Raw Deal – Anthony Mann (1948)

“Joe’yu rahat bırakmanı istiyorum. Anlıyor musun? Onu zehirliyorsun. Daha önce kendinden emindi hep. Sen gelene kadar yolunu hiç kaybetmemişti”

Suçunu üstlendiği bir adamın ayarladığı planla cezaevinden kaçan ve parasını almak için o adama ulaşmaya çalışan bir mahkûmun hikâyesi.

Senaryosunu Arnold B. Armstrong ve Audrey Ashley’in orijinal hikâyesinden yola çıkarak Leopold Atlas ve John C. Higgins’in yazdığı, yönetmenliğini Anthony Mann’ın üstlendiği bir ABD yapımı. Özellikle western ve kara filmleri ile tanınan Mann’ın bu filmi bir ihanet, kaçış ve aşk hikâyesi ve alçak gönüllü tavrı ile suç filmlerinden hoşlananların ilgisini çekebilecek bir çalışma. Arada fazlası ile doğrudan toplumsal mesajlar vermekten kaçınamasa da, bu bir yandan hakkının peşine düşen diğer yandan iki kadının aşkı arasında kalan adamın hikâyesi özellikle 1940’ların havasını taşıyan B tipi kara filmlerden hoşlananlar için.

Joe Sullivan bir suçu üstlenerek girdiği cezaevinden çete liderinin ayarladığı bir planla kaçacaktır; bilmediği ise bu planın başarısız olmasını hedefleyen adamın böylece ona vermesi gereken paradan kurtulmak isteğidir. Biri sevgilisi olan, diğeri ise duruşmaları sırasında geçmişinden dolayı kendisinden etkilenen iki kadın bu kaçış hikâyesinde onun gönüllü ve gönülsüz yoldaşı olacaklardır. Anthony Mann bu mütevazı hikâyeyi kara film atmosferine uygun bir sinema dili ile anlatıyor bize ve türün gereklerini yerine getirerek seyri keyifli bir sonuç çıkarıyor ortaya. Senaryonun bazı inandırıcılık problemleri ve bir ahlâk mesajı verme çabası var açıkçası ama iddiasız yalınlığı filmin bu kusurlarından rahatsız olmamanızı sağlıyor. Hikâyenin dört ana karakterini -Joe (Dennis O’Keefe), sevgilisi Pat (Claire Trevor), davası ile ilgilenen avukatla çalıştığını anladığımız ve Joe’ya sempatiden kaynaklı bir sevgi besleyen Ann (Marsha Hunt) ve hikâyenin kahramanını oyuna getirmeye çalışan çete lideri Rick (Raymond Burr)- başlarda tanıtarak temel taşları yerine oturtan senaryo bundan sonra bizi bir kaçış ve intikam macerasını izlemeye çağırıyor.

Başta Ann karakterinin adama olan aşkının gerçekçiliği olmak üzere senaryonun bazı problemleri var açıkçası. Genç bir kadının tek başına yaşadığı bir evde dışarıdan rahatça girilebilecek şekilde penceresini açık bırakarak uyuması veya kaçış için kullanılan araçlardan biri olan taksinin aynı kadının evinin önüne park edilmesi gibi tuhaflıkları da örnekleri arasında verebileceğimiz bu problemler bir yana bırakılarak seyredilmesi gereken ve Anthony Mann’ın görüntü yönetmeni John Alton ile birlikte yarattığı türün “doğal” bileşeni siyah-beyaz görüntülerinin tadına varılması gereken bir film bu. İki kadından birinin adamı “yanlış” olana, diğerinin ise “doğru” olana teşvik etmesi (sol ve sağ omuzlardaki melek misali) seyrettiğimizi doğal olarak bir ahlakî ikilem hikâyesi yapıyor ama Ann karakterinin adama kendisinin de kolay bir hayat yaşamadığını uzun uzun anlattığı bölüm ve elbette finali başta olmak üzere film mesaj kaygısını bunun dışında da hep canlı tutuyor. Belki bugünün dünyasında gerek duyulmayacak ama o dönemin resmî ve toplumsal beklentilerine uygun bir tercih bu şüphesiz.

