Przypadek – Krzysztof Kieslowski (1987)

“Her nesil bir ışık ister, dünyanın daha iyi ve daha adil olabileceği konusunda güven ve inanca ihtiyaç duyar. Bu arzu, Marx’tan daha eski ve Marx’tan daha yeni, bir ilaç gibidir. Başta mutluluk verir çünkü ışık erişilebilir gibidir; sonunda ise mutluluk yerini acıya bırakır. Kırk yıl boyunca çok şey gördüm geçirdim ve şimdi o ışık başta olduğundan daha uzakta. Engebeli bir yol bu ama güven bana: Acı ve umudun olmadığı bir hayat zavallı bir hayattır”

Babasının ölümü üzerine Varşova’ya gitmek isteyen bir adamın yolculuk edeceği treni yakalaması ya da yakalayamaması üzerine farklı yollarda ilerleyen hayat(lar)ının hikâyesi.

Krzysztof Kieslowski’nin yazdığı ve yönettiği bir Polonya filmi. Film bir trenin peşinde koşan bir adamın bu treni yakalama çabasının sonucuna göre gelişen üç farklı hikâye anlatıyor bize. Son örneklerinden biri Jaco Van Dormael’in 2009 tarihli “Mr. Nobody”si olan “Ya öyle değil de böyle olsaydı” türündeki hikâyelerin en önemlilerinden biri olan bu Kieslowski filmi rastlantıların (ve onlara bağlı olan ya da olmayan seçimlerin) hayatımızı nasıl değiştirebileceğini anlatan bir çalışma. Kieslowski’nin “kader” odaklı filmlerinden biri bu ve ülkesinin içinde bulunduğu politik durum için de de dolaylı ve dolaysız eleştirileri ile dikkat çekiyor. Hikâyenin kahramanı olan Witek karakterini canlandıran Boguslaw Linda’nın muhteşem bir performans gösterdiği film Polonya’da altı yıl boyunca yasaklı kalmış ve 1981’de çekilmiş olsa da 1987’de seyirci ile buluşabilmiş ancak. Kader ile özgür iradenin çatışması üzerine seyirciyi düşünmeye de yönlendiren film sıradan bir eyleminin bireyin hayatını nasıl derinden değiştirebileceğini de bize hatırlatan güçlü bir sinema eseri.

Film birbirinden bağımsız görünen görüntülerle başlıyor: Dehşet içinde çığlık atan ve “Hayır!” diye bağıran bir adamın yakın plan çekimi, bir hastane koridorunda yatan ölüler ve yaralılar, bir otopsi dersindeki tıp öğrencileri, Danimarka’ya giden (kaçan?) bir baba ve oğul ile vedalaşma vs. Bu görüntüler seyredeceğimiz ve peşinden koşulan bir trenin yakalanması ya da yakalanmaması üzerine gelişen üç farklı hikâyeden seçilmiş çeşitli parçalar ve film ilerledikçe bu görüntüler yavaş yavaş yerine otururken film de gittikçe artan bir etkileyiciliğe kavuşuyor.

