Les Amants Criminels – François Ozon (1999)

“Benimle yatmak istemişti. Başına geleni hak etti. Harika birisin sen. Kimse benim için daha önce böyle bir şey yapmamıştı”

Bir cinayet işledikten sonra kaçan genç bir çiftin gittikleri ormanda tuhaf ve vahşi bir adamın eline düşmelerinin hikâyesi.

Marcia Romano ve Annabelle Perrichon’un da katkıda bulunduğu senaryosunu François Ozon’un yazdığı ve yine Ozon’un yönettiği bir Fransız filmi. Alman masal yazarları Grimm Kardeşler’in (Jacob ve Wilhelm Grimm) “Hansel ve Gretel” adlı masalından esinlenerek çekilen film bu masalın zaten sert olan içeriğini şiddetin dozunu artırarak ve cinselliği katarak daha da sert bir hale getiriyor. Bu cinayet ve seks filmi Ozon için farklı türler arasında bir gezinti yapma aracı olmuş ve ortaya ilginç ama finale yakın karşımıza çıkan sevişme sahnesinin bir örneği olduğu gibi bir parça ham denebilecek bir sonuç çıkmış.

Genç bir kadın ve genç bir erkek ve işledikleri vahşi cinayet, bu cinayetin arkasından cesedi gömmek için gittikleri ormanda bu kez kendilerinin birer kurbana dönüşmeleri ve adalet… Bu hikâyeyi geriye dönüşlerle anlatıyor Ozon ve cinayetin arkasındaki sırrı (ve yalanları) birer birer seyircinin önüne koyuyor. İki genç karakteri o tarihlerde sırası ile on sekiz ve yirmi beş yaşlarında olan Jérémie Renier ve Natacha Régnier’in tüm çekiciliklerini ve oyunculuk başarılarını katarak canlandırdıkları filmde cinsel güdü ve bu güdülerin karakterlerin eylem ve duygularını yönlendirmesi ön planda sürekli olarak ve Ozon özellikle Renier’in canlandırdığı Luc karakterinin cinsellik konusundaki kafa karışıklığını hikâyesinin en çekici unsurlarından biri olarak kullanıyor. Bu karakterin hem kadına hem de ormanda karşılaştıkları adama ve öldürdükleri genç adama olan yaklaşımı ve bakışları onun cinselliği konusunda sürekli olarak yeni sorular yaratırken; onun iki farklı karakter tarafından kendi amaçları için kullanılması da yine bu genç adamın naifliği ve cinselliği üzerinden gerçekleşiyor.

Bir cinayet ve ardından bir kuyumcu soygununa bulaşan genç adamın yüzündeki masum bakışı hep koruyan Ozon buna karşılık kadını ve ormandaki vahşiyi bir kötülük mekanizmasının parçaları olarak sunuyor bize. Böyle bakınca da, hikâyenin etrafındaki tüm kötülüklere karşın masumiyetini koruyan bir genç adamı anlattığını söylemek mümkün ama aynı genç adamın vahşi bir cinayette bıçağı defalarca kurbanına saplayan kişi olduğunu da söylemek gerek. Kadının “Bunu benim için yap, Luc. Aşkımız için yap!” sözleri asıl sorumlunun kim olduğunu ortaya koyuyor belki ama genç erkeğin finaldeki görüntüsünün de desteklediği masumiyetinin arkasında duruyor film. Ozon iftiralar üzerine kurulu bir gerekçe ile işlenen cinayetin asıl motivasyonunun “burjuva sıkıntısı” olduğunu ima ederek bir burjuva eleştirisi mi yapıyor emin değilim ama tüm olan bitenin Fransız filmlerine özgü bir “anlamsızlık” taşıdığı açık. Genç kadının genç adama söylediği “Çok heyecanlı değil mi maceramız? Hiçbir şey olmadığından şikâyet ederdin hep. Şimdi mutlu musun?” sözleri asıl mutlu olanın kadın olduğunu gösteren bir sahnede çıkıyor karşımıza ve öldürdükleri adamın Arap asıllı olmasını da eklersek, kadının kendisinden aşağı gördüğü bir kişiyi yok eden (onu hayatından çıkaran, görmezden gelen) bir burjuva olduğunu düşünebiliriz rahatlıkla. Arthur Rimbaud’nun şiirini ezberden okuyabilen kadının öznesi olduğu bir burjuva fantezisi olarak tanımlamak gerekiyor filmi belki de.

