Les Roseaux Sauvages – André Téchiné (1994)

“Ben de sizin gibiyim, bir eşcinselim. Ama henüz ruh ikizimi bulamadım. Beni istemeyen biri ile tanıştım. Ondan vazgeçmem gerekiyor, akıllıca olan bu. Ama ben akıllı değilim. Hiç şansım yok ama yine de ondan vazgeçemiyorum. Cesaretimi yitirmem kolay kolay. Seviştik, sadece bir kez, en başta. Ama artık yapmak istemiyor. O zamandan beri bir hırsız gibiyim… Bisikletimin üzerinde ona sıkıca sarıldığım o kısa anı çalıyorum, bir de onun yanında uyuduğum bir anı. Siz tecrübelisiniz. Bana sadece siz yardım edebilirsiniz. Benim yaşımdayken, size de oldu mu bu? Bir oğlandan hoşlandığınızda, ne yaptınız? İşler nasıl yürüdü?”

Cezayir Savaşının son günlerinde dört genç insanın aşk, eşcinsellik, dostluk ve politika ile örülü büyüme hikâyesi.

Senaryosunu Gilles Taurand, Andre Techiné ve Olivier Massart’ın yazdığı, yönetmenliğini Techinê’nin üstlendiği bir Fransa yapımı. Eşcinsel François (Gaël Morel), yakın arkadaşı olan genç kız Maïté (Élodie Bouchez), François’nın hoşlandığı Serge (Stéphane Rideau) ve erkeklerin okul arkadaşı olan milliyetçi Henri (Frédéric Gorny). Andre Techinê, Bouchez dışındaki tüm oyuncuların ilk kez bir filmde oynadıkları hikâyesini arkaplanda Cezayir Savaşı’nı tutarak çarpıcı bir zariflikle anlatıyor. Karakterleri, diyalogları, aşkı ve cinselliği ele alışı ve politik içeriği ile tam bir Fransız filmi bu. Bu büyüme hikâyesine etkileyici bir gerçekçilik ve dürüstlük katan performansları ile dört oyuncunun da parladığı film gençliği ve onun o güzel günlerini, büyüme sancılarını ve kişiliğini bulma çabasını her anında samimi olmayı başaran bir dil ve içerik ile anlatıyor ve 1990’lı yılların önemli Fransız filmlerinden biri olmayı başarıyor.

Bu, kelimenin her anlamı ile Fransız filminin önemli yanlarından biri bitmekte olan Cezayir Savaşı’nın bir toplum üzerindeki etkilerini ve neden olduğu travmaları dört ana karakteri üzerinden ve yan karakterleri de ekleyerek ustalıkla anlatabilmesi. Techiné otobiyografik bir içeriği olan filmi için eğer Cezayir Savaşı’nı da içermeseydi, hikâyenin sadece bir gençlik hikâyesi olarak kalacağını ve filmini farklı kılanın bu olduğunu söylemiş bir röportajında. Gerçekten de çok doğru bir tercih bu: Serge’in ağabeyi savaştan kurtulabilmek için sevmediği bir genç kızla evlenen (“Üç genç kıza yazdım, cevap verenle evlendim”) birisi, Maïté’nin annesi savaşa karşı olan ve savaştan kaçan gençlerin saklanmasına yardımcı olan bir komünist parti üyesi, Henri ise “Cezayir Fransadır ve öyle kalacaktır” sloganı ile kurulan miliyetçi OAS örgütüne sempati duyan, babasını bu savaşta kaybetmiş ve radyodan sürekli savaşla ilgili haberleri duyan bir genç adamdır; yan karakterlerden biri olan bir öğretmen de Cezayir’de doğmuş ve şimdi Cezayirli bir kadınla evli olan bir adamdır. Bir aşk, cinsel kimlik ve büyüme hikâyesinin içine savaşı özenle yerleştirmiş film ve bu savaşın kendisini hep hissettirdiği bir hikâye anlatmış bize zarif ve çekici bir biçimde.

