Don’t Breathe – Fede Alvarez (2016)

“Tanrı’nın var olmadığı gerçeğini kabul eden bir insanın yapamayacağı bir şey yoktur”

Görme engelli bir adamın evini soymaya karar veren üç kişinin hikâyesi.

Senaryosunu Fede Alvarez ve Rodo Sayagues’in birlikte yazdıkları ve Alvarez’in yönettiği bir ABD ve Macaristan ortak yapımı. İlk uzun metrajlı filmi olarak, bir korku klasiği olan Sam Raimi’nin 1981 tarihli “The Evil Dead – Şeytanın Ölüsü”nü Raimi’nin yapımcılığında “Evil Dead – Kötü Ruh”adı ile yeniden çeken Uruguaylı yönetmen Alvarez bu ikinci filminde de korkudan çok gerilimi ağır basan ama yine benzer türde bir hikâyeyi tercih etmiş. Önemli bir kısmı bir evin içinde geçen ve beş ana karakteri olan hikâyede ilk filmindeki kadar olmasa da hayli sert sahneler yer alıyor yine. Kimi sürprizleri ile, seyircinin yanında olacağı iyi karakterleri yok eden hikâyenin içeriği ve seyircisini ürkütme, hatta rahatsız etme becerisi dikkat çekiyor. Bir ara “Ava giden avlanır” sözünü doğrulayan bir içeriğe bürünse de süprizleri ile bunu da terk eden film sert gerilimlerden hoşlananların seveceği ama zaman zaman da ucuz bir aksiyona dönüşen bir çalışma.

Dış çekimleri ABD’de Detroit’te, iç çekimleri ise Macaristan’da gerçekleştirilen filmin başında bir adamı bir kadını saçından tutarak ıssız bir caddede sürüklerken görüyoruz. Sonraki sahne bu ilkinin bir final olduğunu ima ediyor bize ama filmin sürprizlerinden sadece biri bu. İki erkek ve bir kadından oluşan hırsızlar çetesi yeni bir iş planlamaktadır ve daha önce özenle sakındıkları bir şeyin, nakit paranın peşindedirler bu kez. Parayı evinde saklayan ise bir gazidir ve para da kızına arabası ile çarparak ölümüne neden olan birisinden aldığı “kan bedeli”dir. Çetedeki erkeklerden biri ile kadın sevgilidir, diğer erkek de kadına hayrandır ve karşılıksız aşkın sahibi olan genç adam hırsızlıkları için gerekli olan anahtarları babasının çalıştığı güvenlik şirketi üzerinden kolayca elde etmektedir. Bu üç karakterden kadın olanın diğerlerine nazaran bir hikâyesi var sayılabilir, ama erkeklerden biri ile ilgili hiçbir bilgi vermeyen ve onu bir tip olmanın ötesine taşımak için çaba göstermeyen film diğer erkek için de çok sınırlı bilgi sağlıyor bize. Bu konuda o kadar kaygısız ki film, kadının bir sahnede travmatik geçmişini anlatması oldukça yapay duruyor ve yönetmenin “farklı” bir film çekme iddiasına rağmen hayli klişe bir sahneye kaynaklık ediyor bu anlatım. Kısacası senaryo bize “karakterleri boş verin, gerilime odaklanın sadece” diyor ve bu çağrıya uyanlar için de sıkılmayacakları, bir buçuk saatlik bir gerilim sunuyor.