Ozon’un erkek bedenlerini daha cömertçe sergilediği film cinselliğin farklı sularında gezinirken, finaldeki ucuz sevişme sahnesi ile şaşırtıyor açıkçası. Ormandaki hayvanların bakışları altında gerçekleşen bu eylemi ucuz erotik filmlerin mizanseni ile çekerek kaba bir sahneye imza atmış ve her ne amaçladı ise ona da erişememiş sanki yönetmen. Adeta 1970’lerin bir “softcore film”inden bir sahne izliyorsunuz gibi hissediyorsunuz bu şelale altında öpüşme gibi klişelerle başlayan anlarda. Filmin genelinde hâkim olan özgün anlatım burada yerini klasik ve kaba bir anlayışa terk ediyor. Oysa zaman zaman karşımıza çıkan ve filme çekici bir hava katan şiirsellik ile çok daha farklı bir yere ulaşabilirmiş film.

İki başrol oyuncusunun sağlam performansları ile öne çıktığı ve ormanın vahşisi rolündeki
Miki Manojlovic’in de fiziğini karakterinin emrine çarpıcı bir biçimde verdiği film gerilimden fanteziye bir gençlik macerasından erotizme uzanan içeriği ile kesinlikle ilginç bir çalışma. Pierre Stoeber’in filmin türler arasındaki gezintisine uygun atmosferleri yakalayan görüntü çalışmasının da renk kattığı film, işlenen suçun “anlamsız”lığına getirdiği (ya da getirmediği) açıklama ile de ilgi çekebilir. Özetle, bu karanlık film seyrederken zaman zaman çekiciliği de içine alan bir havası olan ilginç bir sinema eseri ama bir şekilde tam oturmamış ve olgunlaştırılmamış görünen bir yanı olduğu da açık.

(“Criminal Lovers” – “Katil Aşıklar”)

A Ghost Story – David Lowery (2017)

“Geride bıraktıklarımızı tek tek hazırlarız ve bizi ister bütün dünya isterse sadece birkaç kişi hatırlayacak bile olsa, yok olduktan sonra da burada varlığımızı sürdürebilmek için yapabileceğimiz her şeyi yaparız”

Trafik kazasında hayatını kaybeden bir adamın hayaletinin dünya üzerinde devam eden hayatının ve yalnızlığının hikâyesi.

David Lowery’nin yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. ABDli yazar Kathryn Schulz’un 2015 yılında New Yorker dergisinde yayımlanan “The Really Big One” başlıklı makalesini okuduktan sonra yazdığını söylemiş filmin senaryosunu Lowey. Schulz’un “Kuzeybatı sahilinin önemli bir bölümü bir depremde yok olacak. Asıl soru bunun ne zaman olacağı” alt başlıklı makalesinde depremlerin kaçınılmazlığı ve yıkıcılığı ele alınırken, Lowery’in senaryosu bu yazıya doğrudan veya dolaylı bir gönderme içermiyor; buna karşılık ölümün kaçınılmazlığı, geride kalan sevenler için yıkıcılığı ve daha da önemli olarak ölümün ölen için yıkıcılığını anlatıyor müthiş bir etkileyiciliği olan hüzünlü atmosferi ile. “Beyaz çarşaf ve hayalet” gibi klişe bir komedi malzemesi çiftini bu denli cüretkârca kullanıp, bırakın en küçük bir komedi çağrışımı yaratmayı, aksine bu malzemeleri olağanüstü tanımlamasını hak edecek bir hüznün aracı yapmayı becermesi ile bile takdiri hak eden bir film bu.

