Tonio – Paula van der Oest (2016)

“Bebek doğduğunda bir günlük tutmaya başlayacağım. Her gün yazacağım, hayatındaki her şeyi. 18’ine bastığında da günlüğü ona vereceğim”

Tek çocuklarını, 21 yaşındaki Tonio’yu bir trafik kazasında yitiren bir yazar ile karısının hikâyesi.

Hollandalı yazar A. F. Th. van der Heijden’in Felemenkçe yazılan romanlara verilen Libris ödülünü 2012 yılında kazanan ve kendi oğlunu benzer bir kazada kaybettiktan sonra yaşadıklarından esinlenen aynı adlı romanından uyarlanan bir Hollanda yapımı. Yabancı Dilde Film dalında Hollanda’nın Oscar’a aday gösterdiği filmin senaryosunu Hugo Heinen yazarken, yönetmenliği Paula van der Oest üstlenmiş. Oğlunun tanımı ile “sadece gerçekten yaşanmış hikâyeleri yazan” romancının karşı karşıya kaldığı trajedinin hikâyesini geriye dönüşlerle anlatıyor film ve kurgu ile gerçeğin çok yakından örtüşmesinin de verdiği ve hikâyenin tümüne yayılan bir hüzün ve acı duygusu ile dile getiriyor derdini. Duygusallığı bir ticarî filmin yaklaşımından uzak durarak ve çoğunlukla dozunda denilecek bir şekilde kullanan film ikinci yarısında bir parça tekrara düşmüş gibi görünse de hikâyesinin trajikliğinin ve bunun gerçek olmasının da “katkı”sı ile etkiliyor seyredeni. Kendi hayatından ve üstelik acı bir parçasından yola çıkarak üreten bir yazarın bu yaratıcılık serüveni ise -belki her anı yeterince güçlü işlenmiş olmasa da- kendi başına yeterli bir neden filmi görmek için.

Filmin oluşum kaynakları başlı başına ilginç: “Alter ego”su olan Albert Egberts karakteri üzerinden kendi hayatını anlattığı bir dizi romanın yazarı A. F. Th. van der Heijden ve “Tonio” adlı romanını da kendi oğlunu bir kazada kaybettikten sonra yazmış. Her ne kadar andığım dizinin bir parçası olmasa da bu roman, benzer bir yolu izliyor ve yazar bir babanın (ve eşinin) oğullarının kaybı ile baş etmeye çalışmasını anlatan bu hikâyede yine kendi hayatından yola çıkıyor. Kendini ve yaşadıklarını anlatan bir hikâye yazmak bir yandan belki kolay görünen (çünkü elinizde bir şekilde hazır bir malzeme vardır) ama öte yandan “gerçekliği” ve “dürüstlüğü”nün her zaman sorgulanmaya açık olması nedeni ile aslında epey de zorlukları beraberinde getiren bir tercih. Tanık olduklarınızın gerçek olduğunu ve genç adamın ebeveynlerinin benzer bir acı yanı olan süreçten geçtiklerini bilmek, kuşkusuz filmin etkileyiciliğini artırıyor. Yönetmenin hikâyeyi zorlama bir duygusallıktan uzak tutarak anlatması ve bunu trajedinin etkisini azaltmadan yapmayı başarması da film için ciddi bir artı puan olmuş. Çocuğunu kaybetmek veya bir başka ifade ile söylersek, bir ebeveynin bir çocuğunun ölümüne tanık olması kuşkusuz çok korkunç bir durum ve film bu kaybın boyutunu sömürmeden ve yalın bir dilin tercih edildiği sadelik içinde anlatarak takdiri hak ediyor. Kazadan sonra geriye dönüşlerle bize anlatılan, çocuğun doğması (ve buna vesile olan gece), büyümesi ve özgür bir birey olması ve işte tüm bu zaman boyunca biriken anıların, kaybı bir yandan daha dayanılmaz kılmasını ve bir yandan da aslında dayanabilmek için güç vermesini, yaşananlara saygısını koruyarak anlatıyor film bize.

