Yalancı Yarim – Ertem Eğilmez (1973)

“Bana bak, Nuri; sende sarı saçlı, mavi gözlü, uzun boylu bir nişanlı bulunur mu?”

Zengin bir ailenin çapkın oğlu ile onun abisini kandırmak için nişanlısı rolünü oynamasını istediği ve zaten ona âşık olan yoksul bir kızın hikâyesi.

Sadık Şendil’in senaryosundan Ertem Eğilmez’in çektiği bir Yeşilçam filmi. Emel Sayın ve Tarık Akan’ın başrollerini paylaştığı film ikilinin birlikte oynadıkları ikinci çalışma (diğerleri Orhan Elmas’ın 1972 yapımı “Feryat” ve yine Ertem Eğilmez’in yönettiği 1974 yapımı “Mavi Boncuk”). Romantik komedi türündeki film Yeşilçam’ın benzer filmlerinden çok farklılaşmayan (ve zaten böyle bir derdi de olmayan) ve Emel Sayın’ın varlığının doğuracağı beklentiyi karşılayan şekilde bol müzikli bir çalışma. Buna karşılık ve kimi sahnelerde şarkı söylese de hikâye Sayın’ı bir şarkıcı kimliğinde kullanmayarak doğru bir tercih yapıyor ve Eğilmez’den bekleneceği gibi zengin oyuncu kadrosu ve mahalle kültürünü yücelten içeriği ile ilgi topluyor. Kimyaları tutan iki oyuncusu ile Yeşilçamseverleri mutlu edecek bir romantik komedi.

Filme adını veren “Yalancı Yarim”, “Senden Başka”, “Sakın Bir Söz Söyleme”, “Sevil de Sevme, Ağlama Ağlat”, “Elbet Bir Gün Buluşacağız” ve “Taç Olsan Başıma Takmayacağım (Tövbeler Tövbesi)” şarkılarını sıkça duyduğumuz film Emel Sayın’ın varlığı nedeni ile müzikli bir çalışma bekleneceği gibi. Sanatçı da güzel sesini ve şarkılarını hikâyenin emrine vermiş ve filme önemli bir katklı sağlamış. Sayın’ın katkısı bununla sınırlı değil ama; oyuncu bir aktris olarak da hiç aksamıyor ve hatta pek de rolünü sindirmişe benzemeyen (ya da benzer rolleri defalarca canlandırmış olmanın neden olduğu bir otomatik oyunculuk sergileyen) Tarık Akan’ın yanında hiç aksamıyor. Sanatçının bir şarkıcı rolünde kullanılmaması ve şarkı söylediği sahnelerin hikâyenin akışına uygun kurulmuş olması da destek veriyor Sayın’ın oyuncu profiline ve o da fırsatı iyi değerlendiriyor kesinlikle. İkiliye eşlik eden kadro da bir Arzu Film yapımı olmasının sonucu olarak hayli zengin: Münir Özkul, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Halit Akçatepe, Kemal Sunal, Hulusi Kentmen, kısa bir sinema kariyeri olan Suzan Ustan, Mürüvvet Sim ve Nubar Terziyan’ın da aralarında yer aldığı oyuncular adeta bir düşler takımı oluşturuyor ve filmin eğlencesine -ve bugün seyrettiğimizde oluşan- nostaljisine önemli bir katkı sağlıyorlar. Bu zengin kadronun tümüne olmasa bile en azından bir kısmına (örneğin Sunal’ın ve Alasya’nın karakterleri) özel bir özen gösterilip, karakterlerin özgün ve elle tutulur kılınması da filmin lehine olmuş. Dönemin alışkanlıkları gereği sessiz çekilen filmde Alasya gibi tiyatro kökenli bir oyuncuya Pekcan Koşar’ın dublaj yapması ise açıkçası tuhaf bir seçim.