Senaryonun Pat karakterini -sadece kendi kişisel duygularını anlatmak için de olsa- zaman zaman anlatıcı olarak kullanması doğru bir seçim olmuş. Belki filme olması gerektiği kadar tutarlı bir şekilde yayılamamış bu kullanım ama yine de seyrettiğimize bir polisiye romanın satırlarının tadını getiriyor ki bu da olumlu bir puan. Bir başka olumlu unsur olarak, hikâye boyunca adam ve ikisi de onu seven kadınların hep birlikte olması ve seyrettiğimizi aynı zamanda bir aşk ve tutku hikâyesi olarak çekici kılması. İnsanın sevdiği ya da sevgisi için neler yapabileceğini bir “ucuz roman” tadında sahnelerle anlatıyor film ve üç karakterin de psikolojilerini hikâyenin önemli bir parçası yapmayı başarıyor. Tüm bu karakterlerin itirafları, fedakârlıkları ve yüzleşmelerini de filme sıkı bir kapanış sağlayacak şekilde kullanmayı başarıyor Anthony Mann.

İşini “tetiği hep başkalarına çektirerek” yürüten acımasız ve sert çete lideri Rick dışındaki diğer üç karakteri mutlak iyi veya kötü olarak tanımlamaması da filmin olumlu yönlerinden. İki kadın arasındaki sürtüşmenin onları filmin kahramanı kadar öne çıkarmasının seyrettiğimiz hikâyeyi benzerlerinden farklı kıldığını da rahatlıkla söyleyebileceğimiz çalışmada dört oyuncu da iyi performanslar sunuyorlar. Alton’ın kamerasının farklı objeleri (ağaçlar, telefon telleri , binalar vs.) özellikle baş karakterini göründüğü sahnelerde sınırlayıcı, kısıtlayıcı bir şekilde kullanarak onun “Sadece temiz hava almak istiyorum” cümlesi ile özetlediği özgürlük arayışını ve bu arayışın umarsızlığını çarpıcı bir biçimde vurgulaması ve yine Alton’ın ışık-gölge karşıtlığından ustaca yararlandığı kareleri ile görsel açıdan hayli üst düzeyde seyreden film bir kara film klasiği değil belki ama türünün ilgiyi hak eden alçak gönüllü ve keyifli çalışmalarından biri.

(“Ölümden Firar”)

A Civil Action – Steven Zaillian (1998)

“Gerçek mi? Ben mahkemelerden konuştuğumuzu sanıyordum. Mahkemelerin gerçeği arama yeri olmadığını bilecek kadar uzun bir süredir bu işin içindesin. Orada gerçeğe azıcık benzeyen bir şey bulursan, şanslısındır”

Şehir suyunu kirleterek insanların lösemi olmasına neden olduğu iddia edilen bir firmaya karşı açtığı davayı sonuna kadar götürmekte inat eden ve ortağı olduğu firmayı finansal açıdan riske sokan bir avukatın hikâyesi.

Jonathan Harr’ın aynı adlı kitabından uyarlanan bir ABD yapımı. Senaryoyu da yazan Steven Zaillian’ın sadece üç filmden oluşan sinema yönetmenliği kariyerindeki ikinci çalışması olan bu eser gerçek bir hikâyeyi anlatması ve Amerikan hukuk sisteminin, aslında tüm hukuk sistemlerinin ana amaçlarının (ya da süreçlerinin sonucunun) çoğunlukla adaleti sağlamak olmadığını göstermesi ile önem taşıyan bir çalışma. Başroldeki John Travolta’nın ancak idare ettiğini söyleyebileceğimiz filmde başta Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Oscar kazanan Robert Duvall olmak üzere hayli sağlam performanslar sunan bir oyuncu kadrosu var ve filmin aksayan pek çok yönünü -avukatın dönüşümündeki inandırıcılık problemi, hikâyenin odak noktasını sık sık yanlış ve farklı yerlerde belirleyip sonunda bir avukatın kişisel macerasına dönüşmesi vs.- onların başarısı örtüyor. Zaillian’ın bazı sahneleri, başta gerilim olmak üzere içerdiği tüm duyguları ile vermeyi başaran yönetmenlik çalışmasının sonucu ilgi gösterilebilecek ama Hollywood sinemasından bekleneceği gibi ticarî tercihleri nedeni ile belli bir düzeyi de aşamayan bir çalışma.

