Ciencias Naturales – Matías Lucchesi (2014)

“Daha ona adını bile sormadın, adını bile!”

Babasının kim olduğunu öğrenmeye kararlı on iki yaşındaki bir kızın çıktığı yolculuğun hikâyesi.

Senaryosunu Matías Lucchesi ve Gonzalo Salaya’nın yazdığı, yönetmenliğini ilk kez uzun metrajlı bir film çeken Lucchesi’nin üstlendiği bir Arjantin ve Fransa ortak yapımı. Büyüyen ve yavaş yavaş çocukluğundan çıkmaya başlayan genç bir kızın bir yandan da kimliğini oluşturan önemli unsurlardan birini keşfetme yolundakı ısrarlı arzusunu anlatan film minimal denebilecek bir yaklaşıma sahip. Bir “yol filmi” kategorisine yerleştirilebilecek olan çalışma, genç kızı canlandıran Paula Galinelli Hertzog’un sade oyunu ile de -duygulamaları hiç zorlamadan- yüreklere hitap etmeyi başarıyor. Hikâyenin geçtiği bölgenin sert ve yalıtılmış dünyasını başarı ile kullanan çalışma alçak gönüllü ve ilgiyi hak eden bir eser.

Ata binen bir genç kız ıssız bir bölgede bir antenin üzerindeki metal bir plakayı sökerken başlıyor film. Kızın adı Lila ve amacı da annesinin kendisine kimliği hakkında bilgi vermediği babasını bulmak. Bu plakanın üzerinde anteni yapan firmanın adı yazmaktadır -ve kız annesi ile anneannesini konuşurken duyduğuna göre- babası bu anteni dikmek için geldiği bölgede annesi ile kısa süreli bir ilişki kuran bir işçidir. Nacho Conde’ye ait olan ve gitara zaman zaman mızıkanın da eşlik ettiği ve hikâyenin geçtiği mekanların görselliğinin de desteklediği bir kovboy havasını taşıyan müziğin desteklediği hikâye işte bu genç kızın okuldaki bir kadın öğretmeninin de desteği ile babasını bulmak için çıktığı yolculuğu anlatıyor bize. Bir günlük bir yolculuk bu ve Matías Lucchesi bu yolculuğu oldukça yalın bir dil ile ve her türlü duygusal kışkırtmadan uzak bir şekilde anlatıyor. Hikâye, oyunculuklar ve yönetmenlik çalışması oldukça sade ve alçak gönüllü tonlara sahipler. Tüm bu sadelik içinde bir bireyin kimlik arayışını ve bir çocuğun gençliğe geçiş ile birlikte kendisi ile ilgili gerçeği keşfetme çabasını seyrederken, biz de -tıpkı öğretmen karakteri gibi- onun yanında buluyoruz kendimizi. Film bizi onun yolculuğuna katarken, özel bir çabaya girişmiyor ve bunu sadece samimiyeti ve doğallığı ile başarıyor ki filmin de en önemli kozlarından biri bu. Seyrettiğinizin kurgu olduğunu unutturacak ve tüm karakterlerine tarafsızlıkla yaklaşması ile dürüstlüğünü sorgulatmayacak bir film çekmiş yönetmen Lucchesi. Örneğin genç kızı bile özellikle sevimli ve iyi göstermeye soyunmuyor ve her anında sizi “gerçek” neyse sadece ona tanık olduğunuza ikna ediyor.

Sebastián Ferrero’nun yörenin geniş ve boş arazilerini çok iyi hissettiren ve sert iklimini ve doğasını yansıtmayı çok iyi başaran görüntü çalışması ile de dikkat çeken filmde okul müdürü ile öğretmen arasındaki çatışma ve müdür karakteri pek yeni görünmüyor açıkçası ama pek de önemli bir kusur olarak görünmüyor bu. Bunun da nedeni hikâyenin odak noktasının genç kız ve onun arayışı olması ve geri kalanın bu arayışın parçaları olması sadece. Elbette bu arayış kadar, kızın yolculuğu sırasında iki erkeğin hayatına dokunması da bir o kadar önemli. Kendi kimliğini bulurken, iki farklı erkeğin geçmişleri ile yüzleşmesini de sağlıyor kahramanımız ve bir bakıma o karakterlerin de kendi kimliklerini benimsemesinin yolunu açıyor.