Film Virginia Woolf’un “A Haunted House” adlı öyküsünden bir cümle ile açılıyor: “Hangi saatte uyansanız, bir kapı kapanırdı”. Lowery’nin hikâyesi de beklenmedik ölümü sonucu sevdiği her şey ile, yaşam ile arasındaki kapı kapanan bir adamın trajedisini anlatıyor bize. Kapılar bazen geçmişe bazen de geleceğe açılıyor ama hiçbir zaman onu kaybettiği yaşama geri döndürmüyor bu hikâyede. Sinemada pek çok kayıp hikâyesi anlatılmıştır ve bunların hemen tamamı da gidenin değil, geride kalanın hüznünü ve kayıpla başa çıkmaya çalışırken sürdürdüğü yaşamına odaklanır. Oysa burada Lowery bu kayıp duygusunu asıl olarak geride kalanın değil, gitmek zorunda kalanın hissettiğini söylüyor bize ve bunu yaparken de hayaletli evlerde kendiliğinden açılıp kapanan kapıların, kaynağı belli olmayan seslerin, kendi kendilerine ortalığa saçılıveren eşyaların da bir açıklamasını sunuyor: Öfke. Bir insanın başına gelebilecek en korkunç şeylerden biri, sevdiğini kaybetmek kadar, sevdiğini sürekli olarak görüp onun tarafından hiç görülmemek, dokunamamak ve dokunulamamak, varlığının hiç fark edilmemesi de olsa gerek. Hayaletlerin de trajedisi bu diyor hikâye ve onların korkunç ve umutsuz bir bekleyiş içinde nasıl yok olup gittiğini anlatıyor. Filmde üç ayrı yok oluş var: İlkinde adamı kazanın hemen sonrasında arabanın içinde ölü olarak görüyoruz; diğer ikisi ise iki ayrı hayaletin sonsuza kadar yok olmalarını gösteriyor ki açıkçası bu son ikisinin etkisinden kolay kolay sıyrılmak mümkün değil. Bir hastane odasında “ölümünün kabullenilmesini kabullenemeyen” adamın bir hayalet olarak hikâyesi ile Lowery çarpıcı bir sonuç yakalamayı başarıyor kesinlikle.

Sinemada pek sık kullanılmayan 4:3 görüntü formatının seçimi ile cesur bir tercih yapmış film ve bu format özellikle hayaletin tek başına tüm görüntüde olduğu sahnelerde onun üçgensel şekli ile çekici bir zıtlık oluşturmuş ve sıkışıp kalmasının sembolü olmuş. 7. Dakikada ekrana gelen filmin adı dışında herhangi bir açılış jeneriği olmayan filmde görsel efektlerin doğal ve az kullanımı, özellikle de bu tür bir hikâyenin “kaçınılmaz” unsuru olan CGI’dan uzak durulması çok doğru bir tercih olmuş; çünkü Lowery’nin filmi hikâyesinin tüm doğaüstü içeriğine rağmen gücünü doğallığından ve insanî olana hep yakın durmasından alıyor. Sabit kamera ile oluşturulan çekimler, sessiz anlar ve çoğunluğu kesintisiz tek çekimle oluşturulmuş sahnelerden de çekinmemiş Lowery ve sessizlik ve sadelikten etkileyici bir zarafet üretmeyi başarmış. Uzun olmayan süresine rağmen uzun sahneler içeren ve popüler sinemanın atlayacağı “önemsiz” anları anlatmayı tercih eden filmi Lowery’in başarı hanesine ekleyebiliriz rahatlıkla.

Sadece görüntüsü bile kaba bir komedi malzemesi olabilecek beyaz çarşafı (sadece gözler için iki delik var üzerinde) gülmeyi ve komediyi hiç akla getirmeyecek bir şekilde kullanabilmesi ile de dikkat çeken bir film bu ve aldığı riski tamamen yok edebiliyor. Kaba bir güldürü klişesinin burada hüzünle özdeşleşecek bir unsura dönüşebilmesi ve bu dönüşümün doğal ve doğru görünmesi Lowery’nin filminin samimiyetinin önemli göstergelerinden biri olsa gerek. Zamanın -hızlı- değişimi ve aynı evin uzun yıllar önceki ve gelecekteki sahiplerinin yaşamlarına tanıklık eden hayaletin sessiz hâli, “I Get Overwhelmed” şarkısının kullanıldığı sahnede geçmiş ile şimdiki zamanın bir araya gelmesi (filmin müziklerini de hazırlayan Daniel Hart bestesini grubu Dark Rooms ile birlikte seslendirmiş ve hikâyenin atmosferine uygun bir “trans” atmosferi yaratmış), bir parti sahnesindeki “iz bırakmak, hatırlanmak, unutulmaya mahkûm olmak ve her şeyin yok olacak olması” konuşması ve tam bu sahnenin sonunda hayaletin yuvasının fiziksel olarak yok edilmeye başlanması gibi önemli anları olan filme damgasını vuran hayaletin hüznü ve öfkesi oluyor kuşkusuz. “Geleceklerini sanmıyorum” diyen ve kimi beklediğini de artık hatırlamayan hayaletin kalıcı yok oluşu ve zamanın geçişini zarif bir biçimde anlatan hayaletin yürüyüşü sahnesini de görsel başarısının örnekleri arasında anabileceğimiz film o küçük ama çarpıcı eserlerden biri. Aynı anda aşkın, ret etmenin, kabullenememenin, öfke ve terk edilmenin hikâyesi olabilen bu çalışma “ölümden sonra hayat yoksa” sorusunun korkunç “Hayır, yok” cevabı ile de yüzleştiriyor bizi. Duygusunu seyirciye empoze etmeye çalışmayan, sadeliğin içindeki gerçekliği ve vuruculuğu yakalayan film bir başyapıt değil ama içtenliği ve kırılganlğı ile hep hatırlanacak ve görülmesi gereken bir çalışma. Yalnız kalmak yok olmaktır belki de, kim bilir…