1970’li yıllarda kimi sağcı yazarlar Yeşilçam’ı “servet düşmanlığı” yapmakla eleştirirlerdi ve bu suçlamanın temel gerekçeleri de -herhalde- hep bir dayanışma içinde olan yoksulların hemen hep iyi, zenginlerin ise hemen hep kötü karakterler olmak çizilmesiydi. Burada bu derece sert bir ayrım yok ama yine de hikâyenin başından sonuna kadar yoksullar hep iyi olarak çizilirken, Hulusi Kentmen’in karakterinin dışındaki zenginler ancak sonradan olumlu insanlara dönüşüyorlar. Bu dönüşümü sağlayan ise yoksulların “iç güzelliği”, tüm maddî imkânsızlıklarına rağmen dayanışma ruhu ile zorlukların üstesinden gelmeleri ve onurlarını korumaları; bu açıdan bakıldığında da burada olduğu gibi diğer örneklerde de Yeşilçam’ın bir servet düşmanlığı yapmak şöyle dursun, servet farkını normal kılan ve bu farkın zararlarının asgarîye inmesi için zenginleri iyi ve yardımsever olmaya çağıran bir tutum içinde olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Hikâye boyunca mahalleli dayanışması o kadar yoğun bir biçimde öne çıkarılıyor ki bu açıdan filmi Yeşilçam’ın bu alandaki en çarpıcı örneklerinden biri olarak gösterebiliriz rahatlıkla. Hızını alamayan film hayli uzun tuttuğu piknik sahnesinde mahallelileri eğlenirken göstermekle o kadar meşgul oluyor ki erkeğin kadına burada âşık olması gibi önemli bir unsuru görünmez kılıyor ne yazık ki.

Şarkıcı Alaaddin Şensoy’un da bir kadınlar matinesi sahnesinde misafir oyuncu olarak yer aldığı filmde Şendil’in senaryosundaki sözlü espriler yeterince güçlü ve komik görünmezken hikâye mizahını asıl olarak durum komedisininin başarısından ve oyuncularının performansından alıyor. Bir yanlış anlamanın (veya durumu açıklamak için uydurulan bir açıklamanın) yol açtığı komik durumlar zincirini de genellikle (sahte mektup numarası gibi anlamsız kalan bölümler hariç) doğal bir biçimde kurmayı beceren filmin finalinin de başarı ile oluşturulduğunu vurgulamak gerek. “Elden ele atılarak taşınan karpuz” sahnesi hikâyenin mesajına ve içeriğine çok uygun düşerken, iki baş karakterin denizin içinde buluşması da Yeşilçam standartlarının üzerinde olması ile dikkat çekiyor. Şarkıların enstrümantal versiyonlarının veya -kısa süreli de olsalar- filme özel şarkı kayıtlarının hazırlanmasını da filmin olumlu yanları arasına ekleyelim. Haberdar olunmayan bir nişanlıya hediye alınmış olması gibi senaryo problemleri olsa da eğlenceli Yeşilçam komedilerinden biri bu ve görülmeyi hak ediyor.

American Gangster – Ridley Scott (2007)

“Bu dünyada insan ancak iki şeyden biri olabilir: Ya önemli biridir ya da esamesi bile okunmayan biri”

Uyuşturucu baronu Harlemli bir gangster ve kimliğini bilmeden onun peşine düşen bir polisin hikâyesi.

Marc Jacobson’ın New York dergisinde yayımlanan ve uyuşturucu baronu Frank Lucas’ın (Mayıs 2019’da hayatını kaybetti) yükselişi ve çöküşünü anlatan makalesinden yola çıkan senaryosunu Steven Zaillian’ın yazdığı ve Ridley Scott’ın yönettiği bir ABD ve Birleşik Krallık ortak yapımı. Gerçek iki karakterin gerçek hikâyelerinden yola çıkan film bu gerçekliği -doğal bir şekilde!- Hollywood usulü büken, teknik ustalığı yerinde, kendisini ilgi ile seyretttiren ama öte yandan ne yeterince derinleşebilen ne de yeni bir şeyler söyleyebilen bir çalışma. Başrollerde yer alan Denzel Washington ve Russell Crowe’un oyunlarının, hikâyesinin ve yönetmen Scott’ın sinemasının filmi amaçlanmış görünen epik düzeye taşıyamadığı açık olsa da popüler sinemanın belli bir kaliteyi tutturmuş ve kendisine ayrılan zamanı eğlenceli kılan örneklerinden biri bu çalışma.