Biyoloji dersinden kadın öğretmenin geçmişine, ateş böceklerinin neden ışık saçtığından öğretmenle kız arasındaki dostluğa ve diğer birtakım diğer ögelere hikâye bize erkek-kadın ilişkileri ve anne-kız ilişkileri hakkında da düşünme fırsatı verirken kimi özel anları ile de etkileyici olmayı başarıyor. “Baba” ile ilk başbaşa konuşma ve yemek pişirme sahnesi bunlardan biri; yalın ve gerçekçi bir sahnenin nasıl etkileyici olabileceğinin güzel örneklerinden biri bu bölüm. Belki daha da önemli bir başarı ise yine bir başka “baba” ile yüzleşme sahnesi. Bu sahne yıllar sonraki bir buluşmayı herhangi abartılı bir duygu provokasyonuna yol açmadan ve tam da bu nedenle yüreğe dokunabilen bir şekilde getiriyor karşımıza. Bu buluşmanın hatırası olan rüzgâr oku ise yerinde ve hoş bir sembol kullanımı örneği oluyor.

Sürprizinde bile sadeliğini elden bırakmayan film belki çok güçlü bir çalışma değil, bir başyapıt olmaktan da uzak ve bir kısa film formatında da olabilirmiş açıkçası. Özellikle öğretmen karakterini yeterince derinleştiremiyor film ve kızın arayışına öğretmenini katabilmesi de yeterince ikna edici değil. Ne var ki tüm bunlar filmin doğallığı içinde kaybolup gidiyor çoğunlukla ve geriye kalan da ilgiyi hak eden bir “basit” film oluyor.

(“Natural Sciences”)

Sicario – Denis Villeneuve (2015)

“Bana saatin nasıl çalıştığını soruyorsun. Şimdilik sadece kaçı gösterdiğine bak”

Bir FBI ajanının Meksikalı bir uyuşturucu karteline karşı düzenlenen bir hükümet operasyonu sırasında tanık olduğu yasadışılıkların hikâyesi.

Taylor Sheridan’ın orijinal senaryosundan Denis Villeneuve’ün yönettiği bir ABD ve Meksika ortak yapımı. 2018’de yine Sheridan’ın senaryosundan ama bu kez Stefano Sollima’nın çektiği bir devam filmi de (“Sicario: Day of the Soldado”) olan çalışma aksiyon sinemasının sorumlu örneklerinden biri ve tanıdık bir konuyu sorgulayıcı bir tavırla ele alan bir eser. Bu sorgulayıcılığı açısından da belki çok fazla yeni bir şey söylemiyor film ve sinema dilinde de çok fazla bir orijinallik barındırmıyor ama yine de özellikle Emily Blunt ve Benicio Del Toro’nun performansları, kimi çarpıcı sahneleri, Roger Deakins’in görüntüleri ve yasadışılıkla mücadele için adaletin sınırları içinde kalma(ma)ayı sorgulatması ile ilgiyi hak ediyor.

“Sicario” -filmin açılışında belirtildiğine göre- Meksikalı tetikçilere verilen bir isim ve kökeni de ülkelerini işgal eden Romalılar’ı öldüren Yahudilerden geliyor. Hikâye Arizona’da bir çiftliğe yapılan baskınla başlıyor. FBI ve SWAT’ın ortak operasyonunda Latin çetenin en az otuz beş kurbanının korkunç durumdaki cesetleri ortaya çıkarılırken, iki FBI ajanı ile tanışıyoruz: Blunt’ın canlandırdığı Kate Macer ve Daniel Kaluuya’nın canlandırdığı Reggie Wayne. CIA’nın Meksikalı bir uyuşturucu kartelinin liderini ele geçirmek için planladığı operasyona bu ikiliden Macer çağrılırken, Wayne hukuk mezunu olması nedeni ile davet edilmez. Bu ayrımın nedeni aslında seyredeceğimiz hikâyenin de ana teması bir bakıma: Bir suçla mücade eden bir devlet hukukun dışına çıkabilir mi ya da ne kadar çıkabilir? Bu sorunun hikâyedeki iki karşı tarafını ise idealist FBI ajanı Macer ile operasyonu yürüten CIA temsil ediyor.