Üç farklı hikâye var karşımızda; ilkinde Witek treni son anda yakalamayı başarıyor, sonraki ikisinde ise kaçırıyor treni; bunların ilkinde bir istasyon görevlisi onu zor kullanarak durdurduğu için kaçırıyor treni, ikincisinde ise tüm gayretine rağmen yetişemiyor trene. Bu hikâyelerin üçünde hem kaderin darbesi hem de bireyin seçimleri var olan biteni etkileyen; yine de rastlantıların (ya da kaderin) bir parça daha belirleyici olduğunu kabul etmek gerekiyor. Hikâyelerin birinde hükümet için çalışan, diğerinde muhaliflere katılan, sonucusunda ise muhalif olsa da politik eylemlerden uzak duran Witek’in son hikâyedeki sürpriz ve trajik sonu en baştaki görüntünün de açıklaması olurken, Kieslowski seyirciyi hazırlıksız yakalıyor bu final için. Kieslowski’nin senaryosu politik olmaktan hiç çekinmeden oluşturulmuş; bir tıp merkezini atanan yeni yöneticiler yüzünden işgal eden gençler, işlemediği bir suçu itiraf etmek zorunda kalanlar, grev, polisin dövdüğü suçsuz bir adam, muhaliflerin peşinde gezen hükümet ajanları, protesto bildirileri vs. hikâye boyunca karşımıza çıkıp duruyorlar. Filmin çekimleri Walesa’nın yönetimindeki Dayanışma sendikasının yavaş yavaş ciddi bir hükümet karşıtı güç olmaya başladığı yıllarda çekilmiş ve hatta aynı yılın sonunda yaklaşık 1.5 yıl süren bir sıkıyönetim de ilan edilmişti ülkede. İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilere karşı savaşmış olan komünist kadın; muhaliflerle birlikte hareket eden rahip; hikâyelerin birinde yönetimdeki komünist partiye üye olan, ikincisinde ise muhalif bir örgüte katılıp kilisede vaftiz edilmeyi isteyen kahramanımız üzerinden gündeme getirilen parti ve kilise kurumu gibi unsurları ile hikâye ülkenin o dönem içinde bulunduğu politik durumun yansımalarını olabilecek en açık şekilde sergiliyor seyirciye.

Film Kieslowski’nin örneğin “Üç Renk Üçlemesi” kadar güçlü ve etkileyici değil belki ama yavaş yavaş artan bir etkileyiciliğe sahip ve özellikle sürpriz finali ile karamsar ama çok güçlü bir atmosfer yaratmayı başarıyor. Gerçekçilikten taviz vermeyen filmin -yine- özellikle finali ile özgür iradenin kader/rastlantılar karşısındaki “çaresizliği”ni vurgulaması ilgi çekici. En baştaki o “hayır çığlığı”nın somutlaştırdığı ve görselleştirdiği bu çaresizliğin bireyin iradesinin önüne geçirilmesini de Kieslowski’nin politik bir tercihi olarak görmek gerekiyor. Bu tercih filmin karamsar havasının en temel nedeni ve kimilerini rahatsız edebilir kuşkusuz; sonuçta hikâyenin finalini -bir parça abartı ile- mücadele etmenin anlamsızlığının sembolü olarak görmek mümkün. Öte yandan bu tercih hayatın gerçekleri ile uyumlu bir seçim olarak da değerlendirilebilir elbette.

Baş karakterin bir komünist, dindar bir antikomünist ve apolitik hayatlar sürdüğü üç ayrı hikâyede görüntü yönetmeni Krzysztof Pakulski’nin renk tercihlerinin (soluk ya da soğuk sıfatı ile tanımlanabilecek mavi, gri ve kahverengiler) depresif yanının altını çizdiği filmde özellikle hareket halindeki treni yakalama sahnelerinde etkileyici bir mizansen yaratmış Kieslowski ve tümü bir hayal kırıklığı ile sona eren üç ayrı alternatif barındıran hikâyesini teknik oyunlara başvurmadan anlatmayı tercih etmiş. Özgür irade, seçimler, rastlantılar, ilahî kader gibi farklı ve hatta zıt uçlarda duran ifadelerle açıklanabilecek hikâyeleri ile Kieslowski belki de bize hayatın tüm bunların toplamı olduğunu ya da bunların hiçbiri ile açıklanamayacağını söylüyor. Sadece bir Kieslowski filmi olduğu için değil, aynı zamanda önemli bir sinema eseri olduğu için de görülmesi gerekli bir çalışma.

(“Blind Chance” – “Kör Talih”)

Kiseki – Hirokazu Koreeda (2011)

“Sana bir sır vereceğim: Sakura treni Kagomisha’dan saatte 260 km. hızla kalkıyor. Tsubama treni de Hakata’dan 260 km. hızla kalkıyor. Birbirlerinin yanından hızla geçerken de bu olay meydana geliyor: Mucize. Aşırı enerji yüzünden. Bunu görenin dileği gerçekleşiyor, tıpkı bir kayan yıldız görmek gibi”

Boşanan bir çift, anne ile kalan on iki yaşındaki bir çocuk, baba ile kalan on yaşındaki kardeşi ve çocuklarının büyüğünün aileyi tekrar bir araya getirecek mucizeyi gerçekleştirmeye çalışmasının hikâyesi.

