A Quiet Place – John Krasinski (2018)

“Onları koruyamıyorsak, kimiz biz? Onları korumalısın. Bana söz ver, onları koruyacaksın”

Sese karşı olağanüstü bir duyarlılıkları olan uzaylı yaratıklardan korunmak için tam bir sessizlik içinde yaşamak zorunda olan bir ailenin hikâyesi.

2018 yılında özellikle ABD’de eleştirmenler ve seyircilerin büyük bir ilgi gösterdiği, senaryosunu Bryan Woods, Scott Beck ve John Krasinski’nin yazdığı ve yönetmenliğini Krasinski’nin üstlendiği bir ABD yapımı. Bir meteorun düşmesi ile birlikte dünyaya geldiğini görüntüye gelen bir gazete kupüründen anladığımız korkunç yaratıkların en ufak bir sesi çıkaranları ortadan kaldırdığı bir dünyada bir bireyleri bu yaratıkların kurbanı olan dört kişilik bir ailenin macerasını izliyoruz filmde. Rahatsız edici düzeye çıkan sahneleri ile hem olumlu hem olumsuz puan alan film hikâyesini ilgi ve gerilim ile izletmeyi başaran, gerilmini temel olarak “ailenin akıbeti” üzerine kuran ve bu bağlamda bir “kutsal aile” hikâyesi olarak da nitelenebilecek bir çalışma. Konusu gereği bazı inandırıcılık problemleri de olan film kusurların rağmen son dönemin öne çıkan korku ve bilim kurgu örneklerinden biri olarak, izlenmeyi hak ediyor.

Karakterlerin hemen tamamında sadece işaret dili ile konuştuğu filmin senaryosunun ilk halinde seslendirilen sadece tek bir diyalog varmış ama sonradan filmin ortalama seyirci için fazla “sessiz” olabileceği gerekçesi ile yapılan değişiklikle 25’e çıkartılmış bu sayı. Dolayısı ile filmin başarısı oyuncularının performansına ve görsel düzeyine ortalama bir filme göre çok daha fazla bağımlı olmuş. Bu açıdan değerlendirildiğinde ise filmin ortalamanın üzerine çıktığını söyleyebiliriz rahatlıkla. Yönetmenliği üstlenen, senaryoya katılan ve babayı da canlandıran John Krasinski’nin rolünün hakkını verdiği filmde anneyi canlandıran Emily Blunt ile ailenin en büyük çocuğunu oynayan ve karakteri gibi gerçek hayatta da sağır olan Millicent Simmonds’ın performansları ise dört dörtlük. Blunt gerçek hayatta da eşi olan Krasinski’nin de payı olan senaryonunun onu içine attığı hayli zor sahnelerin (bu sahnelerin birinde oyuncu kendi kendine doğum yaparken aynı anda bir yaratıkla da mücadele etmek zorunda kalıyor örneğin!) altından çarpıcı bir başarı ile kalkıyor. Oyuncunun başarısı olmasa, bu zor sahnelerin rahatsız ediciliği çok daha üst bir boyuta ulaşabilirmiş açıkçası. Millicent Simmonds ise karakterinin kırılganlığını ve isyankârlığını oldukça etkileyici bir biçimde canlandırıyor ve filme önemli bir katkı sağlıyor.

Film 89. günde -yaratıkların dünyaya gelişinin 89. Günü- hayli trajik bir sahne ile başlıyor ve sorular sordurmayı ve merak uyandırmayı başaran bu girişten sonra 472. günden itibaren anlatmaya başlıyor asıl hikâyesini. Açılış sahnesindeki gerilimi ve gizemi hemen tüm hikâyesi boyunca koruduğunu söyleyebiliriz filmin ve tüm aksiyonunu karakterlerinin -insan olanlarının- sessizliğini kullanarak anlatmayı becermesini de ekleyebiliriz buna. Bu da kolay bir başarı olmasa gerek; evet, tam da bu sessizlikle ilgili bazı inandırıcılık problemleri var filmin ama yine de Kasinski bir yönetmen olarak ortaya kayıtsız kalınamayacak bir sonuç koymayı başarmış. 2020’de başlayıp, 2021’de devam eden bu yakın gelecek distopyası hikâyesinin, seyircinin ilgisini hep üzerinde tutmayı başarmasını da senaryo kadar Kasinski’nin görsel başarısına da bağlamak ve yönetmenlik kariyerine iki komedi ile başlayan oyuncunun o filmlerin hafif havasına tamamen zıt bir yönde duran bu korku ve bilim kurgu filminin gerilimini bize taşımakta aksamadığını söylemek gerekiyor.

