerinden hareket etmesinin etkileyiciliği de yine bu ses çalışmasının başarısı. Sadece bir kurgu olarak değil, bir belgesel olarak da izlenmesi ve algılanması gereken bir film bu ve yönetmenin artık büyük şehirlerde yaşayan yerli kökenli Brezilyalılar ile olan konuşmalarından doğan bir çalışmanın tüm dürüstlüğü ile önemli bir sinema eseri.

(“The Fever”)

Salyut-7 – Klim Shipenko (2017)

“Birazdan Dünya’nın gölgesine gireceğiz. Çok soğuk olacak. Oyun bitti, Viktor, oyun bitti!”

Arızalanan uzay istasyonu Salyut-7’yi onararak tekrar çalışır duruma getirmek için uzaya gönderilen iki kozmonutun verdikleri mücadelenin hikâyesi.

1985 yılında yaşanan gerçek bir hikâyeyi anlatan film kozmonotlardan biri olan Viktor Petrovich Savinykh’in günlüklerinden yola çıkılarak çekilen, senaryosunu Aleksey Chupov, Klim Shipenko, Natalya Merkulova ve Aleksey Samolyotov’un yazdığı ve yönetmenliğini Klim Shipenko’nun üstlendiği bir Rusya yapımı. Parçalanmaya doğru giden Sovyetler Birliği’nin son uluslararası gurur nedenlerinden biri olan mücadele, bozulan istasyonu onarmak, bu mümkün olmazsa onu okyanusa düşürerek veya havada parçalayarak Amerikalıların eline geçmesine engel olmaya çalışan Sovyetler Birliği’nin iki kozmonotunun insanüstü hikâyesini anlatan bir çalışma ile geliyor karşımıza. Hikâye gerçek olsa da, dramatik etkiyi artırmak için başta yangın ve bunun neden olduğu fedakârlık / dayanışma gibi çok önemli sahnelerin de olduğu eklemelerle oluşturulan film benzer konulu bir Amerikan yapımından daha ucuza mâl olmasına rağmen yakaladığı görsel başarı ve seyirciyi hep heyecan içinde tutabilmesi ile dikkat çekiyor öncelikle. Putin’in filmi seyrettikten sonra film ekibi ile görüşmek istemesi ve tebrik etmesinden de anlaşılabileceği gibi bir milliyetçi havası da olan film sondaki anlamsız “Challenger” ile karşılaşma ve göz yaşı döken ekip klişeleri gibi problemleri olsa da kendisini ilgi ile izletmeyi başaran bir aksiyon ve drama.

Uzay boşluğunda kaynak yapan, biri kadın biri erkek iki kozmonotun görüntüsü ile açılıyor film. Küçük ama ölümcül bir aksaklık ve bunun sonucunda yaşananları etkileyici bir şekilde anlatan bu sahne aslında filmin daha sonra anlatacağı uzun hikâyenin çok kısa bir versiyonu gibi. Bu açılış sahnesinde yakalanan atmosferi ve abartılı efektlere başvurulmadan elde edilen görselliği tüm süresi boyunca koruyor film ve bir “uzay hikâyesi”ni seyri keyif verici bir biçimde anlatıyor. Viktor Petrovich Savinykh ve Vladimir Aleksandrovich Dzhanibekov adlarındaki iki kozmonotun kapanış jeneriği ile birlikte gösterilen görüntülerinin de altını çizdiği gerçekliği iyi kullanılıyor ve finalde çok büyük bir zarar verse de bu havasına gerçek bir kahramanlığı izlediğinizi bilerek tadını çıkarıyorsunuz filmin.

