Live by Night – Ben Affleck (2016)

“Anlamıştım ki kuralları çiğnemek yeterli değildi; kendi kurallarını koyacak kadar güçlü olmak gerekiyordu”

İçki yasağının devam ettiği 1920’lerin ABD’sinde bir gangsterin güç ve intikam hikâyesi.

Ben Affleck’in senaryosunu yazdığı, yönettiği ve başrolünde oynadığı bir ABD yapımı. Amerikalı yazar ve senarist Dennis Lehane’ın aynı adlı romanından uyarlanan film, Affleck’in üstlendiği üç rolde de ciddi biçimde aksadığı ve hedefinin her anlamda epey gerisine düşen bir çalışma. Romanları daha önce “Mystic River – Gizemli Nehir” ve “Shutter Island – Zindan Adası” gibi gibi hem gişede başarılı olmuş hem de genellikle beğenilmiş filmlere kaynaklık eden Lehane’ın 2013 yılında Edgar Allan Poe ödülünü alan romanından yapılan bu uyarlama ise pek de parlak bir sonuç vermemiş. Filmin yaklaşık üç saatlik süresinin ticarî nedenlerle kısaltılarak 130 dakikaya indirilmiş olmasının da etkisi ile film, hikâyesini yüzeysel bir biçimde anlatırken, hedeflediği epik havanın çok uzağında kalıyor. Affleck’in başrolde pek de parlak bir oyun vermediği filmin en, belki de tek kayda değer yanı bir dönem filmi olarak kostüm ve setlerinde gösterdiği başarı. Eğer bu yeterli değil diyorsanız, görmenin vakit kaybı olarak değerlendirilebileceği bir film bu.

ABD ve Kanada’da aynı anda 2.822 salonda gösterime giren film üçüncü haftasında sadece 163 salonda gösteriliyormuş. Bu hızlı düşüşün temel nedeni filmin “epik bir aksiyon” havasına sahipmiş gibi hareket edip, bunun gereklerinin hemen hiçbirini yerine getirememiş olması. Affleck’in senaryosu çok şey anlatıyor (daha doğrusu anlatmaya soyunuyor) ama hiçbirini yeterince derinleştiremiyor; böyle olunca da epik olmanın temel koşullarından biri olan güçlü ve trajik/vurucu bir hikâye kalmıyor ortada. Epik bir hikâye epik bir kahraman gerektirir; ama ne senaryo ve zayıf diyaloglar ne de Affleck’in hayli donuk oyunculuğu böyle bir karakterin ortaya çıkmasına olanak tanıyor. Geriye sadece set tasarımları kalıyor ki filmin de sınıfı geçtiği tek nokta burası.

Sinemada dış ses kullanımı, karakterlerden birinin hikâyeyi anlatması vs. zaman zaman başvurulan ve doğru kullanıldığında hayli etkili de olabilen bir yöntem. Örneğin Billy Wilder’ın “Sunset Boulevard – Sunset Bulvarı”nda William Holden’ın canlandırdığı ve filmin başında cesedini bir havuzda gördüğümüz karakter anlatır olan biteni bize; hikâyeyi bir ölünün ağzından dinleriz! Terrence Malick’in “The Thin Red Line – İnce Kırmızı Hat”ında dış ses kullanımı filme hüzünlü ve lirik bir hava katar. Burada ise Affleck’in karakterinin anlattıkları hayli gereksiz görünüyor ve hikâyenin yüzeyselliğini de örtmüyor. Ne olan bitenler ne de karakterler hakkında elzem bir şeyler söylüyor bize anlatıcı ve böyle olunca da sadece dikkat dağıtıyor nerede ise.

