La Bête Humaine – Jean Renoir (1938)

“Sanki siyah bir duman kafamın için dolduruyor ve her şeyin biçimini çarpıtıyor gibi hissediyorum. Sanki dövüşmek isteyen çılgın bir köpek gibi oluyorum. Aslında hiç içmiyorum; tek bir damlası bile çıldırmama neden oluyor. Sanki içki içen tüm atalarımın, kanımı zehirleyen ve bana bu çılgınlığı yükleyen tüm o sarhoş nesillerin bedelini ben ödüyorum”

Travmaları olan bir makinistin, kocası ile birlikte cinayete karışan evli bir kadına aşık olması ile yaşananların hikâyesi.

Émile Zola’nın aynı adlı ve 1890 tarihli romanından gerçekleştirilen bir uyarlama. Jean Renoir’in senaryosunu yazdığı ve yönettiği film “kara film” türünün ilk örneklerinden biri olarak da nitelendirilebilecek önemli bir sinema klasiği. Renoir’ın döneminin çok ilerisindeki yönetmenlik çalışması, üç başrol oyuncusunun (Jean Gabin, Simone Simon ve Fernand Ledoux) performansları ve serbest bir uyarlama ile karşımıza çıksa da Zola’nın romanının sağladığı güçle kesinlikle görülmesi gerekli bir çalışma bu. Trenin de adeta hikâyenin bir karakteri olarak kullanıldığı filme Curt Corant’ın görüntü çalışması da önemli bir katkı sağlıyor.

Zola’nın romanı Renoir’den önce de, sonra da uyarlanmış sinemaya (Ludwig Wolff’un Alman yapımı sessiz filmi “Die Bestie im Meschen” (1920), Fritz Lang’ın ABD yapımı “Human Desire” (1954) ve Daniel Tinayre’nin Arjantin yapmı “La Bestia Humana” (1957). Bugün Lang’ın filmi belki en bilinen uyarlama ama Renoir’in filmi sinema değeri açısından ondan bir parça daha yukarıda duruyor. Açılış jeneriğine eşlik eden duman (daha sonra bunun filmin karakterlerinden biri olan trenin buharı olduğunu anlayacağız) ile başlayan film Zola’nın baş karakterini ve travmasını anlatan sözlerine ve yazarın bir fotoğrafına yer vererek romana ve büyük edebiyatçıya bir saygı gösterisinde bulunuyor öncelikle. Romandan hayli uzaklaşmış olsa da Renoir kaynağının kendisi için ilham kaynağı olduğunu unutmuyor ve saygıyı ihmal etmiyor bir başka ifade ile söylersek.

Usta oyuncu Jean Gabin trenlere düşkün bir sanatçı ve onların önemli bir unsuru olacağı bir hikâyede oynamak istermiş hep. Kendi yazdığı bir senaryoyu gösterdiği Fransız yönetmen Jean Grémillon beğenmemiş senaryoyu ve Zola’nın romanını önermiş ona. Ne var ki ortaya çıkan filmin yönetmenliği Grémillon’a değil, Renoir’e nasip olmuş ve o da ortaya çok başarılı bir sonuç çıkarmış gerçekten. Filmlerinde sık sık işçi sınıfından karakterleri canlandırması ile bilinen Gabin’in bu defa bir makinisti oynadığı hikâyenin ilk 5 dakikasında Renoir bize lokomotifte işlerini yapan iki makinisti ve trenin geçtiği istasyonları gösteriyor sadece. Tren Le Havre’a geldiğinde hikâye başlıyor asıl olarak. Bu girişi sadece Gabin’in trenlere düşkünlüğüne değil, aynı zamanda Renoir’in sinema anlayışına da bağlamak gerekiyor. Bir tutku, aşk, ihanet, karanlık bir ruh, kıskançlık ve cinayet hikâyesi anlatmanın ilerisine geçiyor Renoir ve üzerinden geçen 81 yıla rağmen hâlâ modern ve taze görünen bir sinema dili ile bu hikâyeyi bir psikolojik gerilim, bir karanlık hikâye yapmayı da başarıyor.

