The Thing – John Carpenter (1982)

“Karşımızda başka yaşam formlarını taklit eden bir organizma var, hem de mükemmel bir şekilde. Bu şey köpeklere saldırdığında onları sindirmeye ve soğurmaya çalışmış ama aynı zamanda onları taklit ederek kendi hücrelerini şekillendirmiş. Meselâ şu: Bu bir köpek değil, bir taklit”

Antarktika’da görev yapan bir araştırma ekibi ve uzaydan gelen, kurbanlarının bedenine bürünebilen bir yaratığın hikâyesi.

John W. Campbell Jr.’ın 1938 tarihli “Who Goes There?” adlı kısa romanından uyarlanan bir ABD yapımı. Senaryosunu Bil Lancaster’ın yazdığı filmin yönetmen koltuğunda oturan isim ise John Carpenter olmuş. Carpenter’ın en sevdiği filmlerinden biri olduğunu belirttiği çalışma zamanında seyirci ve eleştirmenler tarafından pek beğenilmemiş ama sonradan bilim kurgu sevenlerin favorilerinden biri olmayı başarmış. 1980’li yılların teknolojisi düşünüldüğünde hayli başarılı olan görsel efektleri (özellikle filmin en kritik ve sert anlarında karşımıza gelen, kurbanına dönüşme ve kurbanının bedeninden çıkma bölümleri hayli başarılı) ve gerilimi ile dikkat çeken filmin karakterlerin oldukça yüzeysel çizilmesi ve senaryonun olan biteni seyirciye gerçekçi ve doğal bir akışla anlatamaması gibi problemleri de var.

John W. Campbell Jr.’ın hikâyesi 1951 yılında da uyarlanmış sinemaya; Christian Nyby ve Howard Hawks’ın yönettiği ve “The Thing from Another World” adını taşıyan bu uyarlama romana daha az sadık kalan ve tamamen erkekler arasında geçen hikâyeye romantizm adına bir kadın karakter de katan bir uyarlama olurken, Carpenter’ın filmi kaynağına daha fazla sadık kalması ile biliniyor. 2011 yılında ise Carpenter’ın anlattığı hikâyenin öncesini konu edinen ve yine “The Thing” adını taşıyan bir film daha çekilmiş. Matthijs van Heijningen Jr.’ın yönettiği film pek beğenilmezken, gişede elde ettiği sonuç Carpenter’ın filmininkinden de kötü olmuş. Carpenter filmlerinin müziklerini genellikle kendisinin hazırlaması ile bilinir ama burada ünlü müzisyen Ennio Morricone üstlenmiş bu işi. Ortaya çıkan çalışma ise Morricone’den çok, Carpenter havasını taşıyor ilginç bir şekilde. “En kötü”lere verilen ve Oscar’ın karşıtı konumundaki Razzie ödülüne de aday gösterilen bu müzik çalışması da başlarda pek beğenilmese de sonradan bir klasik olmuş ama açıkçası hikâyenin atmosferine diğer Morricone eserleri kadar sağlam bir destek veremiyor.

Film dünyaya doğru ilerleyen bir uzay gemisinin hızla geçtiği yıldızlı bir uzay görüntüsü ile başlıyor ve bu geminin dünyada bir yere düşmesinden kaynaklanan bir patlama ile sona eriyor bu açılış. Patlamadan çıkan alevler filmin adına dönüşüyor ve 1982 kışında Antarktika’da olduğumuzu belirten yazı ile hikâyemiz başlıyor. Norveçlilere ait bir helikopterin neden karda koşmakta olan bir köpeği takip etmekte olduğunu ve helikopter içindeki bir adamın neden köpeği öldürmek için ateş edip durduğunu anlamıyoruz ama çok kısa bir süre sonra keşfedeceğiz ki gördüğümüz canlılar gerçek değil, bir taklit olabilirler aslında. Köpekle birlikte Amerikalıların araştırma istasyonuna gelen şey sadece oradakiler için değil, tüm dünya için büyük bir tehlike arz etmektedir; hatta istasyondaki bir bilim adamının bilgisayarına yaptırdığı hesaplamaya göre Antarktika’nın izole edilmiş bölgesinden dışarı çıkıp uygarlık ile ilk temasından sonra yaklaşık 27 bin saat içinde tüm dünya “enfekte” olacaktır.

