La Vendedora de Fósforos – Alejo Moguillansky (2017)

“Çatışan iki duygu uyandı içimde: Korku ve arzu. Tehditkâr ve karanlık mağaradan duyduğum korku ve o mağaranın içinde harika bir şeyler olup olmadığını görme arzusu”

Alman besteci Helmut Lachenmann’ın Kibritçi Kız” adlı masalını konu alan operasının (“Das Mädchen mit den Schwefelhölzern”) Buenos Aires’te sahnelenmesinin hazırlıkları sırasında yaşananların; Robert Bresson’un, bir Alman gerillanın, bir Arjantinli piyanistin ve şehirdeki grevlerin de karıştığı hikâyesi.

Arjantinli sinemacı Alejo Moguillansky’nin yazdığı ve yönettiği bir film. Yönetmenlik kariyerinde belgeseller de bulunan Moguillansky’nin bu -şimdilik- son uzun metrajlı konulu filmi belgesel ile kurgunun arasında bir yerde duran, belki de daha doğru bir ifade ile her iki alanda da kendisini gösteren bir çalışma. Helmut Lachenmann’ın yanı sıra, piyanist Margarita Fernández ve operanın sahneleneceği tiyatronun direktörü Martin Bauer’in kendilerini canlandırdığı, daha doğrusu gerçek kimlikleri ile yer aldığı filmde operayı yöneten ve eşini ise iki profesyonel oyuncu canlandırıyor. Moguillansky’nin bu tercihleri filmin yarı-belgesel diyebileceğimiz havasına uygun düşüyor ve seyrettiğimizle ilgili gerçeklik hissini de artırıyor. Referansları ve hikâyesi ile politik bir yanı da olan ve bir “entelektüel deneme” olarak da nitelendirilebilecek film hayli ilginç bir çalışma.

Danimarkalı şair ve yazar Hans Christian Andersen’in “Kibritçi Kız” masalı çok bilinen, çok sevilen ve içerdiği trajedisi ile aslında travmatik yanları da olan bir eser. Sanatın pek çok dalına (sinema, çizgi roman, edebiyat, müzik vs.) uyarlanan bu masal için bir çalışmayı da Alman avangart besteci Helmut Lachenmann yapmış ve eserine radikal sol örgüt Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun kurucusu Gudrun Ensslin’in bir metnini de dahil etmişti. Film bu operanın Buenos Aires’te “Teatro Colón”da sahnelenmesi için yapılan provaları ve opera ile doğrudan veya dolaylı olarak ilgili olan karakterlerin birkaç gününü anlatıyor bize. Eşi operayı sahneye koyacak olan ama aslında hemen tüm fikirleri kendisinden aldığı kadının girişte bir dış ses olarak bize söyledikleri filmin içeriği ile ilgili hayli açıklayıcı bilgiler veriyor. Buna göre filmde çılgın (veya tuhaf) müzikler çalan bir orkestra, bir eşek (Fransız sinemacı Robert Bresson’un “Au Hasard Balthazar – Rasgele Balthazar” adlı filmindeki eşek bu ve filmden çeşitli görüntüler de karşımıza çıkıyor hikâye boyunca), Cleo adında bir küçük kız (opera yönetmeninin ve eşinin kızları), bir devlet tiyatrosu ve burada çalışanlar, orkestra üyeleri ve orkestranın sendika temsilcileri, şehirdeki ulaşım grevi, piyanolar, 1970’lerden bir Alman gerilla, besteci Lachermann’ın kendisi, piyanist Margarita Fernández’ın kendisi, operanın yönetmeni ve bize hitap ederek bunları anlatan eşi var. Filmin değindikleri bunlarla sınırlı değil aslında: Filmde seslendirilen eserleri aracılığı ile Enrico Morricone, Beethoven, Bach, Mozart ve Schubert; isimleri ile anılan Count Basie, John Cage, Lenin ve Leonardo da Vinci de bu “entelektüel” hikâyede yerlerini alıyorlar.