Hollywood’un daha önce defalarca karşımıza getirdiği ve kötü bir adam ile peşindeki bir polisin hikâyesini anlatan filmlerden biri bu. Diğerlerinden en önemli farkı ise iki baş karakterinin filmin nerede ise son yirmi dakikasına kadar hiçbir ikili sahnelerinin olmaması ve ondan önce de sadece tek bir sahnede birinin ötekini uzaktan gözetlemesi dışında birlikte görüntülenmemeleri. Hikâyenin gerçekliğine uygun olan bu durumu -bunun dışında film gerçekte olan biteni çok da takmayıp başka şeyler anlatıyor pek çok sahnede ama yine de- takdir etmek gerekiyor. Ne var ki bu tercih filmin bir başka tercihi ile çelişiyor: Bir epik hikâye olma hedefi. İki güçlü karakter ve onları canlandıran iki güçlü oyuncunun bir araya geldiğinde yaratacağı çatışmadan uzak kalıyor film ve hep yeterince güçlü olmadığını hissediyorsunuz anlattığı hikâyenin büyüklüğüne rağmen. Sonlardaki uzun ikili sahne ve yüzleşme bölümü de bu açığı kapatmaya yetmiyor.

Sert bir sahne ile açılan film bu sertliğini açılıştaki kadar doğrudan olmasa da koruyor genellikle ve bunun önemli bir kaynağı da hikâyenin kendisi oluyor. Devam eden Vietnam savaşı sırasında oradaki askerleri kullanarak ve aracıları ortadan kaldırarak saf eroin getirten ve bu “iki kat kaliteli malı piyasanın yarı fiyatına” satan gangsterin ve peşindeki polisin macerası uyuşturucu kullananları ve bu alışkanlığın kurbanlarının görüntülerini sık sık karşımıza getirirken epey kan da dökülüyor pek çok sahnesinde. Ayrıca rüşvet başta olmak üzere farklı yozlaşmaların içinde olan bir polis teşkilatını ana temalarından biri yapması da bu sertliğe bir katkı sağlıyor. Özellikle Amerikalılar için ek bir sertlik kaynağı olarak da, Vietnam’da hayatını kaybeden gençlerin tabutlarının uyuşturucu nakli için kullanılıyor olmasını gösterebiliriz ki bu zaten şeytanî bir kötülük olarak niteleyebileceğimiz ticareti daha da ahlâksız kılıyor. Bir sahnede dönemin başkanı Nixon’ın “Ülkenin bir numaralı düşmanı” olarak tanımladığı uyuşturucunun bir gangsteri ortadan kadırmakla çözül(e)meyeceğinin dile getirilmesini ve mafyanın zenginler ve ünlülerle iç içe yaşayışlarını da eklemek gerekiyor filmin “sert ve olumsuz” havasına. Bu sertliğin karşısına koyulan polis (akşam okuluna giderek hukukçu ve savcı oluyor sonradan ve hatta ardından avukatlığa başlayarak, daha önce peşinde olduğu gangsteri müvekkili olarak da kabul ediyor) ise işini iyi yapmaya çalışan, arkadaşlarının aksine rüşvet almayan ve yasa dışı işlere bulaşmayan bir adam. Onun bu dürüstlüğü teşkilat içinde kendisine karşı tepkilere neden olduğu gibi, bir olay sırasında el koydukları parayı herkesin aksini beklemesi ve bunu normal de görmesine rağmen devlete teslim etmesi de işini zorlaştırıyor. Bu adamın filmde ve gerçek hayatta, yüzlerce ve belki binlerce insanın hayatına mal olan uyuşturucunun ticaretini yapan, insan öldüren ve öldürten bir adamla sonradan samimi olması ve hatta -filmde gösterilmese de- çocuğunun vaftiz babası olmasını ise görmemezlikten gelmemiz gerekiyor!