Tümü erkek olan karakterlerle anlatılıyor hikâye ve sadece tek bir sahnede bilgisayarın bir kadın sesi ile konuştuğunu duyuyoruz. İstasyon içinde ve etrafında geçen hikâye onca karakteri ve onları dehşete düşüren uzaylı yaratığı ile çok yüksek bir gerilim ve korku potansiyeli taşıyor; bu potansiyelin ne ölçüde iyi değerlendirilebildiği ise bir tartışma konusu. Temel bir sıkıntısı var filmin bu konuda: Karakterlerin ve aralarındaki ilişkilerin ilginç ve sonradan doğan gerilimi daha da güçlü kılacak kadar derin işlenmemiş olması senaryo tarafından. Kurt Russell’ın canlandırdığı ve hikâyenin baş karakteri olan pilot da benzer aksiyon filmlerinde sıkça gördüklerimizden farklı kılınamamış; hatta fazlası ile klişe bir Amerikalı aksiyon kahramanı olarak çıkarılmış seyircinin karşısına. Başındaki kovboy şapkası, Norveçlilere sürekli olarak İsveçli diyerek Amerikalıların kendilerinden başkalarını pek umursamamasının sembolü olması ve satrançta kendisini yenen bilgisayara sinirlenip disk bölümüne viski boşaltması gibi öğelerle tipik aksiyon karakterlerinden birini yaratmış film. Karakterlerin birbirlerinden şüphe ettiği ve kimin gerçek kimin taklit olduğunu bilmedikleri bir hikâyede bu temanın yarattığı gerilim, eğer karakterleri daha iyi tanıyabilsek ve şüphenin oluşumu ve büyümesi daha doğal işlenebilmiş olsa çok daha etkileyici olurdu kuşkusuz.

Zamanında bir parça eleştirilmiş olan ve hatta gişe gelirinin düşüklüğünün nedenlerinden biri olarak gösterilmiş olan sert sahneleri hayli etkileyici filmin. Yaratığın her iki yöndeki (kurbanına veya kurbanından kendisine) dönüşümleri etkileyici, sert ve hatta zaman zaman mide bulandırıcı görüntülerle gösteriliyor ki kayıtsız kalmak çok zor tanık olduklarımıza. Günümüz CGI teknolojisinin henüz ortalıkta olmadığı bir zamanda elde edilen bu görsel efektler ve makyaj çalışması kesinlikle etkileyici bir düzeyde kullanılıyor ve Carpenter tarafından zaman zaman hayli doğrudan ve hatta kaba bir şekilde kullanılmalarına karşın filme ciddi bir katkı sağlıyorlar. Bir sahnede tanık olduğumuz bilgisayar animasyonu (yaratığın hücrelerinin bir köpeğin hücrelerine dönüşmesi) ise o kadar basit ki güldürebilir bugünün seyircisini.

Kimsenin bir diğerine güven(e)mediği hikâyede seyirci olarak bizim de kimin gerçek kimin taklit olduğu bilgisine sahip olmamamız karakterlerin “Peki, ya yanılıyorsak?” ikileminizi bizim de hissetmemizi sağlıyor ve hikâyeye ilgiyi ayakta tutuyor. Kalp krizi geçiren birine müdahale edenin başına gelenler veya “kan testi” ve sonrasında yaşananlar gibi bazı sahneleri hayli sert olan bir film çekmiş Carpenter ve daha güçlü olabilme fırsatını kaçırmış olsa da ilgiyi hak eden bir sonuç koymuş ortaya. Karakterlerin -başlarına ne geleceğini bizim bile tahmin etmemize rağmen- tek başlarına etrafta dolanıp kurban olmaları gibi inandırıcılık problemleri olsa da, sonunu bir şekilde açık bırakarak cesur bir tercihte bulunan bu Carpenter filmini görmekte yarar var.