Harr’ın 1995 tarihli kitabı 1980’lerde Massachusetts’in Woburn şehrinde yaşanan gerçek bir olayı anlatan, kurgusal olmayan eserler arasında Ulusal Kitap Eleştirmenleri’nin ödülünü kazandığı gibi okurun da ilgi gösterdiği bir çalışma olmuş. Yapımcıları arasında Robert Redford’un da olduğu film bu kitaptan bir kurgusal hikâye çıkarırken odağını zaman zaman yeterince net belirleyememiş ya da sık sık değiştirmiş ki bu da filme zarar veriyor. Harr’ın kitabı ABD’de pek çok hukuk fakültesinde öğrencilerin okuması istenen bir eser; çünkü Amerikan hukuk sistemi üzerine ve gerçek bir hikâyeyi de ele alarak epey bilgi veriyor. Film de açılış sahnesinden başlayarak odağını buraya koyacak gibi görünüyor ve hikâye boyunca da zaman zaman uğruyor ülkenin adalet sisteminin derdinin aslında pek de adalet dağıtmak olmadığı konusuna. Ne var ki öğrencilerine bu kitabı okutan üniversitelerden mezun olanların icra ettiği avukatlık mesleğinin ABD’de en sevilmeyen mesleklerden biri olmasının da gösterdiği gibi okuyanın da okutanın da asıl amacı bu adaletsiz sistemi değiştirmek değil, bu sistemin içinde kazanmak için ne yapmak gerektiğini öğrenmek olsa gerek. Film de benzer şekilde bu sistemi eleştiren sözlerle başlıyor ve o havada devam edecek gibi görünüyor ama sonuçta nerede ise kişisel bir hikâyeye dönüşüyor. Kurbanın değil (kurbanlardan birinin annesi olan Anne Anderson’ı canlandıran Kathleen Quinlan’a senaryonun biçtiği pasif rolü düşünün), onlar adına savaşan “kahraman”ın öne çıkması da bunun göstergesi şüphesiz.

Tazminat davaları ile ilgilenen ve 3 avukatın çalıştığı bir şirketin ortaklarındandır Jan Schlichtmann. Onu filmin açılışında tekerlekli sandalyedeki müvekkilini adliyenin koridorlarında taşırken görüyoruz ve John Travolta’nın canlandırdığı bu avukatın dış sesinden tazminat davalarında mağdur insanlara biçilen değerlerin neye göre belirlendiği üzerine bir konuşma dinliyoruz. Siyahların beyazlardan veya yoksulların zenginlerden daha değersiz olduğunu, en mükemmel kurbanın ise profesyonel bir iş hayatı olan beyaz bir erkek olduğunu açıklayan bu konuşmadan sonra duruşma salonuna giriyoruz ve avukatımız ile suçlanan firmanın avukatı arasındaki sessiz konuşmalar sonucu tazminat tutarı üzerinde anlaşılmasına ve duruşmanın başlamadan bitmesine tanık oluyoruz. Kazanma ihtimalinin düşük olduğu veya karşı tarafın yüklü bir tazminatı ödeyebilecek büyüklükte olmadığı davalarla ilgilenmeyen küçük bir şirketin ortaklarından biridir avukatımız ve Boston’un en gözde 10 bekârından biri olarak katıldığı bir radyo programına bağlanan ve davaları ile ilgilenmediği için kendisine sitem eden bir anneye canlı yayında hayır diyemediği için istemediği bir davaya bulaşmak zorunda kalır. Steven Zaillian’ın senaryosunun zayıflıklarından biri burada gösteriyor kendisini; kibirli avukatın ret ettiği ve prensiplerine tamamen ters düşen bir davayı almaya karar vermesini ve özellikle de bu dava uğruna hem kendisinin hem diğer ortakların kariyerlerini ve şirketini riske atmasını yeterince inandırıcı kılamıyor bu senaryo. Üstelik hikâyenin kurbanları değil, onu öne çıkarmasına rağmen bunun başarılamaması filmin aleyhine olmuş elbette.