2020’de gösterime girecek bir devam hikâyesi çekilmekte olan filmin “ailenin kutsallığı” üzerinden değerlendirebileceğimiz muhafazakârlığı üzerinde de biraz durmak gerekiyor. Yemek öncesi edilen dua, ailenin tüm bireylerinin sürekli olarak birbirlerini ve bir kurum olarak aileyi koruma çabaları, etrafta tek bir sahne dışında başka tek bir insan olmaması nedeni ile bu çekirdek ailenin nerede ise insanlığın geleceğinin tek umudu olması, babanın -hikâye doğal kılsa da- tam bir klasik baba figürü olması ve annenin -yine hikâye doğal kılsa da ve finalde kendisine farklı bir rol yüklese de- hamileliği ile nedeni ile nispeten zayıf olması gibi farklı unsurların desteklediği bir muhafazakârlık bu. Burada ailenin soyadı olan Abbott’a da dikkat çekmek gerekiyor. Hristiyanlıkta bazı manastırların başındaki erkek rahibe verilen bir isim bu ve tıpkı filmdeki gibi bu “Abbott”lar dış dünyadan soyutlanmış bir hayat süren, kendi kendilerine yeterli kapalı bir dünyaları ve manastırlarının bazılarında “sessiz” bir hayatları olan ve bu yüzden örneğin ses çıkarmaması için ayakkabı giymeyen kişiler. Bu ismin seçilmiş olması elbette hikâyenin içeriği açısından çok uygun bir tercih ama öte yandan bir dinsel gönderme içerdiğini de söylemek gerekiyor. Bu içeriğin tam karşı yönünde yorumlanabilecek bir bakışla da ele alınabilir film bir yandan da; hikâye aslında bir bakıma “sessizlik içinde yaşamaya zorlananların” mücadelesi olarak da görülebilir. Hikâyeyi yaşadıkları çevrede, toplumda ve ülkede baskı altında olan ve en ufak bir direniş hareketinde ezilen ve yok edilen bireylerin ve grupların hikâyesi olarak değerlendirip, seyrettiğimizi de onların bu baskının kaynağına karşı mücadelesi olarak görmeye uygun bu film ve açıkçası kişisel olarak bu bakışı tercih ediyorum, senaristlerin böyle bir niyetleri olup olmamasından bağımsız olarak. Sonuçta yaratıklarla baş etmek için keşfedilen yolun “ses çıkarmak” olduğunu düşünürsek, bu yönde bir okuma direnişçi içeriği ile oldukça ilerici çünkü.

Zaman zaman alışıldık biçim ve içeriklere bürünse de etkileyici sahneleri (sessiz çığlık sahneleri gibi) olan filmde ailenin bir çocuk sahibi daha olmaya karar vermesi hikâyenin inandırıcılık açısından en problemli yanlarından biri. “Kaybettiklerinin yerine“ düşünmüş olabilirler bunu ama içinde bulundukları koşullarda, doğum anının ve doğacak bebeğin kaçınılmaz sesinin yaratacağı riski göze almaları pek gerçekçi değil ve ancak yine filmin aile güzellemesi olması üzerinden açıklanabilir. Ailenin onca zaman yaratıkların ses duyarlılığına takılmadan yaşayabilmesi gibi önemli bir soru işareti de barındıran bu “fedakârlık ve sevgi” filmi, baş karakterlerden birinin yüzündeki güçlü ve emin ifade ile sona erse de bir devam hikâyesine açık bir kapı bırakan bir finale sahip. “Alien – Yaratık” filmini çağrıştırsa da yaratığın tasarımının, çarpıcı ses kurgusunun ve Marco Beltrami’nin hikâyeye müthiş bir destek sağlayan ve kendisi de bir gerilim unsuru olmayı başaran müzik çalışmasının da takdiri hak ettiği film farklı okumalara ve bu nedenle eleştiri ve övgülere açık içeriği ile ilgi çekmeye aday, görmeye değer bir çalışma kesinlikle. Sonuçta aynı anda hem korumacılığı ve otoriteyi hem de bunlara isyanı iyi anlatan (ve öven), belki de yorumu seyirciye bırakan ilginç bir film bu.