Hikâyenin bazı kısımlarında bir yarım bırakılmışlık havası var açıkçası: Kahramanımız için önemi olan Flore karakterinin tek bir sahne dışında hiç görünmemesi, aynı karakterin uğradığı ve bir yerlere bağlanmayan taciz veya çalışma koşullarının zorluğunun ve patronların baskısının tek bir sahnede ima edilmesi ile yetinilmesi gibi örneklerini verebileceğimiz bu problem yine de filmin değerini azaltmıyor pek. Bunda da Jean Renoir’in sinemadaki ustalığının büyük payı var şüphesiz. Gabin’in kendisini cinayete teşvik eden Simone Simon’a gerçekten merak dolu bir havada cinayetle ilgili sorular sorduğu sahne veya daha da çarpıcı bir örnek olarak, Gabin’in sevgilisinin kocasını öldürmeye teşebbüs ettiği sahne diyalogları, kurguları, oyuncuların göz kamaştıran performansları ve mizansenleri ile gerçek bir sinema zevki sağlıyor seyirciye. Oyunculuklarının yanında yönetmenlik çalışmasının da hayli modern göründüğü ve doruk noktasına çıktığı bu ve benzeri bölümler (bir diğeri de tüm final sahnesi) filmin neden hâlâ ilgi ile izlenebilen bir klasik olduğunun kanıtları.

Hikâyenin önemli unsurlarından biri olan trenin, başı ve sonu belli ve sınırlı olan yolculuklar yapabilmesi gibi, film üç ana karakterinin de doğalarının sınırladığı ve başı ve sonu belli olan yolculuklarını anlatıyor bize sanki. Bu üç karakter de kaderlerinin “hayvanlaştırdığı” insanlar diyor belki de hikâye ve bizi onların hikâyelerinin parçası ve tanığı kılmayı başarıyor. Curt Courant’ın iç ve dış çekimlerde gölgeleri akıllıca kullandığı ve erken bir kara film çalışmasına imza attığı filmi, Jean Renoir’in babası olan ünlü ressam Pierre-Auguste Renoir’ın izlenimciliği ile Émile Zola’nın natüralizmini birleştirdiği bir çalışma olarak nitelemek mümkün. İnsan ruhunun karanlığını ve o ruha zaman zaman egemen olan “şeytan”ı ele alan film Renoir’in politik inançlarının -silik de olsa- izlerini de taşıyan önemli bir çalışma. Karakterlerin yüzlerinden çarpıcı anlar yakalayan ve sinema tarihine en etkileyici tren sahnelerinden birkaçını armağan eden filmin diğer oyuncularının sadelikle yakaladığı çarpıcı performansı, Renoir’ın kendisinin, haksız yere cinayetle suçlanan Cabuche karakterinde oldukça gösterişli biçimde tekrarlamasını da eserin ilginç yanları arasına ekleyelim ve üslupçu olmaya özel bir gayret göstermeden, üslupçuluğun -tonunda ve doğru bir biçimde kullanıldığında- sahip olduğu şıklığa da ulaşan filmi kesinlikle görülmesi gerekenler arasına ekleyelim.

(“The Human Beast” – “Hayvanlaşan İnsan”)

HasanBoğuldu – Orhan Aksoy (1990)

“Obalı kız dağdan köye, çadırdan eve inmemeli. Töremizde bu böyledir. Ben seni görmemeliydim; gördüm, sözüne uymamalıydım. Ama neyleyim, senin de tatlı sözünle güler yüzün etti bunları. Hadi Hasanım, tut ki birbirimizi düşte görmüş ve uyanmış olalım. Bırak beni, dağıma gideyim”

Farklı dünyaları olan obalı bir kadın ile ovalı bir erkeğin törelere takılan aşklarının hikâyesi.