Karakterlerini iyi veya kötü olarak sınıflamaması doğru bir tercihi olmuş filmin; seyirci için özdeşleşme ve rahatlama kolaylığını ortadan kaldıran bu seçim gerilimin iki taraflı olarak sürekli canlı kalmasını sağlıyor kesinlikle. “Bir âmâyı soymak berbat bir şey değil mi?” sorusu ile ona cevap olarak gelen “Sadece âmâ olması onu bir aziz yapmaz” karşılığı kötülere karşı bir diğer kötünün mücadelesini seyredeceğimizi ima ediyor bize ama taraflardan birinin tüm motivasyonu para, diğerinin ise ciddi travmaları var (belki de diğerlerinin de var “gerekçe”leri ama senayo kadınınkine bile yüzeysel değinirken, iki erkeği tanı(t)maya hiç uğraşmadığından bu olasılığı ciddiye almak pek mümkün değil): Âmâ adam Irak’ta savaşmış, bu savaşta gözlerini kaybetmiş ve ardından tek çocuğunu da bir sürücü arabası ile çarparak öldürmüştür; ayrıca koca ve berbat durumdaki bir evde tek başına yaşamaktadır ve mahallesi de terk edilmiş evlerle doludur. Filmin adamın bu durumunu onu saf bir kurban olarak göstermek için kullanmaması, aksine asker geçmişi ve kaslı vücudu ile adeta bir “âmâ Rambo” olarak göstererek kurbanın kimliği ile sürekli oynaması filmin en eğlenceli taraflarından biri. Adamın parayı neden evde sakladığı, elindeki onca para ile tutsaklarından almayı umduğu “şey”i kolayca elde etmek varken neden bu yola saptığı veya yabancı bir ayakkabının kokusunu uzaktan alırken yanından geçtiği bir insanı fark edememesi başta olmak üzere hikâyenin pek de önemsiz olmayan problemli tarafları bolca var ama eğlenceli unsurları bu tür problemleri -özellikle de gerilim meraklıları için kolayca- görünmez kılıyor çoğunlukla.

Kimi âni aksiyonları ve eylemleri ile sadece karakterlerini değil, bizi de ürkütmeyi beceren film “mutlak karanlık”ta geçen kovalamaca sahnesi veya yavaş yavaş çatlayan cam gibi görsel oyunları ile hedeflediği gerilim düzeyini yakalıyor kesinlikle. Büyük bir kısmı tek bir mekânda (evin içi) ve gerçek zamanlı olarak yaşanan hikâye evin kovalamacalara ve saklanmalara elverişli yapısından da yararlanıyor epeyce. Karakterlerin tümünün ölüme karşı oldukça dayanıklı çıkarak gerçekçiliğe biraz zarar verdiği filmde 3 hırsızın hangi sıra ile başlarına bir şey geleceğinin tipik bir korku/gerilim filmi klişesine uygun olarak (ne kadar çok anlatılırsa bir karakter, o kadar geç ölür) belirlenmiş olması, âmâ adamı oynayan Stephen Lang ve kadın hırsızı canlandıran Jane Levy rollerinin hakkını verirken, genç hırsızı oynayan Dylan Minnette’in tüm hikâye boyunca yönetmenin “şaşkın ve korkmuş bak” talimatını yerine getirir gibi donuk bir oyunculuk sunması ve zaman zaman iğrençliğe varan sertlikten sakınmaması gibi problemleri de var filmin. Lewis Teague’nin 1983 tarihli “Cujo”suna bir gönderme olan ve etkileyiciliği yüksek sahne gibi anları ile dikkat çeken filmin Tanrı ile ilgili olaraksa biraz belirsiz bırakmış gibi görünse de son tahlilde muhafazakâr bakışın öne çıktığı bir yaklaşımı var. Yaşananların tüm taraflarının kötücüllüklerini bir “tanrısızlığa” bağlayabiliriz bu hikâyeye göre örneğin. Ayrıca filmde karakterlerden birinin “Tanrı mı? Tanrı falan yok. Hepsi bir şaka. Kötü bir şaka. Hangi Tanrı buna izin verir, söyle!” sözleri her ne kadar bir inançsızlığın göstergesi gibi olsa da aynı zamanda dindarların cevaplamayı en çok sevdikleri sorulardan birini içermesi ile tam aksini öne sürüyor aslında.

Finali ile bir devam filmine göz kırpan çalışma, setlerinin hikâyeyi güçlü bir biçimde destekleyerek gerilimin hem aracı hem de kaynaklarından biri olması, Roque Baños’un hikâye ile çok iyi bütünleşen müzikleri ve Pedro Luque’nin çarpıcı kamera kullanımı gibi başarıları ile ilgiyi hak eden ve kriterlerinizi sadece heyecan ve gerilim olarak koyarsanız, bu kriterleri kesinlikle tutturan bir sinema eseri.

(“Nefesini Tut”)

Koi to Sayonara to Hawai – Shingo Matsumura (2017)

“Garip tarafı da bu: Ayrıldıktan sonra daha iyi geçinmeye başladık. Birbirimizin en iyi arkadaşı gibiyiz. Her şey çok daha kolay ve rahat şimdi”

Ayrıldıkları halde birlikte yaşamaya devam eden bir çiftin ilişkilerinin hikâyesi.

