Viaje – Paz Fábrega (2015)

“Her şey rüzgâra aittir / Ve rüzgâr havadır sonsuza kadar seyahat eden”

Bir partide tanışan genç bir erkek ve genç bir kadının birdenbire gelişen aşklarının hikâyesi.

Paz Fábrega’nın yazdığı ve yönettiği bir Kosta Rika yapımı. Açılış jeneriğinde yer alan Octavio Paz mısralarının habercisi olduğu gibi sonsuza kadar yolculuk eden hafif bir rüzgârın akıcılığına sahip, uçarı ve hüzünlü bir hikâye bu. İki genç oyuncusunun (Fernando Bolaños ve Kattia González) karakterlerini müthiş bir doğallıkla canlandırdığı, modern bir aşk hikâyesini genç bir kuşağın hayata ve aşka bakışının aracı kılabilen, atmosferi ve mizanseni ile Amerikan bağımsız sinemasından izler taşıyan ama yine de orijinal görünmeyi başaran bu film alçak gönüllü havası içinde zarif bir keyif sunuyor izleyicisine; küçük ama kesinlikle önemli bir çalışma.

Bu siyah-beyaz film Nobel ödüllü Meksikalı şair Octavio Paz’ın “Viento – Rüzgâr” adlı şiirinin son iki satırı ile açılıyor ve Paz Fábrega hikâyesini bu şiirden aldığı ilhamla oluşturmuş görünüyor. Bu iki satırın ait olduğu şiirin son kıtasında şöyle diyor Paz: “Hiçbir şeyim ben, / Havada yüzen bir beden, ışık, dalgalar; / Her şey rüzgâra aittir / Ve rüzgâr havadır sonsuza kadar seyahat eden”. Fabrega’nın iki karakteri ani gelişen bir yakınlaşma ile birlilkte plansız bir yolculuğa çıkıyorlar ve tıpkı yolculuğun kendisi gibi aşkları da hiç planlamadıkları bir şekilde başlıyor, büyüyor ve… Sinemada alçak gönüllü hikâyeler vardır; saf ve gerçek karakterleri anlatan, bir şeylerin altını çizme telaşı olmayan ve sizi bu karakterlerle baş başa bırakan hikâyeler. İşte bu da tam da öyle bir film. Esteban Chinchilla ve Fábrega’nın ortak çalışması olan ve kelimenin tüm anlamları ile güzel görüntülerle anlatılan bu hikâye doğrudan böyle bir hedefi olmasa da seyirciye aşkın, gençliğin ve doğanın güzelliğini hatırlatıyor ve bir yandan yaşam sevincini bir yandan da yitirilen ya da yitirilmeye mahkûm olan şeylerin hüznünü uyandırıyor.

Evet, o çok seyrettiğimiz “bir erkekle bir kadın tanışır ve âşık olurlar” hikâyesi anlatıyor bu film de. Bir partide tanıştıklarında adamın ayı kostümü içinde olması değil bu hikâyeyi farklı kılan; filmin bu bildik hikâyeyi tam bir dürüstlükle anlatması ve seyircisine sahici duygular yaşatabilmesi onu diğerlerinden ayıran. Adamın öpme çabasını ret eden ama sonra kendisi onu gidip öpen kadının davranışı, “şimdi nereye?” sorusu ile başlayan bir yakınlaşmanın birlikte birkaç gün geçirmeye dönüşmesi ve iki genç insanın hikâyenin başında alaycı bir şekilde eleştirdikleri ile sonlarda yüz yüze kalmaları vs. ile karşımıza kesinlikle elle tutulur yoğunlukta bir aşkı getiriyor yönetmen. Fábrega seyircisini “eğlendirmeyi” de unutmuyor; iki baş oyuncusunu zaman zaman uzun tek çekimlik sahnelerde bizimle baş başa bırakıyor ve doğaçlama diyalogları aracılığı ile bizi onların “mahrem” hayatlarına sokuyor. Bunu yaparken ne karakterlerini ne de oyuncularını asla sömürmüyor film; cinsellik sahnelerinden özel konuşmalara her zaman onlara saygısını korumuş yönetmen ve bizi de bu saygıya davet etmiş ki filmin dürüst ve sahici görünmesinin nedenlerinden biri de bu.

