Sauvage – Camille Vidal-Naquet (2018)

“Üzgünsün çünkü o adama aşıksın. O etrafta olmadığında acı çektiğini görebiliyorum. Umursamadığını söylüyorsun ama doğru değil bu”

Para karşılığında bedenini satan 22 yaşındaki bir genç adamın aşk özleminin hikâyesi.

İlk uzun metrajlı çalışması olan bu Fransız filmini Camille Vidal-Naquet yazmış ve yönetmiş. İlk başrolünde genç oyuncu Félix Maritaud’un muhteşem bir oyunculuk sergilediği filmin hayli sert bir hikâyesi var ve sinemada cinsellik konusunda en serbest ülkelerden biri olan Fransa’da bile 16 yaş sınırı ile gösterime girmiş. Bu denli sert bir hikâyesi olmasına ve para için bedenini erkeklere satan erkek bir fahişenin hayatını bu denli gerçekçi bir görsellikle anlatmasına rağmen film baş karakteri üzerinden müthiş bir çekicilik yakalıyor ve baştan sona soluksuz bir şekilde seyrettiriyor kendisini. Hikâyesini dürüst bir gözlemcilikle ve karakter(ler)ini yargılamadan sergileyen film önyargısız seyredilmeyi hak eden önemli bir çalışma.

Seyirciyi terse düşüren bir sahne ile açılıyor film. Doktorda muayene olan, kirli sakallı, biraz bakımsız görünen ve dudağındaki yara ile hasta izlenimini veren genç adamın işini öğrendiğimiz bu sahne hem karakteri hem de filmin kendisi için epey ipucu sağlıyor bize: Tüm fahişelerin aksine “öpüşmem” demeyen ve benzer işi yapanlardan çok farklı bir genç adam var karşımızda ve film de onu mesleğini yaparken “cüretkâr” sahnelerde göstermekten çekinmeyecektir. Bu açılış sahnesinde olduğu gibi neyi görüyorsa onu olduğu gibi, müdahale etmeden ve bir şeyleri de gizlemeye gerek duymadan gösteriyor bize yönetmen Vidal-Naquet hikâye boyunca. Örneğin kahramanımız ve kendisi ile aynı caddede çalışan meslektaşlarını bir belgesel tadında uzun uzun gösteriyor film ve bunu yaparken de hiçbir karakterine eleştiri veya övgü ile yaklaşmıyor. Zaman zaman özellikle bir gizli kamera havasına bürünüyor çekimler bu sahnelerde ve gerek gösterdikleri gerekse karakterlerin arasındaki diyaloglar aracılığı ile sert ve etkileyici bir gerçekçilik duygusu yakalıyor. Bu tanık olduğunuz anlar bir belgesel içinde seyretseniz yadırgamayacağınız kadar doğal ve sahici görünüyor.

Kendini yok etmeye gidecek kadar ve bunu umursamayacak kadar açık oynuyor karakterimiz. Tutku ile bağlı olduğu ve kendisi ile aynı işi yapan ama eşcinsel olmadığını söyleyen arkadaşının ona “Sorun öpüşmekten rahatsız olup olmaman değil; sanki fahişe olmaktan hoşlanıyorsun gibi” demesinin arkasında da bu var, gittiği bir doktorun kendisine yaşadığı hayatın sonuçlarını ima ederek sorduğu “Değişmek istiyor musun?” sorusunu “Neden isteyeyim ki?” karşı sorusu ile cevaplamasında da. Sağlığı günden güne kötüye giden, sık sık geceyi kaldırımlarda uyuyarak geçiren ve müşterilerinin isteklerini hiç ret etmeyen genç adam bir sevgi sıcaklığı ile sık sık yanaştığı arkadaşı tarafından sürekli geri çevrilse de umudunu yitirmiyor hiç. Sevgi ve sıcaklık talebi geri çevrildiğinde bunu başka yollarla -en azından geçici olarak- karşılamayı da deniyor. Hayli hüzünlü bir sahnede oldukça yaşlı bir müşterisine kendisi teklif ediyor bu yakınlığı ve seksin yerine sarılıp yatmayı öneriyor ve bunu gerçekten kendisi de arzuluyor. Arkadaşının teşhis ettiği gibi onun gerçek hastalığı sevilme arzusu: “Sevilmek için yaratılmışsın sen” diyor arkadaşı ona. Bu arzuyu Vidal-Naquet birkaç farklı sahnede özellikle gösteriyor bize. Örneğin tüm sert isteklerine boyun eğdiği iki müşterisinin sonunda parasını vermemesine gösterdiği tepkinin asıl nedeni bile sanki paradan çok, tüm isteklerini sağlığını tehlikeye atararak karşıladığı insanların yaptığını onun gösterdiği yakınlığa ihanet olarak görmesi belki de. İç burkan bir başka sahnede de arkadaşının peşini bırakmıyor ondan gördüğü şiddet dolu tepkiye rağmen. En az bu denli etkileyici bir sahne ise ilk kez gördüğü bir kadın doktora sarıldığı an ki bu sahnenin yalınlığından ve doğrudanlığından etkilenmemek mümkün değil.