Uzay istasyonundaki arıza tüm dünyanın dilindedir ve nereye düşeceği medyanın ana konusu olurken, Sovyetler’in bir başka endişesi daha vardır: İstasyonun ve onu inşa ederken kullanılan teknolojinin Amerikalıların eline geçmesi. Hatta ABD’nin o sıralarda uzaya göndermek için çalışmalarını sürdürdüğü uzay mekiği Challenger’ın kargo bölümünün boş olduğu ve Rusların istasyonunu alarak Dünya’ya döneceği gibi komplo teorileri de Sovyet üst yönetiminde konuşulmaktadır. Açılış sahnesindeki kozmonotlardan biri olan Vladimir ve ilk kez uzayda yürüyecek olan Viktor’a verilen görev istasyondaki problemi gidermek, bu başarılamazsa onu dünyaya indirmektir. Yalın bir hikâye bu ve gereksiz teknik detaylardan da ustaca sıyrılmış olan senaryo bu hikâyeyi gerilimi hep diri tutacak ve konsanstrasyonu hemen hep koruyacak şekilde anlatıyor. İki kozmonot uzayda bir mücadele içindeyken, dünya üzerindeki merkezde bilim adamları ile politikacılar arasında yaşanan çekişme, eşlerden birinin verdiği yün şapkalar veya hamile eş gibi oldukça tanıdık gelecek klişelere veya zorlama usnurlara sahip olmasına rağmen, senaryo temelde beklenen işlevini yerine getiriyor ve ilgimizi iki adam üzerinde canlı tutmayı başarıyor. Finalde Challenger ile karşılaşma saçmalığı ise, kim ve neden eklemiş bilinmez ama, bu senaryoya hiç yakışmıyor kesinlikle.

Filmin görüntü yönetmenliğini üstlenen Sergey Astakhov ve Ivan Burlakov ile görsel efektlere emek verenlerin muhteşem bir iş çıkardığı bir film bu. Yaklaşık 7 milyon dolarlık bir bütçe ile çekildiği söylenen filmin ulaştığı görsel düzey, örneğin Amerikan sinemasının çok daha yüksek bütçelerle erişebildiği bir başarıya sahip. Bu başarıyı sağlayan temel unsur ise efektlerin doğallığı, hikâyenin ve karakterlerin bu efektlerin altında ezilmemesi ve istasyon içinde havada yüzen su damlaları örneğinde olduğu gibi basit ve güçlü olmaları. Astakhov ve Burlakov ikilisi bu başarılı efektlerin katkısı, doğru kamera açıları ve bizi hep olayın içinde tutan yaklaşımları ile filmi görsel açıdan zenginleştiriyorlar.

Filmin hikâyenin kahramanları zor durumdayken dünyadaki endişeli eşlere geçiş yapması ve “onların da içine doğmuş” hissini yaratmaya çalışması veya bir Amerikan filminde zor anların “rahatlatıcı” konusu beyzbolu burada futbolla tekrarlaması gibi bir ticarî filmden bekleyeceğiz pek çok sıradanlığı var kuşkusuz. Ayrıca bir Putin dönemi Rus filminden bekleneceği gibi milliyetçilik duygularını okşamayı ihmal etmediğini ve Ivan Burlyaev imzalı müziğin bize düzenli olarak, ne hissetmemiz gerektiğini vurgulayacak şekilde kullanıldığını da belirtmek gerekiyor. Yine de ABD’nin uzay tarihinden bir sayfa olsaydı defalarca izleyeceğimiz, en azından mutlaka haberdar olacağımız ama Sovyetler’e ait olunca bize empoze edilen kültürün görmezden geldiği bir teknolojik kahramanlık hikâyesini anlatan bu film vaat ettiği eğlenceyi vermeyi başaran bir çalışma olarak, görülmeyi hak ediyor.

Las Niñas Bien – Alejandra Márquez Abella (2018)

“Gümüş sofra takımı, Grand Marnier kadehleri, beyaz şarap kadehleri. Şu gelin çiçeklerinden pek anlamıyorum, onları lalelerle değiştireceğim. Mari’den ahtapotu 60 defa dövmesini istiyorum, öbür türlü çiğnemesi zor oluyor. Oturma odasının duvarında büyük bir gece kelebeği var. Bahçıvan, kelebeğin kendiliğinden gitmesi gerektiğini, gitmezse bunun kötü şans anlamına geldiğini söylüyor. Bu benim doğum günü partim. New York’dan aldığım fildişi rengi elbiseyi giyiyorum. Ev çok güzel, insanlarla dolu. Herkesin gözü üzerimde. Misafirlerden biri Julio Iglesias. Beni sevdiğini söylemek için yanıma gelip, elimi tutuyor. Beni İspanya’ya götürüyor ve Corte Inglés’de yaşıyoruz”

Lüks hayat yaşayan bir kadının, kocasının işlerinin Meksika’daki 1982 ekonomik krizi nedeni ile bozulmasının sonucunda yaşadıklarının hikâyesi.