Gerçek hikâyedeki savcılardan birinin “%1 gerçek, %99 Hollywood” olarak nitelediği ve her ikisi de prensipleri olan ve bu prensiplere sonuna kadar bağlı iki adamı anlatan filmde Marc Streitenfeld’in başarılı ve hikâyenin geçtiği dönemin (1960’lı ve 70’li yıllar) ruhuna çok uygun orijinal müziklerinin yanında çok zengin müzik seçimi de dikkat çekiyor. Russell Crowe’un bir parça sıradan bir performans gösterdiği filmde Denzel Washington öne çıkıyor ama o da bazı kritik sahnelerde (Örneğin “Karımı da vuracaklardı!” sahnesinde hayli zorlama bir oyunculuk gösterisi var) aksıyor açıkçası ve her iki oyuncunun bu performansları filmin bir epik olamamasının bir diğer nedeni olmuş gibi görünüyor. Polisin ekip arkadaşı rolündeki Josh Brolin’in performansının bu iki oyuncudan daha fazla dikkat çektiği filmde aksayan başka unsurlar da var: Hikâyede neden yer aldığını anlamadığımız ve zaten pek gerçek de olmayan bir “bozulan yuva” problemi zorlama bir dramatik öge gibi görünürken, uzun uzun tanıtılan “kahramanımızın ekip arkadaşları” daha sonra hayli silik çiziliyorlar bu tanıtımla ters bir şekilde. Bir yandan Harlem’le de ilgili bir film olmasına rağmen bölgenin sosyolojisi ve halkın suç dünyası ile iç içe yaşamasının nedenleri ile ilgilenme gereği duymamasını da senaryonun önemli bir eksikliği olarak görmemiz gerekiyor.

Gerçek bir hikâye anlatmasına rağmen bir türlü yeterince orijinal görünmeyi başaramayan film, Scott’ın teknik becerisinin öne çıktığı sahnelerle (sonlardaki baskın sahnesi gibi) bir suç filmi olarak kendisini ilgi ile izletmeyi başarıyor genel olarak. Klasik iyi ve kötü çatışmasının ötesine geçmesini ve polis kuvvetlerindeki yozlaşmayı net bir şekilde ve altını çizerek (ve hatta neredeyse hikâyenin tek saf kötü kahramanları olarak göstererek) sergilemesini de filmin artıları arasına ekleyebiliriz rahatlıkla.

(“Amerikan Gangsteri”)

Moonrise Kingdom – Wes Anderson (2012)

“Birbirimizi seviyoruz. Tek istediğimiz birlikte olmak. Bunun nesi yanlış?”

Birlikte kaçan iki çocuk âşık ve peşlerine düşen yetişkinlerin ve diğer çocukların hikâyesi.

Senaryosunu Wes Anderson ve Roman Coppola’nın yazdığı ve Anderson’ın yönettiği bir ABD yapımı. Bugünlerde yönetmen olarak onuncu uzun metrajlı filmini çekmekte olan Anderson’ın kariyerindeki bu yedinci filmi tam da ondan beklendiği gibi renkli, dinamik, farklı ve eğlenceli bir çalışma. Bir adada yaşayan on iki yaşlarındaki iki âşığın birlikte yaşamak için kaçtıkları ve tümü mutsuz olan yetişkinlerin de peşlerine düştükleri bu film bekleneceği gibi eğlendirirken; fanteziye göz kırpan içeriği, Anderson’a özgü sinema dili ve kırık ve hüzünlü de olan hikâyesi ile çekici bir eser. Buna karşılık filmin Anderson’ın eserleri arasında en önde gelenlerden biri olmadığını ve yönetmenine has karakteristikleri taşımakla birlikte bunların dozunun her zaman yeterli görünmediğini ve hikâyenin kahramanlarının yaşlarının (onları canlandıran oyuncular da karakterlerinden bir yaş büyük sadece) bazı diyaloglar ve imalar göz önüne alındığında kesinlikle bir rahatsız edicilik içerdiğini de söylemek gerekiyor.