Hikâyenin kahramanının finaldeki eylemi ve arkadaşının “Sen de kendine yaşlı bir adam bul. Başımıza gelebilecek en iyi şey bu” tavsiyesine aykırı davranması farklı yorumlara açık görünüyor. Sunulan bir kurtuluşu ret etmesi kendini yok etmeye odaklı bir hayatı sürdürme kararlılığın sonucu mu, ne olursa olsun kendisinin de gerçekten sevmediği birisi ile yaşamayı dürüst bulmaması mı yoksa bedeli ne olursa olsun özgür kalabilme mücadelesi mi asıl neden? Bu sahnede kırlık bir alanda cenin pozisyonunda kıvrılıp yatması çocukluğa, bir başka ifade ile söylersek yeni bir hayatı mümkün kılacak bir başlangıç noktasına dönme arzusunu mu yoksa ne olursa olsun sevilme arzusunu mu gösteriyor? Başka açıklamalar da getirilebilir bu finale ama sonuçta neden ne olursa olsun bu son seyrettiğimiz portreyi daha da gerçekçi, sert ve hüzünlü kılıyor. Bir yok olma ve çürümenin portresi bu ama bir yandan da kahramanı üzerinden aşka, sevmeye ve sevilmeye, insan sıcaklığına ve özgürlüğe adanmış bir hikâye. Kahramanımızın ve arkadaşının benzer koşullar altında yaptıkları taban tabana zıt seçimlerin özgürlüğün anlamı, değeri ve bedeli üzerine seyirciyi düşünmeye zorlayacağı da kesiin.

Paranın değil aşkın peşinde olan genç bir adamın bu hikâyesini el kamerası ile görüntülemiş Camille Vidal-Naquet ve hem gerçekçi bir atmosfer oluşturmuş hem de baş karakterinin sürdürdüğü hayatın kaotik ve tedirgin edici yanını daha iyi anlatabilmiş bu sayede. Başroldeki Félix Maritaud’nun hikâyenin dürüst sertliğini çok iyi yansıtan muhteşem performansı hem sinemanın en önemli eşcinsel karakterlerinden birinin karşımızda adım adım hayat bulmasını sağlıyor hem de güçlü bir performansın, yoğunluğu ile nasıl güçlü ve kalıcı bir etki yaratabileceğinin canlı kanıtı oluyor. Sürekli arayan gözlerle etrafına bakan ve öfke ile hüznü aynı anda barındıran bakışları ile hikâyeye olağanüstü bir katkı sağlıyor genç oyuncu ve sinema tarihinin en yalnız karakterlerinden birine hayat veriyor. Görüntü yönetmeni Jacques Girault’nun ve müziklerin hikâyeye çok yakıştığı film sinemanın dürüstlüğü ile de takdir edilmesi gereken eserlerinden biri ve tüm sertliğine rağmen görülmesi gerekli bir çalışma.

(“Savage” – “Vahşi”)

Get Out – Jordan Peele (2017)

“Ne düşündüğünü biliyorum; beyaz bir aile, siyah hizmetçiler: Tam bir klişe”

Beyaz kız arkadaşının ailesi ile tanışmaya giden siyah bir adamın içine girdiği ortamla ilgili hissettiği gerginliğin hikâyesi.