İki genç âşığın bindikleri bir takside insanların “evlenme ve çocuk yapma” rutini ile dalga geçmelerine dayanamayıp müdahale eden ve “aile ve çocukların kutsallığı” üzerine onlara nutuk çeken taksiciyi Kosta Rikalı ünlü komedyen Hernan Jimenez canlandırmış ama kendisinin sadece sesini duyuyoruz bu anlarda. Kamera sadece onu dinleyen ve Fernando Bolaños ile Kattia González’in oynadığı genç erkek ve kadını gösteriyor bize burada ve iki oyuncunun bu sahnedeki performansları filmin başarısının da bir özeti olabilecek güzellikte. Bu eğlenceli sahne finalde tanık olacaklarımızın da bir bakıma habercisi bizim için. Gençliğin tüm o tatlı, kaygısız, özgürlük ve aşk dolu günlerinin o hızlı geçen zamanını burada birkaç gün içinde anlatıyor film ve sevginin somutlaştığı diyalogları ve görüntüleri ile aktarıyor bunu bize. Yönetmenin hikâyenin büyük bir kısmının geçtiği Rincon de la Vieja ulusal parkından yakaladığı kareler de gerçekten görülmeye değer. İlginç ağaçları, otları ve çiçekleri karakterlerin yakın plan çekimlerini de katarak hikâyesinin doğal birer parçası yapmayı başarmış yönetmen ve sizi de onların yanında olmayı isteyecek kadar gerçek ve çekici kılmış gördüklerinizi.

Coşkuyu ve hüznü eşit derecelerde ve hiçbir (aslında “hemen hemen hiçbir” demek gerekiyor, az örneği olsa da, görüntünün düşselliğinin çekiciliğine kendisini bazen bir parça fazla kaptırmış görünüyor yönetmen) zorlama oyunlara başvurmadan yaratabilen filmde Alejandro Fernandez imzalı müziklerin kullanımı hikâyeye yakışan bir zarafet taşıyor. İşte tam da bu zarafete yakışan bir şekilde dramatik anların altını çizmediği anlarda daha da etkileyici oluyor film. Örneğin tüm bir final aniliği ve doğallığı ile içinize oturuyor. Her iki oyuncunun da parladığı; komik ve seksî olabildiği ve tüm duygularını seyirciye geçirebildikleri bu “modern ve taze bir bakış”ı olan film sinemanın o küçük ama özel hikâyelerinden ve samimi bir romantizmin örneklerinden biri olarak görülmeyi hak ediyor kesinlikle.

(“Yolculuk”)

Den Skyldige – Gustav Möller (2018)

“Altı yaşındaki bir kıza annesini eve getireceğime söz verdim”

Geçici bir görevle imdat hattında görevlendirilen bir polisin kaçırılan bir kadını kurtarmaya çalışmasının hikâyesi.

2019 Oscar ödüllerinde Danimarka’nın Yabancı Dilde En İyi Film dalında aday gösterdiği filmin senaryosunu Gustav Möller ve Emil Nygaard Albertsen yazmış, yönetmenliği de yine Möller üstlenmiş. Neden orada çalıştığını sonradan anlayacağımız ve asıl görev yeri sokaklar olan bir polisin aldığı bir acil yardım çağrısı üzerine, kuralları pek de takmayarak bulaştığı işi anlatan film tek bir mekanda geçen, büyük bir kısmında sadece tek bir oyuncunun görüntüye geldiği ve kurtarma operasyonunun da sadece sesine tanık olduğumuz ilginç çalışma. Bütün bu unsurların neden olduğu handikapları kimi zaman hayli etkileyici bir düzeye ulaşan başarı ile aşan film sonlardaki sürprizi, sürekli canlı ve gerçekçi kılınan gerilimi ve başroldeki Jakob Cedergen’in rahatlıkla tek kişilik bir şov hikâyesi olarak nitelendirebileceğimiz senaryonun kendisine sağladığı tüm imkânları akıllıca kullanan, hiçbir anında abartıya ve şova başvurmadan sade ve gerçekçi performansı ile öne çıkan ilginç bir çalışma.

