Rabih – Vatche Boulghourjian (2016)

“Yani ismim de sahte! Etrafımdaki her şey sahte!”

Resmî bir işlem sırasında kimliğinin sahte olduğunu keşfeden âmâ bir müzisyenin gerçekte kim olduğunu araştırmasının hikâyesi.

Vatche Boulghourjian’ın yazdığı ve yönettiği, Lübnanlı genç bir adamın kimlik arayışını anlatan bu film Fransa, Lübnan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri ortak yapımı olarak çekilmiş. Boulghourjian’ın ilk uzun metrajlı filmi olan çalışma, Cannes’da ilk ve ikinci filmlerin yarıştığı “Eleştirmenlerin Haftası” bölümünde büyük ödülü almış ve ilk filmlerin yarıştığı “Altın Kamera” ödülüne de aday olmuş. Yönetmenin “bir ülke ve bir birey üzerine olduğu kadar, aynı zamanda hikâyeler hakkında da bir film” olarak tanımladığı eserin başrolünde gözleri görmeyen bir müzisyen olan Barakat Jabbour oynamış. Anlattığı kimlik arayışı ve kahramanının görme engelli oluşunu, Lübnan’ın bir ülke olarak kimlik problemi ve barış ve huzur yolunda karşı karşıya kaldığı engellerle ilişkilendirerek değerlendirmek gerekiyor kuşkusuz. Sade bir dil ile anlatılan ve seyircisini baş karakterinin kimlik arayışı için çıktığı yolculuğa samimi bir anlatım ile eşlik etmeye çağıran film müzikleri ile de dikkat çekerken, senaryonun fazlası ile sade oluşu ve seyirciyi kendisine bağlayacak güçlü bir dile yeterince sahip olamaması bir eksiklik olarak görünüyor. Bu problemine rağmen, Lübnan’ın, bir zamanlar Ortadoğu’nun parlak bir ülkesi olan bu toprakların, kaosunu gündeme getirmesi ve ne olursa olsun ayakta kalabilmeyi ve bunun için de -bu örnekte müzik olarak karşımıza çıkan- güzelliğin ve iyiliğin uzantısı olan unsurlardan yararlanmayı hatırlatması ile de ilgiyi hak eden bir film bu.

Parçası olduğu ve görme engellilerden oluşan bir koronun yurt dışında katılacağı bir yarışma için yaptığı pasaport başvurusu sırasında kimliğinin sahte olduğunu öğreniyor genç Rabih. Kim olduğu ve ailesi ile ilgili olarak o güne kadar bildiklerinin tamamen yalan olduğunu öğrenen genç adam öfkeli ve kararlı bir şekilde kimliğini keşfetmek için yola düşüyor. Bu yolculuğu sırasında karşılaştığı ve kendisinin geçmişi ile bir şekilde ilişkisi olanlardan duyduğu ve birbiri ile çelişen hikâyeler bu yetenekli müzisyen üzerinden bir iletişim aracı olarak hikâye anlatmak ve hikâyenin doğası üzerinde de düşünmeye teşvik ediyor seyirciyi. Film boyunca dinlediği farklı hikâyelerin sonunda gerçeği tam anlamı ile öğrenemiyor genç adam ve bu durum bize de hayatımız boyunca duyduğumuz hikâyelerin gerçekliğini sorgulamamız gerektiğini hatırlatıyor. Bu durum, Lübnan’ın içinde bulunduğu koşullar ve tarihi ile birlikte düşünüldüğünde daha da anlam kazanıyor kuşkusuz. Farklı dinlere mensup olanlar arasında bölünmüş ve pek çok farklı devletin egemenlik kavgasının konusu olan bu ülkede yaşayan her bir bireyin/grubun kendilerince gerçek ve doğru olan hikâyeler anlatacağı ve bu hikâyelerin büyük ölçüde birbirleri ile çelişeceği gerçeği filmin derdine ışık tutan bir öğe elbette.