Sinemaya oyuncu olarak giren ve bu kariyerini sürdürürken senaristliğe de başlayan ABD’li sanatçı Jordan Peele’in ilk yönetmenlik çalışması. En iyi film, erkek oyuncu ve yönetmenlik dallarında aday olduğu Oscar ödülünü orijinal senaryo dalında kazanan çalışmanın bu ödüllü hikâyesi de yine Peele’ın imzasını taşıyor. Bir siyah erkek arkadaş olarak beyaz bir aile ile tanışmanın gerginliği ve onlarla geçirilecek bir hafta sonunun sıkıcılığı ile başlayan hikâye bir korku ve gerilim atmosferine dönüşürken, temel çekicilik kaynağını anlattığını sosyal bir meseleye, ırkçılığa referanslarla dile getirmesinden alıyor. Başrol oyuncusu Daniel Kaluuya’nın hemen tüm sahnelerinde yer aldığı filmdeki güçlü oyunculuğunun desteklediği ve gerilimini efektlerden değil, hikâyesi ve sahip olduğu atmosferden alan çalışma popüler filmlerin peşinde olanları da daha derin bir şeylerin peşine düşenleri de mutlu edebilecek bir eser. Hollywood’un korku filmlerinde ilk ortadan kaldırdıklarının arasında siyahların mutlaka yer almasına bir cevap olarak da görülebilecek olan bu çalışma ilgiyi hak ediyor kesinlikle.

Gece yarısı bir sokakta tedirgin bir şekilde tek başına yürüyen ve bir adresi arayan siyah bir adamla açılıyor film. Yanına gelen beyaz bir arabadaki kişi adamı zorla arabasının bagajına sokarak kaçırıyor. Ardından filmin ana tema şarkısı olan ve Swahili dilinde seslendirilen “Sikiliza Kwa Wahenga” adlı parçanın eşlik ettiği açılış jeneriği ilk sahnenin gerilimini ve gizemini bir üst boyuta taşıyarak sürdürüyor. Sonrasında ise siyah bir fotoğrafçı olan kahramanımıza ve kız arkadaşına geçiyor film. Tıpkı Stanley Kramer’ın 1967 yapımı “Guess Who’s Coming To Dinner – Beklenmeyen Misafir” filminde olduğu gibi bir aile ziyaretini anlatıyor film ama ilkinin liberal umudunun karşısına liberal bakışın aslında içinde hâlâ saklı olan ırkçılığı yerleştiriyor ve bunu bir dram/komedi atmosferi yerine bir gerilim/korku atmosferi içinde anlatmayı tercih ediyor. Kadının babasının bir Obama hayranı olması onu bir liberal bakışın temsilcisi yaparken, Peele anlaşılan ırkçılığın (ya da yumuşatarak söylersek ayrımcılığın) Amerikan toplumunun içinde nasıl kök salmış olduğunu söylemeye çalışıyor.

Peele’ın Oscar alan senaryosunun (bu arada diyalogların hiç de önemsiz olmayan bir kısmının doğaçlama olduğunu söyleyelim) hikâyeyi ustalıkla kurguladığını ve her bir unsuru birbirine akıllıca bağladığını belirtmek gerekiyor. Kadının erkek kardeşinin tüm ana karakterlerle aynı ev içinde olmasına rağmen bir süre hikâyeden çekilmiş olması problemi bir yana, film farklı örneklerle vurgulanabileceği gibi bazen seyirciyi ustaca kandırarak bazen de önemli bir sahnedeki bir unsuru ileride bir başka sahnede tekrar karşımıza çıkararak senaryosunun üzerinde hayli titizlikle çalışılmış olduğunu kanıtlıyor. Örneğin hafta sonu için ailenin yanına gidilirken aniden arabanın önüne çıkan ve ölen geyik finalde sert bir eylemin aracı oluyor. Yine bu geyikli kaza sahnesinde polisin arabayı kullanan kadın olduğu halde erkekten de kimliğini istemesi seyirciye -doğal olarak- adamın siyah olması nedeni ile bu muamaleye maruz kaldığını düşündürtürken ve kadının tepkisi ile adamın boyun eğmesi de yine onların beyaz ve siyah olmaları ile açıklanabilir gibi görünürken, senaryo seyirciyi bir bakıma ters köşeye yatırıyor daha sonra anlaşılacağı üzere. Benzer bir biçimde siyah adamın beyaz ailenin evindeki bir partide karşılaştığı tüm beyazların ona tam da “beyazların siyahlar için ürettiği klişeler”le (genetik özellikler, sekste iyi olmaları gibi) hitap etmesi de aslında bu görünenin ötesinde bir başka açıklamaya bağlanıyor daha sonra. Tüm bu tercihler Peele’ın özenli senaryosunun başarısı: Bir yandan klişeleri gündeme getiriyor ve siyahlara yapılan haksızlığı dillendirmiş oluyor ama öte yandan bununla yetinmeyip bir yandan da bir şekilde dalgasını geçiyor bu klişelere karşıt olarak oluşan klişe tepkilerle. Kaldı ki “siyah erkeklerin beyaz kadınları elde edebilmesi başarısı” veya “beyaz kadınların siyah erkekleri seks kölesi yapması“ mitleri rüzerinden siyah toplumun üyelerine de bir nevi eleştiride bulunmayı unutmuyor Peele.