(“Şey”)

Gouttes D’eau Sur Pierres Brûlantes – François Ozon (2000)

“Herkes yatak odasına!’”

1970’lerde Almaya’da biri 50, diğeri 20 yaşındaki iki adamın içine eski sevgililerin de karıştığı aşklarının hikâyesi.

Alman sinemacı Rainer Werner Fassbinder’in 1966’da yazdığı “Tropfen auf Heisse Steine” adlı tiyaro oyunundan François Ozon’un uyarladığı ve yönettiği bir Fransa yapımı. Fassbinder’in henüz yirmi yaşındayken yazdığı oyundan uyarlanan filmin tamamı bir evin içinde ve toplam dört karakter arasında geçiyor. Cinselliğin, cinsel eğilimlerin, aşkın, sahiplen(il)menin, baştan çıkmanın ve çıkarmanın ve ilişkilerin hikâyesi olarak nitelendirebileceğimiz film komedi, dram ve romantizm arasında gidip gelirken, belki anlatılana uygun ama filmin atmosferi için sert olan finali dışında başarılı ve eğlenceli bir çalışma. İkisi erkek, ikisi kadın dört karakteri canlandıran oyunculardan özellikle Bernard Giraudeau ve Malik Zidi filmin uzun bir süre sadece ikisine yer vermesinin de avantajı ile öne çıkıyor ve hikâyeye büyük bir katkı sağlıyorlar. Gülmek (daha çok, gülümsemek aslında), hüzünlenmek ve düşünmek için çekici bir film bu ve sinema dili açısından çok önemli olmasa da görülmeyi hak ediyor kesinlikle.

Filmin hemen tamamını Fransızca olarak çekse de karakterlerin isimlerini ve hikâyenin geçtiği yeri değiştirmemiş François Ozon ve hatta Franz adındaki genç adamı birkaç kez kendi kendine olsa da Almanca konuşturmuş. Seçtiği iki pop şarkısı da Almanca olmuş yönetmenin ve bu iki şarkı da harika sahnelerde kullanılmış. Alman şarkıcı Tony Holiday’den -orijinalini İtalyan Raffaella Carra’nın seslendirdiği- “Tanze Samba mit Mir” ve Fransız şarkıcı Françoise Hardy’nin Almanca olarak seslendirdiği “Träume”. Bu şarkıların ilkinde dört oyuncu çok eğlenceli ve kült olmuş bir sahnede toplu olarak dans ediyorlar ve sadece bu anlara tanık olmak için bile filmi görmeye değer kılıyorlar. Ozon’un şarkı seçimi, sahnenin mizanseni ve dansın koreografisi dört dörtlük tek kelime ile ve absürt denebilecek bir mizahın ve içeriğin nasıl doğal kılınabileceğini ve bir sahnenin filmin genel atmosferi ile nasıl mükemmel bir uyuma sahip olabileceğini kanıtlıyorlar bize. Hardy’in hüzünlü şarkısı da benzer bir biçimde, kullanıldığı sahnelerin içeriği ve Franz karakterinin kırlılganlığı ile çok uyumlu ve Ozon’un seçimlerinin ne kadar doğru olduğunu gösteriyor bize. Sonuçta Fransızca çekse de filmini Ozon, Fassbinder’in ve oyununun Alman kültürünün parçası olmasına saygı gösterisini ihmal etmemiş bu seçimleri ile. Yönetmenin bu anılan şarkılar dışında Mahler, Handel ve Verdi’den seçtiği müziklerin de etkileyici olduğunu belirtelim bu arada.