Hirokazu Koreeda’nın yazdığı ve yönettiği bir Japon yapımı. Kendisi de demiryollarına ve trenlere özel bir sevgisi olan yönetmenin yeni bir hızlı tren hattının açılışı nedeni ile özel bir demiryolu şirketinin “sipariş”i üzerine çektiği bir film bu. Japonca adı “Mucize” anlamına gelen film açılmakta olan yeni hat üzerinde karşılaşacak olan trenlerin görüntüsüne tanık olanların o sırada tuttukları dileklerin gerçekleşecek olmasına inanan bir çocuğun ailesini tekrar birleştirme çabasını anlatıyor. Başrollerde iki gerçek kardeşe rol veren yönetmen, onların ve diğer çocukların başarılı performansları ile bu biraz neşeli biraz hüzünlü aile dramını her zamanki sakin ve samimi sinema dili ile çekmiş. Bir kez daha, seyrettiğinizin gerçekliğine sizi kolayca ikna ediyor yönetmen ve hayatın içindeki o “gerçek” hikâyelerden birinin tanığı yapıyor.

Hikâye temel olarak üç farklı lokasyonda geçiyor: Hattın bir ucundaki Kagomisha ve hat üzerindeki Fukuoka şehirleri ile iki trenin karşılaşacağı Kawashiri kasabası. Bunların ilkinde büyük kardeş annesi ve onun ailesi ile birlikte yaşamakta ve sürekli olarak, ayrılan anne ve babasının tekrar birleşmesini düşünmektedir. İkincisinde ise küçük kardeş bir müzisyen olan babası ile birlikte yaşamaktadır ve ailenin parçalanmasını kabullendiği keyifli bir hayat sürmektedir. Bu iki kardeşi canlandıran Kôki Maeda ve Ohshirô Maeda seyrettiğimiz hikâyenin en büyük kozları olsa gerek. Ailenin parçalanmasını bir türlü kabullenmeyen ağabey rolündeki Kôki Maeda karakterinin hüzünlü ve inatçı halini yaşından beklenmeyecek bir olgunlukla ve sadelikle canlandırırken, mevcut durumun tadını çıkaran ve annesi ile babasının bir araya gelmelerini eskiden sürekli kavga etmeleri nedeni ile aslında pek de istemeyen küçük kardeşi oynayan Ohshirô Maeda eğlenceli ve hınzır karakterini yüzünden hemen hiç eksik etmediği bir gülümseme ile ve çarpıcı bir oyuncukla canlandırıyor. Yönetmenin çocuk oyuncuların peformanslarındaki katkısı çok büyük muhtemelen ama bu iki oyuncunun yakaladıkları doğallık hikâyeyi gerçek ve karakterlerini de elle tutulur kılıyor.