Shingo Matsumura’nın yazdığı ve yönettiği bir Japon yapımı. Mizanseni ile Amerikan bağımsız filmlerini hatırlatan ve romantik komedi olarak sınıflandırılabilecek bu çalışma 3 yıldır birlikte yaşayan ama 6 ay önce ilişkilerini bitirme kararı almış bir çifti anlatıyor bize zarif, sade ve eğlenceli bir şekilde. Bir ilişkiyi bitir(ebil)meyi en zor kılacak bir yolu seçen çiftin ve özellikle de kadının buna ne kadar hazır ve/veya istekli olduğunu ele alıyor film. İki genç oyuncusunun doğal ve ekonomik performansları ile gerçekçiliği artan hikâye görülmeyi hak eden o “küçük” filmlerden biri.

2 farklı yer yatağında, küçük bir odada yatan çifti gösteren bir sahne ile açılıyor film. Çalan alarmın sesi onları sabah yürüyüşleri için uyarmaktadır. Kadının yatağının yan tarafında ona bir parça mahremiyet sağlayan bir ayaklı elbise askısı olsa da, çiftin gerçek hikâyesini bir süre sonra kadının arkadaşlarına yaptığı bir itiraf ile anlıyoruz: Çift 6 ay önce ayrılmıştır ama kadın kendi evine çıkabilecek para biriktirene kadar aynı evi paylaşmaya devam etmektedirler. Kadın üniversiteyi bitirdikten sonra çalışmaya başlamıştır, erkek ise eski Japon edebiyatı üzerine master yapmaktadır. Açılıştaki yürüyüş sahnesi çiftin diyalogları, Shingo Matsumura’nın mizansen tercihleri ve müziği ile bağımsız Amerikan filmlerinin havasını taşıyor perdeye. Hikâye abartılara kaçmayan, hayatın içindeki kadar bir mizahı ihmal etmeyen ve yaşayan karakterlerle örülmüş havası ile bu bağımsız ve samimi havasını tüm film süresince koruyor.

Bir çifti anlatsa da, hikâyenin ana karakteri kadın. Evden ayrılmasını sağlayacak tüm fırsatları ve teklifleri bir şekilde geçersiz kılan kadının kesin bir ayrılığa ne kadar hazır olduğu ve bunu ne kadar istediği hikâyenin asıl odak noktası gibi görünüyor. Erkek ise daha çok işleri oluruna ve kadının alacağı aksiyona bırakmış gibi görünse de etkileyici, esprili ve hüzünlü finalde kararı alan da o oluyor bir bakıma. Kadının zayıflama diyeti yapma kararlarına sürekli aykırı davranmasını veya spordan sonra ödül olarak tatlı yemesini ya da dişini henüz fırçalamış olmasının bir puding yemesine engel olmamasını iradesizlik ve kararsızlık örnekleri olarak görmek mümkün ama Matsumura bu tür mesajlar vermekten uzak duruyor genellikle ve bunun yerine sadece göstermeyi tercih ediyor her zaman. Filmin samimi havasına da uygun bir tercih bu ve özellikle güldürme gayreti olmadan eğlendirmeyi başardığı anlar tam da bu nedenle çok başarılı sahneleri getiriyor karşımıza. Gidilmesi planlanan bir düğün için öğrenilmeye çalışılan Hawaii dansının provaları sırasında kadının iki arkadaşına yaptığı itiraf örneğin, hayli sıkı bir sahne. Her zaman karşısındakine derdini iyi anlatamasa da kadının (ve diğer bazı karakterlerin) metaforlara başvurması da (birdenbire ayrılmanın frene çok ani ve sürekli basmaya benzetilmesi gibi) benzer şekilde filmin havasına epey eğlence katan unsurlardan biri oluyor. Filmin mizahının başarısının sırrı samimi olması ve özellikle güldürmeye çalışmaması olmuş asıl olarak.

Temel olarak bir ayrılık, ya da daha doğru bir ifade ile söylersek ayrılış hikâyesi bu ama Shingo Matsumura karakterlerini asla büyük ve iddialı sözlerle boğmuyor ve dramatik anların peşinde koşmuyor. Oysa hikâye böyle bir potansiyele sahip ve başta finaldeki “yürüme yarışı”nın konu olduğu iddia ve bu iddianın sonucu olmak üzere seyirciye gözyaşı sunabilecek pek çok fırsatı oluyor hikâyenin ama film özenle sakınıyor bundan ve onun yerine iki genç karakterinin “basit” hikâyelerini yalın ve gerçekçi bir şekilde anlatmayı tercih ediyor. Sadece bu iki karakterle de yetinmiyor senaryo ve kadının hikâye boyunca iletişim kurduğu hemen tüm karakterlerin kendilerini ve hikâyelerini de elle tutulur kılmayı başarıyor. İki baş oyuncusundan da çok sağlam destekler alıyor yönetmen bu konuda: Genç kadını canlandıran Aya Ayano ve genç adamı oynayan Kentarô Tamura karakterlerini sade oyunculuklarla gerçek kılarken, Ayano karakterinin hem güçlü hem kırılgan yönünü ustalıkla sergiliyor bize.