Meksikalı yazar Guadalupe Loaeza ‘nın aynı isimli, 1985 tarihli romanından uyarlanan bir Meksika yapımı. Senaristliğini ve yönetmenliğini Alejandra Márquez Abella’nın üstlendiği film uluslararası rezervlerinde büyük bir düşüş yaşayan ve yerel para birimini devalüe edince de çoğunlukla Amerikan bankalarına olan dolar borçlarını ödeyemez duruma düşen Meksika’da refah içinde bir hayat süren kadının ayrıcalıklı hayatını yavaş yavaş yitirmesi sırasında yaşadıklarını anlatıyor. Sık sık seyirciye de duyurulan hayalleri, lüks hayatı ve Julio Iglesias’la ilgili fanteziler ile sınırlı olan kadının göz bebeği olduğu sosyetedeki arkadaşlarını da katarak bir sınıf hikâyesi anlatmaya girişmiş Alejandra Márquez Abella ve ortaya zarif bir yozlaşma hikâyesi çıkarmış. Başroldeki Ilse Salas’ın karakteri ile birlikte fiziksel olarak da değişen çarpıcı performansı, Dariela Ludlow’ın şık ve zarif ama bir yandan da soğuk olmayı başaran görüntüleri ve politik görünmeden politik olan hikâyesi ile önemli bir çalışma bu.

Doğum günü partisine hazırlanan ve kuaförde saçını yıkatan bir kadının görüntüsü ve sesi ile açılıyor film. Yazının girişindeki sözler kadının sık sık kurduğu hayallerden biri ve yaşadığı lüks hayatı da çok iyi özetliyor. Aynada kendi şıklığını hayranlıkla seyreden kadının imajını birden fazla aynayı yan yana getirerek çoğaltıyor yönetmen Abella ve sanki kadının dünyasının kendisi ile dolu olduğunu söylüyor bize. Kadının adı Sofia’dır ve film aslında sadece onu değil, onunkine benzer hayatlar süren tüm kadınları anlatmaktadır. Sert bir ekonomik krizin hemen öncesindeki doğum günü partisinin sembolü olduğu hayatlardır bunlar. Şık ama yapay, nasıl görüldüğü ve algılanıldığının çok önemli olduğu, şıklık ve zenginlik üzerinden insanların kendilerini diğerlerine sundukları bu hayatları gösterirken doğrudan bir eleştiri yapmaya soyunmuyor film ve hatta baş karakterlerini özellikle kötü göstermeye de çalışmıyor; aksine onların da inançlarının ve değerlerinin kurbanları olarak görüldüğünü bile düşünebilirsiniz hikâye boyunca. Bir davete çağrılmanın ya da çağrılmamanın en önemli konulardan biri olduğu, “kulübe katılmanın” hayatî derecede önem taşıyan bir prestiji işaret ettiği yaşamlar aslında doğrudan bir sınıf hikâyesi anlatmak için iyi bir fırsat ama film birkaç diyalog veya sahne ile sınırlı tutuyor bu üst sınıfın hikâyesini sınıfsal bir dil ile anlatmayı. Çocuklarını kampa gönderen Sofia’nın onları “Meksikalılarla takılmayın” (İspanyol kökenli ve beyaz olmayanları kastederek) diye uyarması, aile finansal açıdan zor duruma girdikten sonra gittikleri bir partide maruz kaldıkları sözler üzerine çocuklardan birinin “Anne, biz yoksul muyuz?” diye sorması, kadının hayallerinin beyaz İspanyolları temsil eden Julio Iglesias ve İspanya kralları ile dolu olması veya maaşının ödenmediğini kibarca hatırlatan şoförün “Bana karşılık verdi” sözleri ile kovulması gibi örneklerle yetiniyor hikâye. Bu örneklerin sonuncusunun kadının kendini tekrar güçlü hissettiği bir ânda yaşandığını düşünürsek, bu sınıfın yaşamlarının paranın varlığı üzerine kurulu olduğunu ve parası olmayanlar üzerindeki tahakkümlerini ima ettiğini de söyleyebiliriz rahatlıkla hikâyenin.