Kagomisha, bir volkana yakın bir şehir ve patlamış olan volkandan yağan toz ve kül sürekli olarak şehrin üzerine inmektedir. Adı Koichi olan büyük çocuk, boşanmadan sonra annesi ile birlikte büyük şehri terk ederek geldiği bu şehirde halkın volkan patlarken sakinliğini korumasına şaşırıyor sürekli ve neden bir şey yapmadıklarını anlamıyor, tıpkı ailesinin içine düştüğü duruma şaşırıp bunu değiştirmeye çalışması gibi (“Acaba dördümüz yeniden birlikte yaşayabilecek miydik?”). Ryunosuke adındaki küçük kardeş ise babası ile sürdürdüğü hayatın keyfini çıkarmakta ve annesi ile abisini özlese de mevcut durumun herkes için en iyisi olduğunun farkında olduğundan buna uygun davranmaktadır. Film büyük kardeşin planladığı “mucize” yolculuğu üzerinden ilerliyor ve iki kardeşe bu yolculuklarında eşlik eden beş çocuğu ve onların dileklerini de gündemine alıyor. Bir bakıma bir “çocuk filmi” bu; büyükler de var filmde ve onların da hikâyelerine tanık oluyoruz ama filmin asıl kahramanları başta iki kardeş olmak üzere yedi çocuk. Hirokazu Koreeda ana hikâyeyi her zaman odağında tutsa da diğer çocukların da hikâyelerini (ve dileklerini) ihmal etmiyor hiç ve her birini sıradan bir yan karakter olmaktan çıkarıp hak ettikleri zamanı veriyor onlara. Senaryonun hayli önemli bir başarısı bu; önemli çünkü bu çocukların her biri üzerinden ayrı bir aile hikâyesi kuruyor film ve aileyi bir kurum ve ilişkiler ağı olarak filmin odağına yerleştiriyor böylece. Yolculuk boyunca çocukları birlikte gördüğümüz sahneler başta olmak üzere, bu karakterlerin kendi aralarındaki konuşmaları da etkileyici bir doğallıkla oluşturulmuş ve küçüklerin dünyasının büyüklerinkinden ne kadar daha dolu, masum ve dürüst olduğunu gösteriyor bize.

Koreeda zaman zaman ailenin eski günlerinden sahneler yerleştiriyor akışa ve bunu eskiyi anlattığını özellikle vurgulamadan yapıyor. Bazıları mutlu, bazıları mutsuz bu anların ve hikâyeye -özellikle büyük çocuk için- bir nostalji katarken seyircinin de ailenin hikâyesini tüm boyutları ile kavramasını sağlıyorlar. Eskiye olan özlemin bir başka örneği de büyükbabanın çocukluğunun tatlısı olan karukan kekini yapmaya çalışması sürekli olarak. Bunları birlikte düşündüğümüzde, filmin kaybedilen şeylerin peşinde koşan karakterleri, onların arayışlarını anlattığını da söyleyebiliriz, aile kurumunun işlevleri ve bu işlevlerin yitirildiği zamanların yönetilmesinin zorluğu (ve zorunluluğu) ile birlikte. Finaldeki gerçekleşen ve gerçekleşmeyen mucizeleri ile aynı zamanda da bir büyüme ve dünyanın gerçekleri ile yüzleşme hikâyesi bu. Babanın büyük oğluna telefonda söylediği, “Büyüdüğünde sadece kendi hayatından daha fazlasını umursayan biri olmanı istiyorum” cümlesinin de vurguladığı gibi dünya ve oradaki kendi yeri ile barışık biri olmayı öğrenmenin hikâyesi bu seyrettiğimiz.

Koreeda’nın ustası olduğu samimiyet ve dürüstlüğün örneklerinden biri olan film belki yönetmenin diğer eserleri kadar çok güçlü bir sinema vaat etmiyor ama her zamanki gibi üst düzeylere taşınan dokunaklılığı ile kesinlikle görülmeyi hak ediyor. Şehrin üzerine kül boşaltan volkan kötü bir şeylerin varlığını vurgulasa da ve büyük çocuk için hayatının kötüye gittiğinin işareti olsa da, yaşlı adamlardan birinin söylediği gibi bu faaliyeti dağın hâlâ canlı olduğunu da söylüyor bize ve hikâyeye umut ögesini katıyor. Küçük, hoş, dürüst ve gerçekçi bir film bu ve yaşayan tüm karakterleri ile görülmeyi hak ediyor kesinlikle.

(“I Wish” – “Bir Dilek Tuttum”)

Arábia – João Dumans / Affonso Uchoa (2017)

“Herkesin bir hikâyesi vardı, en sessiz olanların bile”

İş yerinde kaza geçiren bir işçinin bulunan günlüğündeki hayat hikâyesi.