Kişisel -görünen- bir hikâye üzerinden bir ülkenin hikâyesini anlattığını söyleyebileceğimiz film, başroldeki Barakat Jabbour’un sade ve doğal oyunculuğunun da katkısı ile elde ettiği gerçekçilik duygusu ile de dikkat çeken bir çalışma. Temponun -gereğinden- düşük olması ve senaryonun vuruculuk açısından eksik kalması amatör oyuncu Jabbour’un üzerine büyük bir yük yüklemiş ama genç müzisyen/oyuncu herhangi bir telaşa kapılmadan ve bir zorlama yoluna gitmeden, karakterini kendi hayatından gerçek bir parçaymış gibi canlandırıyor. Annesi rolündeki tecrübeli oyuncu Julia Kassar senaryonun yeterince olanak sağlamamasına rağmen karakterini yine sade bir ton taşıyan perfomansı ile gerçek kılmayı başarıyor.

Genç adamın dayısının bir süreliğine ortadan kaybolmasının sağladığı gerilim duygusunun yeterince iyi işlenmemiş ve hikâyenin derdi ile -sinemasal anlamda- doğru bir şekilde bağlantısı kurulamamış olması gibi kusurları da olan film, derin travmaları olan bir toplumun bu travmalarını sömürmemesi ve onların bireylerin psikolojilerinde neden olduklarına dürüstlükle yaklaşması ile takdiri hak ediyor. Bu yalın ve samimi film yeterince güçlü olmasa da saygıyı hak eden ve seyirciye çok önemli bir şeyi hatırlatan bir çalışma olarak da önem taşıyor: Ne olursa olsun hayata devam etmenin ve bunun için geçmişle yüzleşmeye cesaret etmenin ama onun prangasından da sıyrılabilmenin gerekliliği.

(“Tramontane” – “Dağların Ardında”)

Mad Max-Beyond Thunderdome – George Miller / George Ogilvie (1985)

“Kuralı biliyorsunuz: İki kişi girer, bir kişi çıkar”

Sığınacak bir yer arayan Mad Max’in bir kasabadaki zorba yönetime karşı mücadelesinin ve kendilerini “yarının ülkesi”ne götürmek için kurtarıcılarını bekleyen bir grup çocuğa yardım etmesinin hikâyesi.

1979 yılında “Mad Max” ile başlayan ve 1981’de “Mad Max 2 – The Road Warrior” ile devam eden serinin üçüncü filmi. 1985 tarihli bu yapımdan 30 yıl sonra serinin -şimdilik- son filmi olan “Fury Road” çekilmişti. İlk ikisinde ve dördüncüsünde olduğu gibi yönetmenliğini George Miller’ın bu kez George Ogilvie ile birlikte üstlendiği bu üçüncü Mad Max filminin senaryosunu Miller ve Terry Hayes yazmışlar. Başroldeki Mel Gibson’a 1980’lerde popülerliğini sürdüren Tina Turner’ın eşlik ettiği ve onun seslendirdiği iki şarkı (“One of the Living” ve “We Don’t Need Another Hero”) ile de bilinen film hikâyesi ve aksiyonu açısından serinin ilk iki filminin gerisinde kalan bir çalışma ve bu ilk iki filmin popülerliğine yaslanmayı tercih etmiş gibi görünüyor çoğunlukla. Yine de bu “apokaliptik” film, artık sinema tarihinde yerini alan kahramanının varlığı, kimi aksiyon sahnelerinin ilk iki örnekte seyrettiklerimizin tekrarı havası taşısa da etkileyici olan kimi anları ve elbette -filme adını da veren- “gökkubbe” ve onun içinde geçen ölümüne dövüş sahnesi ile izlenmeyi hak ediyor.