Bu dört arkadaşın entelektüeli olan François’nın cinsel kimliğini keşfetmesini ve bu kimlikle barışıp hayattaki yolunu bulma çabasını ince ve küçük bir esprisi olan bir dil ile anlatıyor film. François Trufaut’nun başyapıtlarından biri olan “Baisers Volés – Çalıntı Öpücükler” (1968) filminde Jean-Pierre Léaud’nun ayna karşısındaki muhteşem sahnesine bir gönderme olarak nitelenebilecek bir sahnede François “Ben bir eşcinselim” cümlesini kurup duruyor sürekli olarak ve bu kimliği ile öncelikli olarak kendisi barışıyor bu etkileyici anlarda. Onun her gördüğü erkeğe kapılma kapılma korkusunu ince bir mizah ile ele alan film, yine onun sevmeyi ama sevilmemeyi ve bu durumda aşkın yerine dostluğu koyabilme çabasını da hikâyenin inceliklerinden biri yapmayı başarıyor. Aynı karakter sinemanın da hikâyenin önemli ögelerinden biri olmasının aracı olarak kullanılmış: Ingmar Bergman’ın 1961 yapımı “Såsom i en Spegel – Aynanın İçinden” ve Jacques Demy’nin yine 1961 yapımı “Lola” filmlerinin afişleri François ve Maïté’nin gittiği sinemada afişleri ile karşımıza çıkarken, açılış sahnesinde yine aynı iki karakter gittikleri bir filmi tartışıyorlar ve tüm bunlar Truffaut göndermesi ile birlikte hikâyedeki kişilerin filmleri hayatı anlamanın ve kendilerini dışa vurmanın bir aracı olarak kullandıklarını da gösteriyor bize.

Techiné kalıcı bir etkisi olan pek çok sahne yaratmış yalın bir sinema dili ile. Yazının girişinde yer alan sözlerin bir parça komik bir hüzünle ifade edildiği sahneden Maïté ile Henri’nin komünist partinin binasındaki sahnelerine, kameranın bankta yatan Henri’nin yüzünden yola çıka çıkarak nehire ve oradaki motorlu kayığa ve kürekçilere kaydığı ve ardından tekrar genç adama döndüğü sahneden final bölümünün tümüne (bu bölümün görsel gücü nedeni ile görüntü yönetmeni Jeanne Lapoirie’yi ve yönetmeni alkışlamak gerekiyor) film pek çok anında sadeliğin içinde bir büyü yaratmayı başarıyor kesinlikle. “Tekrar yapar mıyız, umudumu korumalı mıyım” sorusunun sembolü olabileceği bir acı ve hüznün de damgasını bastığı ama yine aynı sorunun (ve o soruyu sorabilmenin) sembolü olduğu bir sevgi, güven ve rahatlığın da aynı ölçüde ağır bastığı film Techiné’nin gözü yaşlı bir duygusallıktan ustaca uzak durabilmesi ile de önem taşıyan bir çalışma. Dört genç oyuncusunun kendilerini oynarmış gibi bir rahatlık içinde müthiş bir doğallıkla karakterlerine hayat verdikleri film onların bu olmazsa olmaz katkısı sayesinde, hem çocuk hem yetişkin olan dört bireyin duygusal, fiziksel, cinsel ve politik bir karmaşa ile baş etmelerini kesinlikle etkileyici bir biçimde sergileyen önemli bir sinema yapıtı.

(“Wild Reeds”)

The Strange Love of Martha Ivers – Lewis Milestone (1946)

“Seni tanıyorum, Martha. Sen benim hayatımın işisin. Bütün bu yıllar boyunca senin üzerinde çalıştım. Sen kafesinden dışarı salınmayı bekleyen küçük bir kızsın… ve işte sonunda sahneye Sam çıkar”

Çocukken terk ettiği kasabaya geri dönen bir adam ve orada tanıştığı yaralı bir kadın, adamın dönüşünün geçmişteki bir trajedinin anısını canlandırması ile hayatları etkilenen bir diğer adam ve bir diğer kadının hikâyesi.