Brezilyalı sinemacılar João Dumans ve Affonso Uchoa’nın birlikte yazdıkları ve yönettikleri bir Brazilya filmi. Her iki yönetmenin de ilk uzun metrajlı ve konulu filmleri olan çalışma bağımsız sinemanın son yıllardaki önemli eserlerinden biri. “Sıradan” bir adamın bu “sıradan” hikâyesi işçi sınıfından bir bireyi getiriyor karşımıza ve sesini hiç yükseltmeden, dokunaklı bir şekilde anlatıyor derdini. Ticarî sinemanın bırakın bir hikâyenin başrolünü vermesini, bir yan karakter yapmaya bile lâyık görmeyeceği kadar “normal” bir adamın bu yüreğe dokunan varlığı herkesin anlatmaya değer bir hikâyesi olduğunu bir kez daha kanıtlıyor bize ve sinemanın gerçek insanları karşımıza getirdiğinde ne kadar anlamlı ve değerli olduğunu da söylüyor. Alçak gönüllü, yalın ve belgesele yakın dili ile gözden kaçırılmaması gereken bir çalışma bu.

Amerikalı şarkıcı Jackson C. Frank’ın hüzün barındıran 1965 tarihli folk şarkısı “Blues Run The Game” eşliğindeki bir sahne ile başlıyor film. 18 yaşında bir genç olan Andre’yi bisikletinin üzerinde görüyoruz bu sahnede; genç adam ebeveynlerinin pek yanlarında olmaması nedeni ile küçük erkek kardeşi ile birlikte yalnız yaşamakta ve bir hemşire olan teyzesi arada ziyaret ederek onlarla ilgilenmektedir. Andre’nin evi bir alüminyum fabrikasına bakmaktadır ve hikâyesine tanık olacağımız Cristiano da burada çalışmaktadır. Başlarda yer alan bir sahnede Andre odasının penceresini açar ve parmağı ile pencerinin dış pervazındaki toza dokunur. Bu “sıradan” sahne filmin dilinin ve derdinin de çok iyi bir özeti. Çıkardığı toz ile pencereyi kirleten o fabrika ve onun sembolü olduğu dünyanın insanları nasıl kirlettiğini ve ezdiğini anlatan bir film bu ve işçi sınıfının içinde yaşadığımız ekonomik ve toplumsal düzen tarafından nasıl hiçleştirildiğini ve kullanılıp bir kenara atıldığını anlatıyor seyirciye. João Dumans ve Affonso Uchoa’nın ortak senaryosu ve yönetmenlikleri o kadar sakin, dürüst ve gerçekçi bir dil ile sergiliyor ki olan biteni, kendinizi bir belgesel izliyor gibi hissedebilirsiniz. Ya amatör ya da çok az oyunculuk tecrübesi olan oyuncuların doğallığı da bu havayı etkileyici bir biçimde destekliyor.

“Cinayetlerin ve ölümün olduğu ama mucizelerin dinin iddiasının aksine var olmadığı bu dünyada şeytana inanmak Tanrı’ya inanmaktan çok daha kolay” diyor bir sahnede Andre’nin hasta kardeşi. Senaryo işte bu iyi olmayan dünyada bir adamın hikâyesini tarafsız ve gözlemci bir dil ile anlatırken, işçi sınıfı üzerine de epey şey söylüyor aslında. Günlüğüne “Ben de herkes gibi biriyim. Sadece hayatım biraz değişik. Anlatacak bir şey seçmek zor. Çünkü sonuçta sahip olduklarımız sadece hatırladıklarımızdır” diye yazan adamın hikâyesi grev, ödenmeyen ücretler, sendika, dayanışma ve mücadele gibi ifadelerin sıklıkla geçtiği bir senaryo tarafından anlatılıyor ama film herhangi bir anında doğrudan politik olmamayı tercih ediyor ve bu tercihi de daha gerçekçi kılıyor filmi. Brezilya’nın eski başkanı Lula’nın adının geçtiği bölümde bile film bir emek mücadelesini değil, bu mücadeleyi verecek koşulları pek olmayan, bu mücadelenin pek de bilincinde olmayan ve tek amaçları hayatta kalmak olan emekçileri anlatıyor bize. Belki finaldeki son sözler tersi bir yöne işaret ediyor gibi görünüyor ama o sözleri de bir umuttan çok, bir zorunluluk olarak yaşamaya devam etmenin işareti olarak görmek gerekiyor sanırım. Cristiano’nun geçmişi belki milyonlarca yoksul insanın geçmişi gibi: Örneğin ölümünden sonra ardından bir şeyler yazılmaya kalkılsa, kimsenin ilgisini çekecek bir şey bulunamaz belki ve geçirdiği kazadan sonra yakınlarına ulaşmak için gerekli hiçbir kayıda ulaşılamaması da doğruluyor bunu; çünkü milyonlarca yoksul ve işçi gibi o da sadece emeğini (ve hayatını) vererek bir düzenin, kendisi aleyhine işleyen bir düzenin sürmesini sağlamaya yaramaktadır sadece ve bu emeğini değerli kılmak için hiçbir şansı da yoktur. Onun günlüğüne yazdıkları ile özetlenebilecek bir hayat bu: “Hayatın ritmini öğrendim: Çok fazla ekiyoruz ama çok az biçiyoruz”.