Denis Villeneuve hikâyeyi anlatırken alışageldiğimiz türden bir aksiyon anlayışından uzak duruyor ve açıkçası bu da filmin hem lehine hem de aleyhine bir sonuç yaratıyor. Ticarî sinemanın göz alıcı ama içi boş aksiyon numaralarına başvurulmaması, seyrettiğimiz aksiyon sahnelerini ilginç ve farklı kılıyor ve seyircinin asıl olarak hikâyeye odaklanmasını sağlıyor. Roger Deakins’in kamerası seyirciyi aksiyonun başdöndürücü ve yorucu atmosferine sokmak yerine o aksiyon içindeki karakterlere yaklaştırmayı tercih ediyor ve bu da filme ek bir boyut getiriyor. Filmin orijinal müziklerini hazırlayan ve yönetmen Villeneuve’ün isteği üzerine “tehdidin sesi”ni yaratmayı hedefleyen Jóhann Jóhannsson’un etkileyici çalışmasının da önemli bir katkı sağladığı hikâyenin aksiyon sahnelerinin “sürpriz”liği, örneğin patlama sahnesinde olduğu gibi, tam da bu nedenle etkileyici oluyor. Görüntü yönetmeni Deakins’in kamerasının bazen doğrudan bir aksiyon ânı yerine o ânın öncesini ya da sonrasını göstermesi veya aksiyonu ima eden bir sahneyi görüntülemeyi tercih etmesi de filmin bu bağlamdaki artılarından biri. Tüm bu olumlu yönlerine karşın, hikâyenin sonuçta çok da derin olmaması sinemasal çekicilik açısından zaman zaman sıkı bir aksiyonu aratmıyor da değil açıkçası ve bir eksiklik duygusundan kurtulamıyor film.

Benicio Del Toro’nun oynadığı Alejandro karakteri ne kadar ilginçse, Josh Brolin’in Matt Graver karakteri de bir o kadar alışıldık ve klişe görünüyor. Tavırları, sözleri ve hikâyedeki yeri ile benzerini daha önce defalarca seyrettiğimiz bir karakter bu ve hikâyeye de pek yakışmıyor. Alejandro karakteri ise ilginçliği ve seyircinin yavaş yavaş alıştırıldığı gerçek kimliği ile hikâyeyi sürükleyen unsurlarından biri oluyor senaryonun. Onun finaldeki sertliği ise ne motivasyonu ne de gerçekçiliği açısından anlamlı görünüyor ve senaryonun bir parça kolaycı ve kaba yaklaşımının bir örneği oluyor. Blunt’ın canlandırdığı ajanın hikâyenin onca erkeği arasında öne çıkan tek kadın karakter olarak sahip olduğu çekiciliği ve farklılığı çok güçlü bir biçimde olmasa da değerlendirmeyi başaran filmin CIA kurumunun resmini tarihi boyunca “adalet uğruna” işlediği suçları hatırlatır bir şekilde çizmesi de önemli artılarından biri ve bu bağlamda finalin gerçekçiliği de önemli.