Filmi fazla alçak gönüllü bulanlar olacaktır ama bu alçak gönüllü tavrı onu sahici kılan yanı oluyor aslında. Örneğin son bir yemek için gidilen ve bir anısı olan restoranın artık kapanmış olduğunu fark ettikleri sahnede iki karakterin tepkisi fazlası ile sade ve hatta tepkisizlik olarak görülebilir ve bir Amerikan romantik komedisinde bu sahne bir sembolizm aracı olacakken, burada bu fırsatın kaçırıldığı düşünülebilir. Sadeliğin arada filme bir parça yavaşlık kattığı bir gerçek ama bu problem -eğer bir problemse bu- filmin sahiciliği içinde yitip gidiyor açıkçası. Kaldı ki gerek buradaki sembolizm gerekse başlı başına bir “mutluluk diyarı”, bir “cennet” olan Hawaii’nin filme adını verecek kadar hikâyenin göbeğinde yer alması bir parça derine bakmayı sevenler için yeterince güçlü imalar olarak kullanılıyorlar filmde. İki ince ve iyi insanın incelikle anlatılan bu hikâyesi Raita Yabushita’nın yumuşak görüntü çalışması ile de değerlenen başarılı bir çalışma kesinlikle. Yönetmenin kendi tecrübelerinden yola çıkarak oluşturduğunu söylediği ama kendi varlığını -bir yönetmen olarak- hissettirmenin peşinde koşmadığı ve “Hirokazu Koreeda bir romantik komedi çekseydi böyle olurdu herhalde” dedirten filmi görmekte ve tadını çıkarmakta yarar var.

(“Love and Goodbye and Hawaii”)

The Professionals – Richard Brooks (1966)

“Devrim? Silahlar sustuğunda, ölüler gömüldüğünde ve politikacılar yönetime geçtiklerinde, tek bir sonuç olur: Kaybedilmiş bir dava”

Texaslı bir zenginin Meksikalı devrimcilerin kaçırdığını söylediği karısını kurtarmaları için tuttuğu dört adamın hikâyesi.

Frank O’Rourke’un “A Mule for the Marquesa” adlı romanından Richard Brooks’un uyarladığı ve yönettiği bir ABD yapımı. Yönetmen, Uyarlama Senaryo ve Görüntü Yönetmenliği dallarında Oscar’a aday gösterilen film zengin kadrosundan güç alan, western’in kalıplarının dışına çıkarak devrimi (ve devrimcileri) de odağına alan, klasik Amerikan sinemasından beklenecek sağlamlıkta bir film. Ne var ki bu sağlamlığını üzerinden geçen elli üç yıldan sonra yeterince koruyamadığını ve filmin bir parça eskimiş göründüğünü kabul etmek gerek. Yine de, eskiyen sinema diline rağmen yıldız oyuncuları, son bölümlerinde biraz boşa düşse de iyi işleyen temposu ve devrimi kavram olarak da işleyebilmesi ile kesinlikle ilgiyi hak eden bir klasik bu film.