Yönetmenler pek çok farklı işe girip çıkan, bir kadına tutkulu bir aşkla bağlanan, trajik bir kazaya neden olan ve sonunda kendi de trajik bir son ile karşılaşan adamın hikâyesini anlatırken müzikten de ilginç bir biçimde ve bolca yararlanmışlar. Şarkılar ve Francisco César imzalı orijinal müzik sık sık hikâyeye eşlik ederken, karakterlerin kendilerinin seslendirdiği şarkılar da yer alıyor filmde ve bu anların çoğu işçilerin kendi aralarındaki eğlencelerini gösteriyor bize. Şarkılar aşk üzerine olduğu kadar ve hatta ondan da çok hayat ve barındırdığı hüzün üzerine. Birinde baş karakterimizin gitarı ile bir rap şarkısını seslendirdiği gibi, João Dumans ve Affonso Uchoa ikilisi sanki gerçek bir ana kameralarını saygı ve sessizlik ile yaklaştırmış ve olan biteni olduğu gibi göstermekle yetinmişler. İki karakterin hangisini taşımanın daha zor veya daha kolay olduğunu tartışırlarken çimentodan kiremite keresteden tuza pek çok yükü karşılaştırdıkları sahnenin gerçekçi mizahı da benzer bir havaya sahip. Genellikle görsel bir oyun peşine düşmeyen yönetmenlerin sonlardaki fabrika sahnesinde yakaladıkları gerçekçi çarpıcılık bu sadelikle hoş bir zıtlık yakalıyor ve belki tam da bu yüzden hayli etkileyici karelere tanık olmamızı sağlıyor.

Başta ve sonda karşımıza çıkan genç Andre karakteri olmadan da asıl hikâye anlatılabilirmiş gibi görünüyor açıkçası ama iki farklı işleve sahip bu karakter: Burada düzenin sembolü olarak görebileceğimiz fabrikanın kurbanlarından biri olmaya adaydır o da (fabrikadan gelen kimyasal tozların ruhu ve bedeni kirletmesini hatırlayalım) ve bu bağlamda düzenin sürekliliğinin de göstergesidir. Genç adam farkında olmadığı Cristiano’nun günlüğünde mutsuzluğu ile yerini almıştır ve bu da bir yandan Cristiano’nun görünmezliğini diğer yandan da birbirimizi “görme”ye olan ihtiyacımızı hatırlatıyor bize. Hedefi olmayan bir yol hikâyesi olarak da tanımlayabileceğimiz film, dünyadaki acı ve sefalet üzerinden tanrının varlığı hakkındaki kuşkularını dile getiren iki farklı karakterinin örnekleri olduğu gibi bir yılgınlık içerse de sessizliğini güçlü bir hikâyeye dönüştürebilen çalışmalardan biri.

(“Araby” – “Arap”)

Amator – Krzysztof Kieslowski (1979)

“Ama ben yanlış bir şey yapmadım ki! Her şeyi olduğu gibi gösterdim, özellikle böyle yaptım”

Yeni doğan çocuğunu filme çekmek için aldığı amatör kamerası ile kendisini birden kasabanın resmî sinemacısı olarak bulan bir adamın bir “sanatçı” olarak yaşadığı sıkıntıların hikâyesi.