(“Sessiz Bir Yer”)

Rok Spokojnego Slonca – Krzysztof Zanussi (1984)

“Mutluluk elemin içindeyken de bulunabilir”

İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında, savaşın yakıp yıktığı Polonya’da Amerikalı bir asker ile Polonyalı bir kadının aşk hikâyesi.

Leh yönetmen Krzysztof Zanussi’nin yazdığı ve yönettiği bir film. Romantizmin ve bir aşkın doğması ve büyümesi için en elverişsiz koşullarda bir erkek ile bir kadının sevgisini ince bir dil ile anlatan, bunu yaparken de ucuz romantizmden özenle uzak duran bir çalışma bu. 1984 yılında Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan ödülünü kazanan film bir aşk hikâyesinin görsel ve içerik olarak çağrıştıracağı hemen her unsurdan sakınırken, konuşabildikleri diller nedeni ile önemli bir iletişim problemi de olan çiftin hikâyesini insan onurunun acı ve ölüme karşı durabileceğinin de kanıtı olarak kullanıyor. Sakin, güçlü ve dürüst bir film bu.

Wojciech Kilar’ın senfonik müziğinin duygu dolu bir dram duygusu kattığı hikâyede Zanussi bir aşk hikâyesinde pek rastlamayacağımız türden bir ortam içinde gösteriyor bize iki baş karakterini. Büyük savaş henüz bitmiştir, Polonya yoksulluk ve kıtlık içindedir, Amerikan askerleri ve Rus askerleri şehirde gezinmektedir, suç ve ölüm günlük hayatın önemli bir parçasıdır bu ortamda. Bacağında önemli bir yarası olan yaşlı annesi ile birlikte hayatta kalmaya çalışan orta yaşlı bir kadın ve savaş sırasında yaşadığı travmaların pençesinde hayatını sürdüren ve ülkesine dönme gücü bulamayan Amerikalı bir askerdir bu iki karakter. Erkeği mahçup eden bir tesadüfle karşılaşırlar ve sonrası etkileyici bir finale ulaşan bir aşk hikâyesi olur. Şehrin duvarlarında hâlâ Nazilerden kalan “Ein Volk… Tek Halk…” ve “Hitler” sloganları yazılıdır; Amerikan askerleri çocuklara sakız fırlatarak eğlenmektedir, evlerin tümü savaşın ağır izlerini taşımaktadırlar bu hikâyede. Adam kendi travmasının da dürtüsü ile kadına yardım etmeye çalışır hem küçük hediyeleri hem de bir Amerikan askeri olarak ona sağlayabileceği olanakları kullanarak.

Birbirlerinin dillerini hemen hiç bilmeyen, konuşmalarını sadece kadının kısıtlı İngilizcesi ile yürütebilen ve bu nedenle en mahrem konuşmalarını gerçekleştirmek için bir tercümana ihtiyaç duyan adam ve kadının hikâyesini bir bakıma bir direniş hikâyesine dönüştürüyor Zanussi. Ölüme, yıkıma, acıya, otoriteye ve suça karşı bir direniş öyküsü bu film ve yönetmen tıpkı romantik filmlerin diğer tüm klişelerini yıktığı gibi iki baş karakterini de “genç ve güzel” göstermenin peşine düşmüyor. Her ikisi de acılı bu insanların ve erkek evine dönemezken, kadın da evini terk edemiyor. Zanussi aşkın nasıl başladığını veya ilk çekimi yaratanın ne olduğunu vurgulamak gibi oyunlardan hep kaçınıyor ve oldukça alın ve süssüz bir sinema dili ile özel ve etkileyici bir gerçeklik yaratıyor. Yaralı bir ülkedeki yaralı iki karakterin yaşadıklarını anlatırken başka karakterleri de -hikâyeleri özenle oluşturulmuş ve anlatılanın doğal bir parçası kılınmış bu karakterlerin- ihmal etmiyor hikâye. Özellikle, Alman toplama kampından sağ kurtulmak için katlanmak zorunda kaldıklarının travması içinde kendince bir kurtuluş yolu arayan komşu kadın karakterinin bir örneği olduğu şekilde herkesin hikâyesini dinlemeye değer kılan bir senaryo var karşımızda.