John Patrick’in orijinal hikâyesinden yola çıkarak senaryosunu Robert Rossen’ın yazdığı, yönetmenliğini Lewis Milestone’un üstlendiği bir ABD yapımı. Başrollerden birinde yer alan Kirk Douglas’ın ilk kez bir sinema filminde yer aldığı ve çok küçük bir rolde (otostop yapan denizci asker) sonraların ünlü sinemacısı Blake Edwards’ın da göründüğü filmde başrollerde Douglas’a Van Heflin, Barbara Stanwyck ve Lizabeth Scott’ın eşlik ediyor. Birkaç sahnesini Byron Haskin’in ve yapımcı Hal B. Wallis’in yönettiği hikâye kara film türüne de göz kırpan, Hollywood’un ustası olduğu şekilde dram ve romantizmi birlikte anlatmayı iyi beceren, gerilimi ile ayrıca bir çekicilik yaratan, şantajın kendisinden çok korkusunu ana tema yaparak benzerlerinden farklılaşan ilginç bir çalışma. Korku ve arzunun birlikteliği üzerine görülmeyi hak eden bir hikâye bu.

Barbara Stanwyck, Van Heflin, Kirk Douglas ve Lizabet Scott’ın bir melodramın başarısının olmazsa olmaz koşuşllarından biri olan vurgulu ama kesinlikle doğal oyunculukları ustaca sergiledikleri bir film bu. Miklós Rózsa’nın klasik sinemanın karakteristik özelliklerinden biri olarak bolca kullanılan müziğinin eşlik ettiği hikâye 1928 yılında başlıyor ve Iverstown adındaki bir kasabada bir ölümle sonuçlanan bu giriş bölümünde ana karakterlerinden üçünün çocukluğunu gösteriyor bize. Filmin ikinci bölümü ise 1946 yılına götürüyor bizi ve on sekiz yıl sonra bu üç karaktere bir dördüncüsünü de ekleyerek bir suç, arzu, korku, tutku ve aşk hikâyesi olarak devam ediyor. Klasik Hollywood sinemasının sağlam eserlerinden biri olarak seyircisinin ilgisini hep ayakta tutmayı başaran film öncelikle her biri üzerinde durulmaya değer ve ayrıntılı bir biçimde çizilmiş dört karakteri ile çekiyor ilgiyi. Oyuncuların tümünün, özellikle de Barbara Stanwyck ve Van Heflin’in güçlü performansları bu karakterleri seyirci için kesinlikle ilginçleştirirken ve arzu ile tutkuların çarpıştığı hikâyeyi seyre değer kılıyor.

Soyadını taşıyan kasabanın en güçlü insanı olan zengin ve yaşlı bir kadın, onun babasını bir işçi olduğu için aşağıladığı yeğeni, bu genç kızın birlikte evden kaçmaya çalıştığı fakir bir genç oğlan ve kızın özel öğretmeninin çocuğu 1928’de geçen bölümde tanıtılıyor bize. 18 yıl sonraki bölümde ise onların arasına sorunlu bir geçmişi olan bir kadın katılıyor ve bu dört karakter korkular, arzular ve umutlarla örülü bir hikâyenin zaman zaman yan yana düşen zaman zaman da çatışan karakterleri oluyorlar. Rossen’ın senaryosu tüm bu duygulara bir de güç mücadelesini ve sınıf farkını da ekleyerek ilginç bir hikâyenin kaynağı olurken, Milestone da bir melodrama uygun bir havayı yaratan yönetmenlik çalışması ile 1940’ların ruhuna uygun bir kara film örneği üretiyor. Dört karakterin özellikle ikili sahnelerinin -diyaloglarının zekice yazılmış olmasının da önemli bir payı olduğu- kalitesine uygun bir görsel atmosfer yaratmış Milestone ve görüntü yönetmeni Victor Milner’in çarpıcı siyah beyaz çalışmasının da yardımı ile seyre değer bir sonuç koymuş ortaya. Korkunun ve suçluluk duygusunun neden olduğu bir hatanın nasıl tüm karakterlerin davranışlarını ve duygularını kökten değiştirebildiğini etkileyici bir biçimde anlatan film sermayenin gücüne dolaylı da olsa eleştiri getirebilmesi ve “ahlâki beklentiler”e uygun sonuna rağmen hikâyesinin farklılığı ile de dikkat çekiyor.