Gerilimini yavaş yavaş, ima etmekten doğrudan göstermeye dönüşen bir biçimde yaratan film efektlere yaslanmadan ve uzun bir süre bir dram atmosferi içinde anlatıyor hikâyesini ve siyah kahramanın tekinsiz bir yerde olduğunu artık idrak etmesine neden olan sahneler tam da bu nedenle -olumlu anlamda- ayrıksı durdukları için daha da etkileyici oluyorlar. Adamın siyah hizmetçi ile doğrudan konuştuğu ilk sahne veya “Anahtarları sana vermeyeceğimi biliyorsun değil mi tatlım?” anı ustalıklı bir gerilimin örnekleri oluyorlar bu sayede. Final bölümündeki sertliğinin dozunun bir parça kaçmış olmasını herhalde Peele’ın benzer hikâyeler anlatan filmlere bir göndermesi olarak ve bir alaycı yaklaşımın sonucu olarak görmemiz gereken filmde çeşitli semboller de kullanmış Peele: Örneğin hipnozun aracı olan “gümüş kaşık” İngilizcede ayrıcalıklı ve zengin bir hayatın içine doğmayı ifade eden bir tabir.

Sadece 23 günde çekilen filmde siyah genç adamı oynayan Daniel Kaluuya’nın, çocukluğundan kalan bir suçluluk duygusunu itiraf ettiği sahnede olduğu gibi oldukça üst düzeylerde dolaşan performansı ile zenginleşen filmde sık sık adı geçen “Batık Yer”i “Siyahların dışlanmış olmasının ve ne kadar bağırırarlarsa bağırsınlar, sonunda sistemin onları susturması”nın sembolü olarak açıklamış Peele ama film politik ve/veya ekonomik bir sistem eleştirisinde bulunmuyor açıkçası. Tekinsizliğin erken açık edilmesi de bir eleştiri konusu olabilir belki ama filmin örneğin M. Night Shyamalan tarzı bir sürprizin çok da peşinde olmadığı düşünülürse, kabul edilebilir bir durum olarak görülebilir bu. Chris adındaki kahramanımızın yakın arkadaşı üzerinden mizah duygusuna da sahip olan film hikâyede adı geçen Obama’dan başkanlığı devir alan ve hem ten rengi ile hem fikirleri açısından tam bir “beyaz” olan Trump döneminde çekilen bir film olması açısından da önem taşıyor; çünkü hikâyedeki liberal görünümün ardındaki gerçek ile ırkçılık sorununun eski günlerde kaldığını düşünen Amerikalıların karşısına çıkan Trump gerçeği birbirinden çok da farklı değil aslında.

(“Kapan”)

Bob le Flambeur – Jean-Pierre Melville (1956)

“Garip hikâyemiz işte burada, Montmartre’da başlıyor. Gece ile gündüzün birbirine karıştığı saatlerde, şafağın ilk ışıklarında Montmartre bir yanıyla cenneti bir yanıyla cehennemi andırırken; gecenin izleri gitgide silinip, insanlar caddeleri doldurmaya başlarken; bu temizlikçi kadın gibi, çalışanlar işlerine yetişmeye çabalarken ve bu genç kızımız gibi aylaklar biraz daha eğlence ararken… Gelin şimdi de Bob’la tanışalım, kumarbaz Bob’la; ihtiyar bir delikanlı, efsanevi bir suçluyla”

Son bir büyük işe soyunan eski soyguncu, yaşlı kumarbaz Bob’un hikâyesi.