(“Bir Hayalet Hikâyesi”)

Pixote: A Lei do Mais Fraco – Hector Babenco (1981)

“Burası Latin Amerika’nın endüstri merkezlerinden biri ve Brezilya’nın brüt millî hasılasının yaklaşık %60-70’inin üretildiği São Paulo’nun bir bölgesi. Brezilya’da yaklaşık 120 milyon kişi yaşıyor ve bunların da hemen hemen yarısı 21 yaşının altında ve onların da yaklaşık 28 milyonu Birleşmiş Milletler tarafından belirlenen standartların altında yaşam süren çocuklardan oluşuyor. Yaklaşık 3 milyon çocuğun herhangi bir evi ve bir ailesi yok. Bir çocuğun durumu cezaî sorumluluğunun başladığı on sekiz yaşından sonra daha da kötüleşiyor ve ve henüz cezaî sorumluluğu olmayan on sekiz yaşın altındaki çocukların da yetişkinler tarafından, ceza almayacakları suçları işlemeleri için sömürülmelerine yol açıyor. Alacakları en büyük ceza, birkaç ay boyunca kalacakları ve yer sıkıntısı ile salıverilecekleri bir kuruma gönderilmeleri oluyor. Bu bölge ailelerin ve çevredeki fabrikalarda çalışan işçilerin yaşadığı bir yer. Burada aileler işe gittiklerinde çocuklarını evde bırakırlar ve onlara ya yaşı büyük olan başka bir çocuk ya da bu iş için para verdikleri komşuları bakar. “Pixote” filminin baş karakteri olan Fernando annesi ve dokuz çocukla birlikte bu evde yaşıyor örneğin. Bu film çok kısıtlı imkânlarla yaşayan çocuklar tarafından canlandırılmıştır ve onların eseridir”

Tüm hayatı suçla örülü bir sokak çocuğunun hikâyesi.

Brezilyalı romancı José Louzeiro’nun “A Infância dos Mortos” (Ölülerin Çocukluğu) adlı kitabından uyarlanan, senaryosunu Hector Babenco ve Jorge Durán’ın yazdığı bir Brezilya filmi. Darwin’in evrim teorisindeki “doğal seçilim”in işleyişini anlatan “en iyi (güçlü, sağlıklı) olanın hayatta kalması” ifadesinin Brezilya sokaklarına, ama güçlü olan değil, zayıf olan açısından uyarlanmış bir hali olarak görebileceğimiz adı ile bu film hem yaş hem sınıf olarak en zayıf olanların ayakta kalma mücadelesini anlatıyor bize ve bunu benzersiz bir şekilde yapıyor. Belgesele yakın bir anlatımı olan, sertlikten kaçınmayan ama bu arada özellikle çocukların içlerinde olduğu sahneleri ile rahatsız da eden film yoksulluğun ve işlemeyen bir toplum düzeninin en gerçekçi ve doğrudan örneklerinden biri sinema tarihindeki. Toplam üç sinema filmi ve bir TV dizisinden oluşan oyunculuk kariyerindeki bu ilk çalışmasında küçük oyuncu Fernando Ramos da Silva’nın etkileyici bir performans sergilediği filmde çoğunluğu amatör oyuncu olan çocuklardan oluşan kadronun gerçekçi çalışmaları da dikkat çekiyor. İtalyan Yeni Gerçekçilik akımının 1980’lere taşınmış bir hali olarak tanımlanabilecek olan film sinemanın gerçek insanları, gerçek mekanlarda ve gerçek hikâyeleri ile anlattığı zaman nasıl gerçek bir sanat eseri yaratabileceğinin de önemli kanıtlarından biri.