Meksika’nın sınır şehri Juarez’in atmosferinin de akıllıca kullanıldığı filmde hem yörenin hem de hikâyenin sıcaklığına uygun sarı renklerin ağırlığı dikkat çekiyor. Yörenin filmde sergilenen suç atmosferinin etkileyiciliğinin şehrin belediye başkanını rahatsız etmesi ve 2010 yılından sonra suç oranının ciddi bir biçimde düştüğünü vurgulayarak filmi protesto etmesine neden olmasını Villeneuve’ün başarısının bir göstergesi olarak görebiliriz. Bu atmosfer içinde oluşturulan sahneler de (sıkışık trafikteki infaz, CIA’nın suçluları konuşturduğu bölümler, gece görüş kameraları ile çekilen sahne, sınırın altından geçen tüneldeki tüm bölüm vb.) yine yönetmenin çalışmasının takdiri hak eden bazı örnekleri. Finalde çocukların silah sesi ile yarıda kalan futbol maçı ve bu maçın bir süre sonra devam edecek olması hem şehirde yaşayanların hayatının hem de seyrettiğimiz hikâyenin pek de bir şeyler değişmeden süreceğini vurgularken, FBI ajanının son görüntüsü de destekliyor bunu. Kurgusunun ve ses çalışmasının da atmosferini desteklediği filmde kadının kişisel hikâyesi filme pek bir katkı sağlamazken ve bir parça zorlama görünürken, Maximiliano Hernández’in başarı ile oynadığı Meksikalı polis karakterinin yan hikâyesi ise tam tersine oldukça iyi yedirilmiş ana hikâyeye ve filmin mesele edindiği konuyu çok iyi açıklamış.

Piano Piano Bacaksız – Tunç Başaran (1991)

“Sevgisiz hiçbir şeyin asla yaşayamayacağı bir dünya içinde var olmak ne mutluluktu!”

1940’lı yılların başında İstanbul’da eski ve büyük bir konağın odalarında kiracı olarak yaşayan yoksul insanların bir çocuğun gözünden anlatılan hikâyesi.

Kemal Demirel’in “Evimizin İnsanları” adlı anı kitabından uyarlanan bir film. Senaryosunu Kemal Demirel, Tunç Başaran ve Ümit Ünal’ın yazdığı filmin yönetmenliği Tunç Başaran üstlenmiş. Hikâyenin gözünden anlatıldığı çocuğun yetişkin halinin anlatıcı rolünü üstlendiği hikâyede Müşfik Kenter’in sesinden duyduklarımız ve gördüklerimiz yoksul ama dayanışma ile ayakta durmayı başarabilen bir grup insanı tanıtıyor bize. Zengin bir oyuncu kadrosunun yer aldığı film önemli eksiklikleri olsa da, 1990’lı yılların başında zor bir durumda olan Türkiye sinemasının eli yüzü düzgün çalışmalarından biri olarak ilgiyi hak ediyor. Çocuğu canlandıran Emin Sivas’ın performansının önemli kozlarından biri olduğu film, bir anı kitabının “hikâyesizliği”nin sıkıntıları yeterince giderilemese de, hissettirmeyi başardığı dayanışma ruhu ile önemli bir çalışma.

Film Yunus Emre’nin bir dörtlük ile açılıyor: (Jenerikte yazıldığı hali ile)“Gelin tanışık edelim / İşin kolayını tutalım / Sevelim sevilelim / Bu dünya kimseye kalmaz”. Eski bir konağın odalarında kalan yoksul kiracıların bir komün hayatı olarak tarif edebileceğimiz yaşamlarını sevimli bir çocuğun gözünden anlatan film gerçekten de Yunus Emre’nin şiirine uygun bir şekilde sevgiyi ve dayanışmayı yüceltiyor tüm hikâyesi boyunca. İyi niyetli ama sinemasal açıdan pek de önemsiz olmayan problemleri olan film çocuğun anlatıcı olarak sesinin de yarattığı nostaljisi ve eski “zor ama güzel” günlerin özlemi ile de ilgi çekebilir. “Geriye dönüp bakıyorum da, biz elli yıl önce açtık ama açlığımızı adam gibi yaşıyorduk, mutluyduk” cümlesinin de bir özeti olabileceği gibi tüm yoksulluklarına rağmen yaşamlarına bir mutluluk duygusu da katabilen insanları getiriyor karşımıza film. İkinci Dünya Savaşı yıllarındayız; geceleri hava saldırılarına karşı karartma uygulamasının yapıldığı, ekmeğin karneye bağlanacağının konuşulduğu bir dönem bu. Zaten zor günlerden geçen bir ülkede yoksullukları ile daha da zorlaşan yaşamları var bu insanların. Birbirleri ile sıkı bir dayanışma içindeler ve konağın ortak bahçesinin ve tuvaletinin de desteklediği bir ortak yaşamı sürüyorlar.