Görevi sırasında neden olduğu bir olay nedeni ile geçici olarak imdat hattında çalışmaya gönderilen ve sabah mahkemeye çıkacak olan polis memuru Asger Holm’un bu görevi sırasında bir akşam bir buçuk saat boyunca yaşadıklarını anlatıyor film. Bir adam bir kadını kaçırmıştır ve kadının iki küçük çocuğu evde yalnız başlarına kalmışlardır. Asger bir yandan telefonda verdiği talimatlarla kadını kurtarmaya ve güvenlik ekiplerinin olaya müdahale etmesini sağlamaya çalışırken, diğer taraftan da çocukları emniyete almaya çalışır. Arayanlarla konuşmalarından ve vücut dilinden acil yardım hattındaki işimi hiç de severek yapmadığını ve hatta küçümsediğini anladığımız adam bu masabaşı işi yapan çalışma arkadaşlarına da kaba davranmaktadır. Uyuşturucu krizindeyken arayan bir kişiyi “Bu senin seçimin” gibi sözlerle azarlarken, bir başkası için harekete geçirdiği güvenlik güçlerine “Biraz beklesin de aklı başına gelsin” diyerek dalga geçebilmektedir rahatlıkla ve mesai arkadaşlarına da soğuk cevaplar vermektedir. İşte bu polise bir çağrı düşer: Bir kadın kaçırılmakta olduğunu söylemektedir korku ve panik dolu bir sesle.

Ofis içindeki iki odadan hiç ayrılmıyor kamera; dışarıdaki dünyayı ise sadece Asger’in kulaklığına gelen sesler üzerinden algılayabiliyoruz. Kameranın hep üzerinde olduğu polis kendisine düşen çağrı için masasından yapabileceğinin de ötesine geçmekten ve bunun için de kuralları ihlal etmekten çekinmeyecektir. Gustav Möller ve Emil Nygaard Albertsen ikilisinin senaryosu hem polisin hem de kaçırılma olayının hikâyesini ve onlarla ilgili gerçekleri seyircinin ilgisini hep ayakta tutacak şekilde yavaş yavaş açıyorlar bize; bunu yaparken de tıpkı kaçırılan kadının olduğu gibi polisin de bir mekanda sıkışıp kalmışlığını ve orada isteğinin dışında bulunmasını (Benzer bir işi yapmakta olan bir arkadaşının “Burası tuvalette oturmaktan bile daha sıkıcı” sözlerini gülerek onaylıyor) çok iyi anlatıyor. Aksiyonu ve karşımıza gelse sertliği ile rahatsız edecek sahneleri hiç göstermiyor yönetmen ve bir kısmının da sadece kısıtlı olarak seslerine tanık oluyoruz. Buna rağmen filmin sıkı bir aksiyon ve gerilim filmine taş çıkartacak bir başarısı var; bu başarıyı hiçbir görsel efekte başvurmadan ve görsel oyunlarla uğraşmadan başarması senaryonun ve yönetmen Möller’in seyirciyi hikâyenin hiçbir anında monotonluğa düşürmeyen ve tekrar hissi yaratmayan mizanseninin ortak başarısı kuşkusuz.