Film için mekan arayışları sırasında yaşanan bir helikoper kazasında, ilk iki Mad Max filminin yapımcılığını da üstlenen ve film kendisine ithaf edilen, Byron Kennedy’nin hayatını kaybetmesi George Miller’ı epey üzmüş ve bu nedenle bu üçüncü filmin sadece aksiyon sahnelerinin yönetmenliğini üstlenmiş kendisi. Geri kalan sahneleri ise George Ogilvie yönetmiş. Bu seriyi ilginç kılanın temel olarak aksiyon sahneleri ve hikâyesinin -karakterleri ile birlikte- ilginçliği olduğu düşünüldüğünde ortaya çıkan sonucu yine -en azından çoğunlukla- Miller’ın eseri diye yorumlayabiliriz. Yukarıda belirtildiği gibi aksiyon sahneleri filmi yine ayakta tutan temel unsur ve her ne kadar ilk iki filmden epey ilham alınmış olsa da filmi seyre değer kılıyor bu sahneler. “Kıyamet sonrası” dünyasının kalan teknolojilerinden nasiplenmiş ama ilkel görünümleri de olan araçların katıldığı takip sahneleri ve bu sahnelerdeki tehlikeli akrobatik gösteriler (kapanış jeneriğinde tanık olunacağı gibi oldukça kalabalık bir dublör kadrosu var filmin bu nedenle) özellikle aksiyonseverlerin gözlerini kırpmadan seyredebilecekleri düzeyde. Finaldeki aksiyon sahneleri başta olmak üzere küçük mizah anlarına da sahip bu bölümler ama bu mizah filmi ayakta tutan bu unsura gereksiz karıştırılmış gibi görünüyor açıkçası ve yumuşatıyor bu sahneleri.

Filmin temel sorunu hikâyesi aslında. Yine ilginç karakterler var hikâyede; Tina Turner’ın oynadığı “Aunty” karakteri ile “The Master” ve “The Blaster” karakterleri kesinlikle serinin ruhuna uygun farklılıkları olan tipler ve filme ilginçlik de katıyorlar ama tüm bu ve diğer karakterleri buluşturan hikâye yeterince güçlü değil. Finalde Aunty’nin Mad Max ile ilgili kararının neden o yönde olduğunu da yeterince ikna edici bir şekilde açıklamayan, daha doğrusu bir açıklama üretmeye de girişmeyen, hikâye yeterince akıcılık içermiyor. Dolayısı ile ne oldu ve neden oldu sorularının yüzeysel cevapları ile yetinip, nasıl oldu sorusunun cevabı olan aksiyonlarla yetinmek durumunda kalıyor seyirci. Oysa “underworld – yer altı dünyası” gibi serinin ruhuna uygun hayli karanlık bir öğesi var hikâyenin. Ne var ki bu öğe de karanlığının fazlası ile doğrudan kullanılması ve iğrençliğinin öne çıkarılması ile yeterince etkileyici değil. Film senaristlerinden Terry Hayes hikâyedeki Bartertown kasabasının günümüz dünyasını (kapitalizm, tüketim toplumu vs.) temsil ettiğini söylüyor ama adının çağrışımı dışında bu “politik” içeriğin üzerinde dolayı olarak bile pek durmuyor hikâye. Bartertown kasabasının zalim yönetimi ile bu kasabanın enerjisini sağlayan “underworld”ün “The Master” adlı yöneticisinin arasındaki iktidar mücadelesinin ve bu tarafların politik karşılıkları var mı anlaşılmıyor ama varsa da bunu kendisi bile ıskalıyor hikâyenin. Beyini temsil eden “The Master” ile kas gücünün (fiziksel emeği, bir başka ifade ile söylersek) sembolü olan “The Blaster” ikilisinin iş birliği bu bağlamda bir parça daha açık bir politik sembol olarak değerlendirilebilir ve zalim bir yönetime karşı aydın ve işçinin ortak mücadelesi olarak görülebilir, belki bir parça zorlama içerecek olsa da. Hikâyenin temel sorunlarından biri de çocuklardan oluşan grubun varlığı ve onlar olmasaydı hikâyenin aslında pek de değişmeyecek olması. Bu sorunun kaynağı ise çocuklarla ilgili uzun (diğer tüm hikâyeyi unutturacak kadar uzun) bölümün aslında bir Mad Max filmi için düşünülmemiş olması. Bir tür yeni bir “Lord of the Flies – Sineklerin Tanrısı” olarak düşünülen hikâye Mad Max için kullanılınca ortaya bu, hikâyenin kalanı ile kaynaşamama problemi çıkmış gibi görünüyor.