Filmdeki devrimcilerden biri peşlerine düşen dört adamla konuşurken şu ifadeleri kullanıyor devrim, devrimciler, beklentiler ve hayal kırıklıkları için, diğerlerinin (dört adamdan ikisi farklı nedenlerle devrimilerin yanında yer almıştır bir süre) eski devrimci günlerine göndermede bulunarak: “Devrim büyük bir aşk ilişkisi gibidir. Başlangıçta kadın bir tanrıçadır. Bir kutsal amaç. Ama… her aşkın korkunç bir düşmanı vardır: Zaman. Onu olduğu gibi görmeye başlarız. Devrim bir tanrıça değil, bir fahişedir. Ne saftı ne bir azize ne de mükemmel. Kaçarız, başka bir âşık, başka bir amaç buluruz. Aşksız bir şehvet. Şefkat içermeyen bir tutku. Aşk olmadan, amaç olmadan biz bir… hiçiz. Kalırız çünkü inanırız. Terk ederiz çünkü hayal kırıklığına uğramışızdır. Geri döneriz çünkü kaybolmuşuzdur. Ölürüz çünkü kendimizi adamışızdır”. Hikâye de bedeli ne olursa olsun kendilerini devrime adayanlarla, devrim için her şeyi yapmaya hazır olanları (“Eğer o para sayesinde devrimi bir gün bile daha fazla sürdürebileceksek çalarım da, aldatırım da, fahişelik de yaparım. Ne gerekiyorsa yaparım!”) ve gerçek bir parçası ol(a)madıkları için devrimcileri bırakanları anlatıyor bir bakıma; ama sonuçta bir western bu ve işini profesyonel bir şekilde yapmaya çalışan dört adamın kötülerle (ya da kötü olduğunu düşündükleri ile) çatışmalarını anlatıyor. Doğal olarak da devrimci bir hikâye değil elbette seyrettiğimiz ama yine de ortalama bir Amerikan western’inden çok daha farklı bakıyor olan bitene. Lee Marvin ve Burt Lancaster’ın canlandırdığı karakterlerin eski eylemciliklerini hem devrime katılmaları hem de ayrılmaları açısından gerçekçi kılıyor film ve finali ile de takdiri hak ediyor.

Meksikalı devrimciler Emiliano Zapata ve Pancho Villa’nın Mexico City’e girdiği dönemde geçiyor hikâye; Texaslı zengin ve kibirli bir adam dört kişiyi tutar Meksikalı “haydut”ların kaçırdığı ve kendisi de Meksikalı olan karısını geri getirmeleri için. Hikâye kabaca iki bölümde anlatılıyor: 4 adamın kadına ulaşma ve onu kurtarma çabaları ile peşlerine düşen Meksikalılardan kurtulma mücadeleleri. Baştaki bir parça özensiz ve savruk görünen tanıtım bölümünde önce Lee Marvin (iyi bir silahşör ve lider), Robert Ryan (atlar konusunda uzman ve becerikli bir adam) ve Woody Strode’u (gruptaki tek siyah olan bu adam güçlü ve iyi bir okçu) tanıyoruz, ardından da Burt Lancaster’ı (kadınlara fazlası ile düşkün bir dinamitle patlatma uzmanı). Zengin Texaslı yüklü bir ücret ödeyecektir onlara işleri karşılığında. İş çok tehlikeli ama ücret çok iyidir ve bu dört adam da birer “profesyonel” olarak işi yapmaya kararlıdırlar. Adının da (kaynak romana göre çok daha uygun bir isim olmuş bu) vurguladığı gibi hikâye profesyonellik kavramı üzerinde geziniyor sık sık ve finalinin de bir örneği olduğu gibi bu kavramla duyguların ve etik olanın çatışmasını da anlatıyor bir bakıma. Bunu elbette bir Hollywood filminin sınırları içinde yapıyor ama yine de hikâyenin önemli yanlarından biri olarak filme değer katıyor.

Dört kişinin bir ekip olarak işleyişini iyi bir biçimde işleyen ve aralarından birini yakalayan Meksikalıları alt ettikleri bölümde bunun parlak bir örneğini veren film karakterlerinden birini bir hayli ihmal etmiş görünüyor. Robert Ryan’ın canlandırdığı Ehrengard karakteri birtakım zayıflıkları ile gündeme getirilse de bunlar hem silik kalıyor hem de karakterin kendisi hikâyede nerede ise hiçbir işlev taşımıyor. Buna karşılık diğer üç karakterin resimleri bir western hikâyesine yakışan bir şekilde çizilmiş ve işlevsellikleri dikkat çekiyor. Maurice Jarre’ın etkileyici müziğinin ve Conrad L. Hall’un özellikle çölde geçen sahnelerdeki etkileyici ve tozu ve sıcağı çok iyi yansıtan görüntülerinin renk kattığı film üç karakter (Meksikalı devrimci komutan, kaçırılan kadın ve Burt Lancaster’ın oynadığı Dolworth) arasında geçen eğlenceli ve heyecanlı bölüm ve dört adamın kadını kaçırmak için Meksikalıların karargâhlarını bastıkları sahne gibi etkileyici anları olan, aksiyona -derinliği ne olursa olsun- bir entelektüel boyut da katmayı deneyen ve bunu bir ölçüde de başaran bir çalışma olarak ilgiyi hak ediyor. Claudia Cardinale’nin kendisine biçilen “seksî Latin güzel” rolünün hakkını verdiği filmde Meksikalı komutanı oynayan Jack Palance sağlam ve klasik havalı performansı ile göz dolduruyor. Özetle, iyi anlatılmış ve sağlam bir western klasiği bu film.