Filmin -kaynak romandan gelen- bir kozu ise babanın yazar olması ve sadece gerçek hikâyeleri yazmayı tercih etmesi. Bu durum babanın yaşanan kazayı hayal etmesini, an be an yeniden kurgulamasını ve bunun acısı ile baş etmek zorunda kalmasını da anlatmasını sağlıyor bize filmin ve tam da bu bağlamda hem güçlü hem de zayıf (daha doğrusu yeterince güçlü olmayan) yanı ortaya çıkıyor hikâyenin. Bir acıyı anlatmak o acıyı azaltır mı çoğaltır mı, sanatçının yaratma sürecinin odağına kendisini koymasının sonucu ne olur veya kişi kendi yaşadıklarını anlatırken ne kadar dürüst olabilir gibi pek çok soruyu sormanızı ve cevapları üzerinde düşünmenizi sağlaması ve bunu hikâyesine zarar vermeden- yaptırabilmesi filmin güçlü yönünü oluşturuyor. Buna karşılık bu temayı sinema dili açısından yeterince güçlü işleyemiyor film ve seyirciyi de bir ikilemde bırakıyor ayrıca. Babanın kaza anının görüntülerini izlemek istemesini (ve tereddüt etmesini vs.) örneğin bir babanın tepkisi olarak mı yoksa bir yazarın yazacağı romanın en trajik bölümünü görmek istemesi olarak mı yorumlamalı? Bunların ikincisi baba karakterinin sanatçı bencilliği üzerine düşünmeye götürüyor bizi ki doğal olarak rahatsız ediyor bu. Filmin bu ikilemi yaratmak yerine birini tercih etmesi ve seyirciyi ortada bırakmaması daha doğru olurdu açıkçası.

Hikâyenin bugünü ve geçmişi paralel olarak anlatması doğru bir tercih olmuş ve zaman zaman sizden gözyaşı bekleyen sahnelerin etkileyici kurgusuna da imkân vermiş. Genç adamın çocukluğunda çizdiği bir resim, Fransa’daki bir köy evindeki sahne veya çocuğun fotoğraf tutkusu gibi öğeler bu sayede sizi yüreğinizden yakalayıveriyor. Kazanın haberinin alındığı sahnenin tekrarı gibi başka anları da var filmin seyirciyi kesinlikle etkileyecek olan ve hikâyedeki -beklenen şekilde yer alan ama yine belli bir özenle kullanılmış görünen- pişmanlık, suçluluk duygusu ve kendini sorgulama gibi öğelerle birlikte filme değer katan. Filmin önemli anları arasında babanın, oğlunun beğendiği ve fotoğraflarını çekmek istediği bir kızla kendi evlerindeki zamanı hayal ettiği ve bu hayalinde “tanık oldukları”na müdahale etmeye çalıştığı bölümü de saymak gerek. Etkileyici ve hüzünlü bir bölüm bu ama filmin kimi anlarındaki zarif estetiği nedense burada esirgemiş yönetmen ve gereğinden fazla doğrudan çekmiş bu bölümü. Aslında babanın finale doğru olan sahneleri (başta gece kulübündeki olmak üzere) benzer şekilde filmin genel havasından ayrı düşmüş görünüyor. Bunda belki de tüm bunların adamın yazdığı/yazacağı romanla ilişkili olarak düşünülmüş olmasının payı vardır ama yine de üslup farklılığı dikkat çekiyor.

Filmin üç başrol oyuncusu da rollerinin hakkını vererek karakterlerini doğal kılmayı başarmışlar. Yazarı oynayan Pierre Bokma ile eşini oynayan Rifka Lodeizen arasındaki yaş farkı (on yedi yaş büyük Bokma) Fransa’daki gençlik sahnelerinde bir parça rahatsız ediyor ama her iki oyuncu da içinde kesinlikle bir güç barındıran sade oyunculukları ile bunu önemsiz kılmışlar. Genç oyuncu Chris Peters’i de bu iki tecrübeli oyuncuya ustaca eşlik edebildiği ve karakterini yaşının tüm özellikleri ile dengeli bir biçimde canlandırabildiği için tebrik etmek gerekiyor.