Krzysztof Kieslowski’nin yönettiği ve senaryosuna filmin başrolündeki Jerzy Stuhr’un da katıldığı bir Polonya yapımı. Sinemacılık kariyeri belgesellerle başlayan Kieslowski’nin bu ikinci uzun metrajlı ve konulu sinema filmi yönetmenin belgeselciliğinden de izler taşıyan ve daha da önemli olarak belgeselin sınırlarını, anlamını ve gerçekliğini sorgulayan (ve sorgulatan) bir çalışma. Stuhr’un çarpıcı bir performansla baş karakterinin tüm duygularını ve yaşadıklarını seyirciye geçirmeyi başardığı film sanatçı olmanın bedeli üzerine hafif bir el alıştırması niteliğinde. Bu hafif görünümüne karşılık -ve bir Kieslowski filmi olmasının doğal sonucu olarak- oldukça da etkileyici bir çalışma bu ve Polonya’da özgür sinema yapmanın zorlukları üzerine de düşünmesini sağlıyor seyircinin. Yönetmenin kendisi, sinema ve özel olarak da belgesel türü ile hesaplaşması bir bakıma bu film ve tüm Kieslowski filmleri gibi görülmeyi kesinlikle hak ediyor.

Kieslowski bir röportajında belgeselden uzaklaşmasının nedenleri arasında otoriter bir rejimde gerçekleri anlatmanın mümkün olduğu konusunda kuşkularının olmasını ve bunu doğrulayacak bir şekilde televizyon için çektiği bir belgeselin sansür tarafından ciddi olarak kesilmesini göstermiş. 1979 tarihli bu filminde bir amatör belgeselcinin yaşadıklarını anlatarak bir anlamda kendi başından geçenlere de bir göndermede bulunmuş yönetmen. Oldukça naif bir adam Filip ve bu naifliği hem bir birey olarak karakterinde (iş ve özel hayatında) hem de “yönetmenlik” kariyerinde gösteriyor kendisini. Filip’in, ilk çocuğunu doğumundan itibaren görüntüleyerek bir anı filmi oluşturmak düşüncesi ile aldığı amatör kamerası (8 mm.lik bir Sovyet Quartz 2 kamera bu) kasabadaki tek kameranın sahibi olmasına ve sonucunda da bir satın almacı olarak çalıştığı devlet kurumunun resmî sinemacısı olmasına neden oluyor. İsteksizce başladığı yönetmenlik kariyeri ise ona özel hayatındakiler de dahil olmak üzere önemli bedeller ödetecektir ve bu süreç yaşadığı toplumdaki özgürlük alanının kısıtlarını keşfetmesini sağlayacaktır.

Çalıştığı şirketin bir bakanın da katılacağı 25. yılını kutlama törenlerini filme çekmekle işe başlar Filip ama bu ilk denemesi kendisi açısından sinemacılıkla ilgili kavramlara yakınlık sağlarken, sansür ve otoritelerin beklentileri ile de bir sanatçı olarak ilk kez karşı karşıya gelmesine neden olur. En yakın arkadaşının her şeye (eş, bebek ve ev) sahip olduğu için kıskandığını söylemesi üzerine “Bir şeyi gerçekten istersen ona sahip olursun” cevabını veren adamı karısı da “Çünkü sen iyi bir adamsın ve adalet diye bir şey var” sözleri ile yanıtlıyor. Kadının gördüğü bir kâbus ile açılan filmde adam bu kâbusun ima ettiği üzere bir yandan sinema kariyerinde ilerlerken, diğer yandan da ciddi sorunlar yaşamaya başlıyor. İki farklı alandadır bu sorunlar: Kamerasına ve film çekmeye karşı duyduğu aşırı heyecan eşi ile arasının bozulmasına neden olurken, çektiği filmler de çeşitli nedenlerle sakıncalı bulunmaya başlanıyor. Patronu çektiği ilk filmin (sessizdir bu film) üzerine görüntülerin anlam ve önemi üzerine konuşmalar ve müzik eklemesini, herhalde partinin pek tutmadığı gözlüklü bir adamın daha az gösterilmesini ve hatta filmden çıkarılmasını, kutlamaya katılan sanatçılara para ödenmesini gösteren görüntülerin kesilmesini ve asıl konu ile ilgisi olmayan güvercinlerin görüntüsünün atılmasını ister. Filip güvercinleri çekerken ilk kez gerçeğe müdahale etmiş ve onları pencere kenarına çekmek için ekmek kırıntılarını kullanmıştır. Bu sahne belgesellerin gerçekliği ile ilgili ilk ve hoş bir gönderme olarak da yer alıyor filmde, bir sansüre neden olmasının yanı sıra.