Kocasının işlerinin çok iyi olması sayesinde onların arasına karışmaya çalışan yeni zengin bir kadını Sofia ve arkadaşlarının sürekli küçümsemeleri (bu kadının konuşurken kullandığı halk ağzını Sofia’nın yüzünü buruşturarak karşıladığı önemli bir sahne var filmde) ve arkasından konuşmaları üzerinden de önemli bir değinmesi var filmin. Aynı kadın durumu kötüleşen ama bunu belli etmemek için hâlâ kendisine küstahlıkla davranan Sofia’ya artık onun da arkasından konuştuklarını hatırlatıyor ve üstünlüğü, değer ve önemi asıl olarak paranın belirlediği bir dünyada olduklarını yüzüne çarpıyor. Evet, belki doğrudan değil ama varlığını hep koruyarak dolaylı bir politik dil ile anlatıyor karakterlerin dünyasını bize film. Sofia’yı canlandıran Ilse Salas’ın, hayatı yavaş yavaş elinden kayan kadını seyri büyük bir keyif veren performansla canlandırması ve hikâyenin yergici dilini başarı ile desteklemesi (bir doğum günü partisinde arkadaşının çocuğu ile yaptığı şekerleme kavgası örneğin, bu yergici anlayışı çok etkileyici bir şekilde anlatıyor) ile ayrıca değerlenen filmde erkek ve kadın karakterler üzerinden dikkat çekici bir farklılığa gidilmiş. Örneğin Sofia ne kadar mücadeleci ise kocası o derece pasif ve yenilgiyi o denli çabuk kabul ediyor. Adamı birkaç kez kumandalı oyuncak arabası ile oynarken görüyoruz ki onun zayıflığı ve çocuk kalması ile açıklanabilir herhalde bu sahneler. Diğer erkek karakterler de bir çatışmanın tarafı olmazlarken, zorluklar karşısında intihar eden bir diğer karakterin de erkek olması da yine erkeklerin zayıflığı ile ilişkilendirilmiş olsa gerek.

Sonlardaki, doğum günü partisine hazırlanma ve orada yaşananlar gibi başarılı sahneleri olan filmin kapanışı da hayli ilginç: Sofia kocası ve bir başka çift ile lüks bir restoranda yemek yemektedir. O sırada devlet başkanı da gelir restorana ve daha önce gittiği başka yerlerde de karşılaştığı üzere yuhalanarak, daha doğrusu kendisine doğru havlanarak protesto edilir. Sofia da katılır bu protestoya (kocası ise şaşkınlıkla izlemektedir onu) ve o zamana kadarki soğuk ve kibirli imajını bir kenara koyarak kahkahalar atar. Devlet başkanının halka “Peso’yu bir köpek gibi koruyacağım” sözüne ve bu sözünü tutamamasına bir göndermedir bu protesto şekli ve Sofia’nın da kendini yeniden güçlü hissettiğini dışarıya göstermesinin aracı olur.

Film boyunca adı geçen, fantezi ve kıskançlıkların konusu olan Julio Iglesias’ın “Me Olvide de Vivir” adlı şarkısının da (orijinalini Fransız şarkıcı Johnny Hallyday’in J’Ai Oublié De Vivre” adı ile seslendirdiği parça) yer aldığı soundtrack’i ve Tomás Barreiro imzalı ilginç orijinal müzikleri ile de dikkat çeken filmin seyirciye gerektiği kadar güçlü ve sarsıcı bir yumruk atamamak ve bir parça gereğinden fazla yavaş akmak gibi sorunları var ama anlattığı sınıfın boş ve anlamsız hayatlarını bu boşluğun üzerini örten şıklıkla birlikte anlatan film yakından bakanlar için o sınıfın aslında ne kadar kolayca yıkılabileceğini ve yıkılması gerektiğini de hatırlatan önemli bir çalışma.

(“The Good Girls”)

Pirosmani – Giorgi Shengelaia (1969)

“Bu hayatta ne kadar votka içmem gerekiyor? Yavaş içip de daha çok mu çalışayım yoksa bir dikişte bitirip sonumu mu getireyim? Hangisinin daha iyi olduğuna karar veremiyorum”

Gürcü halk ressamı Niko Pirosmanishvili’nin yoksulluk ve büyük zorluklarla geçen hayatının hikâyesi.