Senaryonun kaynak kitabın anı formatını bir film hikâyesine yeterince dönüştürememiş olması filmin en temel sıkıntısı; böyle olunca da, final hariç, film bir karakter sergisi havasında ilerliyor çoğunlukla. Teknik sorunları da var senaryonun: Açılış sahnesinde çocuğun -büyümüş halinin- sesinden duyduğumuz “Küçükken ne zaman canım sıkılsa gözlerimi kapar, “Geçti işte, geçti. Şimdi gözlerimi açacağım ve hepsi bitmiş olacak” derdim. Gerçi benim çocukluğumda geçmesini istediğim zamanlar çok olmadı ama o gece nedense vakit geçmek bilmiyordu” sözlerinin hemen ardından o gece bir şey olmasını bekliyorsunuz ama olan şeyin önemini hemen hiç hissettiremiyor film ve bu sözler de boşa düşüyor örneğin. Babanın öfke ile bıçakladığı kuş tüyü yataktan havaya fırlayan tüylerle yaratılan düşsel (veya bir yere bağlan(a)mayan kuyudaki ışığın da desteklediği gibi masalsı) hava da filmin geneli içinde düşünüldüğünde ayrıksı bir fantezi gibi duruyor. Bir lastik çizme sahibi olmayı hayal eden ve bunun umudu ile bile mutlu olabilen çocuğun çalıştığı yazlık sinemanın potansiyelini de kullanmıyor senaryo ve onun arkadaşlarına bir filmi canlandırdığı ve zorlama görünen sahne dışında hiçbir ilişki kurmuyor sinema ile.

Film adını dayısının çocuğa söylediği “Piano piano, bacaksız” (“Yavaş yavaş”) sözlerinden alıyor. Tüm hayali İtalya’da yaşamak olan ve konaktaki herkesin hayatını az da olsa değiştirmeye çalışan bu adamı canlandıran Rutkay Aziz’in -özellikle tüm konak halkına başarısını anlattığı sahnede rahatsız eden bir şekilde- bir parça tiyatro havasında oynadığı filmin karakterlerini yargılamaması ve bu yoksul insanları idealize etmemesi önemli. Pazarda küçük hırsızlıklar yapan (“Biz namuslu hırsızız; iki taneden birini çalarız”), dayının yasadışı planına toplu halde destek veren ve dertlerini birbirleri ile açık yüreklilikle paylaşan bu yoksul insanlar üzerinden ne zorlama bir isyankârlığa ne de bir yoksulluk güzellemesine başvurması filmin sahici görünmesini sağlamış ki hikâyenin önemli kozlarından biri bu. İlerledikçe havasına girdiğiniz film, bir hikâye beklentinizi düşürerek seyretmeniz gereken ve nostalji ile sarılı bir anılar dizisinin havasına kendinizi bırakmanız gereken bir çalışma.

Caz müzisyeni Can Kozlu’nun bir film müziği olarak başarı olan çalışması filme ne dönem ne de içerik olarak uygun düşüyor ve özellikle hikâyenin sıcaklığına hayli zıt bir yerde duruyor ilginç ve rahatsız edici bir şekilde. Hitler’in Fransa’ya girmek üzere olduğu dönemde geçen ve bu faşist liderin temsil ettiğinin tam karşıtı bir yönde duran bir çocuğun masumiyet ve umut ile örülü dünyasını anlatan film kendisine yakışan naif havası ile de ilgiyi hak ediyor. Set tasarımları ve kostümlerdeki başarısı da takdiri hak eden film Kemal Demirel’in şu satırlarını sinema perdesine taşıması ile de önem taşıyor: “İnsanın yoksulu, hele çocuksa bir de benim gibi; barıştan yanadır, umuttan yana”.