Kapanış jeneriğinde filmi yaratan ekip üyelerinin isimlerinin nota portresi üzerinde gösterilmesinin de işaret ettiği gibi öncelikle müziğe ve onunla ilgili unsurlara odaklanan bir film bu ama hikâye sadece bununla sınırlı değil; Bresson, Sergio Leone ve Brigitte Bardot üzerinden sinema; grevler ve Kızıl Ordu Fraksiyonu üzerinden politika ve bununla bağlantılı olarak 1968 olayları, müziğin burjuvaziye hizmet etmesi gibi başlıklar da hikâye boyunca karşımıza çıkıyorlar. Karakterlerden birinin ifade ettiği üzere “hikâyesi olan ama karakterleri olmayan” operanın sahnelenme macerasını anlatan film tüm bunları üç bölümde sergiliyor: Sırası ile, “Müziğin Direnişi”, “Kibritçi Kız” ve “Direnişin Müziği”.

Alejo Moguillansky’nin başarısı bu “fazla sanatsal” görünebilecek filmi kurgu ile belgesel havalarını aynı anda içeren bir atmosferde anlatabilmesi. Tüm karakterlere bir çekicilik kazandırmayı başarmış yönetmen ve her birini seyretmeye değer kılmış; bunu yaparken de mizah ve ironiyi de unutmamış. Örneğin operayı sahneye koyan adamın tüm fikirlerini aslında karısından alıyor olması ve kadının sahneleme ile ilgili fikirlerinin karşısına çıkan tüm engellere anında bir çözüm üretebilme becerisi ya da iki tiyatro görevlisinin bir yandan avangart müziği bir yandan da sahnelenen operanın hikâyesini ve içerdiği göndermeleri anlamaya/yorumlamaya çalışması filme hoş bir mizah katıyor. Yönetmenin bir diğer başarısı da çok fazla temaya el atar gibi görünen hikâyesini kolaylıkla düşebileceği kaostan korumuş olması. Tüm konular ve başlıkları akıllıca birbiri ile ilişkilendirmiş Moguillansky.

Kurgusunu yönetmenin ve filmde opera yönetmenini canlandıran Walter Jakob’un üstlendiği filmde görüntü yönetmeni Inés Duacastella’nın da dikkat çekici bir başarısı var. Küçük kızın kendisini Bresson’un filminin içinde hayal ettiği sahne veya küçük kızların “Kibritçi Kız” masalından bölümleri okuduğu sahnede olduğu gibi o ânın ruhuna çok uygun görüntüler yakalamış Duacastella ve el kamerası kullanımı ile de gerçekçiliği hiç aksamayan bir görüntü çalışmasına imza atmış.

Evet, herkese göre bir film değil belki de bu. Sonuçta ne aksiyon, ne seks ne de bir şov vaat ediyor seyirciye. Buna karşılık sunduğu ise çok daha değerli kuşkusuz: Maria Villar ve Walter Jakob’un doğal oyunculuklarının kendilerini oynayan isimlerle çok iyi uyuştuğu film, belgesel ile kurgudan oluşan bir melez sinema örneği olarak pek çok önemli konuyu herhangi bir ön yargıya kapılmadan sergiliyor ve meraklısı için geniş bir düşünme alanı açıyor. Yukarıda anılan sahnede küçük kızlardan dinlediğimiz “Güzel şeyleri görmek için bir kibrit daha yakacağım” cümlesi sanat eserlerinin yaşamdaki “güzellikler”i görmemiz yakılan birer kibrit olduğunu hatırlatıyor bize ve bu kibritin ne kadar uzun bir süre yanacağını ve sönmek üzereyken yerini bir yenisinin alıp almayacağının da bize bağlı olduğunu söylüyor sanki. Yukarıda sıralanan tüm unsurlara Lenin’i ve karakterlerden birinin ona atfettiği “Beethoven’in Apassionata’sı beni kaldırabileceğimden daha fazla iyi bir insan yaptı” sözünü de ekleyen filmde küçük kızı canlandıran ve yönetmenin kendi kızı olan Cleo Moguillansky de rolünün tüm gereklerini başarı ile yerine getiriyor. Özetle, küçük ama kesinlikle kayda değer bir başarı yakalayan bir çalışma bu.

(“The Little Match Girl” – “Kibritçi Kız”)

Monty Python and the Holy Grail – Terry Gilliam / Terry Jones (1975)

“Nasıl kral oldun peki? işçileri sömürerek mi, toplumumuzdaki ekonomik ve sosyal eşitsizlikleri sürekli muhafaza eden modası geçmiş emperyalist dogmaya sadık kalarak mı?”

Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri’nin Kutsal Kâseyi bulmak için çıktıkları yolculuğun Monty Python usulü hikâyesi.