Senaryonun adalet eleştirisi de yeterince iyi işlenemiyor; Robert Duvall’ın hayli incelikler içeren bir performansla canlandırdığı firma avukatının oyunları, mahkeme salonunda ya da yargıcın odasında yaşananlar ve tazminat davalarının ruhu ile ilgili tüm o diyaloglara rağmen film bu konuda güçlü bir eleştiri sunamıyor bize. Belki bunu bir tercih olarak da görmek gerekiyor; sonuçta Hollywood kökten bir sistem eleştirisini kaynağı değil ve tarihi içinde böyle bir role talip olduğu da pek söylenemez. Buna karşılık Zaillian yönetmenliğinde daha iyi bir iş çıkarıyor. Hemen her sahnenin ruhuna uygun bir sahneleme ve sinema dili ile sizi o sahnedeki karakterlerin arasına katmayı ve onların hissettiklerini paylaşmanızı sağlıyor. Örneğin tanıkların duruşma öncesindeki sorgulamalarını izlediğimiz sahneler çok başarılılar ve filme olan ilgiyi artırıyorlar. Avukatın ünlü sinemacı Sydney Pollack’ın canlandırdığı bir karakterle olan konuşmasını ortaklarına anlattığı sahnede de kendisini göstermiş yönetmen. Zaillian önemli bir avantajı da çok iyi değerlendirmiş. Travolta rolünde pek parlamıyor ama yardımcı karakterlerin tümünü canlandıran oyuncular -eğer Kathleen Quinlan gibi senaryonun azizliğine uğramamışlarsa- parlak performanslar sunuyorlar. Duvall’a ek olarak James Gandolfini ve William H. Macy özellikle anılmayı hak ediyorlar oyunculukları ile.

Dava için harcamak zorunda kaldıkları para nedeni ile firmanın zor duruma düşmesini ana konusu yapan film buradan yola çıkarak sorabileceği ve aslında sorması gereken çok basit ve önemli bir soruyu sormaya ise yanaşmıyor bile: “Paranız yoksa adalete erişemeyecek misiniz bu düzende?” Neticede bir Hollywood filmi bu ve belki de bu soruyu sormasını değil, aksine unutturmasını normal karşılamamız gerekiyor. Gerçek Anne Anderson’ın filmi gördükten sonra söylediklerini de bilmekte yarar var: “Bence film bizi üzgün kurbanlar olarak gösteriyor sadece… Jan (avukat) ise bizi kurtarmaya gelen Mighty Mouse (Amerikan televizyonlarında yayınlanan bir çizgi filmdeki süper kahraman fare) gibi gösterilmiş. Oysa gerçek böyle değildi. Jan ortaya çıkmadan önce ben kişisel olarak epey çalışmış ve çok ilerlemiştim”.

Duvall’in Oscar’ına, zengin kadrosuna ve yola çıkılan kitabın popülerliğine rağmen ABD’deki gişe geliri bütçesinin altında kalan film önemli kusurlarına karşın ve özellikle de Zaillian’ın yönetmenlik çalışması ile ilgiyi hak eden, Hollywood’un toplumsal duyarlılığının ve liberalliğinin (Redford’un yapımcı olduğunu hatırlayalım) sınırları olduğunu hatırlatan bir çalışma.

(“Dava”)

Deutschland im Jahre Null – Roberto Rossellini (1948)

“Keşke anneniz sağ olsaydı ama onu da aldılar benden. Her şeyimi aldılar; enflasyon bütün birikimimi, Hitler çocuklarımı. İsyan etmeliydim ama kuşağımın çoğu gibi ben de bunu yapamayacak kadar zayıftım. Felaketin geldiğini görüyorduk ama onu durdurmak için hiçbir şey yapmadık. Sonucunu da ancak şimdi anlıyoruz ve hatalarımızın bedelini ödüyoruz; hepimiz, sizin kadar ben de. Suçumuzla yüzleşmemiz gerekiyor. Sadece şikâyet etmek hiçbir işe yaramaz”

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yerle bir olmuş, halkın yoksulluk ve açlıkla mücadele ettiği Berlin’de on iki yaşında bir çocuğun yaşadıklarının hikâyesi.