Kaynak oyuna uygun olarak dört perdede anlatılmış hikâye ve ilk 3 perde gösterilen, son perde ise ima edilen bir sevişme ile bitirilmiş. İlk iki perde iki adamın ilişkisinin başlamasını ve ilerlemesini anlatırken; üçüncü perdede genç adamın eski kız arkadaşı, son perdede ise diğer erkeğin eski “kız” arkadaşı dahil oluyor hikâyeye. Ozon bu hikâyeyi dozunda bir eğlence ve dozunda bir dram (ve romantizm) ile anlatıyor ama finaldeki trajedi gereğinden sert bir hava veriyor filme. Gerçekçi olsa da bu finalde tanık olduğumuz, film karakterlerini tüm doğallıkları, eğlenceleri ve zayıflıkları ile bize sevdirdikten sonra bu final rahatsız ediyor açıkçası. Her ne kadar filmin büyük kısmı iki erkek arasında geçse de sadece onları değil, iki kadını da doyurucu bir biçimde tanıtabiliyor bize film ve onları da anlayabiliyor ve hislerini paylaşabiliyoruz. Filmin ve Ozon’un bir diğer başarısı da tümü tek ve kapalı bir mekanda geçen filminde saf tiyatronun değil, sinemanın da havasını taşıyan bir tiyatronun görüntüsünü getirebilmesi bize. Baştan çıkarmalar ve çıkarılmalar, tutkular ve unutulmalar, kararsızlıklar ve güçlü/zayıf egoların hikâyesini dozunda bir mizahla anlatan filmde Ozon’un alçak gönüllü stilizmi ve Jeanne Lapoirie’nin başarılı görüntü yönetmenliğinin eseri olan etkileyici çerçevelemeleri tek bir mekanda geçen eseri dinamik kılmaya yeterli oluyor. Kameranın nadiren dışarı çıktığı ve bunu yaptığında da sadece pencereden bakan karakterleri hoş bir kare içinde görüntülediği filmin sinema tadı ve havası yerinde kesinlikle.

Dozunda bir “edepsizlik” ile anlatıyor hikâyesini Ozon ve zaman zaman bir romantik seks komedisi havasına bürünen filmi hüzünlü bir cinsellik ile süslüyor. Açılış sahnesinin tümünde olgun erkeğin genç erkeği yavaş yavaş ısındırdığı ve baştan çıkardığı anları uçarı ve esprili ama aynı zamanda da tedirgin bir hüzünle çeken Ozon’un burada ürettiği erotik gerilimi hissetmemek mümkün değil. Bir düşün, bir fantezinin bir gerçeğe dönüşmesi ile sona eren bu bölüm filme çarpıcı bir açılış sağlıyor. Ozon kimi göndermelerle de filmin eğlencesini artırmış: Yukarıda bahsedilen dans sahnesinin Jean-Luc Godard’ın “Bande à Part” filmindeki ünlü dans sahnesine bir gönderme olduğu açık. Filmimizin genç adamı Franz’ın bir sahnede elinde gördüğümüz Heinz Konsalik kitabı da (“Liebe ist Starker als der Tod – Aşk Ölümden Güçlüdür”) baş karakterinin adı burada olduğu gibi Franz olan Fassbinder filmini (“Liebe ist Kälter als der Tod – Aşk Ölümden Soğuktur”) işaret ediyor olsa gerek.

Film finale doğru dört karakteri bir araya getirirken aşk, hayal kırıklığı, kıskançlık, erotizm, terk etme/edilme de bir araya geliyor ve bu hüzünlü ama kesinlikle yumuşak filme pek uymayan sertlikte bir trajediye doğru götürüyor karakterlerinden birini. Tek mekanda geçmenin yaratabileceği dezavantajının karşısına Pascaline Chavanne’ın kostüm tasarımları (1970’lerin havası siniyor filme bu kıyafetlerle) ve özellikle de Valérie Chemain’in etkileyici set tasarımlarını koyan filmi Ozon “Arzuları ile yüzleşemeyen” iki insanın hikâyesi olarak tanımlamış. Biz de filmi “yumuşak, erotik, kırılgan, eğlenceli ve trajik bir dans” olarak tanımlayalım ve Bernard Giraudeau, Malik Zidi, Ludivine Sagnier ve Anna Levine’in eğlenceli ve güçlü performanslar sundukları bu sinema eserini görülmesi gerekenler arasına yerleştirelim gönül rahatlığı ile.