Senaryosunu Graham Chapman, John Cleese, Eric Idle, Terry Gilliam, Terry Jones ve Michael Palin’in yazdığı, yönetmenliğini Terry Gilliam ve Terry Jones’un üstlendiği bir Birleşik Krallık yapımı. Senaryoyu yazan altı sanatçının oluşturduğu ünlü komedi topluluğu Monty Python’un altı sinema filminden ikincisi olan bu çalışma açılış jeneriğinden kapanış jeneriğine kadar hınzır, gerçeküstücü ve kesintisiz bir mizah gösterisi sunuyor ve kesinlikle görülmeyi hak ediyor. Düşük bir bütçe ile çekilen ve oyuncuların çoğunun birden fazla rolde göründüğü (Rekor 12 ayrı karakteri canlandıran Palin’e ait) film zekice yazılmış diyalogları; kendisi, karakterleri ve hatta seyirciyi de kapsayan alaycılığı ve ustalıklı kurgulanmış hikâyesi ile gerçek bir komedi şöleni.

BBC’de 1969 ile 1974 arasında yayınlanan “Monty Python’s Flying Circus” isimli ve skeçlerden oluşan komedi programı ile üne kavuşan grubun bu filmi daha açılış jeneriğinden başlayarak bağlıyor seyirciyi kendisine. Bozuk bir İngilizce ile İsveç alfabesine özgü karakterler de kullanılarak oluşturulan yazılar, jeneriklerdeki “Also” kelimesi (baş oyunculardan sonraki oyuncuları tanıtırken kullanılan ve “ayrıca” olarak çevirebileceğimiz kelime) ile dalga geçen ve “also also also”ya kadar uzanan ifadeler, bu jenerikteki hatalar için özür dileyen ve hem hataların sorumlusunun hem de onları işten atmaktan sorumlu olanların işten atıldığını belirten cümleler, jeneriğin birkaç kez tarz değiştirmesi ve her birine bu tarza uygun bir müziğin eşlik etmesi ve iki yönetmene (Gilliam ve Jones) ilave olarak, bulundukları ülkelerin isimleri ile anılan lamalar da (Güney Amerika’ya özgü bu hayvanların yaşadıkları ülkelerin isimleri anılırken Londra’nın Brixton semtinin de adı geçiyor çünkü bu semt Karayip kökenlilerin yoğun olarak yaşadığı bir bölge) ekleniyor yönetmen olarak. İşte jenerikteki bu yaklaşımını tüm hikâye boyunca sürdürüyor film ve M.S. 932 yılında Kral Arthur’un şövalyeleri ile birlikte Kutsal Kâse’yi bulmak için çıktıkları eğlenceli yolculuğu anlatıyor bize. Seyrettiğimiz ne bir kahramanlık hikâyesi ne de şövalyelerimiz birer cesur kahraman; aksine film her şeye yaptığı gibi onlara da alaycılıkla yaklaşıyor ve karşılarına hayli komik ve saçma engeller çıkan bu karakterleri tüm sersemlikleri ile birlikte gösteriyor bize.

Finansmanına Monty Python’un hayranı olan ünlü İngiliz müzik gruplarının da (Pink Floyd, Led Zeppelin ve Genesis) katkı sağladığı film düşük bütçesinin sonuçlarını da bir komedi unsuru yapmayı başaracak ladar zekîce yazılmış bir senaryoya sahip. Özellikle radyo oyunlarında at nalı sesini efektini yaratmak için başvurulan hindistan cevizi kabuklarını birbirine çarpma oyununu doğrudan ve göstererek kullanıyor film örneğin. At kiralamak için bütçe olmayınca filmin yaratıcıları şövalyelerin uşaklarının eline birer çift hindistan cevizi kabuğu tutuşturmuş ve onlar da at üzerinde gidermiş gibi yapan şövalyelerinin yanında bu kabukları birbirine çarparak at nalı seslerini üretmişler. Bir başka sahnede ise görkemli bir kale görüntüye girerken, uşaklardan biri “Bu sadece bir maket” diye sesleniyor. Bu son örneğin de gösterdiği gibi sinemasal gerçeklikle de ustalıkla ve gerçeküstücü bir yaklaşımla oynuyor ekip; çağdaş polisleri ve karakterleri doğrudan hikâyenin parçası yapmalarının bir örneği olduğu bu yaklaşım da filme epey keyif katıyor. Karakterlerden birinin krala “ama elinizdekiler hindistan cevizi” demesi beraberinde bir fizik, matematik, biyoloji ve coğrafya tartışmasını açıyor ki bu sahnedeki diyalogların parlaklığına hayran olmamak mümkün değil. Senaryo sadece bu bilim alanlarındaki tartışmalarla yetinmiyor ve kral ile onu tanımayan köylüler (kendilerini anarko-komünist olarak tanımlıyorlar) arasındaki sınıf, devlet şiddeti ve demokrasi tartışmasının da bir örneği olduğu gibi çağdaş dünyanın tartışma konularını da hikâyenin eğlenceli bir parçası yapıyorlar.