Roberto Rossellini, Carlo Lizzani ve Max Kolpé’nin senaryosundan Rossellini’nin çektiği bir İtalya – Fransa – Almanya ortak yapımı. Jenerikte belirtilmese de Basilio Franchina’nın bir fikrinden yola çıkılarak yazılan hikâye çok trajik koşulların hüküm sürdüğü bir şehirdeki (filmin adının da vurguladığı gibi, bir ülkedeki aslında) hayatı bir çocuğun gözünden, daha doğrusu onun yaşadıkları üzerinden anlatıyor. Hasta babası, bir ablası ve bir abisinden oluşan ailesinin hemen hemen tüm yükünü sırtlanmak zorunda kalan, yetişkin gibi davranması gereken on iki yaşında bir çocuktur Edmund ve Rosselini İtalyan Yeni Gerçekçilik türündeki bu filminde oldukça karanlık ve sert bir gerçekçilik ile bizi onun hayatına sokuyor. Yönetmen önceki filmlerinden ikisi (1945 yapımı “Roma Città Aperta” (Roma, Açık Şehir) ve 1946 tarihli “Paisan”) ile birlikte bir üçleme oluşturduğu kabul edilen filmde türünün başyapıtlarından bir diğerini yaratırken, bizi savaşın neden olduğu trajedilerin ortasında ve etkileyici bir yüzleşme ile baş başa bırakıyor.

Rossellini’nin, dokuz yaşında hayatını kaybeden oğlu Marco Romano’ya ithaf ettiği film yönetmenin kardeşi olan Renzo Rossellini’nin görkemli bir trajediyi hatırlatan müziğinin eşlik ettiği ve Berlin’in bombardımanlarda yıkılmış evlerin korkunç görüntülerini ve sokaklarının perişan hallerini tarayan kameranın saptadığı görüntüler ile açılıyor. Savaşın üzerinden çok kısa bir süre geçmiştir ve yaşanan korkunç günlerin izleri tüm canlılıkları ile durmaktadır yapıların ve insanların yüzlerinde. Yeni Gerçekçilik akımına uygun olarak çoğunlukla amatör oyuncularla çekilen (çocuğu oynayan Edmund Moeschke’nin ve ablasını canlandıran Ingetraud Hinze’nin ilk ve tek oyunculuklarıdır bu film örneğin) ve gerçek mekânların (tüm dış sahneler Berlin’in harap sokaklarında çekilirken, iç sahneler için Almanya’daki yetersiz koşullar nedeni ile Roma’daki bir stüdyo kullanılmış) kullanıldığı film belgesele yakın gerçekçiliğin avantajını kullanarak ve Rossellini’nin kolay bir çarpıcılığın değil, doğal olanın peşine düşerek yakaladığı hava ile hayli etkileyici olabilen bir çalışma.