(“Water Drops on Burning Rocks” – “Kızgın Taşlara Düşen Su Damlaları”)

Beyoğlu’nun Arka Yakası – Şerif Gören (1986)

“Beyoğlu’nu övmek zor. İyi röportajcı Beyoğlu’na söver. Ben acemi röportajcıyım, Beyoğlu’nu öveceğim. Kötü sokaklarını, kötü insanlarını, sarhoşunu, meyhanesini; her şeyini, her şeyini öveceğim”

Eşiyle sert bir tartışmadan sonra kendisini Beyoğlu’nun arka sokaklarında bulan aile babası bir memurun orada geçirdiği bir gecenin hikâyesi.

Eyüp Halit Türkyazıcı ve Hüzeyin Kuzu’nun yazdığı senaryodan Şerif Gören’in çektiği bir film. 1992’de Orhan Oğuz’un (“Dönersen Islık Çal”), 1993’te ise Atıf Yılmaz’ın (“Gece, Melek ve Bizim Çocuklar”) çok daha sert bir portresini çizeceği Beyoğlu’nun arka sokaklarının hikâyesinin “sıradan” bir gecesini anlatıyor film. Oğuz ve Yılmaz’ın aksine Gören’in filmi “marjinal” karakterleri değil, kendisini bu karakterlerin yaşam alanı olan arka sokaklarda bulan bir memuru odağına alan bir hikâye anlatıyor. Bu roldeki Tarık Akan’ın ve Erdal Özyağcılar’ın güçlü performanslar sundukları film hikâyesini aynı gece içinde Beyoğlu’nda çekmi süren bir belgeselin hikâyesi ile eş zamanlı olarak anlatarak, bir “eski” ve “yeni” Beyoğlu karşılaştırmasına da imkân tanıyor. Sıradışı bir anlatımı benimsemekten çekinmemesi, Beyoğlu’nun bu sokaklarının iyi bir gözlemine dayanan içeriği ve zengin karakterleri ile dikkat çeken filmin bazı oyunculuk ve devamlılık sorunlarının yanısıra, iki ayrı hikâyeyi yeterince güçlü ve organik bir biçimde buluşturamaması gibi hayli önemli bir problemi de var.

İyi düşünülmüş bir jenerikle başlıyor film ve yazılar pavyonların renkli neon ışıklarından esinlenen renkler ve karakterlerle akıyor görüntüde. Açılış sahnesinde bir karı kocanın -iki çocuklarının kulak misafiri olduğu- sert tartışmalarına tanık oluyoruz; kadın ilgisizlikten ve eve tıkılıp kalmış olmaktan şikâyet ediyor, erkek sinirleniyor ve kendini sokağa atıyor. Önce Haliç kıyısında dolaşan adam, sonunda kendini Beyoğlu’nda buluyor ve bir gece sürecek olan hikâye başlıyor böylece. Tartışma sırasında televizyon ekranında -herhalde videodan- gösterilen Oliver Stone filminin (1986 yapımı “Salvador”) hikâye ile herhangi bir ilgisi yok ama nedense tartışmanın sonunda kamera televizyon ekranına odaklanıyor kısa bir süre de olsa. Bunu ilgili filmin politik içeriği, 1986’nın 12 Eylül’ün güçlü etkilerinin henüz silinmediği bir yıl olması ve görüntülerin (halka sert bir müdahalede bulunarak yere yatıran polisleri de görüyoruz bu görüntülerde) sansürü atlatan bir “politik mesaj”a aracılık etmesi ile yorumlayabiliriz belki de ama yine de tuhaf bir seçim olduğu açık gördüklerimizin.