1917’de Fransa’nın yanında Almanlara karşı savaşan, insanların boşu boşuna ölmesine tanık olan, “asker olarak ayrıldığı evine haydut olarak dönen” ve “bir daha kimsenin emri altına girmemeye” yemin eden İrlanda kökenli genç adam savaştan sonra geldiği ve İrlanda mafyası ile İtalya mafyasının ele geçirmek için savaştığı Boston’da bunlardan ilkinin parçası olur. Sonuç ise, -istese de istemese de- planladığının aksine ve tıpkı savaştayken olduğu gibi kendisini anlamsız ölümlerin içinde bulması ve işini yaparken de mafya patronundan emir almasıdır. Affleck’in senaryosunun bu baş karakterin resmini çizerken -bu gelişmenin de gösterdiği gibi- kafası karışmış biraz. Karakterini doğrudan ve tamamı ile ne iyi ne de kötü göstermemesi anlaşılabilir (ve doğru da bu) ama seyircinin bu epik gösterilmeye çalışılmış kahraman için ne hissedeceğine Affleck de karar verememiş anlaşılan. Eline kan bulaşan gansgter için romantikliği ve vicdanlı olması(!) üzerinden düzülen güzellleme veya finaldeki hayli zorlama ve kötü çekilmiş veda ve fedakârlık sahnesinin de örnekleri olduğu gibi ne yapacağını bilememiş bu karakterle Affleck.

Ku Klux Klan’dan İtalya ve İrlanda mafyalarına içki yasağından kumara ve fanatik vaizlere pek çok şey anlatan, “güzel kartpostal görüntülerini unutmayalım” diyerek filme eklenmiş kızıl – pembe gün batımı görüntülerine sahip, polisin ve yargının yozlaşması da dahil olmak üzere defalarca gördüğümüz unsurları hiçbir yenilik katmadan sergileyen, imkânsız bir tesadüfün (eski sevgilinin fotoğrafı!) karşımıza arsızca koyulabildiği ve açıkçası kahramanının akıbetini hiç merak ettirmeyen bu filmin finali bir “huzur” görüntüsü ile bitiyor ama o huzurun seyirci açısından tek kaynağı filmin bitmiş olması olabilir. “Geceleri yaşayanlar (ya da yaşananlar)” ile ilgili bir suç filmi görmek istiyorsanız, bunun gibi zayıf çalışmaları değil de Raoul Walsh’ın 1940 tarihli “They Drive by Night”, Nicholas Ray’in 1948 yapımı “They Live by Night” veya Arthur B. Woods’un 1938 tarihli “They Drive by Night” gibi klasiklerin peşine düşün. Filmin bir konuda hakkını yemeyelim ama: Zayıf örneklerinden biri olsa da, bu film ABD’nin temelinin suçlarla atıldığını hatırlatan filmlerden biri en azından.

(“Gecenin Kanunu”)

Gangster Squad – Ruben Fleischer (2013)

“Parada gözü olmayan polisler kuduz köpek gibidir; tedavi edilemezler, uyutulmaları gerekir”

1949’da Los Angeles’ı ele geçirmeye çalışan bir gansgstere karşı oluşturulan ve yasal ve yasa dışı yöntemlerle onu durdurmak için çalışan bir polis takımının hikâyesi.

Paul Lierberman’ın Los Angeles Times’da yayınlanan bir dizi makalesinden oluşturduğu “Tales From the Gangster Squad” adlı kitabından Will Beall’ın sinemaya uyarladığı ve Ruben Fleischer’ın yönettiği bir ABD yapımı. Açılışta da belirtildiği gibi gerçek olaylardan esinlenen film, bu gerçek olayları bir Hollywood filminden bekleneceği şekilde hayli değiştiren (ve çarpıtan), sert görüntülere ve aksiyona dayalı, şiddetin “çekici”liğinden epeyce yararlanan ve hikâyesinin içeriği ve bu hikâyeyi anlatma şekli ile hayli olumsuz bir eleştiriyi de hak eden bir çalışma. Gösterişli olduğuna hayli narsist bir şekilde inanıp bu gösterişinin takdir edilmesini seyirciden de talep eden film, sadece türün meraklıları için cazip olabilir.