1963 yılında “Şıpsevdi” ile başlayan yönetmenlik kariyerinde klasik Yeşilçam’ı oluşturan isimlerden biri olan Orhan Aksoy’un son filmlerinden biri. Sabahattin Ali’nin aynı adlı hikâyesinden uyarlanan filmin senaryosunda da Aksoy’un imzası var. Başrollerdeki Hülya Avşar ve Yalçın Dümer’in Yeşilçam standartları açısından sade oyunculuklaerı ile karakterlerinin trajedisini bazı kritik sahnelerde doğru bir tonda aktarmayı başardıkları filmde -nerede ise tüm sessiz anları dolduracak kadar gereksiz çok kullanılmış olsa da- Yavuz Top’un müziği de hikâyenin atmosferine sağladığı katkı ile dikkat çekiyor. 1990’larda oldukça ciddi bir sarsıntı içindeki sinemamızın “eli yüzü düzgün” örneklerinden biri olan film eski ile yeni arasında duran bir çalışma ve bir yandan Yeşilçam geleneklerine yaslanırken, öte yandan ondan uzak, daha modern bir dil üretmeye de çalışan bir eser. Obalı ile ovalı çekişmesinin sembolü olduğu çok temel bir meselenin üzerinin neredeyse tamamen örtülmüş olması ise filmin en önemli problemlerinden biri.

Sabahattin Ali’nin hikâyesindeki yazar karakteri filmde kaymakamla değiştirilmiş; hikâyede yazar bir obalının daveti üzerine onun köyüne gitmeye çalışırken genç bir kadınla tanışır ve onun ağzından Edremit Körfezi’ndeki gölete neden “HasanBoğuldu” adının verildiğinin hikâyesini dinler; filmde ise yazar karakterinin yerini Yalçın Dümer’in canlandırdığı kaymakam alır ve Hülya Avşar’ın canlandırdığı genç kadından aynı hikâyeyi dinler kaymakam. Her iki oyuncunun hem “günümüzde”ki hem anlatılan efsanedeki baş karakterleri canlandırdığı film iki ayı sevginin hikâyesini paralel biçimde anlatabilmesi ile dikkat çekiyor öncelikle. Başka problemlerin de gösterdiği gibi, sessiz ve uzun bakışmaların bir örneği olduğu “hikâyeyi uzatma” sorunu bir yana, Aksoy’un senaryosunu en azından bu başarısı ile anabiliriz rahatlıkla. “İlk karşılaşma, ilk bakış, yüreğe düşen ilk ateş” sözlerinin görsel karşılığını da bir şekilde üretebilmeyi başarmış Aksoy. Düğün sahnesinin uzatılmasının süreyi dolduracak daha doğru bir görsel karşılık bulunamamasının sonucu olduğu açık olsa da, yine de Aksoy’u sade ve saygın çalışması için takdir edebiliriz rahatlıkla. Hikâyede kadın karakterinin mantık ve irade kullanımı açısından daha sağlam bir duruşa sahip olarak gösterilmesi de Orhan Aksoy’un Yeşilçam sonrasına uyum sağladığının kanıtı olarak görülebilir.

Hülya Avşar”ı çıplak olarak görme “fırsat”ı sağlayan göl sahnelerinin inandırıcılık problemlerine neden olduğu filmin asıl sorunu, daha doğru bir ifade ile belki de eksikliği, ise obalı-ovalı çekişmesinin gerçek niteliğine hiç değinilmemesi. Bu çekişmenin üzeri örtülmüş asıl içeriği, “tahtacılar” olarak da adlandırılan aleviler ile sünnier arasında yaşanıyor olması. Hikâye boyunca birkaç kez “törelerin izin vermemesi”nden söz edilse de bu törelerin dayanağının, dolayısı ile hikâyedeki trajedinin nedeninin inanç farklılıkları olduğundan hiç söz etmiyor (ya da edemiyor veya etmemeyi tercih ediyor) film. Oysa, 1942 tarihli bir hikâyeyi zamanı da kaydırarak ileri taşıyan ve 1990’da çekilmiş film bu açıdan daha cesur davranmalıymış. Bu yapılabilseydi, hem farklılığın nerede ise sadece çadırda yaşamaya alışanların evlerde (veya tersi) yaşayamaması olarak gösterilmesi gibi zayıf bir gerekçeden kurtulunmuş olunur hem de asıl olarak bu farklılığın bir problem kaynağı değil, bir zenginlik olduğunun altı çizilebilmiş olurdu. Obanın büyüğünden (Alevilerin “dede”si) onay isteme sahnesinin mistizmi ile ima edilmesinin dışında bu konuya hiç bulaşmıyor film. Emine’ye aşık olan Hasan’ın geçmek zorunda bırakıldığı sınavın insafsızlığı üzerinden bir eleştiri de üretebilirdi film ve genç adamın bu sınavı geçmesinin değil, aşkı için bu geçmesi imkânsız sınava girme yürekliliğini göstermesinin önemli olduğu anlatılabilirdi daha modern bir anlayışa uygun olarak. Ne var ki film, tıpkı Aksoy’un sinema dili gibi bir yandan yeniye uzanırken, diğer yandan eskiye de sadık kalarak bu fırsatı kaçırıyor ve klasik bakışı koruyor.