Baş karakterleri iki çocuk olan ama yetişkinler için anlatılan bir masal demek mümkün sanırım bu filme ama senaristler Coppola ve Anderson hikâyelerini temel olarak yetişkinleri düşünerek yazmış olsalar da birkaç sahneyi ve belli diyalogları çıkararak, seyrettiğimizi çocuklar için bir masal olarak nitelendirmek de pek yanlış olmaz açıkçası. Senaryoyu yazan ikilinin kendi kişisel çocukluk anılarından ve hikâyelerinden de esinlendiği bir filmin bu özellikleri taşıması anlaşılabilir bir durum elbette; ne var ki burada Anderson bize olması gerektiği kadar “yetişkin” bir hikâye anlatmadığı gibi çocuklar için de uygun olmayan içerikleri var filmin. Dolayısı ile filmi iki arada bir derede kalmış bir yapıt olarak nitelemekte pek bir sakınca yok. Ne var ki bu durumda da öpüşme sahnelerinden bunların birindeki diyaloglara kadar çocuklar için çok uygunsuz olduğu gibi, büyükler için de “çocukların suistimali”nin kıyısına kadar yanaşan bir eser çıkmış ortaya. Bir edepsizlik değil, ama bir uygunsuzluk kesinlikle var bu hikâyede.

Wes Anderson hikâyeyi yazarken hayranı olduğu bir filmden de (Waris Hussein’in 1971 yapımı filmi “Melody”) esinlendiğini ve hatta kendi fiminin onun bir yeniden yapımı olduğunu söylemiş. Gerçekten de hikâyeleri epey benzerlik taşıyor bu iki filmin. Anderson ve Coppola tesadüfen tanışan, yazışmaya başlayan ve bir yıl sonra da evlerinden kaçarak birlikte yaşamaya karar veren iki çocuğun hikâyesini anlatıyorlar bize temel olarak ve bunu yaparken de onların tümü mutsuz hayatlar sürüyor görünen yetişkinlerin (“Umarım çatı uçar gider, ben de uzaya fırlarım. Bensiz daha mutlu olursun”) dünyalarının parçası olmak yerine, sadece kendilerine ait farklı bir hayat kurma arzularının arkasında duruyorlar çoğunlukla. Hiç gerçek arkadaşı olmayan, öfkelendiğinde sert ve tehlikeli hareketlerde bulunan kız ile izci arkadaşlarının hiçbiri tarafından sevilmeyen ve tuhaf bulunan oğlan ile onları bulmak için peşlerine düşenlerin bu 94 dakikalık macerasını da kendisine özel sinema dili ile anlatıyor bize Anderson.

Kelimenin her iki anlamı ile de renkli, dinamik ve eğlenceli bir film bu. Evet, tüm bu sıfatları hak ediyor film bu alanlarda ama bir Anderson filminden bekleneceği kadar, örneğin bir sonraki uzun metrajlı filmi “The Grand Budapest Hotel – Büyük Budapeşte Oteli” kadar güçlü değil ve bu bağlamda da beklentinin altında kalıyor bir bakıma. Karakterleri yine ilginç, kamera ve renk kullanımı yine başarılı, örneğin Tim Burton’ınkinin aksine fanteziyi abartmayan ve hikâyenin o fantezinin gerçekdışılığı altında ezilmesine izin vermeyen sinema dili ile önemli ve başarılı bir film sonuç olarak bu film ama Anderson’dan bundan çok daha iyisini gördüğünüz için bir parça hayal kırıklığı da yaratabiliyor.