Konuşmaların eski filmlerde olduğu gibi bolca kullanıldığı ama diyalogların kalitesi ve oyuncuların başarısı sayesinde bunun seyirciyi hemen hiçbir sahnede rahatsız etmediği film Milestone imzasını ve kaliteli melodramların o “görkemli hüznü”nü taşıyan sahnelerle bezeli. Örneğin şantajla ilgili gerçeğin ortaya çıktığı, daha doğrusu karakterlerden birinin gerçeği dehşet içinde fark ettiği sahnede Stanwyck’ın performansının da katkısı ile oldukça güçlü anlara tanık oluyoruz. İki kadın karakterini birden hem klasik “femme fatale” görünümünde kullanan hem de hikâyesinin beklenmedik gelişmeleri ile seyirciyi bu görünümün aksi bir yere taşıyan filmin bir diğer farklılığı da dört ana karakterini birden hikâyenin ana ögeleri yaparak klasik bir yapıdan uzak durması; bu tercih hikâyeyi zenginleştirmenin yanı sıra seyircinin ilgisinin artmasına da yol açıyor ve senaryonun her bir karakteri özenle işlemiş olması da bu ilginin karşılığının alınmasını sağlıyor. Özellikle 1930’lu yıllardaki filmleri ile parlak bir dönem yaşayan yönetmen Milestone’un sonraki döneminin en öne çıkan işlerinden biri olan film tam olarak bir kara film olarak nitelendirilemeyecek olsa da, 1940’ların ilginç gerilim melodramlarından biri ve dört oyuncusunun ayrı bir seyir keyfi kattığı önemli bir çalışma. Klasik sinemanın içine kolay girilebilir, hikâyesi tutarlı ve iyi anlatılmış, iyi oynanmış bir film bu özetlemek gerekirse.

(“Martha Ivers’in Aşkı”)

Le Testament d’Orphée – Jean Cocteau (1960)

“Film yapımcıları çok sayıda insanın birlikte aynı düşü görmelerini sağlayarak para kazanırlar. Aynı anda, gerçek olmayan bir fanteziyi gerçekçi bir şekilde de gösterebilirler: Kısaca, şiir sanatı için takdire şayan bir araç. Filmim ruhumu açığa çıkartmak için bedenimden soyunduğum bir striptiz gösterisi sadece. Çünkü bir gün bu çağın sembolü olacak olan gerçeği arzulayan çok büyük bir halk topluluğu var. İşte bu nedenle bu, bir şairin kendisini her zaman desteklemiş olan gençliğe vasiyetidir”

Hayatını, sanatını, tutkularını ve ilham kaynaklarını hatırladığı bir düşsel yolculuğa çıkan bir şairin hikâyesi.

Jean Cocteau’nun yazdığı ve yönettiği bir Fransız yapımı. Sanatçının “Orfe Üçlemesi”nin sonuncusu (diğerleri 1930 yapımı “Le Sang d’un Poète” ve 1949 yapımı “Orphée”) olan film aynı zamanda da onun son yönetmenlik çalışması. Cocteau’yu tanıyan, onun sinema dahil tüm sanat dallarındaki çalışmalarına, kısaca söylersek onun dünyasına aşina olanların kesinlikle çok daha farklı bir gözle izleyebilecekleri film, bu yakınlığa sahip olmayanlara da görsel atmosferi, bir sanatçının sanatının “içinde” gezinmesi ve karamsarlıkla örülü bir görselliğin anlatılanlara gösterdiği uyumu ile çekici gelecektir yine de. Cocteau’nun, bu büyük sanatçının filmine isim de olan bu “vasiyet filmi”ni görmekte yarar var.