Bugün özellikle her biri bir klasik olan polisiyeleri ile tanınan Fransız sinemacı Jean-Pierre Melville’in bu türdeki ilk filmi sadece suç filmlerinin değil, genel olarak sinemanın da en önemli çalışmalarından biri. Fransız Yeni Dalga akımının ilham kaynağı olarak tanımlanan Melville bu filmde klasik Amerikan gangster filmlerine basit görünen ama aslında hayli zengin hikâyesi ile müthiş bir Fransız havası katıyor ve Grumbach olan soyadını hayranı olduğu ABD’li yazar Herman Melville’den esinlenerek değiştirmesinde olduğu gibi Amerikan sinemasına özgü bir türü benimseyerek bu türe çok önemli yeni boyutlar katıyor. Daha sonra çekeceği filmlerle suç sinemasına daha pek çok başyapıt armağan eden Melville’in bu filmi içerdiği gerçekçi bir şiirsellik ve sonradan Yeni Dalga filmlerinin karakteristik özellikleri olan “sıçramalı kesme”lerin (jump cut) kullanıldığı kurgusu ve el kamerası kullanımı ile de öncü sinema eserlerinden biri ve mutlaka görülmesi gereken bir çalışma.

Bir dış sesten duyduğumuz ve yazının girişinde yer alan sözlerle açılıyor film ve bu şiirsel girişi seslendiren dış ses (yönetmen Melville bu sesin sahibi) hikâye boyunca da zaman zaman ama çok daha kısa cümlelerle araya giriyor. Bu araya girişlerin gerekliliği zaman tartışmalı olsa da uygun bir nötr tonla konuşan bu ses bile bir açıklama yapmaktan çok, ilgili sahneye bir duygu katarak filme katkıda bulunmuş. Eddie Barclay ve Jo Boyer’in imzasını taşıyan ve film boyunca sık sık ton ve ritm değiştiren müziklerin eşlik ettiği bu girişin hemen ardından kahramanımız Bob ile karşılaşıyoruz. Zar atan, diğer elinde para ve ağzında sigarası olan Bob kumar oynadığı bu ortamdan dışarı çıkınca üzerine pardösü ve fötr şapkasını geçirdiğinde 1950’lerin tipik Parisli kıyafetine bürünür. Oysa sıradan bir adam değildir Bob; savaştan önce banka soygunu dahil çeşitli suçlara karışmış ve cezasını çekmiş, şimdi de tutkunu olduğu kumarla vaktini geçiren iyi yürekli bir adam karşımızdaki. Jim Jarmusch, Quentin Tarantino, Jean-Luc Godard, Mike Hodges ve Paul Thomas Anderson’un en sevdikleri filmlerden biri olduğunu söyledikleri, Stanley Kubrick’in ise Melville’in bu filmle türün en iyisini yaptığını düşündüğü için kendisinin suç filmleri çekmeyi bıraktığını açıkladığı eseri 2002 yılında da Neil Jordan “The Good Thief” adı ile yeniden çekmiş.

Kadın pazarlayanlara sert davranan, bir olay sırasında hayatını kurtardığı için arasının iyi olduğu komiserin vefalı davrandığı ve eski bir suç arkadaşının oğlu olan ve kendisine de hayranlık duyan genç bir adama kol kanat germiş bir adam Bob. Bir kadına bar açabilmesi için para veren, kolayca yatağına alabileceği genç kadınların zor durumlarından yararlanmayan kahramanımızın kumar düşkünlüğü o denli ileri boyutta ki evine her girdiğinde bir kapının ardında duran kumar makinesinin kolunu en az bir kez çevirip şansını deniyor. Melville bu adamın uzak durduğu suça -belki de son bir kez- bulaşmasını hayli çekici bir şekilde anlatıyor bize. Bu çekiciliğin birkaç nedeni var: Öncelikle yalın bir senaryosu var filmin; zorlama ve “çok büyük” söz ve eylemlerin peşine düşmeyen senaryo buna rağmen onca farklı karakteri sade ama zengin bir kurgu ile birbirine bağlıyor ve basit hikâyesini -olumlu anlamda- kompleks kılmayı başarıyor. Hikâyenin kendine özgü bir şiirselliği de var ama altını çizmiyor bu yanının senaryo ve yine sadeliğini koruyarak, bu şiirsel havasını çok doğal bir biçimde oluşturuyor. Senaryonun bir diğer başarısı da baş karakteri Bob ve diğer hemen tüm ana karakterleri gerçek kılabilmesi ve kendi hikâyeleri ile getirebilmesi karşımıza her biri ilgiyi hak edecek şekilde. Böylece sadece Bob değil; ona hayran olan genç adam, Bob’un yardım ettiği ve genç adamın tutkulu bir şekilde aşık olduğu kadın, eski suçlu ama şimdi bir casinoda krupiyer olarak çalışan adam veya kadın pazarlamacısı gibi diğer karakterler de hak ettikleri ilgiyi buluyorlar hikâyede.