Senaryo bir buçuk saatlik süreyi doldurmak için zorlama yan hikâyeler yaratmıyor ve tüm ögelerini hikâyenin organik bir unsuru kılmayı başarıyor. Polisin sabah gideceği mahkeme, özel hayatı, acil yardım hattını arayanlar, adamın telefonla konuştuğu diğer görevliler ve iş arkadaşları her zaman hikâyenin gelişimini doğal kılacak bir içerikle kullanılıyorlar. Sonlardaki sürpriz ise kesinlikle seyirciyi hazırlıksız yakalaması ile ve gerçekçilik problemi olarak görülebilecek kimi olayları tam anlamı ile ikna edici bir şekilde açıklayabilmesi ile çok şey katıyor hikâyeye. Möller senaryosundaki başarıyı yönetmenliğinde de tekrarlıyor: Kamera küçük bir mekan içinde ustaca hareket ederken, gereksiz tüm hareketlerden özenle kaçınıyor. Bu nedenle tüm gerilimini hikâyesinden ve onun tek baş karakteri olan Asger’i canlandıran Jakob Cedergen’in performansı üzerinden üretiyor film. Cedergen hayli olgun ve sade bir performansla çok sağlam bir oyunculuk sunuyor kesinlikle. Belki de en büyük başarısı filmin “dizginlenmiş” havasına çok iyi bir uyum sağlaması ve karakterini “iyi” ve “kötü” klişelerinden uzak, gerçekçi bir şekilde getirebilmesi karşımıza. Oysa bu “tek kişilik hikâye” gösterişli bir oyunculuğa çok uygun bir içeriğe sahip ve örneğin “The Slender Thread – Seni Yaşatacağım“ (Sydney Pollack – 1965) filminde intihara karar veren bir kadını telefon konuşmaları ile yaşamaya ikna etmeye çalışan Sidney Poitier’inki gibi dışavurumcu bir performansla oynamak yerine daha yalın olmayı seçiyor oyuncu ve tam zıt bir yönde durmasına rağmen onunkine eş bir başarı yakalıyor gerçekçiliği ile.

Bir başarısı da baş karakterinin değişimini etkileyici bir biçimde yansıtabilmesi olan film finalde adamın kime olduğunu anlamadığımız bir telefon konuşması ile bitirirken hikâyeyi, dürüstlük üzerine de sıkı bir mesaj veriyor seyirciye. Handikaplarını başarısının araçlarına dönüştüren, bir adamın ön yargılarının, varsayımlarının ve kibirinin kurbanı olmasını etkileyici bir şekilde sergileyebilen ve baş karakterini tüm duygu ve tavırları ile, itici ve çekici yanları ile sahici kılabilen filmin zarif kamera hareketleri ve ışıklandırma ile baş karakterinin ruh halindeki değişimi de ustaca aktardığını belirtmek gerekiyor. Dar bakışın ve buna yol açan ön yargıların sonuçlarının en güçlü bir şekilde anlatıldığı çalışmalardan biri olan filmde görüntü yönetmeni Jasper Spanning ve ses tasarımını üstlenen Oskar Skriver’in çalışmalarının da her türlü övgüyü hak ettiğini belirtelim son olarak.

(“The Guilty” – “Suçlu”)

La Prière – Cédric Kahn (2018)

“Peder François senin aşırı doz yüzünden burada olduğunu ama kurtulmak istediğini söyledi, doğru mu bu? Bu evde işlerin nasıl yürüdüğünü söylediler mi sana? Kurallarımız katıdır. Motive olmalısın. Burada ne uyuşturucu, ne alkol ne de sigara bulabilirsin. Dış dünya ile iletişim yasak, kızlarla da. Onların evi ayrıdır. Bütün enerjini dua etmeye ve çalışmaya adamalısın ve dostluğa. İlk birkaç ay hiç yalnız başına kalamazsın. Gece ve gündüz yanında oğlanlardan biri olacak; bir ağabey gibi koruyucu meleğin olacak senin. O da senin çektiklerini çekti. Ona güvenebilirsin. Endişe etme. Burada kimse seni yargılamayacak. Hepimiz yaşadık aynı şeyi. Ben yıllarca alkolle savaştım. Darmadağın olmuştum. Ne bir planım ne de geleceğim vardı; ama bu evin sayesinde kendimi yeniden yarattım, Tanrı’nın lütfu sayesinde”

Uyuşturucu bağımlılığından kurtulmak için; dağlarda izole bir şekilde yaşayan, dua ederek ve çalışarak kendilerini temizlemeye çalışan bir topluluğa katılan genç bir adamın hikayesi.