Savaştan hemen sonraki bir dünyayı anlattığı için çatışma vs. yok filmde ama bir toplu mezar sahnesinin de örneği olduğu gibi savaşın sonuçlarını doğrudan gösteren pek çok etkileyici ânı var filmin. Örneğin bu sahnede mezarın etrafında toplanmış olan halktan iki kişinin ayaklarının kayarak mezarın içine düşmeleri bir trajikomik an olmanın çok ötesine geçiyor ve seyredenin yüreğinde derin bir iz bırakacak sert bir trajediye dönüşüyor. Savaşta kazanan olmadığını ve doğası gereği de olamayacağını ve herkesin az ya da çok kaybedeceğini gösteren bu sahnelerde askerlerin çürüyen cesetleri gibi görsel açıdan korkunç ve vurucu kareler çıkıyor karşımıza zaman zaman. “Mutlu olmak bir insan hakkı mıdır? Herkesin mutlu olmaya hakkı var mıdır? Yoksa bazılarının vardır ama bazılarının yok mudur?” sorularının bir günah çıkarma sırasında sorulduğu film, insanın en doğal arayışının mutluluk üzerine olduğunu hatırlatıyor seyirciye. Tüm o acının içinde iyilik, fedakârlık ve sevginin yaşayabileceğini ve insanı insan kılanın da bu olduğunu anlatmayı etkileyici bir biçimde başaran bir film çekmiş kesinlikle Zanussi.

Slawomir Idziak’ın sepya tonlarındaki renklere ağırlık veren başarılı görüntü çalışması hikâyenin dramının kaynağını sürekli olarak hatırlatıyor bize ve etkileyici bir katkı sağlıyor filme. Sondaki, trajik bir etkiye sahip olan ve Utah’da (Filmde de sözü edilen, John Ford’un 1939 tarihli filmi “Stagecoach – Cehennemden Dönüş”ün çekildiği bölge burası) çekilen kavuşma ve dans” sahnesi dışında tüm bölümleri Polonya’da geçen filmde başrolleri paylaşan Maja Komorowska ve Scott Wilson karakterlerinin acılarını, umutlarını ve direnişlerini çok iyi yansıtan gerçekçi performansları ile etkileyici birer hüzün portresi oluşturuyorlar. Idziak’ın kamerası bu oyuncuların yüzlerindeki ve gözlerindeki kederi filmin anlattığı “kırık bir aşk hikâyesi”ne uygun bir şekilde yakalarken, oyuncuların yalın performansları bir tercüman eşliğinde konuştukları sahnede olduğu gibi göz yaşartacak bir etkileyiciliğe sahip olmayı başarıyor. Görülmeli.

(“A Year of the Quiet Sun” – “Sakin Güneş Yılı”)

Indiana Jones and the Temple of Doom – Steven Spielberg (1984)

“Damarlarını şeytanın kanı ile dolduracağım! Damarlarını şeytanın kanı ile dolduracağım!”

Kana susamış bir tarikatın kaçırdığı Hintli çocukların ve çaldığı değerli kutsal taşların peşine düşen Indiana Jones’un hikâyesi.

1981 tarihli ve ilk Indiana Jones filmi olan “Raiders of the Lost Ark – Kutsal Hazine Avcıları”nın gördüğü ilgi üzerine çekilen bu ikinci Indy filmi, George Lucas’ın yazdığı hikâyeye dayanan Willard Huyck ve Gloria Katz’ın senaryosu ve Steven Spielberg’in yönetmenliği ile oluşturulmuş. İlk filme göre daha karanlık bir havası olan film Indiana Jones’un arkeologluğu ile değil, aksiyon kahramanlığı ile ilgileniyor ve zaman zaman hayli yüzeyselleşen bir içerik ile seyircisini eğlendirmeyi hedefliyor. Yönetmenin kendisinin de diğer Indy filmleri kadar sevmediğini söylediği filmde baş kadın karakteri canlandıran Kate Capshaw da rolü için -oldukça doğru bir tanımlama ile- “çığlık atıp duran aptal bir sarışın” ifadesini kullanmış. Serinin en zayıf filmi bu ve arsızca kabalaşmaktan hiç çekinmeyen içeriğinden çok, Spielberg’in zanaatkârlığını konuşturduğu, dur durak bilmeyen temposu ve canlılığı ile ilgi çekiyor.