İlk iki filmde Brian May’e emenat edilen müzikleri bu kez Fransız Maurice Jarre hazırlamış. Görkemli müzikler etkileyici ama serinin gerektirdiği karanlık ruha yeterince sahip değiller açıkçası ama yine de Jarre’ın notaları kendi başlarına önemli bir ilginçlik taşıyorlar. Dean Semler’ın görüntü çalışması ise çöl ve kumul görüntüleri ile iç mekanlardaki karanlık (kelimenin iki anlamı ile de karanlık) görüntülerin başarısı ile dikkat çekiyor. Underworld tasarımı başta olmak üzere filme olan önemli katkıları için sanat yönetmeni Anni Browning ve set tasarımcısı Martin O’Neill’i de atlamamak gerekiyor filme katkı veren isimleri sıralarken.

Çocuklardan oluşan küçük gruba odaklanan sahneleri ile filme ve seriye hiç uymayan bir fantastik müzikal/masal (ama şarkısız bir müzikal bu) havasına da sahip olan ve dünyanın yıkımını hatırlatan sahneleri ile hüzünlü bir şekilde sona eren film, kusurlarına rağmen, bir Mad Max filmi olarak izlenmeyi baştan hak ediyor kuşkusuz. Dolayısı ile seyredilmeli ve başta “gökkubbe” içindeki dövüş sahnesindeki yaratıcılık olmak üzere aksiyonunun da tadı çıkarılmalı.

(“Mad Max 3: Gökkubbenin Ardında”)

Darling Lili – Blake Edwards (1970)

“O pis, entrikacı, aldatan, sahtekâr, yalancı, bencil, kendine düşkün, hedonistik, aşağılık yaratık!”

Birinci Dünya savaşı sırasında Almanlar için casusluk yapan bir şarkıcı kadının ve istihbarat için yakınlaştığı Amerikalı bir pilot binbaşının birbirlerine aşık olması ile gelişen olayların hikâyesi.

Senaryosunu William Peter Blatty ve Blake Edwards’ın birlikte yazdıkları ve Edwards’ın yönettiği bir ABD yapımı. Hayli aşılan bütçesi ve yapımcıların yönetmene sık sık müdahale etmesi nedeni ile zorlu bir çekim süreci geçiren film gişede de başarı sağlayamamıştı. Çekimler sırasında yaşadıklarını 1981’de yaptığı “S.O.B. – Onun Çocuğu” filminde ilham kaynağı olarak kullanan Edwards’ın bu filmi yönetmenin klasikleri kadar güçlü bir eser değil. Müzikli sahneleri olan ama müzikal olmayan ve sahneler arasına serpiştirilmiş gibi duran komik anları yeteri kadar çok olmayan film başroldeki Julie Andrews’ın etkileyici performansından ve Henry Mancini’nin müzik çalışması ve şarkılarından aldığı destekle yine de seyri keyifli bir film olmayı başarıyor.