Aude Walker’ın bir düşüncesinden yola çıkan senaryosunu Fanny Burdino, Cédric Kahn ve Samuel Doux’un yazdığı, yönetmenliğini Kahn’ın üstlendiği bir Fransa yapımı. Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı için yarışan ve baş karakteri Thomas’ı oynayan genç oyuncu Anthony Bajon’a çok hak edilmiş bir En İyi Erkek Oyuncu ödülü kazandıran film dağda yaşayan topluluk üzerinden “din ve dua”ya sığınmayı odağına alan ama beklenenin tersine bu temaya kesinlikle eleştirel bir açıdan bakmayan bir çalışma. Mekanın bulunduğu doğanın olağanüstü güzelliğinden ustaca yararlanan film gerçekçi finali ile doyurucu bir sona ulaşan, dünyayı “sevginin ve sevdiğine duyulan inancın”kurtaracağını savunan ve bunu yaparken de duayı ve Tanrı sevgisini bunun yollarından sadece biri olarak gösteren ilginç bir sinema eseri.

2018 yılında Fransız ana akım sinemasında bir dinî organizasyona ve onun arınmak için duaya sığınmayı öneren öğretisine eleştirel yaklaşmayan bir film bulmak hayli ilginç; öncelikle üzerinde durulması gereken yanı bu filmin. Cédric Kahn’ın filmi hikâyenin önemli bir boyutunun geçtiği dinî topluluğa ve oradaki uygulamalara tam bir tarafsızlıkla yaklaşıyor ve hatta zaman zaman bu tarafsızlığın bir adım ötesine de geçerek topluluğun hayatının “güzelliğini” öne de çıkarıyor. Oraya gelen herkesin mutlaka bir kurtuluşa eriştiğini iddia etmiyor film ve bunun tersi durumları da gösteriyor; ya da daha önemli bir örnek olarak kahramanımızın “koruyucu meleği” olan karakterin iki yıldır bağımlılığından tamamen uzak yaşadığı bu yeri terk etmeye korktuğunu, çünkü dışarısı için kendini yeterince güvenli hissetmediğini de söylüyor. Kimi eleştimenlerin de vurguladığı gibi bir “parmaksız hapishane” olarak nitelendirilebilir belki de bu topluluk; yine de hikâye boyunca bir günah çıkarmaya veya “Adsız Alkolikler” toplantılarındakilere benzer konuşmaları sık sık karşımıza geliyor. Filmin bu içeriği kimi seyirci ve eleştirmenleri hikâyenin katolikliğin propagandasını yaptığını öne sürmeye götürecek kadar rahatsız etmiş. Buna karşıt görüş olarak farklı şeyler söylenebilir; örneğin gruptaki farklı genç adamların “gerçekten inanıp inanmadıklarından emin olmadıklarını” ama “duanın rahatlatıcı gücünü kabul ettiklerini” söylediklerine tanık oluyoruz. Dolayısı ile Kahn burada bize her ne kadar dinden yola çıksa da başka bir şey söylüyor belki de: Din ya da başka bir şeye -ama insana güzeli ve doğruyu öğütleyen bir şeye- inanmanın verdiği güç.