Dilin olanaklarını sonuna kadar ve parlak bir şekilde kullanarak ve kelime oyunlarından da yararlanarak kahkaha atmadan durulamayacak diyaloglar da yazmış grubun üyeleri. Örneğin cadı avı sahnesi tüm absürtlüğü ile birlikte çok eğlenceli olurken, bir kalenin surlarındaki Fransızın şövalyelere inanılmaz yaratıcılıktaki hakaretleri ve aşağılamaları dili ustalıkla kullanabilenlerin nasıl etkileyici ifadeler yazabileceğinin çarpıcı bir örneğini oluşturuyor.

Müzikal sahnelerinden animasyon kullanmaya kadar farklı teknik ve biçimlere de başvuran film kahramanlarının tüm sevimli sersemlikleri (“Truva atı”nın içine girmeyi unutmaları gibi) üzerinden kesinlikle katıksız gülme anları sergilerken, tarihî film ve romanların tüm klişeleri ile de pervasızca dalgasını geçiyor. “İffetli” şövalye Galahad’ın kendisini sadece kadınların yaşadığı bir kalede bulması sonucu yaşadıkları, feminen oğlunu evlendirmeye çalışan Sir Launcelot’un şatosunda geçen bölüm ve yine Launcelot’un oğlunun başına diktiği muhafızlarla yaşadığı talimat kargaşası, oyuncuların zaman zaman seyirci ile doğrudan konuşmaları ve hatta finalde polisin kameraya doğru yürüyerek “Yeter, artık çekme” demesi, “Aaaghh Kalesi” ve “Ni” şövalyeleri gibi her biri sıkı bir mizahın kaynağı olan ögeler ile film eğlenmek için ve bu eğlenceyi kabalıklarla değil inceliklerle ve zekîce buluşlarla elde etmek isteyenler için mutlaka görülmesi gerekli bir sinema eseri. Tek bir mizah denemesi bile aksamayan ve kolayca kaosa dönüşebilecek biçim ve içeriği ustaca kaynaştıran bu filmin finali biraz erken ve ani görünebilir ve bütçenin neden olduğu bu durum filmin genel başarısına pek uymuyor ama bunu bile mizahının bir parçası olarak algılamak mümkün. Sinema tarihinden başka bir film için daha söylenebilir mi bu bilmiyorum ama sadece açılış jeneriği için bile olsa görmeli bu müthiş komediyi.

(“Monty Python ve Kutsal Kâse”)

Jour de Fête – Jacques Tati (1949)

“Ne kadar çalışırsan çalış, asla Amerikalı postacılar gibi olamazsın”

Bir Fransız kasabasına yılda bir gelen bir gezici lunaparkın ve kasabadaki herkesin dalga geçtiği postacının burada seyrettiği bir sahte belgeselden etkilenerek Amerikalılar gibi daha verimli çalışma çabasının hikâyesi.

Fransız sinemacı Jacques Tati’nin yönettiği ve senaryosunu Henri Marquet ve René Wheeler ile birlikte yazdığı bir Fransa yapımı. Tüm yönetmenlik kariyeri biri belgesel türünde olan toplam üç kısa film, bir televizyon filmi ve beş sinema filminden oluşan bu kendine has sinemacının ilk uzun metrajlı eseri olan bu çalışması, kendisinin yönettiği ve oynadığı 1947 yapımı kısa filmi “L’École des Facteurs”den uyarlanmış. Filmlerinde başrolü de üstlenen ve senaryolarını da yazan bu usta sinemacı Fransızların “auteur” ifadesi ile andıkları türden ve eserlerinin tüm artistik kontrolüne sahip olan bir sanatçı. Bu ilk uzun metrajlı filmi, örneğin pek çok eleştirmen tarafından başyapıtı kabul edilen 1967 yapımı “PlayTime”ın gerisinde kalsa da onun kendine has özelliklerini yansıtan ve özellikle “tek adam şovu” yaptığı sahnelerde hayli parlayan bir çalışma. Tati’nin farklı -ve belki de herkese göre olmayan- mizah anlayışının henüz olgunlaşma aşamasında olduğu dönemin eseri olan film tüm Tati filmleri gibi sosyal ve toplumsal bir eleştiri de barındırıyor bünyesinde. Sinemanın dahilerinden biri olan yönetmenin bu ilk uzun metrajlı filmi tüm eserleri gibi mutlaka görülmeli her sinemasever tarafından.