Hikâyeye hiçbir şey katmayan bir tercihi olmuş senaryonun: Altı sert polisten oluşan “gansgter takımı”nın liderinin ağzından anlatıyor hikâyesini film. Bu anlatıcının ne kendisi hikâyenin akışı için gerekli ne de senaryonun inanmış göründüğünün aksine “güçlü sözler” duyuyoruz ondan. Neden hikâyeye girip bir şeyler anlatıyor bize ve neden özellikle o anlarda bu girişi yapıyor, anlamak mümkün değil. Ne var ki bu kendini nedense hayli beğenmiş görünen filmin bu kusurunun tipik bir örneği bu durum sadece. Çok sert bir sahne ile başlayan ve benzeri sahnelere de sıklıkla yer veren filmin ne çoğunlukla anlamsız şekilde başvurduğu mizahı güçlü ne de tüm o çatışma sahnelerinde dikkat çekici bir yenilik sunabiliyor bize. Bunların hiçbirini dert etmiş de görünmüyor üstelik; kendinden o denli emin ki hiçbir gerçekçilik hassasiyeti de taşımadan gürültülü bir şekilde anlatıyor hikâyesini ve adeta “ne kadar eğlenceliyim, değil mi?” diye bağırıyor bize sürekli olarak.

Başta altı polisin onlarca gansgter ile çatıştığı sahneler ve suç örgütünün liderinin mekanlarına yaptıkları baskınlar olmak üzere, Will Beall’ın senaryosu bize devamlı olarak gerçekçi olmayı unutmamızı söylüyor. Polislerden birinin çete resinin sevgilisi ile yatmaktan ve bunu kalıcı bir aşk ilişkisine dönüştürmekten çekinmemesi ve reisin evine bir dinleme cihazı yerleştirmek için gizlice girdiklerinde bu kadını zamana karşı yarıştıkları o tehlikeli ortamda bir de tutup öpmesi gibi pek çok mantık dışı sahnesi var filmin. Bu öpücük sahnesi ile Bruce Willis tarzı kahramanlara bir selam mı gönderilmiş bilmiyorum ama o özendiği filmlerdeki mizaha sahip olmayan bu sahne güldürüyor ama amaçladığı komikliğe sahip olamamasının doğurduğu gariplik nedeni ile oluşuyor bu komedi.

Kayıt dışı çalışan, amaçları tutuklamak ve öldürmek değil, gangsterlerin şehri terk etmelerine neden olacak bir şekilde gelir kaynaklarını ve işletmelerini yok etmek olan altı polisin hikâye boyunca başvurduğu şiddeti haklı çıkarmak için gansgterlerin sadizme varan acımasızlıklarını ısrarla ve dozunu da sürekli yükselterek gösteriyor film. Fuhuş, uyuşturucu, kumar ve yasa dışı bahis işlerinde faaliyet gösteren çetenin, şehrin ileri gelenleri (emniyet ve yargı mensupları) ile yakın ilişkilerini de göstererek, film bize “her türlü muameleyi hak ediyorlar” diyor düzenli olarak. Gerçek bir gansgster olan Mickey Kohen ve onun da dahil olduğu pek çok gansgteri şehirden kovmak için oluşturulan “gangster takımı” gerçekten varlar Amerikan tarihinde ama film buradan yola çıkıp kafasına göre oluşturduğu bir hikâye anlatıyor bize. Bu takımın elemanları işlerini yaparken bugün pek hoş görülmeyecek pek çok yönteme başvurmuşlar gerçekten de ama bugün bile polis örgütlerinin bu tür yöntemleri -yumuşatarak da olsa- kullanmaya devam ettiğini kim inkâr edebilir? Gerçekte bir vergi kaçakçılığı suçu ile hapse atılan Kohen’i filmde cinayet suçlaması ile içeri tıkılmış gibi göstermesi başta olmak üzere daha pek çok gerçeği çarpıtan film, finalinde anlatıcının ağzından duyduğumuz “isimsiz kahraman polisler” sözleri ile asıl derdinin ne olduğunu da açıkça söylemekten çekinmiyor.