(“Profesyoneller”)

Le Fils de Joseph – Eugène Green (2016)

“Hamile kaldığımda, onunla iki yıldır birlikteydim. Kürtaj yaptırmamı, yoksa beni terk edeceğini söyledi. Bense seni doğurmak istedim. Seni gereksiz acılardan kurtarmaya çalıştım. Bana minnettarlık borcun yok ama eşyalarımı karıştırmanı hak etmiyorum”

Kim olduğunu bilmediği ve annesinden de sadece “Senin baban yok” cevabını alabilen on beş yaşındaki bir genç adamın babasını arayışının hikâyesi.

Fransız yönetmen Eugène Green’in yazdığı ve yönettiği, Fransa ve Belçika ortak yapımı olarak çekilen bir film. Kutsal kitaplardaki, adağı nedeni ile oğlunu kurban etme hikâyesini günümüze taşıyan, daha doğrusu buradan yola çıkan ama çok güncel bir baba ve oğul ilişkisi ve aile olma çabasını anlatan film oldukça farklı ve çekici bir çalışma. Alçak gönüllü bir tonu olan filminde Green on beş yaşındaki Parisli bir gencin içinden hiç atamadığı baba arayışını ve nasıl sonuçlandığını farklı olmayı başararak, seyircinin ilgisini gittikçe artıran bir şekilde ayakta tutarak ve finalinin nasıl sonuçlanacağını tahmin edebilse bile seyircisini mutlu ederek anlatmayı başarıyor. Tecrübeli ve güçlü kadronun içinde, ilk kez bir sinema filminde rol alan Victor Ezenfis’in karakterinin “meleksi” naifliğine uygun performansı ile çok başarılı olduğu film içerdiği tüm dinsel ögelere ve göndermelere rağmen, oldukça seküler bir hikâye anlatan önemli bir çalışma.

Kuran’da İbrahim’in oğlu İsmail’i, İncil’de ise Abraham’ın oğlu Isaac’ı kurban etmesi, daha doğrusu Tanrı’ya verdiği sözü tutmak için kurban etmeye soyunması olarak yer alan hikâye filmimizin de odak noktasını oluşturuyor. Ne var ki Green’in senaryosu bu hikâyeyi hayli farklılaştırarak ve bazı unsurlarını da ters yüz ederek kullanıyor ama dinsel referanslarını da ihmal etmiyor. Örneğin çocuğun adı olan Vincent ilk Hristiyanlarda çok yaygın olarak kullanılan ve pek çok azizin benimsediği bir isim; annesi Meryem’in Fransızca karşılığı olan Marie’nin ve amcası ise İncil’e göre İsa’nın “resmî babası” olan Joseph’in adını taşıyor. Tanrı inancı ve Tanrı’nın sesi konuşmaları, kilisede geçen bir sahne, Caravaggio’nun “Sacrifice of Isaac” adlı tablosunun (İbrahim’in oğlunu kurban etmeye hazırlanırken meleğin görünmesini tasvir eden tablo) büyük boy bir reprodüksiyonunun oğlanın odasında asılı olması ve Georges de La Tour’un “Saint Joseph Charpentier” (çocuk İsa’yı babası Joseph ile birlikte gösterien tablo) ve Philippe de Champagne’in “Le Christ Mort” tablolarının (çarmıhtan indirilen ölü İsa’yı kefeni üzerinde yatırılmış olarak gösterir) uzun uzun görüntüde tutulmasının yanısıra hikâyenin bölümlerinin her biri kutsal kitaplarda anlatılan olayların isimlerini taşıması da (sırası ile, “İbrahim’in Kurban Edilmesi”, “Altın Buzağı”, “Isaac’ın Kurban Edilmesi”, “Marangoz” ve “Mısır’a Kaçış”) filmin dinsel boyutunun diğer öğelerinin örnekleri olarak gösterilebilir.