Hikâyenin kahramanı olan Pixote (Küçük çocuk anlamına gelen bir sözcük bu) adındaki çocuğu canlandıran Fernando Ramos da Silva’nın hayatı da canlandırdığı karakterinki kadar zorlu ve trajik. Kendisi de sokaklarda yaşayan bir suçlu olan ve bu filmdeki başarısını daha sonra aldığı rollerle sürdürmeye çalışan ama bunu başaramayan (bunda okuma yazmayı pek bilmemesinin de rolü olmuş) ve sokaklara geri dönen da Silva altı yıl sonra polisler tarafından -polisin iddiasına göre- bir çatışma sırasında- öldürülmüş ama bugün polislerin kesinlikle bir yargısız infazla on dokuz yaşındaki bu genci katlettikleri kabul ediliyor. Oynadığı filmdeki çocukların da başına gelen bu olayı oyuncunun kendi hayatında yaşamış olması, filmin -bu örnekte talihsiz bir biçimde- gerçeğe ne kadar yakın olduğunun da örneklerinden biri.

Hector Babenco’nun bu sert bir etkileyiciliği olan filmi yoksulluğun toplumu nasıl yozlaştırdığını ve bu yozlaşmanın en büyük kurbanlarının da ileride her biri kaçınılmaz bir sonuç olarak birer suçluya dönüşecek çocuklar olduğunu anlatıyor bize. Sokaklardan toplanılarak getirildikleri ıslahhanelerdeki yaşamların ıslah etmek bir yana hayatlarını daha da kararttığı ve onlara yaşamlarındaki tek alternatif olarak suç dünyasını sunduğu bu çocukların birbirine benzer hikâyelerini gerçekçi bir dil ile özellikle bazı sahnelerde (örneğin ailelerin ıslahhane ziyareti sahnesi) daha da öne çıkan bir belgesel yaklaşımı ile el alıyor Babenco. Uyuşturucudan fuhuşa hırsızlıktan cinayetlere uzanan suçların parçası olan çocukları izlerken sert bir yumruk yemiş gibi hissediyorsunuz sık sık. Etraftaki yetişkinlerin, başta polisler ve çocuklarla ilgilenme sorumlulukları olan devlet görevlilerinin, tavır ve eylemleri çocuklarının çıkışsızlığını daha da artırırken, filmin bu konuda hayli cesur davrandığını da kaydetmek gerek. Tüm bir toplumsal düzeni ve bu düzenden yararlananları sert bir biçimde eleştiriyor film ve bunu yaparken hiç de çekingen davranmıyor.

Yoksulluğun nelere yol açabileceğini, işlemeyen bir toplumsal düzenin ve adaletsizliğin sonuçlarını etkileyici bir biçimde anlatan ve öldürülen bir yargıcın katilini bulmak ya da en azından bir katil yaratmak için polisin saptığı yolları gösteren film sınıf farkını ve alt sınıfların trajedisini de sergilemekten kaçınmıyor hikâye boyunca ve gücü olanın zayıf olanı her durumda sömürmekten kaçınmayacağının da altını çiziyor. Bunu yaparken de sertlik ve gerçekçilik adına bazen gereğinden fazla ileri de gidiyor film ne var ki. Çocukların dahil ya da seyircisi olduğu cinsellik sahneleri başta olmak üzere filmin bu konuda ileri gittiğini kabul etmek ve eleştirmek gerekiyor açıkçası. Yine de şunu da eklemek gerekir ki filmin dürüstlüğü o denli açık ki bu ileri gitme durumunu affetmek gerekiyor. Babenco filmi ile toplumda yaşananları hiç saklamadan, olduğu gibi anlatarak seyircinin yüzüne sıkı bir tokat atıyor böylece.