Başrolü Julie Andrews ile paylaşan ve Amerikalı binbaşıyı canlandıran Rock Hudson’ın kendisine hem bu filmin hem de sekiz yıl sonra yaptığı “Avalanche – Çığ” filminin büyük gişe başarısızlığı sorulduğunda, “Filmlerin birinde buz dağı diğerinde Julie Andrews vardı. Sanırım seyirci ikisinin arasındaki farkı anlayamadı.” şeklinde cevap vermiş. Evet, belki Andrews hikâyenin karakteri için gerekli kıldığı “femme fatale” havası için en uygun aday değil ve bunu da zaman zaman hissediyorsunuz ama yine de filmin en büyük kozlarından biri o oluyor. Tek çekimle gerçekleştirilen açılış sahnesi Julie Andrews’ın sadece gözlerini göstererek başlıyor ve sanatçı karanlığın ortasında yavaş yavaş büyürken ondan Henry Mancini’nin Oscar’a aday olan ve Altın Küre’yi kazanan “Whistling Away The Dark” şarkısını dinliyoruz. Sahne, başladığının tersine, Andrews karanlıkta gittikçe küçülerek kaybolacak şekilde sona ererken bir konser salonunda olduğumuzu ve bir savaş döneminin yaşandığını anlıyoruz. Şarkının güzelliği ve Andrews’ın “pırıl pırıl” yorumu filme iyi bir giriş sağlıyor. Mancini’nin filme katkısı bu şarkı ile kısıtlı değil; bestecinin film için hazırladığı müzikler hem Oscar’a hem de Grammy’e aday olarak gösterilmiş ve hikâyenin en keyifli yanlarının da sağlam bir destekçisi olmuşlar. Hikâyenin geçtiği dönemin kimi popüler şarkılarının da (“It’s a Long Way to Tipperary”, “Pack Up Your Troubles in Your Old Kit-Bag”, “Keep the Home Fires Burning” ve “Mademoiselle from Armentières”) katılımı ile film müzik açısından hayli zengin bir görüntüye sahip oluyor.

Sahip olduğu onca şarkı sahnesine rağmen bir müzikal değil bu; şarkılar her zaman bir konser ortamı içinde seslendiriliyor ve klasik bir müzikalde olduğu gibi diyalogların yerini almıyor. Buna karşılık şarkıların bir müzikale yakışacak denli sık kullanılması filmin müzikal olmakla olmamak arasında kararsız kaldığını gösteriyor adeta. Benzer bir problem de hayli uzun tutulmuş kimi sahnelerin içeriği (1991 yılında Blake Edwards’ın 29 dakika daha kısa olan bir “yönetmenin kurgusu” versiyonunu hazırladığını belirtelim bu arada) ile ilgili. Alman uçakları ile müttefik ülkelerin uçakları arasındaki hava çatışmaları filmin odağını kaybetmesine neden olacak kadar, nerede ise bir savaş filmindeki kadar uzun tutulmuş örneğin. Birkaç kez karşımıza gelen bu sahneler kendi başlarına da özel bir çekicilik taşımadıklarından filmin aleyhine olmuş bu durum. Can-can dansı sahnesi veya şarkıcı ile binbaşının şarkı söyleyen çocukların peşine takıldığı sahne de bu gereksiz uzun tutulan bölümlere örnek olarak gösterilebilir.

Fazlası ile uzun tutulanların aksine kimi küçük mizah anlarının sayıca azlığı da filmin bir başka problemi. Hem filmin açılışından epey sonra ilk mizah sahnesi ile karşılaşıyoruz (suya düşen tekerlekli sandalyedeki yaralı adam) hem de hikâye içinde nerede ise kaybolup gidiyor bu mizah. Oysa bu küçük mizah anları hikâyeyi epey canlandırıyor ve kesinlikle çok keyifliler (iki Fransız istihbaratçının olduğu hemen tüm sahneler, garsonla bir subayın “kılıç savaşı”, kadının yatakta binbaşıdan bilgi almaya çalışması vs.). Benzer şekilde hikâyedeki kimi öğeler de hayli parlak bir komedi getiriyor karşımıza. İlk yarıdaki bir parça hantal görüntünün özellikle son yarım saatte yerini parlak bir görüntüye bırakmasının nedeni “Krep Suzette” karakterinin hikâyeye girmesi, kadın ile binbaşı arasındaki karşılıklı kuşkular ve aşk ile işin birbirine karışması gibi hikâyenin bu çekici ve komik unsurları oluyor.