Peki tüm bu dinsel referanslarla ne anlatıyor Green? Joseph ile Vincent karakterlerinin bir sahnedeki konuşmalarına (“Tanrı’ya inanıyor musun? / “Kendi usulüme göre, evet”), “Mısır’a kaçış” bölümündeki eşekli bölüme ve tüm diğer referanslara rağmen film bir dinsel mesel anlatmak ya da propaganda yapmak peşinde değil. Yapımcıları arasında Belçikalı ünlü sinemacı kardeşler Jean-Pierre ve Luc Dardenne’in de bulunduğu filmde Green bir “ret ve kucak açma” hikâyesi anlatıyor bize ve bunu ince, duyarlı ve esprili bir şekilde yapıyor. Bir baba arayışında olan ve bu özlemini yoğun bir şekilde yaşayan delikanlının çevresindeki yaşıtlarından farklılığı, annesinin çok yorulmasına rağmen hemşire olarak çalışmak ve insanlara yardım edebilmekten duyduğu mutluluk ve Vincent’in sevgi dolu ve anlayışlı karakteri bu üç bireyi dinsel hikâyelerdeki iyi insanlara yaklaştırsa da, Green çok çağdaş bir hikâye anlatıyor aslında. Çocuklarının sayısı ve varlığını “detay” olarak gören ve detaylardan sıkıldığını söyleyen bir baba ve yayımcılık yapan bu adamın etrafındaki yapay dünya ve oradaki sahte ilişkilerin yerine üç karakterin sevgi dolu dünyasını koyan film, bir iyilik ve sevgi güzellemesi ve biyolojik babalığın (ve daha genel olarak biyolojik ailenin) değil; sevgi, saygı ve dayanışma üzerine kurulu bir ailenin asıl önemli olduğunu söylüyor bize. Belki modern sinema için çok yeni şeyler değil bunlar ama Green bu söylemini gerçekleştirirken zarif ve insancıl bir anlatım tutturuyor hep ve çok açık bir şekilde umut veriyor seyircisine. Bu açıdan filmi dürüst ve samimi bir “kendi iyi hisset” eseri kategorisine koyabiliriz rahatlıkla.

Karakterlerini duyguları dizginlenmiş tonlamalarla ve resmî bir havada konuşturuyor Green ve hikâyenin tüm şiirsellliği ve duygusallığına rağmen bu tercihin bir çelişkiye yol açmaması onun samimiyeti ve oyuncularının başarısının eseri. Dört ana karakteri canlandıran oyuncular (genç Victor Ezenfis ve üç tecrübeli oyuncu: Natacha Régnier, Fabrizio Rongione ve Mathieu Amalric) ve kısa rolünde çarpıcı bir performans sunan Maria de Medeiros karakterlerine hikâyenin gerektirdiği doğallığı rahatlıkla katarken, zaman zaman bir Yunan trajedisinin oyuncuları havasına da bürünüyorlar ve yaşadıklarının sadece kendilerine değil, herkese ait bir hikâye olduğunu hissettirmeyi başarıyorlar. Ezenfis’in sondaki gülümsemesinin seyirci için hoş bir ödül olduğu film Fransız sinemasının usta ismi Robert Bresson’un eserlerini hatırlatan havası, hikâyesini tüm farklılığına rağmen ciddiye almanızı sağlaması ve tüm referanslarını etkileyici bir doğrulukla kullanabilmesi ile önemli bir çalışma. Green yalınlığın içinden parlak bir sonuç çıkarmayı çok iyi başarıyor. Müziğin ve Raphaël O’Byrne’in yumuşak görüntü çalışmasının da önemli bir katkı sağladığı filmde “kilisedeki konser” gibi tuhaf bir çekiciliği olan sahneler ve Vincent ile delikanlı arasındaki sevginin elle tutulur hale gelecek kadar gerçek ve somut kılınması gibi başarılar var ve oyuncuların bir ruh halinden diğerine çok ufak dokunuşlarla ve neredeyse ifadelerinde ve bakışlarında hiçbir değişikliğe başvurmadan geçebilmeleri ile de önemli. Özetlemek gerekirse; zarif, komik ve hümanist bir film Eugène Green’in bu çalışması. Yönetmenin uzmanı olduğu ve eğitimlerini de verdiği barok tiyatronun ve hitabet sanatının izlerini taşıyan ve İkinci Dünya Savaşı’ndaki Fransız Direnişi’ne selam da gönderen bu filmi görmeli kesinlikle.

(“The Son of Joseph”)