Fazla makyajlı görünen ve rolünü pek de içine sindirmişe benzemeyen Sean Penn’in de aralarında olduğu zengin bir kadrosu var filmin ama oyuncuların hiçbirinden özel bir performans göremiyoruz. Yönetmen Ruben Fleischer’ın da böyle bir derdi yok zaten; onun derdi matkapla delinen beyinden ızgarada pişen ete geçiş yapmak gibi “incelikler” ya da eğlenceli bir caz müziği eşliğinde kurşunlarla buluşan bedenleri göstermek asıl olarak. Zaman zaman kaba bir çizgi roman estetiğine de bürünen filmde polislerden birinin kullandıkları yöntemlerden rahatsız olarak ve gansgsterleri kastederek “onlarla aramızda ne fark var?” demesi veya yine aynı polisin benzer bir başka şikâyeti üzerinden film “liberal” bir sorgulamaya da giriyor gibi görünüyor ama bu sahnelerin asıl amacı, bu polisin akıbeti ve çocuğunun öfke dolu gözyaşları üzerinden üreteceği povokasyonun etkisini arttırmak sadece.

Bir Yeşilçam filminde görsek dalga geçeceğimiz bir oteli basma sahnesi, arabanın arkasından asılmak gibi akrobatik hareketler, son atışını yapmadan öl(e)meyen polis veya hayli zorlama bir yumruk yumruğa dövüşlü final bölümü gibi tuhaf ve zayıf yönleri de olan film, kendisinde olduğunu düşündüğü görkeme aşık olmakla o kadar meşgul ki bir adamın daha yeni doğum yapmış, kucağında bebeği ve bir elinde de bavulu olan çok sevdiği karısını bineceği kadar trene kadar götürmeyip uzun bir tünelin başında ondan ayrılmasının saçmalığını fark edemiyor. Fark edemiyor çünkü bu sahnede asıl amaç tünelin geometrisi sayesinde çarpıcı bir kare yakalamak. En kayda değer yanı kapanış jeneriğindeki çizimler olan film, -kendisine aşık bir- aksiyonun meraklıları için sadece.

(“Suç Çetesi”)

Câini – Bogdan Mirica (2016)

“Burada karşıdan karşıya geçmek istersem, geçerim; şehirde bunu yapamazsın, beklemek zorundasın”

Kendisine miras kalan bir araziyi satmak üzere şehirden köyüne gelen adamın, büyükbabası ile ilgili gerçekleri ve satışı gerçekleştirmesinin düşündüğü kadar kolay olmadığını keşfetmesinin hikâyesi.

Rumen yönetmen Bogdan Mirica senaryosunu da yazdığı ve ilk kez yönetmen olarak görev aldığı bu filmini Romanya, Bulgaristan, Fransa ve Katar ortak yapımı olarak çekmiş. Cannes’da “Belirli Bir Bakış” bölümünde gösterilen ve sinema yazarlarının ödülü olan FIPRESCI’yi kazanan film, şehirde alışık olduğu kanun ve düzenden çok uzak bir dünya ile karşı karşıya kalan bir adamın yaşadıklarını anlatıyor bize. Western’e yakın bir havası olan çalışma, içeriğinin karanlık havası ile sert bir görünüme sahip ve “vahşi insanlar”ın egemen olduğu yerlere gelen uygar insanlar”ın içlerindeki korkuları haklı çıkaracak bir hikâyesi var. Düzenin temsilci olan polis şefinin çaresizliği ve yöntemleri ve satışı söz konusu olan topraklarda olan biten gizemli işlerin komünizm döneminde de yaşandığının vurgulanması, filmin Romanya sinemasının ülkenin “demokrasi”ye geçtikten sonra yaşadıklarına cevap olarak ürettiği son dönem örnekleri arasına koyulmasını da sağlayabilir. Daha fazla birşeyler olmasını bekleyecekleri bir parça hayal kırıklığına uğratabilecek ama aslında Mirica’nın da tam da bunu kırmak için basit tutmuş göründüğü ve sergilediği resmin tüm süslerini özellikle atmayı tercih ettiği ilginç bir film bu.