Yönetmenin en büyük başarılarından biri, bu derece yoğun bir hikâyede çocuklardan müthiş gerçekçi bir performans alabilmesi ve “amatör” bir görünümün filme verebileceği zararı tamamen sıfırlamış olması. Buna çok etkileyici final bölümlerini de eklemek gerek. Anne arayışı ve bunun ret edilmesi ile başlayan ve hangi yönde ilerleyeceği ve nasıl sonuçlanacağı belli bir hayata karışma ile sona eren bu final filme hayli yakışan sahneleri getiriyor karşımıza ve bir bakıma filmi ve onun baş karakteri olan Pixote’un bu filmdeki temsilcisi olduğu sokak çocuklarının hayatını özetliyor unutulmayacak bir şekilde. Bir çözüm umudu hissettirmeyen ve bir çözümün varlığını da mümkün görür bir havası olmayan ama yine de insanların içinde bulundukları koşullar ne olursa olsun mutluluğu aradıklarını hatırlatmayı ihmal etmeyen filmde Babenco’nun çocuklara bir hikâye yazmayı değil, onların gerçek hikâyelerini hiç müdahil olmadan anlatmayı tercih etmiş olması ayrıca değerli. Filmde bir fahişeyi canlandıran ve çok zor bir rolün altından ustalıkla kalkan Marília Pêra’nın başarısını da hatırlatarak bu sert ve hüzünlü hikâyeyi “mutlaka görülmeli” filmler arasına ekleyebiliriz gönül rahatlığı ile. Filmin başında -bu yazının girişinde de yer alan- konuşmayı gecekonduların önünde yapan ve hikâye boyunca teknik bir gösteriden özenle kaçınan yönetmen Hector Babenco’yu da sevgi ve saygı ile anmış olalım bu film vesilesi ile.

(“Pixote”)

The Little Shop of Horrors – Roger Corman / Charles B. Griffith / Mel Welles (1960)

“Besle beni!”

Saf bir genç adam ve onun ne olduğunu bilmeden yetiştirdiği etobur bir bitkinin hikâyesi.

Charles B. Grifith ve Roger Corman’ın senaryosundan Corman’ın çektiği bir ABD yapımı. Dış sahnelerinde Charles B. Griffith ve Mel Welles’in de yönetmenlik yaptığı film bugün -hemen tüm Corman filmleri gibi- bir kült olması ile ve Jack Nicholson’ın sinemadaki ilk rollerinden birinde karşımıza çıkması ile hatırlanıyor. Çok hızlı çalışan ve çok düşük bütçeli filmler çekmesi ile bilinen Corman’ın bu filmi de yönetmenin bu karakteristik özelliklerine uygun bir niteliği olan bir çalışma ve korku ve komedi karışımı olan içeriği ile seyircisini eğlendirmeyi başarıyor. Saçma bir hikâye, her biri absürt sıfatını hak eden karakterler ve pek de dert edilmeyen mizansen çalışması ile tipik bir Corman filmi bu ve başta yönetmenin filmografisine meraklı olanlar olmak üzere, sinema tarihinin tuhaf filmlerinden hoşlananların ilgisini çekmeye de aday bir eser.

Sonradan bazı çekimlerin tekrarlandığı söylense de filmin çekim sürecinin sadece iki buçuk gün sürdüğünü ve toplam bütçesinin de -bazı kaynaklar 35 bin dolara ulaştığını söylese de- sadece 22.500 dolar olduğunu ifade edersek nasıl bir filmle karşı karşıya olduğumuzu anlatabiliriz hehalde: Tipik bir Corman filmi. Zamanında çok ilgi görmese de -hemen tüm kült filmlerin akıbetlerinde olduğu gibi-, bu filmi tekrar sinemaseverlerin gündemine sokan iki farklı uyarlaması olmuş aslında. 1982 yılında bir müzikal olarak tiyatroya uyarlanan ve oldukça ilgi gören hikâye, 1986’da ise bu müzikalin uyarlaması olarak ve Frank Oz’un yönetmenliğinde sinema perdesinde tekrar hayat bulmuş. Bu iki başarılı uyarlama Corman’ın orijinaline yeni bir hayat sağlamış sonuç olarak.