Tüm set ve kostüm tasarımlarının kesinlikle çok başarılı olduğu, görüntünün her bir karesinin ve o kare içindeki her bir objenin biçim, anlam ve konumunun Anderson’a özgü simetriyi de koruyarak karşımıza çıktığı filmde müzik de çok etkileyici bir biçimde kullanılmış. Açılıştan kapanış jeneriğinin sonuna kadar müzik varlığını sürekli hissetiriyor filmde ve Britten, Mozart, Saint-Saëns, Franz Schubert ve Purcell gibi klasik müzikçilerin eserlerinden Hank Williams ve Françoise Hardy gibi popüler müzisyenlerin şarkılarına uzanan geniş bir alana yayılan bu eserler kullanıldıkları her sahneyi zenginleştirirken hikâye ile de hayli uyumlu görünüyorlar. Orijinal müzikleri hazırlayan Alexandre Desplat da hayli başarılı bir iş çıkarmış ve filmin atmosferine önemli bir katkı sağlamış Anderson’ın kurduğu dünyaya uyumlu melodileri ile. Bu arada, kapanış jeneriğinin de izlenmesi gerektiğini söylemekte yarar var: İngiliz besteci Britten’ın “Young Person’s Guide” adlı eserine selam gönderiliyor burada ve Desplat’ın bestesi “yeniden oluşturulurken” icraya katılan her bir müzik aleti bir çocuk sesi tarafından tanıtılıyor ve anlatılıyor seyirciye.

İki başrol oyuncusunun (Jared Gilman ve Kara Hayward) ilk sinema deneyimlerinde aksamadığı ve zor rollerinin hakkından geldiği filmin hayli zengin bir yardımcı kadrosu var: Edward Norton, Bruce Willis, Frances McDormand, Bill Murray, Tilda Swinton, Harvey Keitel, Bob Balaban ve Jason Schwartzman gibi isimler rollerini canlandırırken kendilerinin de eğlendiğini gösteren güçlü performansları ile karakterlerini eğlenceli ve ilginç kılmayı başarıyorlar ve sağlam bir oyuncunun tuhaf bir karakteri tuhaflaşmadan nasıl canlandırabileceğinin parlak örneklerini veriyorlar. Anderson ile sık sık birlikte çalışan görüntü yönetmeni Robert D. Yeoman da takdiri hak eden bir görsel zenginlik sağlamış filme ve filmin hem masalsı hem gerçekçi görünmesini sağladığı gibi, görüntülerin güzelliğinin de bir kartpostal olmanın ötesine geçip hikâyenin uyumlu bir parçası olmasını sağlamış.

“Sorunlu Çocukla Başa Çıkma” kitabı, ev içinde el hoparlörü ile iletişim, izci kampları ve izciler, deniz kenarında Françoise Hardy’nin “Le Temps de l’Amour” şarkısı eşliğinde yapılan dans, kamera kaydırmaları veya telefon konuşmalarında ekranı ikiye bölme gibi “eski usul” oyunlar ve çeşitli göndermeleri (1965’te geçen hikâyedeki bu modern “Bonnie ve Clyde” ikilisinden kızı canlandıran Kara Hayward’ın tıpkı bu ikiliyi anlatan Arthur Penn filmindeki Faye Dunaway gibi başında bir bere ile gezmesi örneğin) ile de ilginç bir çalışma olan film -elbette tüm Anderson filmleri gibi- görülmeyi kesinlikle hak eden bir eser. Bir başyapıt değil ve belki çok da güçlü değil ama yine de önemli ve eğlenceli bir çalışma ve hayatımızın hâlâ ve belki de son kez sorumsuz takılabildiğimiz yaz günlerinden bir esinti getiren fantastik bir film bu.

(“Yükselen Ay Krallığı”)

Iskanderija, Kaman Oue Kaman – Youssef Chahine (1989)

“Diyaloglar Arapça, böyle daha esprili oluyor; aşk sahneleri için Fransızca; doğruluk ve kesinlik için İngilizce. Babam Arap, annem İtalyan, karım Fransız. İspanyolca ve bir parça da Rusçayı hızlı ve anlaşılmaz bir şekilde konuşurum. İskenderiyeli olduğum için, kuşkusuz Yunancayı da kıvırabiliyorum”

En sevdiği oyuncusunun artık kendisi ile çalışmayacağını söylemesinin şokunu yaşayan ve bir yandan da ülkesindeki sinemacıların grevinin içinde yer alan Mısırlı bir yönetmenin hikâyesi.