Fransız istihbaratçaıların sürekli alay konusu olmasının (aptalca davranıyorlar, aldatılıyorlar, aşağılanıyorlar, fiziksel olarak hırpalanıyorlar vs.) dikkat çektiği film, altı kez Oscar’a aday olan ama ödülü bir türlü alamayan Russell Harlan’ın kimi sahnelerde özellikle etkileyici olan başarılı görüntü çalışmasına da sahip. Piknik sahnesinin izlenimci olarak nitelenebilecek havasının bir örneği olduğu başarı filmin cazip unsurlarından biri kesinlikle.

Özetlemek gerekirse, romantizmi, komedisi ve heyecanı olan; çok daha dinamik olma fırsatını kaçırmış; kimi sahneler kısaltılsa ve hatta tamamen çıkartılsa daha başarılı olabilecek bir film bu. Bu kusurlarına rağmen, Andrews’ın şarkıları başta olmak üzere, bu bir yandan klasik sinemanın havasını taşıyan bir yandan daha modern bir görünmü olan film izlenmeyi hak eden bir çalışma.

(“Sevgili Lili”)

Geumul – Kim Ki-duk (2016)

“Yoldaş, merakımdan soruyorum: Teknen Güney’e doğru sürükleniyor olsaydı ne yapardın? Tekneyi bırakıp denize atlar mıydın yoksa Güney’e mi kaçardın?”

Teknesi bozulunca Güney Kore’nin karasularına giren ve orada kıyıya çıkmak zorunda kalan Kuzey Koreli bir balıkçının Güney’de casus, Kuzey’de ise hain olmasından şüphelenilmesinin hikâyesi.

Güney Kore sinemasının en önemli isimlerinden Kim Ki-duk’un yazdığı ve yönettiği bir film. Tek derdi karısı ve tek çocuğundan oluşan ailesini geçindirebilmek olan Kuzey Koreli bir balıkçının bir talihsizlik sonucu yaşamak zorunda kaldığı korkunç olayları, eleştirisinin aracı kılmış yönetmen ve hem halkının birbirine çok benzeyen iki ayrı yarıya yapay bir şekilde ayrılmasını hem de iki taraftaki rejimi suçlamış bu filminde. 2002 tarihli “Hae Anseon” adlı filminde de iki ülkeyi ayıran sınırda görev yapan askerler üzerine bir hikâye anlatan Kim Ki-duk bu kez sertlik dozu çok aşırıya kaçmamış görünen ama yine de sertlikten uzak durmayan bir hikâye anlatıyor ve bugünlerde “yakınlaşan” iki ülke için bir barış çağrısı yapıyor bir bakıma. Balıkçıyı oynayan Ryoo Seung-bum’un çarpıcı bir gücü olan performansla canlandırdığı karakteri hikâyenin en büyük kozu olurken, filmi yönetmenin en parlak eserleri arasında değerlendirmek görmek zor bir parça. Oldukça hümanist ve baş karakterine ısındığınız ölçüde çekiciliği artan bir film bu yine de; Kim Ki-duk’un burada mesajlarının bir parça öne çıkmasını ise anlattığı hikâyenin kendisi ve halkı için kişisel olmasına bağlamak mümkün sanırım.