Karısının, girdiği bir amatör film yarışmasını kazanmamasını söylemesi ve bir iş arkadaşının “otuz yaşından sonra Tanrı’ya inanmaya başlayan ve sonunda rahip olan kardeş”inin akıbetini örnek göstererek dikkatli olmasını istemesi gibi uyarılarla karşılaşan ve yetimhanede büyüyen, heyecanlanınca hıçkırık tutan amatör sinemacı Filip’in gerçeği göstermek tutkusunu hafif ve dürüst bir dil ile anlatıyor Kieslowski. Baş karakterinin naif kişiliğine ve onun belgeselciliğine uygun bir dil bu; görüntüleri ile özel bir görsel çarpıcılığın peşinde koşmuyor yönetmen ve örneğin sonraki filmlerinin görsel etkileyiciliğinden uzak duruyor. Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, belgesel ile kurgunun arasında bir yerlerde duruyor Kieslowski ve sinemanın kendi gücünü ima eden içerik ile yetiniyor. 25 yıldır aynı iş yerinde çalışan bir adamın kendi hayatını anlatan belgesel karşısında kapıldığı duygusallık veya bir komşunun ölmeden önce çekilmiş son görüntüleri (pencereden gülerek bakan kadının netliği tam olmayan o görüntü!) gibi unsurların yanında yeni yönetmenin kameranın görüş alanını taklit eden el hareketleri (terk eden kadının arkasından bu hareketi yaptığı sahne hem eğlenceli hem de karakterin kapıldığı ruh haline çok uygun) ve filmde kendisini oynayan ünlü Polonyalı sinemacı Krzysztof Zanussi’nin varlığı ve konuşmaları sinemanın gücü ve etki alanını hatırlatıyor seyirciye.

Krzysztof Knittel’in duygusal müziğinin eşlik ettiği hikâyenin finalinde Filip’in kamerayı kendisine çevirerek son bir yılda yaşadıklarını anlatmaya başlaması ve yaptığı seçimin hikâyesini belgelemeye başlaması sanatçının kendisini görüntülenenin yerine koyması ile sorgulayıcı ruhuna uygun bir kapanış yapılıyor. Bir zamanlar hayatında sadece huzur ve sakinlik isteyen bir adamın eline aldığı kamera ile hayatta kendisi için daha değerli şeylerin olduğunu düşünmeye başlaması özel hayatını sıkıntıya sokarken bir sanatçı olarak eylemlerinin sonuçları ile de yüzleşmesi gerekiyor. Kieslowski’nin bir anlamda kendisini de anlattığı filmde sevdiği ve takdir ettiği sinemacıları (Károly Makk, Ken Loach, Zanussi) görüntüye getirmesi de destekliyor bu durumu. Sinema tutkusunun tüm yaşattığı sorunlara rağmen, filmin bu sanata duyulan bir sevginin de sonucu olduğunu belirtmekte yarar var. Özetle, Kieslowski’nin popüler yapıtlarının genellikle gölgesinde kalan bu film onun sorgulayan ve sorgulatan çalışmalarından biri ve görülmesi gerekli önemli bir sinema eseri.

(“Camera Buff” – “Amatör”)