Foklorik bir hikâyeyi, bir efsaneyi -çoğunlukla- masalsı bir havaya bürünmeden ya da bu havayı modern kılarak anlatmayı başaran filmin Ertunç Şenkay imzalı görüntüleri de Aksoy’un bu tercihine uygun içerikleri ile dikkat çekiyor. Hülya Avşar’ın ilk dönem filmlerinde sade bir performans gösterebildiğinde (veya bu şekilde yönlendirildiğinde) etkileyici olabildiğinin kanıtlarından biri olan filmde Yalçın Dümer bir parça iniş çıkışlı bir oyunculuk sunuyor. Hikâyenin yarısında idare eden Dümer, sınav sahnesinde ve aşkı için kendisini parçaladığı bölümlerde kendi kariyer ortalamasının hayli üzerine çıkmayı başarıyor ve etkiliyor seyirciyi karakterinin yaşadıkları ile. Özetle, 1990’dan gelen bu film görülmeyi hak eden, sadeliği içinde dikkat çekmeyi başaran, içeriği ile önemli bir fırsatı kaçırmış bir çalışma.

It – Andy Muschietti (2017)

“Küçükken her zaman seni koruyacaklarını ve seninle ilgileneceklerini düşünürsün. Sonra bir gün, bunun gerçek olmadığını fark edersin. Gözlerini açarsan, yaşamakta olduğumuzun ne olduğunu göreceksin. Çünkü çocukken ve yalnızken, canavarlar senin daha zayıf olduğunu anlarlar. Yaklaştıklarını bile anlamazsın… ta ki çok geç olana kadar”

Akranlarının eziyetine uğrayan bir grup çocuğun kasabalarının küçük yaşlardaki çocuklarını kendilerine kurban seçen palyaço görünümlü bir canavarla mücadelelerinin hikâyesi.

Eserleri defalarca sinema ve televizyona aktarılmış Amerikalı yazar Stephen King’in aynı adlı romanından uyarlanan bir Amerikan yapımı. Senaryosunu Gary Dauberman, Chase Palmer ve Cary Joji Fukunaga’nın yazdığı filmin yönetmen koltuğunda Arjantinli sinemacı Andy Muschietti var. Bugüne kadar King’ten sinemaya uyarlanan filmler içinde en yüksek gişe gelirine sahip olan çalışma yazarın da onayını ve beğenisini almış. Yine Muschietti’nin yönettiği devam filmi (“It Chapter Two – O Bölüm 2”) kısa bir süre önce gösterime giren çalışma seyircinin ilgisinin yanı sıra eleştirmenlerin de genel olarak beğenisini kazanmış. Tüm ana karakterleri çocuklar olan bir korku filminin doğal rahatsız ediciliği ile birlikte, korkutmak ve etkileyici olmak hedefine ulaşmayı başaran çalışma türün meraklılarının kaçırmaması gereken, türe çok da düşkün olmayanların ise -çocukların tüm hikâye boyunca acı çekmeleri ve eziyet görmelerinin rahatsız ediciliğini aşabilirlerse- sıkılmadan izleyebilecekleri bir sinema eseri.

King’in 1986 tarihli hacimli romanı (1,138 sayfa) 1990 yılında bir televizyon dizisi olarak da hayat bulmuş. Andy Muschietti’nin bu uyarlaması bir bakıma romanın ilk yarısını ele alıyor ve karakterlerinin çocukluklarında yaşadıkları macerayı getiriyor karşımıza; devam filmi ise aynı karakterlerin 27 yıl sonraki maceralarına odaklanıyor. 27 yıl sonra çünkü Pennywise adlı palyaço her 27 yılda bir ortaya çıkıyor ve kasabadaki çocuklara musallat oluyor. Ekim 1988’de bir çocuğun kaybolması ile başlayan hikâye Eylül 1989’da sona ererken devam filmine de göndermede bulunuluyor ve çocuklar palyaço geri dönerse tekrar bir araya gelip onunla mücadele etmek için yemin ediyorlar.