Yoksul bir balıkçı ailesini göstererek başlıyor film hikâyesine. Teknesinin bozulması sonucu Güney Kore’de kıyıya yanaşmak zorunda kalan adamın orada ve daha sonra Kuzey’de yaşadıkları ve özellikle iki taraftaki güvenlik güçlerince yargılanmasını iki ülkenin ve yönetimlerinin benzerliğini göstermek için kullanmış yönetmen. Balıkçımız sıradan bir adam olsa da askerliğini özel birimlerde yapmış ve bu da onu daha da şüpheli biri konumuna düşürüyor Güney’in gözünde. Güney onun ülkesine iltica etmesini beklerken ve neden buna yanaşmadığını anlamazken, Kuzey ailesini bir koz olarak da kullanıp hain olmadığının kanıtı olarak geri dönmesini bekliyor. İki tarafın propaganda mücadelesinin ortasında kalan adamın tek istediği ise karısı ve çocuğuna kavuşmak ve sıradan yaşamını sürdürebilmek. Kim Ki-duk iki tarafın benzerliğini özellikle sorgulama sahnelerinden ve bu sorgulamalarda kullanılan yöntemlerden yararlanarak anlatıyor. Adamı yormak ve çökmesine neden olmak için defalarca yazdırıyorlar ifadesini örneğin ve her iki tarafta da adamı konuşturmak için şiddete başvurmaktan çekinmiyorlar. Kim Ki-duk’un bu şiddet sahnelerinde kendi ölçüleri içinde mütevazı kalsa da yine de rahatsız edici olmaktan çekinmediği film, iki tarafı da eşit ölçüde eleştirisinin konusu yapmaya dikkat etmiş çoğunlukla.

Bir parça kara mizah olarak görülebilecek bir içeriği de var filmin: Adamın ileride başına dert açmaması için Güney’in tüm görüntülerine gözlerini kapaması veya yine onun televizyonda Kuzey Kore’nin lideri görününce ayağa fırlaması gibi görüntüler üzerinden bir mizah üretiyor film ve kimi sert sahneleri de dengeliyor bir bakıma böylece. “Kendi dilini koparma” sahnesi (daha doğrusu sahneleri) ise seyirciyi bir ikilemde bırakıyor gibi. Belki de amaçlanmadığı halde bir mizah havası da var bu görüntülerin (daha doğrusu insanların inançları ve korkuları nedeni ile yapabileceklerini gösteren bir kara mizah) ama öte yandan yönetmen bu sert sahneleri üstelik de oldukça kanlı bir biçimde getiriyor karşımıza.

Güney Koreli genç ve iyi yürekli polisin bir casusun balıkçıdan tuhaf ricasına tanık olduğu halde bundan hiç kuşkulanmaması veya bu casusun güvenecek kadar tanımadığı bir adamdan başka bir casusun hayatını tehlikeye sokacak bir ricada bulunması gibi gerçekliği zorlayan anları belki yine yukarıda belirtilen mizahın bir parçası olarak görmek mümkün ama yine de hikâye açısından pek doğru olmamış bu açıkçası. Güney Koreli kötü polisin biraz kaba çizgilerle çizilmesi de -bu karakteri oynayan Kim Young-Mim’in zor bir rolü başarı ile oynamasına rağmen- yönetmen ve filmin düzeyi açısından doğru bir seçim olmamış. Mesajını iletebilmek için klişelere başvurmuş Kim Ki-duk ve “Barış senin gibilerle gelmez” benzeri diyaloglarda olduğu gibi derdini anlatmak için zaman zaman yüzeysel tercihlerde bulunmuş.

Finalde “iki oyuncak ayı” ile birlikte mutlu bir görüntüsüne tanık olduğumuz balıkçının çocuğu barış için bir umut olarak dikkat çekerken, filmin hiçbir anında milliyetçilik tuzağına düşmeden iki rejimi de “dogmatik” karakteristikleri ve ön yargıları nedeni ile eleştirmesi de övgüyü hak ediyor. Kim Ki-duk’tan bekleyeceğiniz kadar provokatif olmayan film yine ondan bekleyeceğiniz kadar güçlü olmasa da ilgiyi hak eden ve tıpkı teknesinin motorunun ağa dolanması gibi kendisini iki ülkenin rejimleri arasında “ağa bulanmış” olarak bulan karakteri canlandıran Ryoo Seung-Bum’un müthiş performansı ile dikkat çeken bir çalışma.

(“The Net” – “Ağ”)