Finaldeki polisle soyguncular arasındaki çatışma sahnesinin gereğinden fazla yalın ve kısa olması gibi bir problemi olsa da filmin geneline bakıldığında Melville tüm sahneleri doğru bir tempoda oluşturmuş ve zaman zaman başvurduğu kamera açıları ile abartısız bir farklılık yaratmayı başarmış. Karakterlerin kritik anlarında yakın plan çekimlerle yüzlerine odaklanan kameranın bu anlarda oyuncuların sade performansları ile yakaladığı etkileyicilik Melville’in bir yönetmen olarak imzasını attığı bir başka başarı. Soygun için ekibin toplanması, tatbikatın yapılması gibi anları da uzun uzun ve adeta yapılan işe “saygı göstererek” sergileyen Melville hikâyesini dürüst bir tarafsızlıkla anlatıyor ve seyirciyi de gördüğünün gerçekçiliğine ikna ediyor.

Filmin kadın karakterlerine rağmen erkeklerin dünyasını ve erkeklerin bakış açısını öne çıkararak anlatması dikkat çekiyor. Bob’un ekibindeki kasa açma ustasının “Kilitler güzel kadın gibidir: Onları tanımak istiyorsan çaba göstermen gerekir” veya Bob’un genç hayranına söylediği “Sana daha önce de söylemiştim: Asla bir kadına güvenme!” sözlerinin yanısıra krupiyerin eşinin hırsı ile neden oldukları da kadınların “neden olduğu“ belaların örnekleri olarak gösterilebilir.

Özetle, iyi anlatılmış ve hikâyesi başarı ile kurgulanmış bir film bu. Melville’in ücretinin yüksekliği nedeni ile oynatamadığı Jean Gabin’in yerine başrolde oynayan Roger Duchesne’nin ekonomik bir performans ile yaşlı karakterinin çocuksu ruh halini etkileyici bir şekilde sergilediği film ironik finali ile hem kahramanını hem de seyircisini ödüllendiren önemli bir çalışma. Kısıtlı bir bütçe ile çekilen ve Melville’in titizliği nedeni ile çekimleri iki yıla yayılan filmde, hem anlatım biçimi hem de içeriği ile Yeni Dalga’ya ilham veren, yola çıktığı Amerikan gansgter filmlerini başka bir noktaya (çok daha sakin ama çok daha gerçek bir nokta bu) taşıyan Melville’in sokakta keşfettiği Isabel Corey de eylemi ile hikâyenin dönüm noktasının yaratıcısı olan kadını başarılı bir performans ile getiriyor karşımıza. Mutlaka görülmeli.

(“Bob the Gambler”)

Les Faux Tatouages – Pascal Plante (2017)

“Fiona Apple’ı duydun mu? Ayrılık şarkılarında uzmandır. Şarkılarından birinde şöyle der: Bütün bu aşkın / Bütün bu aşkın / Eksik bir yanı olmalı / Seni tanımaya çalışmaktan / Sıkılıyorsam”

On sekiz yaşını yalnız başına kutlayan ve geçmişinde bir acısı olan genç bir adam ile doğum günü gecesinde tanıştığı genç bir kadının hikâyesi.

Kanadalı yönetmen Pascal Plante’in konulu ilk uzun metrajlı filmi. Plante senaryosunu Geneviève Dulude-De Celles ile birlikte yazdığı filmde on sekiz yaşındaki bir genç adamın geçmişindeki acının etkisi ile yalnız ve mutsuz bir hayat sürerken tanıştığı bir kadınla değişen (ya da değişebilir gibi görünen) günlerini anlatıyor. Baş karakterinin hüznüne ve kırılganlığına uygun bir dili olan film bir “yaz aşkı” anlatsa da bu aşkı ince ve zarif bir dil ile karşımıza getirmesi ve aşkın öncesi ve sonrasını hissettirmesi ile farklılaşmayı başarıyor. İki genç oyuncunun doğal ve samimi oyunları ile içtenliğine önemli bir katkı sağladıkları çalışma seyirci üzerinde kırık bir umut uyandıran “küçük” bir film.