Film bir yandan kendini sokağa atan memur Haydar Rıza’nın Beyoğlu’nun arka sokaklarında başına gelenleri anlatırken, diğer yandan da Beyoğlu’nun daha muteber noktalarında semtin eski günlerini anlatan bir belgeselin (senaryonun anlamsız bir klişe ile “entelektüel” görünümlü olarak çizdiği film ekibi çekiyor bu belgeseli) çekimlerini getiriyor karşımıza. Filmin ilk problemleri de daha başlarda, bu belgeselin ilk çekim sahnesi ile başlıyor; Haydar Rıza’nın, bu yarı-belgeselde bir kızı canlandıran ve asıl görevi belgeselin sunucusuna konuşmalarını okumak olan kıza görür görmez hayran kalması hiç gerçekçi değil. Çekimleri seyreden sıradan halka göre çok daha fazla etkileniyor memur bu sahnenin havasından ama kendisi okumuş etmiş bir adam hikâyenin devam eden bölümlerinde anlayacağımız üzere. Oysa bunun yerine hikâyenin gelişmesi ile birlikte ilerlese bu hayranlık, çok daha anlamlı ve inandırıcı olabilirmiş tanıklık ettiklerimiz; çünkü hikâye ilerledikçe bir yandan kahramanımız içinde bastırdıklarını dışarı çıkarırken diğer yandan da dengesini yitiriyor ve gittikçe güçsüzleşiyor ve bu tür bir hayranlığa daha açık bir ruh haline bürünüyor.

Tüm hikâye bir gece boyunca sürüyor ve filmde iç mekan çekimlerin yanında hayli fazla sayıda da dış çekim var. Açıkçası zaman zaman kameraya ve Tarık Akan’a bakanlar olsa da -ve çekimlerin gece gerçekleştirilmiş olmasının da katkısı ile- çok az aksıyor film bu açıdan ve takdiri hak ediyor. Filmin bir diğer başarılı ama aynı zamanda da bazen sorun yaratan yanı ise karakter ve olay zenginliği. Arka sokakların tehlikelerinin, yozlaşmışlıklarının, suçlarının ve zenginliklerinin tümünü birden göstermeye soyunması filmin, hem hikâyeye bir dinamizm ve çeşitlilik katıyor hem de fazla yoğun bir içerikle karşı karşıya bırakarak seyirciyi bir yüzeysellik hissine de yol açıyor. Dönemin “Seni Sevmeyen Ölsün” ve “I Love You (I Love You, Do You Love Me, Yes I Do”) gibi popüler şarkılarının eşlik ettiği hikâye boyunca çocuk yaştaki dansözlerden bu sokakların sıradan bir gerçeği olan cinayet ve fuhuşa, pavyonlardan travestilere, kadın pazarlayanlardan pavyonlardaki yüksek hesap vurgunlarına, polis baskınlarından uyuşturucu bağımlılarına, şarapçılardan sokak çocuklarına, evsizlerden taklit ürün satıcılarına aklınıza gelebilecek bu semtin tüm gerçekleri birer birer ve bazıları birden fazla kez karşımıza çıkıp duruyorlar. Bu olguların -neyse ki!- gerçekçi, etkileyici ve hatta eğlenceli bir biçimde sergilenmesi filmi ilginç kılan en önemli yanlarından biri. Filmimiz bu arka sokak gerçeklerinin (“Dikkatli ol; binbir suratı vardır buraların”) peşindeyken, belgeseli çekenler bir nostaljinin peşinde daha nezih mekanları takip ediyorlar ve filmdeki arabasek şarkıların karşısında daha entelektüel eserleri (örneğin Türkân İldeniz’in “Kaçak” adlı şiirinden satırları veya eski dans havalarını) tercih ediyorlar. Bu iki farklı dünyayı karakterimizin ikisine de girip çıkması ile bir araya getirmeye çalışıyor film ama senaryo bunu yeterince güçlü işleyemiyor ve önemli bir fırsatı kaçırıyor. Oysa Tarık Akan’ın artık iyice çöktüğü bir sahnede, İstiklâl Caddesi’nin zenginlerin uğrak yeri Vakko’nun (Beyoğlu’nun dönüşerek geldiği noktaya uyumsuzluğu nedeni ile 2006’da kapanmıştı bu mağaza) önünde durup bir soluk aldığı an bu iki farklı dünyanın karşılaştırması için iyi bir araç olabilirmiş ama sanki oyuncunun durduğu yer bir tesadüfmüş gibi geçip gidiyor bu sahne.