Senaryosunu Gürcü sinemacı Giorgi Shengelaia ve Erlom Akhvlediani’nin yazdığı, yönetmenliğini Shengelaia’nın üstlendiği bir Sovyetler Birliği yapımı. Değeri ölümünden sonra keşfedilen, ölümü 20. yüzyıldaki İspanyol gribinde yetersiz beslenme ve karaciğer yetersizliğinden kaynaklanan ve bugün Gürcistan’ın en önemli sanatçılarından biri kabul edilen Pirosmani’nin hayatını onun resmine çok uygun bir görsellikle anlatan film “karanlık bir şiir” olarak nitelendirilebilecek ve alıştığımız türden biyografilerden çok farklı bir çalışma. Talihsiz ressamın hayatından farklı anları kendisi de bir ressam olan ve filmin sanat yönetmenliğini de -Vaso Arabidze ile birlikte- üstlenen Avtandil Arazi’nin oyunculuğu ile anlatan film öncelikle muhteşem görselliği ile, sonra da trajik bir hikâyenin kahramanını hak ettiği saygı, özen ve sevgi ile anlatması ile dikkat çeken, Sovyet sinemasının tartışılmaz klasiklerinden biri.

Hayatını bu yıl kaybeden yönetmen Giorgi Shengelaia’nın, babası Gürcistan sinemasının kurucularından biri olarak kabul edilen Nikoloz Shengelaia, annesi ise aynı sinemanın yıldız oyuncularından biri olan Nato Vachnadze. Kariyerinde bir kısa, bir belgesel ve on iki uzun metrajlı konulu film olan Shengelaia’nın bu ilk yönetmenlik çalışması Gürcistan için naif sanatın öncüsü olan bir ressamın hayatını farklı bir sinema dili ile ve muhteşem bir görsel atmosferle anlatan bir klasik. Ressamın tablolarından birini açılış jeneriği için kullanan film aynı tablonun görüntüsü ile kapanışı yaparken arada bize olağanüstü sıfatını hak eden bir görsellik sunuyor. Konstantin Apryatin, Dudar Margiev ve Aleksandre Rekhviashvili’nin imzasını taşıyan görüntü çalışması ve sanat yönetmenlerinin ortaya koyduğu muhteşem bir sonuç bu ve yönetmen de hikâyenin kahramanı olan sanatçının hayatını bize sergilerken onların kendisine sağladığı olanakları çok iyi değerlendiriyor ve sonuç hem karanlığı hem şiirselliği içeren başarılı bir iş oluyor.

İlk sahnede ressamın kendisinin elinden çıktığını rahatlıkla iddia edebileceğimiz, daha doğrusu onun sanatının tam bir sinema karşılığı olan bir görüntü geliyor karşımıza. Renkleri ve kompozisyonu ile adeta bir Pirosmani tablosu bu: Bir evin içindeyiz. Sağdaki yatakta bir kız çocuğu yatıyor, yattığı odadaki geniş yapraklı bitkiler bulundukları yere adeta hâkim olmuşlar. Bir şöminenin de olduğu odanın kapısı açık ve bu açık kapıdan yan odadaki bize sırtı dönük duran adamı görüyoruz. Bir pencere önündedir adam ve perde esen rüzgârdan hafifçe sallanmaktadır. Kamera ona doğru kayarken, adam pencerenin yanından ayrılarak bir masaya oturur ve İsa ile bir havarisi hakkındaki bir hikâyeyi okumaya başlar. Hemen sonraki sahne de (bir koltukta oturan ve ağlayan bir kadın, başında ayakta bekleyen ve onu dinleyen iki yaşlı kadın) benzer bir güzellikte ve film bu havasını daha sonra da hiç yitirmiyor ve sanatçının hayatını adeta onun yaptığı tablolar üzerinden anlatıyor sanki. Görüntüler güzel ama bu güzellik zorlanmış, yapay olarak üretilmiş bir güzellik değil; Pirosmani filmin tüm karelerini tek tek kendisi çizmiş olsaydı sonuç ne olacaksa onu görüyoruz adeta. Bir başka ifade ile söylersek, filmin yaratıcılarından biri de Pirosmani’nin kendisi kesinlikle.