Mısırlı usta yönetmen Youssef Chahine’in (Yusuf Şahin) yönettiği bir Mısır ve Fransa ortak yapımı. Chahine senaryosunu Yusri Nasrullah’la birlikte yazdığı filmi İskenderiye Üçlemesi’nin son parçası olarak çekilmiş. 2004 yılında çektiği “Iskandariyah-New York” bu üçlemeye sonradan eklenen bir dördüncü parça olarak kabul edilebilecek olsa da, üçleme adını koruyor yine de. Bu çalışma da üçlemenin önceki filmleri (1978 yapımı “Iskanderija… Lih? – İskenderiye…Neden?” ve 1982 yapımı “Hadduta Misrija – Mısır Hikâyesi”) gibi Yehia adındaki bir sinema yönetmeninin hikâyesini anlatıyor bize. Youssef Chahine otobiyografik ögelerle oluşturduğu bu karakter üzerinden hem bir sinemacının (kendisinin) hem de ülkesinin hikâyesini taşımış sinema perdesine. Batıda özellikle Fransa’da çok tutulan bir sinemacı olmuştu Chahine ve üçlemenin diğer filmlerinin gölgesinde kalsa da bu filmi de ilgi toplamıştı. Belli bir kalıba sokmak zor bu filmi; hem Batılı hem Doğulu havası olan, politik yanını hep canlı tutan, hikâyesini anlattığı yönetmenin sanatsal kaygılarını ve çabalarını odağına alan ve klasik Amerikan müzikallerine de sık sık selâm gönderen bu “müzikli film” kendine özgü sinema anlayışı ile de ilgi toplayabilir.

Shakespeare’in “Hamlet” adlı oyununun ünlü tiradını Arapça ve adeta bir ağıt şeklinde seslendiren bir erkek sesinin eşlik ettiği bir açılış jeneriği ile başlıyor film. Makedon kral Büyük İskender ile birlikte Hamlet, yönetmenin büyük bir tutku ile bağlandığı oyuncusunun canlandırmasını istediği iki kahramandan biridir ama oyuncu rolün ağırlığından şikâyet ederek ve “dedikodular var” diyerek artık kendisi ile çalışmayacağını söylemektedir. Bu dedikoduların adı konmasa da tıpkı oyuncusu gibi kendi de evli olan yönetmenin ona olan hayranlığı ve tutkulu bağlılığı tüm hikâye boyunca karşımıza çıkıyor ve Chahine’in kendisinin de eşcinsel ilişkileri olduğunu düşündüğümüzde bu dedikoduların hangi konuda olabileceğini anlıyorsunuz. Chahine bu şekilde başlayan filmi birkaç farklı alanda ilerleterek anlatıyor bize: Yönetmenin oyuncusuna olan tutkusu, hep çalışmak istediği ve kendisinin de hayranı olan bir kadın oyuncu ile olan ilişkileri, sektördeki grev ve petro-doların sektörü değiştirmesi üzerinden Mısır sinemasının durumu ve buna bağlı olarak anlatılan politik durum, Doğulu bir sinemacının Batı’da kendisini kabul ettirme çabası ve yaratıcı ve bunalım içindeki bir sanatçının dünyası. Tüm bunlar bir hikâye için fazla görünebilir ve bu nedenle zaman zaman bir parça dağılıyor film ve yeterince dikkatle seyretmeyen bir seyirci için karışık da olabilir açıkçası; ne var ki Chahine’in ustalığı belgesele çok da uzak durmayan bu filmi kesinlikle ilginç ve seyre değer kılıyor ve çarpıcı bir çekiciliği olan kimi sahneleri ile de kesinlikle etkilemeyi başarıyor seyircisini.