Sessiz görüntüler ile açılıyor film; otların üzerinde kayan kamera bir bataklığa götürüyor bizi ve bu bataklıkta fokurdayan bir noktada su üzerine ne olduğu anlaşılmayan küçük bir cisim çıkıyor. Buradan, ıssız bir yerde ve bir durakta(?) tek başına oturan bir adamın görüntüsüne geçiyoruz. Ardından aynı adamı yaşlı bir adam ile birlikte boş bir evi gezerken gösteriyor kamera ve onlara eşlik eden hayli pis görünümlü ve adı “polis” olan bir köpeğin huysuz havlamalarına tanık oluyoruz. Tüm bu giriş bölümleri bize ıssız ve izole bir ortamda geçen ve tekinsiz bir atmosferi olan bir hikâye izleyeceğimizi söylüyor temel olarak. Adamın kaldığı evin etrafında geceleri ortaya çıkan ve sadece seslerini duyduğumuz ve farlarını gördüğümüz arabalar ve bir köylünün polis şefine getirdiği ve ait olduğu bedenden koparılmış bir insan ayağı da bu tedirgin edici havayı güçlendiriyor. Yönetmen Bogdan Mirica bir başka filmde altı çizilecek ve hatta görkemli bir görselliğe konu olabilecek bu ögeleri genellikle yalın bir anlatımla ve mesafesini koruyarak gösteriyor. Bu bağlamda, filmi klasik bir western’den çok western’in havasını ödünç almış ve onu bağımsız sinemanın havası ile birleştirmiş bir modern eser olarak görmek mümkün. Şerifin kendisine getirilen ayağı özenle temizlediği sahneyi tek planda çeken ve uzun uzun gösteren Mirica’nın bu sert sahnedeki mesafeli tutumu onun işte bu farklı yaklaşımının bir örneği olarak görülebilir.

Sık sık sessiz anlara başvuran ve kamerasını hikâyesinin sertliğine zıt bir şekilde yumuşak kaydırma hareketleri ile kullanan Mirica’nın, ana karakter olarak tek bir kişiye (şehirden gelen genç adam) odaklanmış gibi görünse de aslında polis şefi ile ikinci bir ana karakter yaratmış olması da hikâyeyi zenginleştirmiş. Olup bitene göz yummak zorunda kalan ve kısıtlı imkânları ile, kendisini “Tanrı’dan korkarım ama o da benden korkar” diye tanımlayan kötü bir adamla mücadele eden bu yaşlı adamın hikâyesi de en az genç adamınki kadar önemli filmde. Hikâyenin ilk ve tek kadın karakterinin ancak ikinci yarıda karşımıza çıkması ve yaşananların pasif bir ögesi olarak kalması, filmi bu iki adamın ve çete liderinin ön plana çıktığı bir “erkek hikâyesi” olarak biçimlendiriyor.

Gerilimini gösterdiğinden daha çok, ima ettikleri ile yaratan ve sık sık da “rahatsız etmeyi başaran” filmde üç baş oyuncu (şehirli genç adamı oynayan Dragos Bucur, polis şefi rolündeki Gheorghe Visu ve acımasız çete liderini canlandıran Vlad Ivanov) rollerinin hakkını verirken, yönetmenin özellikle dizginlenmiş görünen anlatım tercihlerine uygun, yalın ama güçlü performanslar sergiliyorlar. “Tekinsiz taşra” filmlerine belki bir yenilik getirmeyen ve bazı anlarında da bir parça daha güçlü olmalıymış dedirten film, sadeliğin içinde yakaladığı tedirginlikle önemli bir çalışma kesinlikle. Mafyanın (ya da yasadışı güçlerin) komünizm döneminde de sonrasında da hükmünü sürebilmesini göstererek, rejim değişikliğinin “umut edilen” dünyayı getirmediğini dile getiren Rumen sinemasının benzer örnekleri arasına giren bu filmi görmekte yarar var.