Cocteau’nun kendisinin oynadığı “Şair” karakterinin yolculuğunu anlatıyor film; bu yolculuk onun yarattığı sanat eserlerinin, bu eserleri yaratırken ona ilham kaynağı olmuş insanların, diğer sanatçıların ve onların eserlerinin içinde yapılan hüzünlü bir yolculuk. Cocteau bir zamanda yolculuğu ve zamanın katmanları arasında sıkışıp kalmayı da kattığı hikâyesinde görsel açıdan basit ve etkileyici bir atmosfer yaratırken, eserlerini ve bu eserlerinin içerdiği referansları bilenlere ek bir keyif de sunuyor; bilmeyenler içinse tüm bu göndermelerin bir merak uyandırma aracı olacağı açık filme kendisini bırakanlar için. “Şair” sanatının ve bu sanatın tarihinin içinde yaptığı yolculuğun hikâyesine bizi de katarken, film hüznü ve karamsar denebilecek bir atmosferi de hiç eksik etmiyor hikâyesinden. Arada küçük mizah anları olsa da (özellikle kimi diyaloglarda), bir parça kırgınlığın hep canlı olduğu bir hikâye anlatıyor Cocteau. Bir yazısında sanatçı filmi için sunları söylemiş: “Bu filmin entelektüel ya da sanat filmi olarak adlandırılanların tam zıddı olduğunu söylerdim. “Düşünmüyorum, o nedenle varım” diyebilmekten hoşnutum. Düşünce, eylemi felce uğratır. Bir film bir eylemler dizisidir. Bu filmde bir rüyada olduğu gibi olaylar birbirini takip ediyor”. Sıradan seyirciye bir sanat filmi olarak görülebilecek içeriğine rağmen Cocteau’nun, eserinin bunun tam aksi olduğunu söylemesinin nedeni sanatçının tüm o entelektüel ögeleri ayağı yere basan bir şekilde ve kendi gerçekliğinden yola çıkmasından kaynaklanan bir samimiyet ile anlatmış olması olsa gerek.

Cocteau filmi çekerken yaşadığı maddî problemi ünlü Fransız sinemacı Trufaut’nun yardımı ile aşabilmiş ve pek çok ünlü sanatçı da kısa rollerde yer almışlar hikâyede. Bu durumu Cocteau “Bu sürede birkaç ünlü sanatçı gözünüze çarptıysa; ünlü olduklarından değil, role uyduklarından falan da değil, arkadaşım oldukları için geldiler” sözleri ile açıklıyor kapanışta. O birkaç ünlü dese de film bu açıdan çok zengin bir kadro içeriyor: Charles Aznavour, Brigitte Bardot, Roger Vadim, Yul Brynner, henüz on beş yaşındaki bir Jean-Pierre Léaud, üçlemenin ikinci filmi olan “Orphée”de de oynayan ve Cocteau ile on yıl boyunca sevgili de olan Jean Marais, Pablo Picasso ve Françoise Sagan gibi birbirinden farklı pek çok isim Cocteau’nun vasiyet filminde gönüllü olarak yer almışlar. Kadrodaki zenginliği müzikte de görüyoruz. Georges Auric ve Martial Solal’ın orijinal müziklerinin yanı sıra klasik müziğin ustalarından Bach, Wagner, Handel ve Glück’ün eserlerinden de yararlanmış Cocteau.