Berlin, Moskova ve Cannes festivallerinin sık sık adları geçiyor hikâyede. Bu festivale katılabilmek ve orada ödül alabilmenin Doğulu ülkelerin sinemacıları için taşıdığı anlamı ve önemi çok net ve vurucu bir biçimde anlatıyor film. Berlin’de kazanılan ödülün coşkusunun ve Cannes’da alınamayan ödülün neden olduğu hayal kırıklığının anlatıldığı sahnelerin filmin en güçlü ve etkileyici anları arasında olmasının da doğruladığı bu durum filmin bir sinema ve sinemacı hikâyesi olması ile bağlantılı kuşkusuz. Hikâyede önemli bir yer tutan sinemacılar grevi (devletin sinemacılara baskısı ve sansür temel nedeni bu eylemin ve sinemacıların dönüşümlü olarak sendika binasında açlık grevi yapmalarına yol açacak kadar da ciddi) ve bununla bağlantılı olarak açılan demokrasi, iktidar ve sendika tartışmaları sanat ve siyaset ilişkilerine değinmesini sağlıyor filmin. Bazen bir cümlenin bazen bir duygunun bazen de bir görüntünün bizi taşıdığı “film içinde film” görüntüleri de seyrettiğimizin sinema üzerine bir hikâye olduğunun altını çiziyor. Bu sahnelerde yönetmenin (ve Chahine’in kendisinin kuşkusuz) geniş hayal gücünün zenginliğine şahit olurken, film bu bölümlerde –zaman zaman pek de ince ve yeterince güçlü olmayan- bir komedi de sunuyor bize. Yine bu hayal edilen film sahneleri yönetmenin oyuncusuna olan tutkusunun da sıkı izlerini taşıyor perdeye.

Rahatlıkla bir müzikal olarak niteleyebileceğimiz bir film çekmiş Chahine ve kesinlikle çok da güçlü ve dokunaklı sahneler yaratmış bu müzikal havasına uygun olarak. Bir klasik olan “Walkin’ My Baby Back Home” şarkısı eşliğinde yönetmen ve oyuncusunun kar üzerinde dans ettiği sahne, beklediği ödülü alamayan oyuncunun yaşadığı hayal kırıklığının dansı veya yönetmenin eşcinselliğinin şık bir sembolü olarak bir sokak eğlencesinde yakışıklı ve tanımadığı bir erkekle yaptığı “sopa dansı” gibi bölümler oldukça başarılı ve hatta unutulmaz sıfatını hak ediyorlar rahatlıkla. Arap ve oryantal havasını taşıyan ama modern bir havası da olan müzikler eşliğinde sergilenen bu sahneler hayal edilen film sahnelerine de taşınıyor ve Büyük İskender, Kleopatra, Antonious gibi tarihî karakterlerin yer aldığı bu filmlerin kalabalık ve gürültülü sahnelerinde müzik yine önemli bir yer tutuyor.

Hem Mısırlı havasını kaybetmeyen hem de Avrupalı bir atmosfere sahip olmayı başaran film bu açıdan bir yandan ülkesine ve köklerine çok bağlı bir yandan da onları ciddi bir şekilde eleştiren yönetmenin inanç ve düşüncelerinin de izlerini taşıyor bize. “Demokrasi için mücadele eden Mısırlı sanatçılara” adadığı bu filmde popüler sinema ile sanatsal olanın çatışmasını, televizyonun sinemayı ikinci plana atmasını ve ülkeye giren sermayenin sinema sektörünü -sanatsal yaratıcılık açısından- olumsuz olarak etkilemesini de ele alan Chahine sonuç olarak ilginç bir çalışma koymuş ortaya. İskenderiye üçlemesinin önceki iki filmi daha güçlü olsa da bu çalışma da görülmesi gerekli bir Chahine filmi. Fellini’yi çağrıştıran fanteziler, Amerikan müzikallerinden esinlenmeler ve Avrupa sinemasından beklenecek bir sorgulama ve bunalımı barındıran film tüm bunlara rağmen sonuna kadar da Mısırlı bir film. Sanatçının ilham kaynaklarının (burada önce genç bir erkek oyuncu, sonra da genç bir kadın oyuncu ve her zaman sevgili şehri İskenderiye) onun için ne kadar yaşamsal bir önemi olduğunu da hatırlatan film hem entelektüel hem duygusal olarak -yüzde yüz olmasa da- doyurucu bir çalışma.

(“Alexandria Again and Forever” – “Alexandrie Encore et Toujours” – “İlle De İskenderiye”)