Tati bu filmi iki ayrı kamera ile ve eş zamanlı olarak hem renli hem siyah-beyaz olarak çekmiş ama renkli kopya teknik bir nedenle laboratuvar sürecinden geçemeyince film vizyona siyah-beyaz olarak çıkarılmış. Renkli kopya ancak 1995 yılında tamamlanabilmiş ve gösterime girmiş. 2015 yılı verisine göre Fransa’da sinema salonlarında 7 milyondan fazla kişi tarafından seyredilen ve en çok bilet satılan 40 Fransız filminden biri olan çalışma temel olarak bir Fransız kasabasında postacı olarak çalışan, herkesin arkadaşça davrandığı ama sık sık dalgasını da geçtiği adamın kabaca bir gününü anlatıyor bize. Kasabayı yılda bir kez ziyaret eden küçük bir lunaparkın geldiği bayram gününde postacımız burada ABD’deki posta hizmetlerinin verimliliğini anlatan, eğlenceli bir sahte belgesel seyrediyor ve kendisi de Amerikalı meslektaşları kadar verimli çalışmak için hummalı bir faaliyete girişiyor. Onu bu yolda kışkırtan ise lunaparkın iki sahibi oluyor ve bu uğurda onu sarhoş da ediyorlar.

Film 1949 yapımı; Fransa’yı düşman işgalinden “kurtaran” ABD’nin politik ve beraberinde kültürel olarak da Avrupa’nın pek çok ülkesinde olduğu gibi Fransa’da da etkisini hayli artırdığı günler bunlar. Tati’nin hikâyesi doğrudan olmasa da bu duruma bir tepki, ya da en azından bu durumla ilgili bir saptama ve Amerikan hegemonyası ile ilgili bir uyarı olarak görülebilir. Sakin ve eğlenceli bir hayatın sürdürüldüğü, en büyük olayın yılda bir gelen küçük bir lunapark olduğu bir Fransız kasabasına ABD’nin hız ve verimlilik odaklı yaklaşımını sokuyor Tati ve kendisinin canlandırdığı postacının bu yeni düzene uymak için gösterdiği çaba sırasında içine düştüğü durumu bir bakıma tüm bir Fransız (ve hatta Avrupa) toplumunun sembolü olarak kullanıyor. Tati’nin yaptığı aslında doğrudan bu “yeni düzen”in kendisini eleştirmekten çok, onun tüm bir toplumu ve kültürünü değiştireceği ve yerel kimlikleri yok edeceği yönünde bir uyarı daha çok.

Yönetmenin 1947 tarihli, on altı dakikalık kısa filminden yola çıkarak çekilen ve o filmin uzatılmış hâli olarak nitelendirilebilecek olan çalışmada kimi mizah anları doğrudan bu kısa filmden taşınmış buraya. Belki tam da bu nedenle film sanki iki ayrı ana bölümden oluşuyor: Tati’nin kendisinin canlandırdığı François karakterinin ana ögesi olduğu sahneler ve diğerleri. Bunların ilki filmin en parlak anlarının da yer aldığı bölümler ve özellikle Tati’nin “şov”larının yer aldıkları sıkı bir eğlencenin de kaynağı oluyor. İkinci ana bölümdeki sahneler ise daha standart bir görünüme sahipler ve asıl olarak ilk bölümdeki anlara ve eğlenceye hazırlıyorlar seyirciyi. Jean Yatove imzalı ve lunapark havasını yansıtan müziğin eşlik ettiği hikâyede bu “standart” anlarda temel olarak başka bir şeyi yakalıyor Tati görüntü yönetmenleri Jacques Mercanton ve Jacques Sauvageot’nun çalışmaları üzerinden. Elinde bir dilim ekmek ile evinden fırlayarak atlıkarıncayı taşıyan traktörün peşine düşen çocuk, yanındaki keçisi ile kasabanın sokaklarını dolaşarak yorum yapan ve zaman zaman da bize hitap eden yaşlı kadın, tarlalarında çalışan çiftçiler, köy meydanı, meyhane sahibi ve müşterileri ile tipik bir Fransız kasabasının resmini çiziyor ve yukarda anılan ABD hegemonyasının bu resmi değiştireceğini hatırlatıyor bize sık sık yönetmen. Filmin en tempolu sahnelerinin postacının Amerikalı meslektaşlarına özendiği sahneler olması, buna karşılık kasabanın halkına ve yaşamlarına odaklanan sahnelerin adeta “Hayat Uzun Sakin Bir Irmaktır” mottosuna uygun anlatılması da bunu doğruluyor.