Yönetmenin kimi küçük oyunları görsel estetik açıdan zenginleştirmiş filmi: Yavaş gösterimle gösterilen kimi sahneler, görüntünün geriye doğru oynatıldığı anlar, bugünün seyircisine basit gelebilecek ama zarif ve etkileyici efektler ve dozunda bir düşsel havanın yaratılmasını sağlayan ve Roland Pontoizeau imzasını taşıyan görüntü çalışması gibi ögeleri ile Cocteau filmini etkileyici kılmayı başarmış. Karakterlerden birinin ağzından duyduğumuz “Filmler baş döndüren bir düşünce membaıdır. Ölü eylemleri hayata döndürürler. Sayesinde, gerçek olmayana gerçek görüntüsü verebilirsiniz… Gerçek olmayan, sınırlarımızı aşandır” sözleri ile de biraz gerçeküstü, biraz fantezi, biraz mitolojik denebilecek havasının altını çizen film üçlemenin önceki iki hikâyesinden özellikle ikincisi ile yakından bağlantılı. O filmden bir sahne ile açılmasının da vurguladığı bu duruma rağmen “Le Testament d’Orphée“ kendi başına da görülebilecek -ve görülmesi gerekli- bir sinema eseri. Cocteau’nun zaman zaman kendi parodisini de yaptığı bu film sanatçının şiirden romana, tiyatrodan baleye, senaristlikten yönetmenliğe sanatın pek çok farklı alanındaki üretimlerinin ve sınırsız yaratıcılığının önemli örneklerinden biri olarak kesinlikle ilgiyi hak ediyor. Yönetmenin de vurguladığı gibi onun ruhuna erişmek için bir araç…

(“Le Testament d’Orphée Ou Ne Me Demandez Pas Pourquoi” – “Testament of Orpheus”)

Viaje – Paz Fábrega (2015)

“Her şey rüzgâra aittir / Ve rüzgâr havadır sonsuza kadar seyahat eden”

Bir partide tanışan genç bir erkek ve genç bir kadının birdenbire gelişen aşklarının hikâyesi.

Paz Fábrega’nın yazdığı ve yönettiği bir Kosta Rika yapımı. Açılış jeneriğinde yer alan Octavio Paz mısralarının habercisi olduğu gibi sonsuza kadar yolculuk eden hafif bir rüzgârın akıcılığına sahip, uçarı ve hüzünlü bir hikâye bu. İki genç oyuncusunun (Fernando Bolaños ve Kattia González) karakterlerini müthiş bir doğallıkla canlandırdığı, modern bir aşk hikâyesini genç bir kuşağın hayata ve aşka bakışının aracı kılabilen, atmosferi ve mizanseni ile Amerikan bağımsız sinemasından izler taşıyan ama yine de orijinal görünmeyi başaran bu film alçak gönüllü havası içinde zarif bir keyif sunuyor izleyicisine; küçük ama kesinlikle önemli bir çalışma.

Bu siyah-beyaz film Nobel ödüllü Meksikalı şair Octavio Paz’ın “Viento – Rüzgâr” adlı şiirinin son iki satırı ile açılıyor ve Paz Fábrega hikâyesini bu şiirden aldığı ilhamla oluşturmuş görünüyor. Bu iki satırın ait olduğu şiirin son kıtasında şöyle diyor Paz: “Hiçbir şeyim ben, / Havada yüzen bir beden, ışık, dalgalar; / Her şey rüzgâra aittir / Ve rüzgâr havadır sonsuza kadar seyahat eden”. Fabrega’nın iki karakteri ani gelişen bir yakınlaşma ile birlilkte plansız bir yolculuğa çıkıyorlar ve tıpkı yolculuğun kendisi gibi aşkları da hiç planlamadıkları bir şekilde başlıyor, büyüyor ve… Sinemada alçak gönüllü hikâyeler vardır; saf ve gerçek karakterleri anlatan, bir şeylerin altını çizme telaşı olmayan ve sizi bu karakterlerle baş başa bırakan hikâyeler. İşte bu da tam da öyle bir film. Esteban Chinchilla ve Fábrega’nın ortak çalışması olan ve kelimenin tüm anlamları ile güzel görüntülerle anlatılan bu hikâye doğrudan böyle bir hedefi olmasa da seyirciye aşkın, gençliğin ve doğanın güzelliğini hatırlatıyor ve bir yandan yaşam sevincini bir yandan da yitirilen ya da yitirilmeye mahkûm olan şeylerin hüznünü uyandırıyor.