Seslendirmesini kendisinin yaptığı filmde Tarık Akan karakterinin tüm dönüşümünü ve başladığı hayata geri dönüşünü ustalıkla canlandırıyor, bunu yaparken de senaryodan kaynaklanan gerçekçilik problemlerini ve bunların içinde en önemlileri olan film çekimindeki kıza duyulan hayranlığını ve mazbut görünümlü bir adamın içine girmeyeceği manzaraların parçası olmasını bir ölçüde unutturmayı başarıyor. Örneğin “Bu rolü oynama, sana yakışmamış” sahnesinde memur Haydar Rıza’nın düştüğü zavallı halini elle tutulacak kadar somutlaştırıyor oyuncu. Arka sokakların adamı rolündeki Erdal Özyağcılar ise kolaylıkla karikatüre dönüşebilecek bir karakteri eğlendiriciliğini yitirmeden gerçekçi kılmayı başarıyor. Pavyonların kadını rolündeki Oya Aydoğan ise karakterinin sahteliğinin öne çıktığı sahnelerde bir parça yapay olan oyunu ile iyi görünüyor ama diğer sahnelerde rolünü yeterince gerçekçi ve güçlü canlandıramıyor.

Özetle, ilginç ve cesur olarak niteleyebileceğimiz bu film her zaman “gittikçe bozulduğu” söylenen Beyoğlu’nu hikâyesinin ana unsurlarından biri yaparak ilgiyi hak eden bir çalışma. Üzerinden geçen otuz üç yıldan sonra bugün aldığı hali düşünürsek, gerçekten de sürekli bozulan ve ülkenin her türlü yozlaşmasının ve kalitesizleşmesinin sembolü olduğu açık olan ama yine de bir şekilde hâlâ ayakta kalabilen bu semti anmak için görülmesinde de yarar var bu filmin.

Agarrando Pueblo – Carlos Mayolo / Luis Ospina (1977)

“Neden film çekmelerine izin verelim? Hep aynı yoksulluk, hep aynı ızdırap; göstermek istedikleri tek şey bu. Bütün gringolar bizi sömürmek için geliyorlar buraya. Kitap basıp, film çekiyorlar ama bize asla yardım etmiyorlar”

Kolombiya sokaklarındaki yoksulluk ve sefalet üzerine belgesel çeken sinemacıları takip eden bir sahte belgesel hikâyesi.

Kolombiyalı sinemacılar Luis Ospina ve Carlos Mayolo’nun birlikte yönettikleri ve senaryosunu Mayolo’nun yazdığı bir sahte belgesel. Her ikisinin kariyerinde de ağırlıklı olarak kısa filmler ve belgesellerin yer aldığı iki sinemacı bu kısa filmlerinde (29 dakika sürüyor film) bir sahte belgesel hikâyesini getirirken karşımıza; belgeselcilerin dürüstlüğü, konularını ve görüntüledikleri insanları kullanış şekilleri ve genel olarak sinemasal gerçeklerle ilgili eğlenceli bir hikâye anlatıyorlar bize. Kolombiya’nın ikinci büyük şehri olan Cali’nin yoksul bölgelerinde görüntüleyecekleri “kurban”larının peşine düşen ve gerektiğinde bu kurbanları yaratmaktan da çekinmeyen bir yönetmen ile bir kameramanın gelişmiş ülkelerin geri kalmış/gelişmekte olan ülkelerin sinemacılarından bekledikleri yoksulluk hikâyelerine de göndermede bulunan, görülmesi gerekli bir kısa film.