Bir önceki Indiana Jones filminin senaristi olan Amerikalı sinemacı Lawrence Kasdan bu filmin de senaryo çalışmasına katılması istendiğinde teklifi ret etmiş ve hikâyeyi “Korkunç, hoş tek bir yanı yok” gibi ifadelerle eleştirirken, filmi de “çok çirkin” olarak tanımlamış. Gerçekten de oldukça yüzeysel bir hikâyesi var filmin ve Spielberg’in bakışı da her zamanki “ergen” bakışının çok gerisinde bir kabalığa sahip. Haftalık bir çizgi romanda okuyacağınız türden bir hikâye bu ve üstelik onların da en vasat olanlarından. Bir yandan hayli karanlık olan, bir yandan da adeta bunu dengelemek istercesine derinliksiz bir mizah da yaratmaya çalışan film, hedeflediği bu dengeyi bulamadığı gibi iki zıt uçta kabalıkla karşı karşıya bırakıyor seyirciyi. Daha rafine, daha derin bir hikâye ve olay örgüsü ile içerik açısından en azından bu kadar vasat bir seviyede kalmazdı film ve ortaya sadece tekniği ile değil, anlattığı ile de ilgiyi hak eden bir sonuç çıkardı.

Film bir gece kulubündeki şov ile açılıyor. Bir Cole Porter eseri olan “Anything Goes” adlı şarkının tam bir klasik Amerikan müzikali sahnelemesi ile sergilendiği film bu açılış ile bir umut vaat ediyor. Daha sonra kulüpte yaşananlar ise bir James Bond filmine gönderme havasında çekilmiş. Indiana Jones’un görüntüye ilk girişi, mizah da içeren diyaloglar, kötü ve iyi karakterlerin fiziksel ve sözlü atışmaları, kadın karakterin hikâyeye girişine olanak sağlaması ve Indy’nin düştüğü tuzaktan kurtulabilmesi gibi ögelerin tümü rahatlıkla bir Bond filmine yakışacak içerik ve biçime sahipler. Ayrıca filmdeki tarikatın hedefinin sadece Hint köylüleri olmadığını; amaçlarının Musa, İsa ve Muhammed’e inananları da ortadan kaldırmak olduğunu düşünürsek tıpkı Bond filmlerindeki gibi yerel değil, evrensel bir kötülükle karşı karşıya olduğumuzu da söyleyebiliriz rahatlıkla. Bu sahne filmin geneline hâkim olan karanlığın aksine hayli eğlenceli ve çekici; tüm karakterlerin ve hatta objelerin parçası olduğu, bir elmas ve bir panzehir şişesinin ayaklar altında dolaştığı bu sahne filmin en başarılı bölümlerinden de biri.

“Anlaşılabilir” bir şekilde bir “Asyalılar arasında kahraman bir beyaz adam” hikâyesi anlatan ve egzotizme başvurmaktan elini hiç sakınmayan film, Spielberg’e özgü bir şekilde bir baba figürüne ve baba-oğul ilişkisine de sahip Indy ve yardımcısı rolündeki küçük Çinli çocuk üzerinden. Set tasarımının, efektlerin ve ses kurgusunun takdiri hak ettiği filmde İngilizlere de lâf atılıyor. Kötü karakterin Oxford’da okumuş olması ve İngiliz subayın girip çıktığı sarayda çevrilen dolaplar ve işlenen suçlardan hiç haberinin olmaması İngilizlere sataşılmasının örneklerinden en önemlileri olarak gösterilebilir. Indiana Jones’un başlattığı “köleler isyanı” ise bu Amerikalı karakteri adeta bir Spartaküs havasına sokuyor. Bir “fantezi” hikâyesi olarak bile, inandırıcılıktan oldukça uzak düşen yanları (büyünün panzehiri, kadının “cehennem kuyusu” havalı yere atılmadan önce diğerleri gibi kalbinin neden sökülmediğinin bir açıklamasının olmaması, kahramanımızın neden en başından bir çocuğu tüm bu tehlikenin içine attığı, amaca büyüklerin fiziksel gücü daha çok hizmet edecekken neden köle olarak sadece çocukların çalıştırıldığı vs.) olan film, hayli uzun tutulmuş olsa da yer altında ve tünellerde geçen sahnelerinin adrenali ile de aksiyon ve eğlence meraklılarının ilgisini çekecektir kesinlikle.