Babası ağır hasta olan, savaşın son günlerine dek silahı elinden bırakmadığı için şimdi yetkili makamlara kayıt olmaktan korktuğundan evde saklanarak yaşayan abisi ve sigara, yiyecek gibi şeyler için akşamları dışarı çıkarak şehirdeki yabancı askerlerle “ileri gitmeden” flirt eden ablası ile yaşayan bir çocuk Edmund. Ailenin durumu nedeni ile, çalışan tek kişidir o ve tüm halkın ellerinde ne varsa satarak ya da takas ederek ulaşmaya çalıştığı temel gıdaları ailesine getirebilmek için o da didinmektedir herkes gibi. Hikâye boyunca onun yaşadıklarını izliyoruz ve Rossellini en ufak bir dramatik zorlamaya başvurmamış görünen anlatımı ile bu hikâyenin trajedisini tüm sertliği ile gösteriyor bize. Sokakta yatan bir ölü atın etinden pay alma çabası, yiyecek parası kazanabilmek için yabancı askerlerle yatan kadınlar, bir aracın arkasından dökülen kömür parçalarının peşine düşenler, ölen komşularının üzerindeki süveter ve çorapları değerlendirmeyi konuşan komşular, Britanyalı ve Amerikalı askerlere -koleksiyon değeri için veya savaş hatırası olarak- Hitler’in konuşmalarının plaklarını satanlar ve pedofili imasını da içerecek şekilde çocukları kullananlar şehirden karşımıza çıkan korkunç görüntülerden birkaç örnek sadece. Yaşayan herkesin ağır bir depresyon altında olduğu şehirde vaktinden önce büyümek zorunda kalan, daha doğrusu öyle davranmak zorunda olan bir çocuğun duygularını sadeliğin sağladığı bir güçle anlatıyor Rossellini. Onu sokakta tek başına oynarken veya diğer çocukların oyunlarına katılma isteği ret olurken gösteriyor ve savaşın çok erken büyümek zorunda bıraktığı bir bireyin çocukluğunun yitirilen masumiyetini provokasyonlara hiç başvurmadan sergiliyor. Adeta yönetmen kamerası ile çıkmış sokaklara ve ne saptadı ise, hiçbir müdahalede bulunmadan, yorumlamadan göstermiş bize gibi hissediyorsunuz.

Bu “müdahalesizlik” yanıltmamalı bizi ama; hasta babanın uzun umutsuzluk konuşmasını onu değil, çoğunlukla küçük çocuğunu görüntüleyerek veriyor örneğin Rossellini ve bizi olacaklara (en azından bir kısmına) hazırlıyor. Tüm bir final bölümü ise gerçekçilikten hiçbir ödün vermeden nasıl seyirciyi büyüleyen bir sinema yaratılabileceğinin parlak bir örneğini oluşturuyor. Yanıp yıkılan bir binanın içinde geçen bu finalde Edmund’u belki de ilk kez gerçek anlamda bir çocuk olarak gösteriyor Rossellini ve trajedi duygusunu ve filmin son karesinin etkisini artırıyor. Bu son kare, bir tablo güzelliğinde kesinlikle ve sadece bir bireyin değil tüm bir insanlığın sonunu, acılara daha fazla katlanamayan bir insanın umutsuz isyanını ve taşımak zorunda bırakıldığımız korkunç yüklerin altında nasıl ezildiğimizin resmini çiziyor.

François Truffaut’nun 1959’da “Les Quatre Cents Coups” (400 Darbe) filmini çekerken esinlendiği söylenen bu Rossellini filmi yönetmenin gerçekçiliği tanımlarken kullandığı “Gerçekçilik gerçeğin sanatsal bir biçiminden başka bir şey değildir” cümlesine uygun bir şekilde, bir gerçeği ama sanatın çarpıtmadan aktardığı ve belki tam da bu nedenle sanatsal olabilen bir gerçeği getiriyor önümüze. Doğal mekânlarda çalışmanın katkısı, küçük oyuncu Edmund Moeschke’nin kendi hayatını kameranın farkında olmadan yaşarmışcasına doğal oyunu ve Fransız görüntü yönetmeni Robert Juillard’ın yalın kamera çalışması ile değerlenen bir çalışma bu. Savaşın bitiminin üzerinden henüz üç yıl bile geçmemişken Alman halkını bir suçlamaya, şeytanlaştırmaya girişmeden acıların tüm çıplaklığı ile birlikte göstermesi ile cesur bir harekette bulunan Rossellini “Ölmenin en iyisi olduğunu düşünen ama kendisini öldürmeye cesareti olmayan” insanları sert ve “ham” bir şekilde anlatıyor bu filminde ve Edmund karakteri üzerinden bizi onları anlamaya davet ediyor. Yönetmenin üçlemesinin diğer filmleri gibi sadece sinemanın değil, tüm bir sanat tarihinin de insanı anlattığı en önemli çalışmalardan biri bu sinema eseri ve mutlaka görülmeyi hak ediyor.

(“Germania Anno Zero” – “Germany Year Zero” – “Almanya, Sıfır Yılı”)

Arım Balım Peteğim – Muzaffer Arslan (1970)

“İlk aşklar unutulmaz kalmalı, ben de unutmayacağım… giydiğim ilk topuklu ayakkabı gibi”

Genç bir kadının, özel dedektif olan babasının takip ettiği çapkın bir adama âşık olmasının hikâyesi.