Tati tarzına uygun olarak “konuşmalı bir sessiz film” olarak çekmiş filmi ve gerek kamera kullanımı gerekse diyalogların hikâye için çok da önemli olmaması ile bir sessiz film havası yakalamış. Gerçekten de diyalogların pek çoğunun çıkartılmasının hikâyeden hiçbir şey eksiltmeyeceğini düşüneceğiniz bir film bu. Buna karşılık kimi sesli bölümler de filmin en parlak esprilerine ev sahipliği yapıyor. Örneğin iki genç aşığın çadırda gösterilen bir filmden gelen konuşmalar eşliğinde sessizce birbirlerine bakarak o filmin diyaloglarını adeta canlandırmaları hayli çarpıcı bir komikliğe sahip. Tek makas hareketi ile saç kesme sahnesi ise tam bir sessiz film mizahı ters yönde bir örnek olarak. Bu sonuncuya benzer bir sahne de sesini duyduğumuz bir karasinek ile önce postacımızın, sonra bir çiftçinin ve daha sonra tekrar postacının boğuştuğu bölüm. Bugün “politik doğrucu” bir bakışla belki de eleştirilebilecek bir mizahı da şaşı adam ile yakalıyor Tati ve açıkçası sıkı bir kahkaha da attırıyor seyircisine yine sessiz sinemaya selam yollayarak.

Tati’nin filmde görünen tüm karakterleri bir şekilde mizahın ve hikâyenin parçası yaptığı filmde postacının ve çalışma arkadaşlarının görüntülerden çok sesin öne çıktığı komik anları ve Amerikan tarzı mektup teslimi sırasında yaşanan tüm komiklikler gibi parlak bölümler dikkat çekerken, yaşlı kadının finalde söylediği “Amerikalılar istedikleri gibi davranabilirler ama dünya daha hızlanmayacak” cümlesini Tati’nin mesajı olarak görmeli kuşkusuz. Yönetmenin “slapstick” yeteneklerinin sergilendiği bu çalışma kendisinin Alman işgali sırasında yaşadığı Sainte-Sévère-sur-Indre kasabasında çekilmiş ve yöre halkı da hikâyede pek çok rolü üstlenmiş. Bu seçimin de sağladığı doğallık ile Tati kasabayı hızla Amerikalaşan bir dünyadan henüz uzak olan bir hayatı bize hatırlatmak için kullanıyor üzerinden geçen yetmiş yıl sonra bile.

(“The Big Day” – “Bayram Günü”)

Loving – Jeff Nichols (2016)

“Yüce Tanrı beyaz, siyah, sarı, malay ve kızıl ırkları yarattı ve onları farklı kıtalara yerleştirdi. Bu tür evlilikler onun bu düzenlemesine karışmak anlamına gelir; ırkları ayırması onun ırkların karışmasını istemediğini gösterir”

Beyaz bir adam ile siyah bir kadının 1958 yılında Virginia’daki evliliklerinin tutuklanmalarına neden olmasının ve aldıkları cezaya karşı giriştikleri yasal mücadelenin hikâyesi.