İsmini anmamız gereken bir diğer isim ise kurguyu üstlenen Sander Vos. Sadece geçmiş ile gelecek (“hayat” ile “ölüm”) arasındaki geliş gidişleri değil, sahnelerin kendi içlerindeki geçişleri de çok iyi kurgulamış ve hikâyenin “hüzünlü şiir” havasına katkıda bulunmuş. Anne karakterinin bir parça geride kaldığı, görüntü yönetmeni Guido van Gennep’in sahnelerin ruhuna uygun renk tonları ve ışık tercihleri ile çarpıcı bir iş çıkardığı ve çocuğunu yitirmek ile baş etmeyi (ya da bunun imkânsızlığını) düzeyli bir biçimde anlatan bu filmi görmekte yarar var.

Zjednoczone Stany Milosci – Tomasz Wasilewski (2016)

“Yolumuzu belirleyen aşk mıdır? Aşk burada, bir pazar ayininde duyduğunuzdan daha zordur. Rahat bir pazar gezisi değildir. Tanrım, sana sınırlarımı getiriyorum ve onları sonsuzlukla değiştiriyorum. Tanrım, bize merhamet et”

Rejimin değişmesinden bir yıl sonra ve geleceğin henüz belirsiz olduğu zamanlarda dört Polonyalı kadının yeni bir hayat arayışının hikâyesi.

Polonyalı sinemacı Tomasz Wasilewski’nin yazıp yönettiği, Polonya ve İsveç ortak yapımı olarak çekilen bir film. Berlin’de En İyi Senaryo ödülünü kazanan film dört farklı kadının birbirleri ile çakışan ve zaman zaman da iç içe geçen hikâyelerini özenl bir dil ile ve hayli karanlık bir atmosferi tercih ederek anlatıyor. Wasileswki’nin hikâyeyi 1990 yılında geçirmesi, dört kadının mutluluk ve yön arayışlarını ülkesinin o tarihteki arayışı ile illişkilendirmek amacını taşıyor kuşkusuz. Kapitalist düzene uyum sağlayan Polonya’nın doğruyu bulup bulmadığı ayrı bir tartışma konusu (Macaristan ve Türkiye ile birlikte Avrupa’nın hızla sağa kayan ve otoriter bir yönetimi benimseyen üç ülkesinden biri bugünlerde Polonya) ama mutluluk ve bastırılan duygularını tatmin etmenin peşine düşen kadınlara pek umutlu bir gelecek sunmuyor Wasilewski. Görsel dili ile de, hikâyesi ile de soğukluğu tercih eden yönetmen filmini sinema tarihinin en karanlık filmlerinden biri yapmış ki bu da hikâyeyi herkese göre değil, özellikle de sinemada eğlenmenin, iyi vakit geçirmenin peşinde olanlara değil, kategorisine yerleştiriyor rahatlıkla. Sinemada dertleri bu olmayanların ise başta oyunculuklar ve özenle yazılmış senaryosu olmak üzere filmden hayli keyif alacağı kesin.