Salut les Cubains – Agnès Varda (1963)

“Küba’daydım. Karmakarışık fotoğraflarla döndüm oradan. Onları bir düzene sokmak için bu filmi yaptım. Filmin adı “Selam Kübalılar” oldu”

Agnès Varda’nın devrimden dört yıl sonra gittiği Küba’da çektiği fotoğraflardan oluşturduğu bir devrim hikâyesi.

Fransız sinemacı Varda devrimden dört yıl sonra gitmiş Küba’ya ve 1962’nin Aralık ile 1963’ün Ocak aylarında yaklaşık 4 bin fotoğraf çekmiş orada kaldığı bir ayı aşan süre boyunca. Bu fotoğraflardan yaklaşık 2 binini bir araya getirerek oluşturduğu bu ilginç “foto-montaj” türü belgesel yarım saatlik bir süre içinde devrimin tüm sıcaklığını ve tazeliğini taşıyan bir ülkenin havasını etkileyici bir biçimde yansıtan ve biçimsel özellikleri ile de ilgi çeken çok önemli bir çalışma. Varda’nın o hep alçak gönüllü kalan, her zaman farklı arayışlara açık ve saygın sinemacılığının bu parlak örneği devrime, devrimcilere ve devrimci bir ruha yazılmış bir aşk mektubu ama bir o kadar da sanata, dansa, müziğe ve bir devrimin coşkusunu yaşayan halka ithaf edilmiş bir mektup bu.

Film Varda’nın çektiği ve filmde de önemli bir kısmını kullandığı fotoğraflar için Paris’te düzenlenen ve Küba devriminin onuncu yılına ithaf edilen bir sergiden görüntüler ile açılıyor ve ardından sergi için bir mini konser veren Kübalı müzisyenlerin görüntüleri ile devam ediyor. Bir iki dakikalık bu kısa giriş hareketli görüntülerden oluşan bir belgesel formatında. Ardından Varda’nın ve Fransız oyuncu Michel Piccoli’nin dönüşümlü denebilecek anlatıcı sesleri eşliğinde Varda’nın fotoğrafları geliyor birer birer ekrana. Bir kısmı çok kısa, bir kısmı daha uzun bir süre kalıyor görüntüde bu fotoğrafların; ama bu fotoğraf ifadesi filmin hareketsiz bir görüntü zincirinden oluştuğu anlamına gelmiyor. Aksine çok hareketli bir film bu ve içerdiği “devrim aşkı”nın tüm heyecanı ile de kıpır kıpır bir çalışma seyrettiğimiz.

Fotoğraflar aracılığı ile bir müzisyene şarkı söyletiyor veya insanları dans ettiriyor Varda. Anlatıcı ses devreye girdiğinde sesi bir parça kısılan, diğer anlarda sesi hep öne çıkan bir müziğin eşlik ettiği görüntülerde doğal ve hatta naif denebilecek bir tavırla fotoğrafları canlandırıyor nerede ise yönetmen. Zaman zaman fotoğrafta bir bölüme zum yapıyor (örneğin aynı karede hem hamile bir kadının hem de eli ve beli silahlı erkeklerin olduğu bir fotoğraf veya bir çocuğun tişörtündeki Küba adasının resmi ile poz verdiği bir diğer fotoğraf) ve seyircinin herhangi bir detayı kaçırmamasına özen gösteriyor ama bu aynı zamanda filme hareketlilik getiren yaklaşıma sadece gerektiğinde ve az sayıda başvuruyor film ve anlattığı aşk hikâyesinin doğallığına hiç zarar vermiyor. Müthiş bir belge niteliği taşıyan ve tümü aynı zamanda yetkin bir fotoğrafçının elinden çıktığını belli eden bir kalitesi olan bu fotoğrafların her biri için anlatıcı sesin en az bir cümlelik yorum veya açıklama getirmesi veya “şarkı söyleme” sahnesinde olduğu gibi fotoğraftaki kişiye bir konuşma balonunun eşlik etmesi gibi akıllı tercihler de filmin hayli hareketli bir atmosfere sahip olmasını sağlıyor. Fotoğrafların önemli bir kısmında objeler Varda tarafından görüntülendiklerinin farkındalar; ama buna rağmen bu durum seyrettiğimizin doğal görünümüne en ufak bir zarar vermiyor. Vermiyor çünkü hem çeken hem de çeklien bir devrimin heyecanı ile ve en doğal halleri ile parçası olmuşlar filmin.