Topluluğun, üyelerine güven, hoşgörü, dayanışma, sevgi ve saygı üzerinden sağladığı bir güç ve irade var kesinlikle ve bunlara bir yaratıcıya olan inancı da ekliyor film. Ne var ki bir dünyevî aşkı da en az onlar kadar değerli gören bir hikâye bu. Başka hiçbir tıbbi tedavi veya “seküler” bir terapi yöntemi kullanmadan, sadece dua ve çalışma üzerinden ilerleyen bir tedavi yöntemi var burada ve grup üyelerine her ihtiyaçları olduğunda -hiçbir yargılamada bulunmaksızın- sevgi ve dayanışma sunuluyor. Dolayısı ile belki de bu kavramları burada içinde sunuldukları dinsel boyutundan uzaklaşarak değerlendirmek gerekiyor filme bakarken. Açıkçası “itiraflar ve hikâyeler”i dinlediğimiz sahnelerde bireylerin bağımlılıkların pençesine düşmelerinde sevgi ve dayanışma ile birlikte bir inancın -ille de bir yaratıcıya yönelik olmak zorunda değil bu inanç, bir bireye de olabilir örneğin- ve inanılmanın eksikliğinin de öne çıktığını görüyoruz. Yine de şunu kabul etmek gerekir ki hikâye hiçbir eleştirel boyut getirmeden ve tek bir sahnede bile aksi bir görüş sunmadan dinin kendisini doğru alternatiflerden biri olarak sunuyor. Kahramanımızın başına gelen mucize de hem bir dinsel boyutla hem de bilimsel bir yaklaşımla açıklanabilirliği ile hikâyenin bir “tek doğru yol” sunmamasının örneği olarak görülebilir her ne kadar kahramanımızı bunlardan birine kesin inanca götürse de.

Üzerinde durduğu kavramları (inanç, sevgi vs.) Hollywoodvari bir duygusallığa boğmadan sergileyen filmin kahramanı Thomas’ı canlandıran Anthony Bajon kesinlikle olağanüstü bir performans gösteriyor. Karakterinin başlardaki öfkesine ve krizlerine tanık olduğumuza sahnelerden tüm o sorgulama anlarına dürüstlüğünü hep hissettiğiniz sade ve çok güçlü bir oyunculuk gösterisi sunuyor bize. Usta Alman oyuncu Hanna Schygulla’nın etkileyici bir doğallıkla karşımıza getirdiği rahibe ile olan sahnesinde kendisi ile birlikte bir sığınma ve teslimiyet havasına sokuyor sizi Bajon. Belçikalı görüntü yönetmeni Yves Cape’in kelimenin her anlamı ile güzel görüntüleri eşliğinde anlatılan bu “parmaklıkları olmayan hapishane” hikâyesi Katolik kilisesinin kesinlikle rahatsız olmayacağı içeriğine rağmen, daha güçlü bir iradeye teslimiyetin ve sığınmanın yanına bireysel iradeyi de koyan ilginç bir çalışma.

(“The Prayer” – “Dua”)

Clear and Present Danger – Phillip Noyce (1994)

“Hatırlarsın, benim için çalışmaya ilk geldiğinde bir yemin etmiştin. Birleşik Devletlerin Ulusal Güvenlik Danışmanı’na değil onun patronuna; başkana değil, başkanın patronuna verdiğin sözden bahsediyorum: Birleşik Devletler halkına verdiğin söz. Sözün kişiliğindir”

Kendisini Amerikan hükümetinin Kolombiyalı uyuşturucu kartellerine karşı giriştiği ama yasal dayanağı olmayan savaşın içinde bulan CIA analisti Jack Ryan’ın hikâyesi.

Yazar Tom Clancy’nin yarattığı ve sinemada bugüne kadar beş kez hayat bulan Jack Ryan karakterinin bu üçüncü filminin senaryosunu Donald E. Stewart, Steven Zaillian ve John Milius yazarken, yönetmenliği Phillip Noyce üstlenmiş. Elbette sistemi değil, içindeki yozlaşmış bireyleri eleştiren bu film aksiyon kadar, Washington’daki politik oyunları da kapsamına alan ve Hollywood’un ustalığından yeterince nasiplenmiş bir çalışma. Amerikan usulü bir liberal yaklaşımın içine muhafazakâr ve milliyetçi bir yaklaşımı da yerleştirerek her kesime göz kırpan film aksiyonseverler kadar, aksiyonun düşünsel bir boyut içermesini bekleyenlerin de ilgisini çekebilir. Bu düşünsel boyutun empoze etmeye çalıştıklarına karşı ise uyanık olmak gerekiyor.