Hikâye bir meyhanenin duvarında asılı ve bugün Tiflis’teki Gürcistan Sanat Müzesi’nde sergilenen “Zürafa” tablosunu çok beğenen iki adamın resmi yapanın kim olduğunu merak edip onu bulmaya çalışmasını ve Pirosmani’nin hayatını birlikte anlatıyor. Meyhanecinin “Resmi Nikolo yaptı. Onu tanımıyor musunuz? Buralarda herkes tanır onu. Kurutulmuş balık gibi sıska ve uzundur. Tiflis’in bütün meyhanelerinde onun resimleri vardır” sözleri ile tanıttığı ressamın bu tablosu özellikle mi seçilmiş bilmiyorum ama meyhanecinin zürafanın Tiflis’in iklimine uyum sağlayamayıp öldüğünü söylemesi gibi Pirosmani de değeri bilinmeyen sanatı ile yaşadığı topluma ve zamana uyum sağlayamayacak ve sefalet içinde ölecektir. Meyhaneye gelen iki yabancının Pirosmani’nin diğer resimlerini görmek istemesi üzerine meyhane sahibinin onları soktuğu yandaki odaya girişlerinde ise kendimizi sanki bir Pirosmani tablosunun içine giriyor gibi hissediyoruz. İçeridekilerin donmuş gibi duran görüntüleri ile adeta kamera aracılığı ile tablonun içinde gezdiriyor bizi yönetmen.

Ressamın iyi yürekliliğini ve yaşadığı toplumun beklenti ve değerlerinden farklılığını anlatan ticarî girişim veya“düğün”deki eylem gibi bölümlerle veya meyhanede çalışmasını teklif eden adama “Ben bir yere bağlı kalamam” gibi diyaloglarla kahramanının karakterini bize anlatan filmde birkaç kez tekrarlanan bir görüntü var: Sanki bir “otoportre” bu; beyaz örtülü bir yemek masasında, tek başına oturan, içki içen ve başında siyah bir şapka olan ressamın görüntüsü bu ve tüyler ürperten gerçekçiliği ve Pirosmani’nin yalnızlığını ve gittikçe artan sefaletini çok iyi anlatması ile filme çok büyük bir değer katıyor. Her bir karesi özenle yaratılan bir filmde daha pek çok örneği var görsel başarının ama bu görüntü gerçekten çok farklı bir değer taşıyor.

Meyhanelere yemek ve içki karşılığında karın tokluğuna resim yapan Pirosmani’nin trajedisini bize geçiren başka sahneler de var filmde. “Eş ve çocuk istemem, bebek ağlamasını çekemem” diyen sanatçının bu sözleri sarf ettikten hemen sonra bir at arabasının arkasında yüzünde bir sevgi ve mutluluk ifadesi ile bebeğini emziren bir kadını görmesi ve ardından az önce çıktığı meyhaneye dönüp “Biraz votka ver bana, boğuluyorum” demesi gerçekten çok etkileyici örneğin. Bir diğer örnek ise gerçeküstü denebilecek bir sahne: Artık iyice düşmüş, yoksulluğunun zirvesindeki ressam sokakta yürürken karşına bir masada oturan eski dostları çıkıyor ve hemen yanlarında ayakta duran müzisyenler hayli hüzünlü bir melodi çalıyorlar ve sanatçıya içinde bulunduğu durumu anlatıyorlar sanki.

Pirosmani’nin hayatından farklı bölümleri farklı tablolar formatında anlatan film değeri bilinmeyen, yaratıcı bir insanın -daha sonra yüceltilmek üzere- kaybolup gidişini etkileyici bir şekilde anlatan önemli bir sinema eseri. Tek sinema deneyiminde, başroldeki Avtandil Arazi’nin sade performansı; tıpkı sanatçının tablolarında olduğu gibi arka plandaki her bir detayı net bir şekilde görmemizi sağlayan kamera çalışması; sanatçının tabloları gibi melodramatikve gittikçe artan karanlık havası ile bu havayı destekleyen ve hikâye ilerledikçe dozu yükselen bir ağıt havasına sahip olan müzikleri (Nodar Gabunia ve Vakhtang Kukhianidze) ile mutlaka görülmesi gereken bir film bu. Sanatçının çocukluğunu hatırladığı bir sahne var ki tek başına bile filmin başarısının kanıtı olabilir. Kaçırılmamalı!