(“Dogs” – “Köpekler”)

Eye in the Sky – Gavin Hood (2015)

“Eğer teröristler 80 kişiyi öldürürse, propaganda savaşını biz kazanırız; eğer biz bir çocuğu öldürürsek, onlar kazanır”

Kenya’daki bir evde intihar bombacısı olmaya hazırlananları ve onları yönlendiren terör örgütü liderlerini tespit eden asker ve bürokratların, atacakları füzenin evin hemen yanındaki küçük bir kızı da öldürme riskinin yüksekliği nedeni ile yaşadıkları tereddütün hikâyesi.

Guy Hibbert’in orijinal senaryosundan Gavin Hood’un çektiği bir Birleşik Krallık ve Güney Afrika ortak yapımı. Önemli bir bölümünde hikâyesini gerçek zamanlı olarak anlatan film, amacı “yakalamak”tan “yok etme”ye dönüşen bir operasyonu ele alıyor. Helen Mirren’in canlandırdığı komutanın yönettiği operasyonda onlarca kişiyi yok edecek intihar bombacılarını ve onları yönlendirenleri imha ederken bir kız çocuğunu da öldürme riski ile karşı karşıya kalanların tartışmalarını ve yaşadıkları ikilemleri anlatıyor. Çekici bir hikâye bu içeriği gereği ve Hood da tempoyu hemen hiç azaltmadan, dinamik ve gerilimli bir şekilde anlatıyor hikâyeyi. Ne var ki bu, hikâyesine “liberal” bir bakışla yaklaşan ve hümanizmi de işaret eden film, başta ABD olmak üzere Batılı güçlerin, aralarında çocukların da olduğu binlerce insanı öldürdüğü benzer operasyonlarda rol alanları “anlamaya” çağıran havası ile eleştirilmesi gereken bir çalışma.

Antik Yunan oyun yazarı Eshilos’a ait olduğuna inanılan ama onun eserlerinde hiç geçmediği için gerçek sahibi kesin olarak bilinmeyen bir sözle açılıyor film: “Savaşta ilk yitirilen şey gerçektir.” Film bu sözle başlayarak, savaş denen cinnette gerçeğin ne olduğunun tam olarak bilinemeyeceği veya bunun aslında önemini yitirdiğini mi söylüyor bilmiyorum ama bu sözün kullanılma nedeni üzerinde düşünmekte yarar var. Hikâyede iki farklı “gerçek” söz konusu edilmiş olabilir: Birincisi imha eyleminden küçük kızın zarar görme olasılığı, ikincisi ise eylem gerçekleştirildiğinde eğer masum siviller de zarar görmüşse, bu mecburen yapılan eylemin arkasındaki gerçeği izah ederken karşılaşılacak güçlükler. Hangisidir filmin odaklandığı ya da ikisi birden mi söz konusudur bilmiyorum ama açıkçası her ikisi de ciddi sorunlu bu alanların. Bir yalandan yola çıkarak bir ülkenin ve tüm bir Ortadoğu’nun geleceğini mahveden (Irak işgali örneğin) ve bundan dolayı da herhangi bir mahcubiyeti dahi olmayan güçlerin “gerçeğin ne olduğunu” ve bunu halka anlatmayı filmde anlatıldığı kadar umursayacağına inanmamızı mı bekliyor bu filmi yapanlar acaba? İmha eyleminin ve o sırada küçük kızın da ölmesinin videosunun -filmde bir endişe olarak dile getirildiği gibi- youtube’a düşmesinden gerçekten korktuklarına kendileri inanıyor olabilir bu filmi yapanlar da bizim de inanacağımızı mı düşünüyorlar gerçekten? Sadece 2017’de ve bir önceki yıla göre %42 artışla, en az 15.000 sivilin “teröristlere karşı verilen savaşta” öldüğü gibi bir gerçek ortadayken fazlası ile liberal ve seyredeni de aptal yerine koyan bir yaklaşım bu elbette. Füzeyi fırlatan düğmeye basan atışçıların hikâyedeki dokunaklı gözyaşlarına gelince, orada şunu sormak gerekiyor: Yönetmen Gavin Hood drone operatörlerinin %30’unun travma sonrası stres bozukluğu tedavisi gördüğünü söylemiş bir röportajda. Doğrudur bu oran muhtemelen ama bu operatörler üniformalarını giydikleri orduların âdil, dürüst ve haklı bir savaş verdiğine ve kendilerinin de demokrasi ve dünya barışına hizmet ettiklerini mi düşünüyorlardı ki neden oldukları ölümlerden bu kadar etkileniyorlar? Bırakın emperyalizm, kapitalizm gibi “zor” ve “komünist” terminolojileri, bir parça tarih okuyan bir kişi bile tetiğini çektiği silahların çoğunlukla neye hizmet ettiğini bilir herhalde.