Billy Wilder’ın 1957 tarihli “Love in the Afternoon” (Öğleden Sonra Aşk) filminden uyarlanan bir Yeşilçam yapımı. Elbette ne Wilder’ın filminin ne de o filmin senaryosunu yazan I.A.L. Diamond’ın yola çıktığı Jean Schopfer’in romanının adını anan film Yeşilçam’ın özellikle 1960 ve 70’li yıllardaki hızlı üretim döneminde bolca yaptığı “izinsiz esinlenme”lerin örneklerinden biri. Filme adını veren şarkının popülerliğine; Türkan Şoray’ın gençliğini, güzelliğini ve danslarını sunduğu performansına, Şoray ve Cüneyt Arkın ikilisinin yıldız cazibelerine ve Wilder filminden apartılan komedi ögelerine dayanan film bunlardan daha fazlasını sunmayan, seyircinin de daha fazlasını talep etmediğini bilmenin rahatlığı ile senaryo sorunları da dahil olmak üzere bunu dert de etmeyen bir tipik Yeşilçam filmi.

Türk Sanat Müziği’nin klasiklerinden biri “Arım Balım Peteğim” şarkısı. Pek çok sanatçı tarafından seslendirilen; sözleri Mehmet Erbulan’a, bestesi ise İsmet Nedim’e ait olan eserin en popüler olduğu tarihte çekilen bu filmde gerek bu şarkıyı gerekse Türkan Şoray’ın görüntüsünü ve danslarını kattığı diğerlerini Nesrin Sipahi seslendiriyor ve en azından işitsel açıdan keyif katıyor hikâyeye. Yeşilçam’ın bir dönem günün popüler şarkılarından yola çıkarak ve şarkının sözleri ile özellikle bir ilgi kurmanın peşine de düşmeden çektiği filmlerden biri olan çalışmanın senaryosunu Muzaffer Arslan ve Bülent Oran yazarken, yönetmenliğini Muzaffer Arslan üstlenmiş. Wilder’ın filminde baş karakterler arasındaki yaş farkının epey azaldığı ve dolayısı ile hikâyenin temalarından biri olmaktan çıktığı film bu değişikliğin de bir örneği olduğu gibi Yeşilçam’ın orijinali kopyalarken çoğunlukla onun ruhunu bir kenara koyup, özeti ile yetindiğini de hatırlatıyor.

Özellikle 1970’li yıllarda Yeşilçam filmlerinin popüler mekanlarından biri olan Tarabya Oteli’nde açılıyor film. Bir özel dedektif (Münir Özkul) aldatıldığından şüphelenen bir kocanın (yine abartılı oynayan ya da oynatılan Cevat Kurtuluş) isteği üzerine bir otel odasını gözetlemektedir. Ünlü bir çapkın (Cüneyt Arkın) bu odayı kendisine mesken edinmiş ve eşlik eden dört müzisyenle birlikte kadınları baştan çıkarmaktadır. Dedektifin kızı (Şoray) ihanete uğrayan kocanın adamı öldürmeye niyeti olduğunu öğrenince müdahil oluyor odaya ve gerisi beklendiği gibi ilerler. Aşk olur, sorun olur, sorun çözülür vs.