Hedeflerini yakalayan ama bu hedeflerin kabalığı ve yanlışlığı nedeni ile vasat sularda gezinen filmde başroldeki Harrison Ford aksiyon sahnelerinde parlarken, diğer sahnelerde hikâyeye ve karakterine pek de inanmış görünmeyen bir performans sunuyor. Ona eşlik eden Kate Capshaw ise kendisine biçilen rolü, sinir bozucu olmayı, başarı ile yerine getiriyor. Zaman zaman çılgınlaşan temponun meraklılarına ve müzikalden Bond filmlerine, egzotik maceralardan “slapstick” komedilere farklı türler arasında gezinmekten hoşlananlara önerilebilir.

(“Indiana Jones: Kamçılı Adam”)

Grzeli Nateli Dgeebi – Nana Ekvtimishvili / Simon Groß (2013)

“Bir eve gittik. İçeride kimse yoktu. Arkadaşları ateş yaktılar ve artık Kote’nin karısı olduğumu ilan ettiler. Sonra da patates soymamı istediler. Zaten nasıl terk edebilirdim orayı? Bana her şeyin yolunda olduğunu ve ileride Kote’ye âşık olacağımı söylediler. Ben de kaldım”

On dört yaşındaki iki kızın arkadaşlıklarının ve içlerinden birinin evlenmesi ile gelişen olayların hikâyesi.

Gürcü sinemacı ve yazar Nana Ekvtimishvili’nin kendi orijinal senaryosundan çektiği ve yönetmenliğini Alman sinemacı Simon Groß ile birlikte üstlendiği bir Almanya, Gürcistan ve Fransa ortak yapımı. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra bağımsızlığını ilan eden, savaş ve iç karışıklıklarla mücadele eden ülkenin başkenti Tiflis’te 1992 yılında geçiyor hikâye ve yönetmenin kendi çocukluğundan da esintiler taşıyor. Başrollerdeki iki ismin (Eka rolündeki Lika Babluani ve arkadaşı Natia’yı canlandıran Mariam Bokeria) çarpıcı birer performans sundukları ve diğer pek çok oyuncunun da onlar gibi ilk sinema tecrübelerini yaşadıkları film bir “büyüme hikâyesi” temel olarak ve Ekvtimishvili’nin senaryosu iki kızın yaşamlarının bu doğal süreçlerini gerek ailelerinden gerekse toplumun geleneklerinden kaynaklanan etkenlerle zor koşullar altında yaşamalarını anlatıyor bize.