Richard ve Mildred Loving çiftinin gerçek hikâyesini anlatan ve yine onların mücadelesini konu alan, Nancy Buirski’nin yönettiği 2011 tarihli “The Loving Story” adlı belgeselden uyarlanan bir ABD yapımı. Jeff Nichols’ın yazdığı ve yönettiği film iki baş oyuncusunun performansları ile dikkat çektiği ve konusuna gerçek olaylardan hemen hiç sapmadan yaklaşan bir çalışma ve gücünü de büyük ölçüde bundan ve hikâyesini sesini hiç yükseltmeden anlatmasından alıyor. Nichols’ın mizansen anlayışından oyuncuların performansına “sessiz” bir film bu ve birkaç sahne dışında hiçbir duygunun, eylemin altını çizmiyor ve temelde “aşkın ve evliliğin her türlü kısıtlamadan bağımsız ve doğal bir hak” olduğuna odaklanmasına rağmen, mesaj verme tuzağına düşmüyor hiç. Evlilikleri ile ABD anayasasının ırklar arası evlilikleri federal bir hak kılan karar almasını sağlayan çiftin hikâyesi normal koşullar altında Hollywood’un elinde bir mesaj ve zafer çığlığı filmine dönüşürdü ama burada Nichols tam tersi bir tutum izliyor. Onun bu tercihi filme bir farklılık katıyor ve bir güç de sağlıyor ama öte yandan aynı tercih hikâyeyi zaman zaman bir parça soğuk da kılıyor açıkçası.

Gece vakti yoksul bir evin verandasında konuşan bir çift. Siyah kadın beyaz erkeğe hamile olduğunu söylüyor ve erkek bu haberi çok kısa bir şakınlıktan sonra gülerek ve “Güzel, gerçekten çok güzel” diyerek karşılıyor. Kadın da mutluluk dolu bir gülümseme ile karşılık veriyor. 1958 yılında Virginia’dayız. Irklar arası evliliklerin yasak olduğu on beş eyaletten biri burası, polis şefinin ifadesi ile “birlikteliklere bir ölçüde göz yumulabildiği ama evliliğin çok ileri gitmek demek olduğu” bir eyalet. Erkeğin “daha az bürokrasi” var demesi ile çift Washington’a giderek orada evleniyor. Sonrası evlerine polis baskını, yerel mahkemenin erkek ve bir kadını bir yıl hapis cezasına çarptırması ve onlara bu cezadan kurtulmak için iki seçenek bırakması: Boşanmak veya eyaleti terk ederek 25 yıl boyunca asla birlikte oraya girmemek. Sonrası önce yerel, ardından eyalet mahkemesinde süren ve sonuçta federal mahkemeye kadar uzanan ve yıllara yayılan bir mücadele.

Jeff Nichols bu özgürlük mücadelesini bir belgesel ciddiliğinde ve olabilecek en sessiz biçimde anlatıyor. Duygusal patlamaların (aşk, öfke, korku, yılgınlık vs.) dizginlendiği performansları ile oyuncuların da ayak uydurduğu bir anlatım tercihi bu. Böyle bir hikâye için Amerikan sinemasının seyirciyi alıştırdığı tüm klişelerden özenle uzak durmuş Nichols. Örneğin iki sahne dışında yerel beyaz halkın bu birliktelik ve evlilikle ilgili tepkisini hiç göstermiyor ve bu tepkinin tanığı olduğumuz sahnelerin ilkinde öpüşen çifte uzaktan ve onaylamayan bir şekilde bakan beyaz erkekleri görürken sadece, ikincisinde ise adamın arabasına bırakılan ve sahibini bilmediğimiz bir notu görüyoruz. Bunun yerine otoriteyi temsil eden emniyet ve adalet teşkilatlarının tepkisine odaklanıyor hikâye. Bu tercih seyircinin filme -kesinlikle hak ettiği- bir dikkat ve özenle yaklaşmasını gerektiriyor. Adamın annesinin evliliği onaylamayan vücut dili, adamın tüm boş vakitlerini siyahlarla geçirmesi ve oldukça etkileyici bir sahnede bu evliliği yaparak güvenli konumunu terk edip risk aldığı için adamın siyah bir birey tarafından eleştirilmesi gibi ögeler üzerinden anlatıyor derdini. Açıkçası bunca alçak gönüllü ve sade olan bir filmin zaman zaman hiç talep eder gibi görünmediği halde seyirciden duygusal bir karşılık alabilmesinin de en temel kaynağı onun bu samimi ve seyirciyi kışkırtmayan anlatımı. Belki tam da bu nedenle Life dergisinin fotoğrafçısının aşkın resmini çektiği sahne müthiş bir aşk sahnesi olurken, final tüm sadeliğine rağmen seyirciyi bir mutluluktan ağlama hissine sürükleyebiliyor.