Muzaffer Arslan’ın filmi hikâyeyi yerlileştirirken bir sahnede namus kavramını öne çıkarıyor abartılı melodramatik bir konuşmanın (“Ya o kız ben olsaydım?”) konusu yaparak. Belki yine bu yerlileştirmenin ve “Belki öz baban gibi öpemedim ama öz oğlum gibi hissettim seni” gibi “Size baba diyebilir miyim?”vari konuşmalara olanak sağlama gayretinin sonucu olarak, hikâyeye bir de çocuk ekleniyor ki onun varlığı bir Bülent Oran senaryosundan ne bekliyorsanız, hepsini size fazlası ile sağlıyor. Nesrin Sipahi’nin sesinden “Arım Balım Peteğim” dışında “O Siyah Gözler”, “Aşkın Kanunu” ve “Yar, Saçların Lüle Lüle” şarkılarını da dinlediğimiz film bu şarkılar açısından oldukça yerli ama filmin diğer müziklerinin tamamı yine bir Yeşilçam geleneği olarak, herhangi bir telif hakkı derdi olmadan yabancı filmlerden çalınmış. Neyse ki Sipahi’nin yorumculuğu mükemmel, Şoray da muhteşem güzelliği ve sahne performansları ile onun şarkılarına çok iyi uyuyor ve -elbette ve sinema değeri açısından maalesef- hayli uzun tutulmuş konser sahnelerinde filme keyif katıyor. Filmin en büyük eğlencesi ise çapkın adamın aşk gecelerine hiç konuşmadan eşik eden dört müzisyen; Sami Hazinses, Kayhan Yıldızoğlu, Aziz Basmacı ve Ergun Köknar’ın başarılı performansları enstrümanları dışında sessiz olan bu karakterlerin göründükleri tüm sahneleri çok eğlenceli kılıyor. Wilder’ın filmindeki varlıkları çapkın kahramanımızın romantik konuşmayı pek becerememesi ve müzisyenlerin bu açığı kapatarak gerekli romantizmi sağlaması ile izah edilirken bu filmin böyle bir açıklamada bulunma derdi yok; adamın gerektiğinde gayet iyi konuştuğunu gördüğümüz sahnelerin de katkısı ile bir Türkiye hikâyesi için hiç de gerçekçi olmuyor elbette onların varlığı örneğin âşıklar birbirleri ile oynaşırken.

Çoğunlukla dramın, melodramın ve trajedinin sonuna kadar gidebilmek tek amacı gibi görünen Oran senaryosunun başta inandırıcılık olmak üzere ve elbette zorlama tesadüfleri de içeren sorunları var bekleneceği gibi. Kadının erkeğe -karakterindeki tüm kusurları ve bunun getireceği tehlikeleri bilmesine rağmen- ilk karşılaştıkları sahnede âşık olması ve hatta sitemkâr bir aşığa dönüşecek kadar duygularının ilerlemesi, ocaktan sızan gazla dolu bir odaya giren bir karakterin pencereyi açmak yerine sanki odanın dışındaymış gibi sandalye ile vurarak camı kırması, bir kurgu probleminin sonucu da olarak Şoray’ın konserde aynı şarkıyı söylerken trajik bir yüz ifadesinden bir şuh gösterisine geçivermesi ve bunun defalarca tekrarlanması, küçük çocuğa “büyümüş de küçülmüş” ifadesi ile açıklanamayacak laflar ettirilmesi veya arabada seks yapılırken kan anonsunun radyodan duyulduğu sahne (komedi olabilecek kadar saçma bir sahne bu) gibi pek çok örneği var bu problemlerin. Yalnız şunun da hakkını vermek gerek: Adam sahnede şarkı söyleyen kadına bakıp yanındaki kadınlara (sevgililerine) şöyle diyor: “Şahane bir kadın”. Gerçekten de şahane bir Türkan Şoray bu ve böylesine boş hikâyelerde bolca harcanması Yeşilçam tarafından ne yazık!

Bir sahnede el kamerası kullanarak o ana bir farklılık katmak dışında yönetmenin varlığını hemen hiç hissetmediğiniz filmde Şoray ile Arkın’ın tango sahnesi sinemamızda pek görmediğimiz türden ve iki yıldızın bu sahnenin hakkını verdiğini görmek ve karakterlerinin iktidar kavgasını danslarına yansıtmayı başardığına tanık olmak filmin sağladığı keyiflerden biri. Son bir not olarak, senaryonun hemen hiç işlemeden bıraktığı ve bu nedenle karşılıksız aşkının da anlamsız kaldığı, Bora Ayanoğlu’nun canlandırdığı Cem karakterinin ve tüm benzerlerinin kendi hikâyelerini anlatan filmleri hak ettiğini söyleyelim ve bu filmi Şoray hayranlarına ve katıksız Yeşilçamseverlere önerelim.