On sekiz yaşını ilk kez satın alabildiği birayı bolca içerek ve çılgın bir metal konserinde yalnız başına eğlenerek kutlayan ama tüm bu anlarda bir mutluluktan çok bir yalnız genç adam havası ile karşımızda olan bir genç Théo. Konser sonrası bir cafede genç bir kadınla tanışıyor ve film bundan sonra bir yandan bir aşkın başlangıcını ve gelişimini anlatırken, yavaş yavaş da genç adamın geçmişindeki sırrın üzerindeki örtüyü açıyor bizim için. Sadece 2 hafta sürebilecek bir yaz aşkı bu; çünkü Théo -kendi seçimi olmasa da- şehri terk edecektir bu sürenin sonunda. Film adını bu genç adamın kolundaki “sahte dövme”den alırken, onu güçlü kişiliği ile hayata tekrar katan kadın gerçek dövmeler taşıyor kolunda. Yönetmen Plante iki genç birey arasındaki ilişkiyi sık sık tek çekimle oluşturduğu sahnelerle anlatıyor bize. Örneğin cafedeki ilk tanışma sahnesinde iki gencin uzun uzun müzik zevkleri konusunda konuşmalarına kesintisiz bir şekilde tanık oluyoruz. Benzer şekilde kadının erkeğe şarkı söylediği sahneyi (hikâyede kritik bir öneme sahip bu şarkı Kanadalı müzisyen Daniel Bélanger’in “Séche Tes Pleurs – Sil Gözyaşlarını” adlı parçası) ve ilk birlikteliklerini de yine hep tek çekimle sergiliyor film. Bu tercih ilgili sahnelere (ve daha sonra tanık olacağımız diğerlerine) bir doğallık duygusu katıyor ve hikâyenin sahici ve dürüst olmasını sağlıyor.

Pascal Plante’in temel başarısı filmini sadelik ve doğallık üzerine inşa etmesi ve onun bu tercihi belki de daha önce defalarca seyretmiş olabileceğiniz bir hikâyeye farklılık katıyor onu çekici kılacak bir şekilde. Bazen dürüstlük ve sevgi ile uzatılan bir elin nasıl bir etki yaratabileceğini seyirciyi ikna edici bir biçimde anlatabilmesi ve bunu yaparken seçtiği sembolleri de rahatsız etmeden kullanmayı becerebilmesi ile dikkat çeken film seyirciye herhangi bir duyguyu empoze etmemeye de özen gösteriyor. Bu “tarafsızlığın” en bariz göstergesi de filmin kırılgan ve “açık uçlu” sonu olsa gerek. Başta bahsi geçen Fiona Apple şarkısındaki “tanımaya çalışmak” ifadesi iki gencin birbirini tanıma ve neleri sevdiklerini öğrenme sahnesi üzerinden bir aşkın, finalde seslendirilen şarkı da bir insanın sevdiğinin sevdiklerinden etkilenmesinin güzelliğinin ve bir acıyı -belki de- geride bırakmasının sembolü oluyor sanki.

Théo’yu canlandıran Anthony Therrien ve aşık olduğu Mag’i canlandıran Rose-Marie Perreault tek çekimlik uzun sahnelerde hiç aksamıyorlar ve doğal oyunlarını hep koruyorlar. Tanıştıkları ilk sahnede müzik üzerine olan uzun konuşmalarında olduğu gibi doğaçlama havasını veren performansları ile karakterlerini seyirciye yakınlaştırmayı başarıyorlar ve seyrettiğimiz hikâyenin bizi kolayca etki altına almasına büyük bir katkı sağlıyorlar. Özellikle Therrien’in filmin ilk yarısında karakterinin kadından (ve bizden) gözlerini kaçırdığı anlardaki performansının çok çarpıcı olduğunu vurgulamakta yarar var. Bir doğum gününde başlayıp bir sonraki doğum gününde biten bu gençlik filmi sıkı müzik bandı ile de seyirciyi etkileyebilecek, ilgiye değer bir çalışma. “Erkek kızla tanışır” filmlerinden bir diğeri belki ama taze bakış açısı ve karakterlerinin ağzına çok yakışan diyalogları ile farklı bir çalışma ve kahramanına – hiç ağladığına tanık olmasanız da- “sil gözyaşlarını” demek gereğini hissettirmesi ile önemini kanıtlayan bir film.

(“Fake Tattoos”)