Loving çiftinin hikâyesi 1996’da bir televizyon filmi olarak da çekilmiş ve çeşitli kaynaklara göre hikâyeyi daha ticarî bir dil ile anlatan bir çalışma olmuş bu. “Tanrının kuralı bu: Serçeyi serçe, bülbülü bülbül yaratmış. Farklı olmalarının bir nedeni var” anlayışına karşı verilen mücadeleyi anlatan filmin hikâyesi sessizliği üzerinden gerilimini üretmeyi başarıyor. Birkaç sahnede bir parça daha ileri adım atması gerekirken bunu yapmaması filmin gücünü bir parça zayıflatıyor. Örneğin adamın, davalarına dönemin Adalet Bakanı Robert Kennedy’nin yönlendirmesi ile önemli bir insan hakları örgütünün bakacağını haber aldığı sahnedeki -nerede ise- tepkisizliği bu sahnelerden biri ve seyirciyi ister istemez bir parça uzak tutuyor olan bitenden. Buna karşılık eş zamanlı olarak gösterilen iş kazası ile bir çocuğa araba çarpması kurguları ve anlatımları ile filmin geneline hâkim olan tavra hayli ters düşüyor ve hak etmediği halde zorlama görünüyor. Adamın bir yanlış anlama sonucu paniğe kapıldığı an ise Nichols’ın genel sessizlik havasına ters düşmeden de farklı hareket ederek seyirciyi etkileyebildiğini gösteren bir örnek oluyor.

David Wingo’nun filmin genel havasına uygun ve sesini yükseltmeden insanın içine işlemeyi başaran müziği ile hikâyeye katkı sağladığı filmin cezaevi ve mahkeme sahnelerinin gerçek olayların yaşandığı yerlerde çekilmiş olmasının da desteklediği gerçekçi havası bir diğer artısı. Ne var ki Nichols federal mahkeme sahnesinde bu genel anlatım tercihinden nedense uzaklaşıyor ve mahkeme binasını adeta yüce bir konuma yerleştiren kamera açısı ile açtığı bu sahnede federal yargıçları da adeta “kutsal”laştırarak yüzlerini hep flu gösteriyor. Bu mahkemenin aldığı karar ile bir adaletsizliği yok etmesi ve bir özgürlüğün kalıcı biçimde yolunu açması kuşkusuz çok önemli ama aynı mahkemenin başka yargıçlarla -örneğin şimdi Trump’ın atadığı ve atayacağı yargıçlarla- nasıl ters yönde kararlar alabileceğini düşünürsek, bu yüceltme fazla Hollywoodvari görünüyor.

İşçi sınıfından kahramanları anlatması ve toplumu ayrıştıranın renkler/ırklar olmadığını göstermesi ve kadının ağzından “Küçük çarpışmaları kaybedebiliriz ama büyük savaşı kazanacağız” cümlesini dile getirerek toplumsal mücadelerin benimsemesi gereken bir yolu işaret etmesi ile önemli ve dürüst bir film bu. 2010 yılında ABD’deki evliliklerin yüzde on beşten fazlasının kendilerini aynı ırktan görmeyen çiftler arasında gerçekleştiğini düşünürsek gerçek hayattaki kahramanlarının nasıl önemli bir hikâyenin parçası olduklarını daha iyi anlayacağımız filmde iki başrol oyuncusunun (Joel Edgerton ve Ruth Negga) performansları ciddi bir övgüyü hak ediyor. Bu derece sade ve alçak gönüllü bir performansla bu derece gerçekçi bir hava yakalayabilmeleri ve adeta gerçekten olan bitene tanık olduğumuz havasını yaratmaya katkı sağlamaları her iki oyuncunun da ne denli çarpıcı bir başarı yakaladıklarının en önemli göstergesi. Görüntü yönetmeni Adam Stone’nun özellikle kırsal bölgedeki sahnelerde yakaladığı sakin güzellik ile dikkat çektiği ve çiftin gerçek hayattaki fotoğrafı ile kapanan film kendilerini kahraman olarak değil, aşklarının neden tepki ile karşılandığını anlayamayan sıradan insanlar olarak gören çiftin bu “sıradanlık”larına saygı ile yaklaşan bir sinema eseri olarak yerini alıyor sinema tarihinde. Daha büyük duygular, eylemler, epik bir özgürlük hikâyesi bekleyenler değil, aşkın sade yüceliğine saygı duyanlar için bir film bu.