Bugüne kadar çekilen 5 Jack Ryan filminde dört farklı oyuncu canlandırmış bu karakteri: İlk filmde (“The Hunt for Red October – Kızıl Ekim” – 1990) Alec Baldwin, ikinci (“Patriot Games – Tehlikeli Oyunlar” – 1992) ve bu filmde Harrison Ford, dördüncü filmde (“The Sum of All Fears – En Büyük Korku” – 2002) Ben Affleck ve bir Tom Clancy romanından uyarlanmayan beşincisinde (“Jack Ryan: Shadow Recruit – Jack Ryan: Gölge Ajan” – 2014) Chris Pine hayat vermişler sinemada uzun bir ömrü olan bu karaktere.

Filmin adı ABD’deki Anayasa Mahkemesi’nin belirlediği bir terimden alıyor adını: Anayasanın düşünce ve ifade özgürlüğünü tanımlayan birinci maddesinin ancak ülke “açık ve yakın bir tehdit”le karşı karşıya kalındığında kısıtlanabileceğini belirtmek için kullanılmış bu ifade temel olarak. Burada ise Amerikan askerinin ülke sınırları dışında bir operasyon yapabilmesi için gerekli olan koşulu tanımlıyor. Bir başka ifade ile söylersek, savaşın yasal olabilmesi için gerekli olan koşulların bir tanımı bu. Kuşkusuz hayli liberal ve süslü sözler bunlar ve ABD’nin doğrudan parçası olduğu ya da başkaları üzerinden yürüttüğü savaşların “yasal” olduğunu da ifade etmiş oluyor böylece. Bunun yalan olduğu tarihteki pek çok örnek ile rahatlıkla kanıtlanabilir kuşkusuz ama bir Hollywood filmi için pek de bir önemi yok bunun; Amerikan sineması için önemli olan seyirciyi içinde tutabileceği bir alan yaratmak ve onu kendisine göre tanımlamak, ardından da bu alanın sınırları içinde kalarak ve bu sınırların sorgulanmasına izin vermeyerek ustaca bir hikâye anlatmak. Yönetmen Phillip Noyce’un burada yaptığı da tam da bu işte. Senaristleri arasında John Milius’un yer aldığını düşünürsek, bu da “normal” bir durum. Hollywood’u solcu olmakla suçlayan ve muhafazakâr görüşleri nedeni ile dışlandığını iddia eden bir isim Milius ve burada da hikâyenin pek çok farklı yerinde onun elini hissediyorsunuz kolaylıkla.

Kolombiyalı uyuşturucu kaçakçılarını takip eden sahil güvenliğin operasyonunu göstererek başlıyor film ve bu operasyon bir skandalı da açığa çıkarıyor: ABD başkanının yakın bir arkadaşı Kolombiyalı uyuşturucu kartelleri için kara para aklamaktadır. Bir taraftan Jack Ryan tüm liberal iyimserliği ile bu adamın yabancı bankalardaki 650 milyon dolarının peşine düşerken, diğer taraftan CIA ve Beyaz Saray içindeki yozlaşmış birileri gizli tutulan bir operasyonla karteli yok etmeye girişir. Bu yasa dışı operasyondan “Önereceğim hareket, öneremeyeceğim harekettir” diyen başkanın da haberi vardır. Noyce’un kamerası bu sahnede bir örneğini gördüğümüz gibi, kurumları ve onların -yozlaşmış bile olsa- temsilcilerini yüceltme fırsatını kaçırmıyor hiç. Örneğin burada kamera hafif alttan çekerek başkanı “yüksek” bir konuma yerleştiriyor ve hafifçe ona doğru kayarak bu vurguyu artırıyor. Benzer tutuma bir başka örnek olarak da senatodaki soruşturma sahnesini gösterebiliriz: Kamera açıları bize hep “kutsal” bir mekanda olduğumuz hatırlatacak şekilde kullanılıyor bu bölümde. Bu tutumun kendisi de sistemin ve kurumlarının doğruluğunu öne sürerken, Amerikalıları da onları yozlaştıran bireylere karşı uyarmış oluyor böylece. CIA ajanları da benzer şekilde kutsanıyor (kartelin adamlarının baskınına uğrayan ajanların birer birer vurulmalarının -Noyce’un başka hiçbir sahnede yapmadığı bir şekilde- yavaş gösterimle göstermesi örneğin) ve “iyi adam”lıklarının altı çiziliyor, organizasyonun tarihi baştan sona insanlık suçları doluyken üstelik.