Filmin ucuzluğu daha açılış jeneriğinden başlayarak gösteriyor kendisini. Çok da parlak bir çalışma olmayan bir illüstrasyon üzerinde kayıyor kamera ve filmin tanıtım yazıları eşlik ediyor bu harekete. Ardından bir dış ses, daha sonra hikâyede karşımıza çıkacak olan dedektif Joe Fink karakteri, kendisini ve Los Angeles’ın bir semti olan Skid Row’u tanıtıyor bize. Oysa, dedektifin “Herkesin bildiği ama kimsenin görmek istemediği… trajedilerin daha büyük, kendinden geçmelerin daha çılgın ve suç oranının her zaman en yüksek olduğu” gibi iddialı sözlerle tanıttığı bu semtin hikâye içinde hiçbir belirleyici yanı olmadığı gibi, dedektifin kendisinin de bir iki sahnedeki komedinin kaynağı olmak dışında hikâye için hiçbir önemi yok. Girişteki bu sözler veya daha sonra iki dedektif arasında geçen “klişe polis muhabbeti” iki farklı işlev taşıyor Corman için anlaşılan. Bir yandan, benzer türdeki anaakım filmlerindeki klişeleri kullanarak seyircinin ilgisini çekmeyi amaçlıyor Corman; diğer taraftan da özelikle polis muhabbeti sahnesinde olduğu gibi bu klişeleri bir mizah unsuruna dönüştürüyor. Elbette şunu da söylemek gerekir ki bu sözü geçen problemler (ya da durumlar), Corman’ın hızlı ve ucuz üretiminin de bir doğal sonucu aynı zamanda.

Müzisyen Fred Katz daha önce Corman’a başka filmleri için de verdiği ve çeşitli bölümleri yedi ayrı filmde daha kullanılan müziklerini burada Corman’a yeni bir çalışma gibi tekrar sunmuş ve yönetmen de -bilerek veya bilmeyerek; ama muhtemelen hızlı çalışmanın sonucu olarak farkına bile varmadan- aynen kullanmış bu çalışmayı. Yine bir Corman “geleneği” olarak daha önce başka filmler için kullanılan dekorlar veya setlerden bu filmde de yeniden yararlanmış yönetmen ve bu kez bir yıl önce çektiği “A Bucket of Blood” filminin setleri burada tekrar değerlendirilmiş. Filmi ucuza çıkarmanın yolları bunlar elbette ve Corman da tuhaf karakterlerle dolu bu absürt hikâyeyi kendisinden beklendiği gibi anlatmayı başarmış. Çiçek yiyen adamdan mazoşist hastaya (bu rolde Jack Nicholson hayli eğlenceli bir performans sunuyor) sürekli bir yakını ölen yaşlı kadından alkol düşkünü ve hastalık hastası anneye ve sadist dişçiye hikâyenin üç ana karakterine (çiçekçi, etobur bitkiyi yetiştiren sarsak elemanı ve çiçekçide çalışan ve bu elemanın âşık olduğu genç kadın) eğlenceli bir biçimde eşlik ediyorlar bu saçma hikâyede. Üç ana karaktere, kuşkusuz bitkinin kendisini de eklemek gerek; beslendikçe dev gibi büyümeye devam eden ve daha fazla beslenmeyi talep eden bu bitki en az diğer üç ana karakter kadar önemli ve final dahil, hikâyenin tümüne de damgasını vuruyor kişiliği ile.

İlgi çekmeye çalışan sokak kadını, bitkinin sayesinde hayli komik olan ilk öpüşme, basitliği ve kötü çekilmesi ile eğlendirmeyi başaran kovalamaca gibi sahneleri ile bir eğlence yaratabilen film hayli amatör görünümüne karşın güldürmeyi ve ilgi çekmeyi başaran ve aynı zamanda karanlık yollara da sapmayı becerebilen bir Roger Corman çalışması. Mel Welles ve Jonathan Haze’in canlı performansları ile dikkat çektiği bu filmin ilham verdiği bir başka filmi de hatırlatmış olalım bu arada: Çek yönetmen Oldrich Lipský 1978’de çektiği “Adéla Jeste Nevecerela” adlı filminde Roger Corman’ın burada Audrey Jr. adını verdiği bitkinin adını Adéla olarak değiştirmiş ve Corman’ın filminin hikâyesine ünlü çizgi roman dedektifi Nick Carter’ı yerleştirerek eğlenceli bir başka film yapmıştı.

(“Küçük Korku Dükkânı”)