Filmin hikâyesi temel olarak 1988’in yaz aylarında geçiyor ve her biri birer “ezik” olan biri kız yedi çocuğun korkunç palyaçoya karşı mücadelelerini anlatıyor. Hikâye tamamı ile çocuklar veya ergenlik çağında olanlar üzerine kurulu; yetişkinler ise çok pasif karakterler ve karşımıza çıkanların tümü çocukları ya hiç anlamayan, onlara kötü davranan ya da onlara ihtiyaçları olan korunmayı sağlayamayan bireyler. King’in romanında çocukları hem yaşıtlarından ve kendilerinden büyük olan gençlerden sürekli eziyet görenlerden seçmesi hem de onları korkunç palyaçonun saldırısına maruz bırakması ilginç bir tercih ve filmi de farklı kılan önemli öğelerden biri bu. Canavarın geçmişte neden olduklarını ve sırlarını araştıran da çocuklar, onunla savaşan da. Büyükler, polisler dahil, olan bitenin ve öneminin hemen hiç farkında değiller ve küçüklerin gördükleri dehşetli görüntüleri de görmüyorlar. Öyle ki hikâyenin şiddet ve korku açısından sadece yetişkinlere uygun olan bölümleri çıkarılsa ve palyaço biraz daha az korkunç olsa, rahatlıkla çocuklar için heyecanlı bir macera olarak sınıflanabilirmiş bu film. Hikâyedeki kötü veya iyi, tüm eylemlerin sahipleri çocuklar bu filmde.

Pennywise ve kırmızı balonu bu filmle sinemaya giriş yapıyor ve kuşkusuz ki korku türünün iki önemli unsuru olarak yerlerini alıyorlar sinema tarihinde. Kurbanlarının en büyük korkularını keşfeden ve onları bunlarla avlayan canavarı, sıradan vatandaşları en büyük korkuları üzerinden kendisine bağlayan ve yanına çeken politikacılar ve liderler ile eşleştirmek mümkün kuşkusuz. Amerikanın sağcılarını, muhafazakârlarını ve onların egemen olduğu “derin Amerika”yı hep eleştirisinin odağına almış bir yazar King sonuçta. Böyle bakınca da, çocuklar arasındaki dayanışmayı ve -ciddi inandırıcılık sorunları olan- savaşlarını bu zihniyete karşı bir mücadele olarak görmek mümkün. Hikâyenin dayanışmanın yanında, zalimden korkmamayı da öğütlemesi destekliyor bu bakışı.

Banyo sahnesi ve dia gösterisi sahnesi gibi etkileyici ve sık sık korkutmayı aşıp, sinir bozucu ve iğrenç de olan bölümleri ile başrol oyuncularının görmemesi gereken bu filmde CGI efektleri yerli yerinde kullanılmış ve yönetmen Andy Muschietti de işini gerektiği gibi yapmış. Sahnelerin sık sık aynı formülü (yavaş yavaş ilerleyen gerilim ve korkunun zirveye çıkması) takip etmesini unutturan temposu ve kurgusu ile bu film, çocukları espri de yapan aksiyon karakterleri (örneğin Bruce Willis’in karakterleri) olarak çizmek gibi anlamsız ve alışıldık yollara sapsa da ve mizahı çok da gerekli değilmiş gibi dursa da türün meraklılarını bu problemlerin hiç rahatsız etmeyeceği açık. 35 Milyon Dolarlık bütçesine karşılık dünya çapında elde ettiği 700 Milyon Doların üzerindeki gişe geliri ile “başarılı” bir film bu sonuçta. Kesinlikle bir korku klasiği değil ve kalıcılığı da tartışmalı ama genç oyuncularının dikkat çektiği, Pennywise’ı canlandıran Bill Skarsgard’ın ise palyaço makyajı altındaki çarpıcı performansı ile hayli başarılı olduğu bir film bu ve hedefini de tutturuyor.