Evet, o çok seyrettiğimiz “bir erkekle bir kadın tanışır ve âşık olurlar” hikâyesi anlatıyor bu film de. Bir partide tanıştıklarında adamın ayı kostümü içinde olması değil bu hikâyeyi farklı kılan; filmin bu bildik hikâyeyi tam bir dürüstlükle anlatması ve seyircisine sahici duygular yaşatabilmesi onu diğerlerinden ayıran. Adamın öpme çabasını ret eden ama sonra kendisi onu gidip öpen kadının davranışı, “şimdi nereye?” sorusu ile başlayan bir yakınlaşmanın birlikte birkaç gün geçirmeye dönüşmesi ve iki genç insanın hikâyenin başında alaycı bir şekilde eleştirdikleri ile sonlarda yüz yüze kalmaları vs. ile karşımıza kesinlikle elle tutulur yoğunlukta bir aşkı getiriyor yönetmen. Fábrega seyircisini “eğlendirmeyi” de unutmuyor; iki baş oyuncusunu zaman zaman uzun tek çekimlik sahnelerde bizimle baş başa bırakıyor ve doğaçlama diyalogları aracılığı ile bizi onların “mahrem” hayatlarına sokuyor. Bunu yaparken ne karakterlerini ne de oyuncularını asla sömürmüyor film; cinsellik sahnelerinden özel konuşmalara her zaman onlara saygısını korumuş yönetmen ve bizi de bu saygıya davet etmiş ki filmin dürüst ve sahici görünmesinin nedenlerinden biri de bu.

İki genç âşığın bindikleri bir takside insanların “evlenme ve çocuk yapma” rutini ile dalga geçmelerine dayanamayıp müdahale eden ve “aile ve çocukların kutsallığı” üzerine onlara nutuk çeken taksiciyi Kosta Rikalı ünlü komedyen Hernan Jimenez canlandırmış ama kendisinin sadece sesini duyuyoruz bu anlarda. Kamera sadece onu dinleyen ve Fernando Bolaños ile Kattia González’in oynadığı genç erkek ve kadını gösteriyor bize burada ve iki oyuncunun bu sahnedeki performansları filmin başarısının da bir özeti olabilecek güzellikte. Bu eğlenceli sahne finalde tanık olacaklarımızın da bir bakıma habercisi bizim için. Gençliğin tüm o tatlı, kaygısız, özgürlük ve aşk dolu günlerinin o hızlı geçen zamanını burada birkaç gün içinde anlatıyor film ve sevginin somutlaştığı diyalogları ve görüntüleri ile aktarıyor bunu bize. Yönetmenin hikâyenin büyük bir kısmının geçtiği Rincon de la Vieja ulusal parkından yakaladığı kareler de gerçekten görülmeye değer. İlginç ağaçları, otları ve çiçekleri karakterlerin yakın plan çekimlerini de katarak hikâyesinin doğal birer parçası yapmayı başarmış yönetmen ve sizi de onların yanında olmayı isteyecek kadar gerçek ve çekici kılmış gördüklerinizi.

Coşkuyu ve hüznü eşit derecelerde ve hiçbir (aslında “hemen hemen hiçbir” demek gerekiyor, az örneği olsa da, görüntünün düşselliğinin çekiciliğine kendisini bazen bir parça fazla kaptırmış görünüyor yönetmen) zorlama oyunlara başvurmadan yaratabilen filmde Alejandro Fernandez imzalı müziklerin kullanımı hikâyeye yakışan bir zarafet taşıyor. İşte tam da bu zarafete yakışan bir şekilde dramatik anların altını çizmediği anlarda daha da etkileyici oluyor film. Örneğin tüm bir final aniliği ve doğallığı ile içinize oturuyor. Her iki oyuncunun da parladığı; komik ve seksî olabildiği ve tüm duygularını seyirciye geçirebildikleri bu “modern ve taze bir bakış”ı olan film sinemanın o küçük ama özel hikâyelerinden ve samimi bir romantizmin örneklerinden biri olarak görülmeyi hak ediyor kesinlikle.

(“Yolculuk”)