Guy Hibbert’in senaryosu yazının başında tanımlanan ikilemle karşılaşan askerî ve sivil yetkililerin tereddütlerini, kendi aralarındaki çatışmalarını, politikacıların sorumluluktan kaçınmalarını vs. anlatan temposu yüksek bir hikâye getiriyor önümüze. Eğer operatörlerin gözyaşlarına inanırsanız (ya da buradaki sahte liberalizmi umursamazsanız veya operatörlerin “tamam da bu teröristler nereden çıktı, kim besledi bunları, şimdi adına tetiği çektiğim ülkemin bu teröristlerle nasıl bir ilişkisi vardı? sorularını sormamasını önemsemezseniz), gerilimden duygusal olarak da etkilenme ihtimaliniz yüksek açıkçası. Tetiği ateşleyenlerin özellikle ilk kez bu işi yaptıklarının birkaç kez vurgulanması ile duygusallığın öne çıkması sağlanmış, bir parça zorlama bir şekilde. Albayı oynayan Helen Mirren, film vizyona çıkmadan hayatını kaybeden Alan Rickman, Aaron Paul ve Barkhad Abdi (filmdeki en kayda değer performansı gösteriyor) gibi oyuncuların varlığı da etkileyecektir sizi kuşkusuz. Masa başından ve drone’ların marifeti sayesinde tüm dünyayı HD kalitede gözetleyebilenlerin yönettiği bir dünyada iktidarların bireyler üzerinde nasıl bir korkutucu bir güce sahip olabildiğini gösteren ama bunu değil teknoloji sayesinde teröristlerin nasıl adım adım izlendiğini düşünmemizi isteyen ve bekleyen filmin şu hakkını da teslim edelim: Teröristlerin birinin Amerikan pasaportu olmasının eylemin gecikmesine neden olmasını (operasyonun sahibi Birleşik Krallık çünkü) bir ironi olarak gösteriyor film (umarım gerçekten de filmi yaratanlar bir ironi aracı olarak kullanmışlardır bunu!). Kapanış jeneriğinde küçük kızın görüntülerinin kullanılmasını da filmin liberalliğine uygun bir tercih olarak takdir etmek gerekiyor elbette.

Kenya’daki radikal islâmcı teröristleri anlatan ama çekimleri Güney Afrika’da gerçekleştirilen filmde Paul Hepker ve Mark Kilian’ın müzikleri hikâyenin gerilim ve temposunu desteklerken, füze sahnesi ve sonrası da hayli etkileyici görüntüler getiriyor önümüze. Elleri temiz olanların karşılaştığı bir ikilemi anlatıyor olsa, rahatsız olmadan izleyeceğiniz film, atom bombaları ile 200 Bin sivili öldürmüş olan bir zihniyetin “dram”ını anlatınca saygı duyamıyorsunuz doğal olarak. Böyle olunca da, yüzlerce sivili kurtarmak için bir sivilin hayatını tehlikeye atar mısınız sorusu da -en azından benim için- kaybolup gidiyor. Özetle, gerilimi yerinde ve -içeriğini umursamazsanız- küçük kızın akıbetini merak ederek izleyeceğiniz bir savaş gerilim/aksiyonu.

(“Ölüm Emri”)