(“O”)

Europa Europa – Agnieszka Holland (1990)

“Kafamın ne kadar karışık olduğunu ilk kez o zaman anladım. Dostum kimdi, düşmanım kimdi? Bana bu kadar nazik davranırlarken, nasıl aynı anda diğerlerini korkunç bir şekilde öldürebiliyorlardı? Bizi birbirimizden farklı kılan neydi? Bir deri parçası mı?”

Yahudi bir gencin Hitler Almanyası’nda hayatta kalabilmek için etnik kimliğini gizleyerek Alman rolü yapmasının sonucunda yaşadıklarının hikâyesi.

Solomon Perel’in anılarını anlattığı “Ich War Hitlerjunge Salomon” kitabından Agnieszka Holland’ın uyarladığı ve yönettiği bir film. Almanya, Fransa ve Polonya ortak yapımı olarak çekilen film “inanılmaz” hikâyesi ile ilgi çekiyor öncelikle ve senaryonun gerçeklerden -gereksiz bir şekilde- saptığı noktaları olmadan bile çarpıcılığıi ile kendisine bağlıyor seyredeni. Naziler ve Sovyetler arasında kalan genç bir adamın yaşadıklarını yönetmen Holland duyguları sömürmeden ve sade bir dil ile anlatıyor. Başroldeki Marco Hofschneider’in gençliği ve naifliği ile hayat verdiği karakterin korkunç günlerini anlatan film “Uyarlama Senaryo” dalında Oscar’a aday olan hikâyesi ve samimiyeti ile görülmeyi hak eden bir çalışma.

Üçü oğlan, biri kız dört çocuğu olan bir Yahudi ailenin üyesi Sally (Solomon). Ayakkabıcı olan babası ve eğlenceli annesi ile olan mutlu hayatı Almanya’daki Yahudi aleyhtarı eylemler ve sonra da saldırılar nedeni ile darmadağın oluyor. Kaçtıkları Polonya’nın Almanlar ve Sovyetler tarafından işgali genç adamın inançlı bir komünist olmak ve seçilmiş gençlerle birlikte elit bir Nazi okuluna gitmek gibi farklı uçlar arasında gidip gelmesine neden oluyor. Hitler ile aynı doğum gününe sahip olmasının da bir işareti sayılabileceği inanılmaz bir hayat sürüyor genç adam ve savaşın o korkunç günlerinde şans, tesadüfler, mucizeler ve zekâsı sayesinde hayatta kalmayı başarıyor. Abisi ile mucizevî karşılaşma sahnesinin bir örneği olduğu kimi gerçeklerden sapılan anları olsa da anlatmaya ve seyretmeye değer bir hayat bu ve Holland bu sapmaları göz ardı edersek, duyguları zorlamadan ve hatta küçük eğlenceleri de ihmal etmeden anlatıyor bu hayatı bize.

Sally’nin hikâyesi farklı ideolojilerin çatışmasını da getiriyor karşımıza: Komünizm ve faşizm yandaşlarının fanatik eylemleri ile sergilenirken, ikincisi çok daha sert bir tavırla olsa da her ikisi de filmin eleştirisinden payını alıyor. Sovyetlerin inançlı komünist gençler yetiştirmesi ile Nazilerin inançlı faşist yetiştirmesini aynı kefeye koyuyor film ve fanatik bağlılıkları ve herhangi bir ideolojiye saplantılı sadakati sert ve alaycı bir biçimde eleştiriyor. Genç adamın zaman zaman karşımıza gelen rüyalarının birinde Hitler ve Stalin’in birlikte dans etmesinin bir örneği olduğu gibi her iki ideolojiyi aynı sepetin içine atıveriyor Holland. İlginç sahnelerin birinde Nazilerden kaçanlar ile komünistlerden kaçanların farklı yönlerde hareket eden kayıkların içinde karşı karşıya gelmesi bu eşitlemenin ilginç ve eğlenceli örneklerinden biri. Bunun yanında kendisi de Polonyalı olan Holland’ın ülkesinin makûs tarihini gündeme getirmesi de dikkat çekiyor. İki zıt ideolojinin ortasında kalan ülkesinin ve halkının yaşadığı korkunç olaylar hikâyenin önemli bir parçası her ne kadar Sally ve onun üzerinden tüm yahudilerin karşılaştığı zulüm ve işkenceler filmin asıl konusu olsa da.