Kendi fotoğrafları dışında sadece birkaç kez eski illüstrasyonlar kullanmış Varda. Müzikler ve anlatıcı dış ses dışında bir kez Castro’nun bir konuşmasını bir kez de -kurşun delikleri olan bir binanın fotoğrafına eşlik eden- silah sesi efektini duyuyoruz. Bunun dışında sadece müzikler ve onun fotoğrafları var filmde. Baştaki sergi sahnesinde çok kısa bir an için Varda’nın kendisi de geliyor görüntüye ama filmin asıl karakterleri onun fotoğrafladığı Kübalı yöneticiler, gerillalar, sanatçılar ve devrimin tüm coşkusunu yaşayan Küba halkı. Film tamamlanmadan kısa bir süre önce ölen ve eğlenceli bir “dans ve şarkı sahnesi”nde seyrettiğimiz müzisyen Benny Moré; toprak reformunun başındaki politikacı Carlos Rafel Rodríguez; eski gerilla ve yeni politikacılar Raul Castro ve Osvaldo Dorticós Torrado; şairler Nicolas Guillen ve Roberto Fernández Retamar; yazar Alejo Carpentier; ressamlar Wifredo Lam, Raul Mulian ve eğlenceli bir ça ça ça dansı yaparken seyrettiğimiz sinemacı Sarita Gómez bu foto-belgeselin kısa süresi boyunca karşımıza gelen isimlerin bir kısmı olurken Varda sadece bu ünlü isimlerle sınırlamıyor kendisini ve hatta asıl olarak devrimin asıl mimarları ve sahipleri olan halka odaklanıyor. Halkı ve özel bir yer ayırmış göründüğü Kübalı kadınları İspanyol, Afrika ve Fransız kültürlerinin etkilerini taşıyan Küba müziklerinin farklı ritimleri eşliğinde getiriyor karşımıza ve bu ritimlere uyumlu bir şekilde onları şeker kamışı tarlalarında çalışırken ve sokaklarda dans ederken görüntülüyor.

Kurgu becerisi üzerine kurulu filmde birkaç kısa cümle dışında doğrudan politikaya girmiyor Varda (eskiden diktatörün karısına cep harçlığı olan piyango gelirlerinin şimdi Yeniden Yapılanma Enstitüsüne bağışlanması, SSCB lideri Nikita Kruşçev’in modern (ve özellikle soyut) sanata olan olumsuz bakışını Kübalı sanatçıların pek de umursamaması veya “Castro’nun halkı, halkın da onu temsil etmesi” gibi Varda’nın yorumu olan cümleler); bunun yerine devrimin tüm bir ülkeyi nasıl dönüştürmeye soyunduğunu anlatmayı ve devrimin güzelliği, yarattığı umut ve coşku dolu dünyayı sergilemeyi tercih ediyor. Varda’nın Küba’ya, tanık olduğu umuda ve en çok da Küba halkına aşkını dile getiren lirik bir belgesel bu ve onun tüm Küba’yı dans ettirdiği bu ilginç belgesel ünlü feminist ve anarşist Emma Goldman’ın “Dans edemediğim devrim, benim devrimim değildir” sözünü hatırlatıyor bize. Bir devrimin coşkusunu, belki ondan da çok, sonrasında insanların dans edebildiği bir devrimin güzelliğini hatırlatan bu Varda belgeseli mutlaka görülmesi gerekli bir çalışma, özellikle de bir devrim umudunu yitirenler tarafından. Filmi politik bir propaganda filminden uzak tutmayı başaranın ise samimiyeti, Varda’nın becerisi ve kuşkusuz daha iyi ve daha özgür bir dünya hayali peşinde koşan herkesin umudunu yansıtması olduğunu da belirtelim son olarak.

(“Selam Kübalılar”)