Uyuşturucu karteli için çalışan danışmanın eskiden Küba istihbarat örgütünde albay olmasının Hollywood usulü bir politik ima olduğu filmde mafya liderinin hep ailesine düşkünlüğünün kanıtı olan sahnelerle gösterilmesinin de hayli klişe olduğunu söylemekte yarar var. Cenaze töreninde olduğu gibi milliyetçi bir atmosfer fırsatını da hiç kaçırmıyor film: Bayraklar, tabutlar, askerler, ağlayan çocuklar vs. gibi unsurlar bu sahneyi süslerken, Harison Ford’un filmin afişindeki, bayrağa sarılı pozunu da atlamamak gerekiyor. Yine de şu notu da düşmek gerek: Emir verenler törende hüzünlü rollerini oynarken, paralel kurgu ile gösterilen sahnede emir verilenlerin hayatlarını kaybetmelerinin gösterilmesini filmin lehine bir puan olarak ekleyebiliriz kesinlikle. Kartelin Amerikalıları sokakta baskına uğrattığı sahnede doruğuna çıkan heyecan ve aksiyonu başarı ile kotaran yönetmen Noyce’un “duygusal sahnenin ardından o ölümün haberinin geleceğini” en sıradan seyircinin bile hissedeceği bir mizansen kullanmak gibi önemli hatalar yaptığını da söylemek gerekiyor. Son bölümlerinde bir Rambo hikâyesi havasına da bürünen filmde “terk edilen” askerin tepkisinin klişe diyalogları, finalde elbette bire bir bir yumruk yumruğa kavganın ihmal edilmemesi gibi “daha önce görmüştüm” duygusu uyandıran bölümleri ve helikopter pilotunun arandığını duymamasının hiçbir yere bağlanmaması gibi hatalar da var. Filmin aksiyon sahnelerinde teknik başarısı yüksek olsa da, helikopterle kaçış gibi sahnelerde de tekrarlara düşülüyor: Böyle bir sahnede elbette kahramanımız kurtulacaktır, önemli olan bunu nasıl başaracağıdır (Bkz. Bond filmleri); burada ise bu açıdan da bir yaratıcılık içermiyor senaryo.

Filmin oyunculuk düzeyi de vasat genel olarak. Harrison Ford aksiyon kahramanı olmak ile analist olmak arasında bir yere oturtulan karakterini fazlası ile durgun ve çekingen oynamış görünüyor örneğin. James Earl Jones’un işini her zamanki kalitesinde yaptığı filmde, Willem Dafoe senaryonun kendisini klişelerle boğmuş olmasına rağmen aksamıyor. Özetlemek gerekirse, aksiyonu ile sınıfını geçen, zaman zaman fazlası ile önceden görülmüşlük havası veren, hikâyesinin gelişimi ile ilgi çekmeyi başaran bir Amerikalı kahraman hikâyesi bu. İlginç bir not olarak, filmin belki de en başarılı “aksiyon” sahnesinin bilgisayar korsanlığı ile ilgili bir masabaşı sahnesi olduğunu belirtelim ve meraklılarına önerelim bu çalışmayı.

(“Açık Tehlike”)