Defalarca yakalanan, defalarca taraf değiştirmek zorunda kalan Sally’nin hayatını borçlu olduğu mucizeler üzerinden filmin din olgusunu öne çıkarması da dikkat çekiyor. Holland bir taraf tutmadan, hem yahudiliğin hem hristiyanlığın (özetle, dinlerin) bireyler üzerindeki etkisini de gösteriyor filminde. Kahramanımızın hayatını şekillendiren mucizeleri de (Stalin’in oğlunun Almanlar tarafından esir alınma anının önemli bir parçası olmak, Hitler ile aynı günde doğmak, tam tersi bir eylem içindeyken birden kendini Almanların kahramanı olarak bulmak, yakayı ele vermesinin kaçınılmaz olduğu ve “Bana bir mucize lâzım” dediği anda hayatını kurtaran bombalar, toplama kampında son anda hayatını kurtaran tesadüf vs.) dinin, ya da en azından ilahî olanın göstergesi olarak görmek mümkün. “Gökten gelen” bir mucizenin filmin başlarında komünistlerin Tanrı’nın göklerdeki varlığı ile dalga geçmesine bir cevap olduğu da açık kuşkusuz. Bu mucizelerin ne kadarı gerçekten olmuştur ya da ne kadarı toplama kampındaki tesadüf gibi gerçeklerle bir parça oynanarak filme eklenmiştir bilmiyorum ama ne olursa olsun gerçekten inanılmaz bir hikâye bu seyrettiğimiz ve bu olağanüstülük savaşın neden olduğu felâketler düşünülünce “doğal” da görünüyor öte yandan. Sonuçta mucizeler sıradan anlarda değil, olağanüstü anlarda gerçekleşmez mi? Ağabeyinin genç adama söylediği sözler (“Hikâyeni hiç kimseye anlatma, kimse inanmaz sana”) aksini söylese de, iyi ki anlatılmış bir hikâye bu.

Temelde bir kimlik hikâyesi seyrettiğimiz ve baş karakter, kimliğini çoğunlukla saklayarak, bazen de bu gizlilikten yorulması nedeni ile kendisini ifşa ederek insanların olduklarından farklı görünmeye ve davranmaya zorlanmalarının neden olduğu acıların da sembolü oluyor bir bakıma. Bugün doksan dört yaşında olan Solomon Perel’in finalde gerçek görüntüsü ile karşımıza çıktığı filmin bu kimlik karmaşasını sözü onca geçmesine rağmen hak ettiği kadar güçlü bir biçimde dillendirememesinin temel nedeni bir film süresinin yetmediği (ya da yetemeyeceği) kadar çok olayı anlatmaya soyunması. Sadece ilk yarım saat içinde olanlar bile seyircinin nefesini kesecek kadar çok ve bu da zaman zaman bir özet seyrettiğiniz izlenimini uyandırıyor kaçınılmaz olarak. Yine de karşımıza gelenlerin çarpıcılığı ve gerçek olmalarını bilmenin yarattığı ek heyecan bu problemi tamamen yok etmese de etkisini azaltıyor.

Krzysztof Kieslowski filmleri için hazırladığı başarılı müziklerle bilinen Zbigniew Preisner’in etkileyici çalışmasından da destek alan film adının çağrıştırdığının aksine bir “Avrupa hikâyesi” değil; Polonya ile sınırlı kalan hikâye yine de İkinci Dünya Savaşı’nın yakıp yıktığı bir kıtadan önemli resimler sergiliyor bize ve sık sık naif bir gencin fazlası ile bireysel bir hikâyesini anlatır havaya bürünse de etkileyici bir “hayatta kalma hikâyesi” olmayı da başarıyor. Bir başka ifade ile söylersek, adının aksine makro değil mikro bir hikâyeyi tercih etmiş Holland.

(“Hitlerjunge Salomon” – “Avrupa Avrupa”)