Nana Ekvtimishvili’nin senaryosu iki genç kızın hikâyesini Gürcistan’ın geçmekte olduğu kaos günlerini arka planda hep hissettirerek anlatıyor seyirciye. Televizyondan gelen milliyetçi söylemler, “Her Gürcü silahını eline almalı” gibi cümleler, savaşta olan erkeklerden bahseden karakterler ve ekmek kuyruğu gibi unsurlar yaşanmakta olan günlerle ilgili ipuçları sağlıyor bize ve özellikle ekmek kuyruğunda yaşananlar oldukça iyi bir gösterge oluyor bu konuda. Ekmek kıtlığı olduğu için insanların birbilerini ezerek kuyruklarda kapışmaları ve silahlı ve asker kıyafetli iki adamın kuyruktaki herkesin önüne geçmesi iki genç kızın yaşadıkları toplumla ilgili bir resim çizilmesine aracılık eden önemli sahneler örneğin. İki kızın da ailelerinin sorunlu olması, okullarındaki disiplinsizlik ve etraflarında onlara eziyet eden veya tehlike yaratan insanlar olması gibi unsurları da ekleyebiliriz bunlara. Evet, tüm bunlar önemli ve yönetmenler de etkileyici bir şekilde anlatmışlar bunları; ne var ki kızların yaşadıklarını bu olgular ile olması gerektiği kadar güçlü bir biçimde ilişkilendiremeyen senaryo aksıyor zaman zaman. Bu aksama filmin daha çekici olabilme potansiyelinin harcanmasına neden olmuş bir parça. Dolayısı ile tüm bu unsurlar daha çok “yönetmenin geçmişinden hatırladıkları” düzeyinde kalmış ve organik bir arkaplan oluşturamamış hikâyeye. Kızlardan özellikle Natia’nın başına gelenler ve bunların toplumun gelenekleri ve düzeni ile ilişkisi ise çok daha iyi anlatılmış ve yaşananlarla sağlam bir biçimde ilişkilendirilmiş.

Gürcistan’ın Yabancı Dilde Film dalında Oscar’a aday gösterdiği filmin hikâyesinin Sovyet-sonrası dönemde geçiyor olması da yukarıda belirtilen nedenlerle pek de önem taşımıyor aslında; çünkü iki kızın karşılaştığı güçlükler ideolojinin değil, geleneklerin toplumda kadına biçtiği konumun sonucu. Hatta Sovyet ideolojisinin kadını bu konumdan uzaklaştırma niyetini ve kısmen de olsa başarmış olmasını (ve başarısızlığını) düşünürsek, nerede ise zıt bir durum var burada; o ideolojinin yıkılmış olmasının da beslediği bir durum var ortada diyebiliriz rahatlıkla. “Bâkire çıkmayan” bir kadının kocası tarafından evinden atılmış olması ve Natia’nın peşindeki iki erkekten özellikle birinin kıza yaklaşımı kadınlara uygun görülen konumla ilgili bir fikir veriyor seyirciye ve hikâyeyi anlama ve yorumlamaya da imkân veriyor. “Tüm kadınları kutsayan” söylemleri olan erkeklerin ikiyüzlülüğünü de sağlam biçimde sergiliyor film. Bu da önemli çünkü -yine senaryodan kaynaklanan bir problemle- olayların akışını ve karakterlerin tepkilerini yeterince ikna edici kılamıyor film zaman zaman. Neyse ki bu anlarda Lika Babluani ve Mariam Bokeria’nın performansları ortaya çıkıyor ve sorunun büyümesini ve filme zarar vermesini önemli ölçüde engelliyor.

Filmin önemli bir başarısı on dört yaşın masumiyetinin toplumsal düzen içinde nasıl kaybolup gittiğini etkileyici biçimde göstermeyi başarması. Okulu kıran tüm bir sınıfın lunaparkta çarpışan arabalarla eğlendiği sahnedeki Natia’nın kısa bir süre sonra bir evliliğin taraflarından biri olması ile, kaybedilen (daha doğrusu, kaybettirilen) masumiyetin çarpıcı bir biçimde sergilendiği film toplumun kadınlara rollerini dikte ettiğinin sinemadaki samimi ve iyi örneklerinden biri olarak dikkat çekiyor. Oldukça uzun tutulmuş görünse de işlevi açısından kesinlikle önemli olan ve çok iyi çekilmiş düğün sahnesi (Eka’nın isyanının sembolü olarak görebileceğimiz dans bölümü ayrıca önemli) ve yine çok başarılı bir cinayet sahnesi ile de seyirciyi etkilemeyi başaran film senaryosunun bir parça ham kalmış görüntüsüne rağmen ilgiyi hak eden bir çalışma. Bir güç sembolü olarak kullanılmış olsa da elden ele gezen tabancanın bir parça yapay durduğu film, çok doğru bir tercihle belirlenmiş adının hakkını verirken, görüntü yönetmeni Rumen Oleg Mutu’nun “sosyal gerçekçi” bir hikâyeye uygun çalışması ile de takdiri hak ediyor.

(“In Bloom” – “Hayatın Baharı”)