Yaşadıkları toplumdaki yoksulluğu, geri kalmışlığı ve ızdırapları Batı’ya pazarlayan sinemacıların bir eleştirisi temel olarak bu film. Bir Alman televizyon kanalı için Cali’deki sefaleti görüntülemeye soyunan ve birini de Carlos Mayolo’nun canlandırdığı iki sinemacı (bir yönetmen ve bir kameraman) belgesellerini etkileyici kılmak için gerçeklerle az ya da çok oynamaktan hiç kaçınmıyorlar. Müdahaleleri bir binanın önünde dilenmekte olan yaşlı bir adama elindeki sadaka kutusunu sallamasını söylemek veya süs havuzunda yüzen çocukları teşvik etmek için suya para atmak gibi “masum” eylemlerden iki kişiye yoksul karı koca rolünü oynatmak ve ezberlettikleri diyalogları söyletmek gibi büyük yalanlara kadar uzanıyor. Tüm bunların nedeni ise Avrupalıların ilgisini çekecek bir belgesel yaratmak. Sokak çocukları, dilenciler, evsizler, fahişeler ve yoksullar gibi ızdırabın farklı boyutlarındaki karakterleri bir araya getiriyorlar çekimler boyunca ve bunun için de tuttukları bir takside “Peki neye ihtiyacımız var? Deliler, dilenciler, sokak çocukları… Başka ne tür yoksulluklar var?” türünden konuşmalar yapıyorlar. Özetle söylemek gerekirse, filmin İspanyolca alternatif ve İngilizce isminin de söylediği üzere yoksulluğun kanını emen bir vampir gibi davranarak çekiyorlar filmlerini yönetmenler.

Filmin eğlenceli içeriğinin yanında, bir diğer çekici yanı da sahte bir belgesel çeken iki sinemacıyı anlatan bir sahte belgesel olması. Bizim seyrettiğimiz belgeselin görüntüleri siyah beyazken, çekimine tanık olduğumuz diğer belgeselin görüntülerini renkli olarak oluşturmuş yönetmenler. Bu çifte sahtelik durumu filmi ilginç kılarken, Luis Ospina ve Carlos Mayolo ikilisi hikâyelerinin içeriğini hep eğlenceli kılmayı başarıyorlar. Sonlardaki sürpriz ile seyirciye hoş bir şok da yaşatan filmde belgeselin çekimine tanık olan ve tepki gösteren (“Kan emici vampirler! Buraya sadece uzaklardaki insanları güldürmek için geliyorsunuz”) halkın görüntülerini de gösteriyor bize film. Tepki verenlerden birinin sözleri üzerinden Robert Vincent O’Neil’in 1976 tarihli “Paco” adlı filmini de (Kolombiyalı küçük bir yetim çocuğunun hikâyesini anlatır bu film) halkın yoksulluğunun sinemadaki sömürüsüne örnek gösteriyor Ospina ve Mayolo ikilisi.

Belki politik açıdan biraz elini geride tutmuş film ve “mesajı” da fazla doğrudan görünebilir ama kısa süresi içinde önemli bir konuya hem eğlenceli hem düşündürücü bir biçimde yaklaşan dürüst bir eser bu. Batı’nın üçüncü dünya ülkelerinin sömürüsünün bir türünü hatırlatan ve bunu yaparken de eğlendiren, ilgiyi hak eden bir film ve 2007’de hayatını kaybeden Mayolo ve bu yıl Eylül ayında ölen Luis Ospina’yı hatırlamak için de bir fırsat.

(“The Vampires of Poverty”)