Berlin Duvarı yıkılmış, Polonya’da rejim değişmiş ve ülke yeni düzene uyum sağlamaya çalışırken geçiş döneminin sancılarını da yaşamakta. Filmimiz işte bu dönemde dört kadının kişisel mutluluk arayışlarını anlatıyor bize ve en azından bu karakterler için pek de kolay bir hayat koymuyor önlerine. Diyaloglara yansıyan veya zaman zaman kulağımıza çalınanlar dışında ülkedeki karmaşayı anlatmaktan uzak duruyor film ve bu geri plan üzerinde dört bireyin kişisel karmaşalarını ve trajedilerini getiriyor önümüze. Wasilewski “Doları nereden buldun?” veya “kot aldım” gibi konuşmalarla veya kulağımıza gelenlerle yetiniyor ve bu geçiş döneminde kadınların hikâyelerine odaklanıyor asıl olarak. Mutsuz olduğu evliliğin içinde bunalan ve yerel kilisedeki genç rahibe tutku duyan bir kadın (rahibi duş alırken seyrediyor gizlice), evli bir doktorla ilişkisini adamın karısının ölümünden sonra da sürdürmeye çalışan bir okul müdürü (bu ilişkinin sürmesi için sonuna kadar gitmeye kararlı ve istemeden trajik bir olaya neden oluyor), model olmak ve “Batı”ya gitmek için çabalayan bir spor ve dans hocası genç kadın (trajik bir olay yaşıyor) ve ona aşık olan orta yaşlı bir öğretmen (belki de hikâyenin tek şanslı kişisi, her ne kadar istediğini hiçbir zaman elde edemeyeck olsa da); bu karakterlerin hikâyelerini ustalıkla örmüş senaryo ve oldukça “sert” ve karamsar bir yazgı çizmiş onlar için. Bu karanlık hava filmin görsel dilinde de bulmuş karşılığını. Zaman zaman ve uzun bir şekilde görüntüye gelen devasa bloklar halindeki konutların iç karartıcılığı veya açık alanlarda bile görüntüye hâkim olan klostrofobik atmosfer (görüntü yönetmeni Oleg Mutu müthiş bir iş çıkarmış gerçekten ve bu renkli filmi ruh hali açısından siyah beyaz ve soğuk bir biçime dönüştürmüş) hikâyeyi her anında karanlık ve soğuk kılıyor.

Ortalığı bolca -porno türünden olanların da aralarında olduğu- korsan videokasetlerin kapladığı günlerde geçen hikâyede din de önemli bir yer kaplıyor. Birkaç kez tanık olduğumuz pazar ayini ve orada “sevgi” üzerine yapılan konuşmalar ya da genç rahibin koca apartmadaki daireleri tek tek gezerek evleri ve içlerindeki kutsaması ve bu arada kilise için bağış toplaması gibi sahneler toplumun hayatında dinin -en azından görünürdeki- güçlü ama onlara hiç yardımcı olamayan konumunu gösteriyor bize. Wasilewski bu “soğuk” filminde hayatlarına onca girmiş göründüğü dört ana karaktere belli bir mesafeyi koruyarak bakmayı başarabilmiş ve bizim de onlara sempati ile değil objektif bir şekilde yaklaşmamızı istemiş. Filmin genel havası düşünülürse doğru bir tercih bu ve en azından kadınların başlarına gelenlerin bizi gereğinden fazla sarsmasına da engel oluyor bu şekilde yönetmen. Cinselliğin her hikâyenin merkezinde yer aldığı; mutluluk anlarına, hayal kırıklığına, öfkeye, ilkel güdülere veya tatmin olma arayışına eşlik ettiği filmde bize hikâyenin sertliğini arttıran bir “imkânsızlıklar” galerisi sergiliyor Wasilewski (filmin umutsuzluk dozunu daha da arttıran bu tercih kimi seyirciye fazla gelebilir kuşkusuz): Bir rahibe tutku ile bağlanmak, önce evli şimdi ise kendisini istemeyen bir erkeğe aşık olmak, kendinden hayli genç ve heteroseksüel bir kadına aşık olmak veya kapağı Batı’ya atabilmek gibi durumlar ve duygular var bu galeride. Sevişmelerin ya sert bir biçimde (bir başka duygunun dışavurumu sanki bunlar) ya da taraflardan birinin iradesi dışında gerçekleşmesi ve kahramanlarımızın imkânsız arayışları sırasında çılgınca şeyler yapmasını da filmin karanlığına ilave edebiliriz.

Sessziz anların ve boş mekanların öne çıktığı filmde dört kırılgan karakterin hikâyesini etkileyici bir şekilde anlatıyor Wasilewski ve umuda hiç yer bırakmamak gibi tartışmalı ve seyri zorlaştıran tercihine rağmen önemli bir başarı yakalıyor. Buz tutmuş gölde geçen trajik bir olayın doğru bir şekilde uzak çekimle gösterildiği sahneden saldırıya uğrayan bir kadının üzerinden bu saldırının “kalıntılar”ının sevgi ile temizlenmesinin gösterildiği bölüme, beklenen “sevgili” gelmeyince tek başına yenen bir yemekten muhtemelen hep hayal edilen ve buna kavuşmanın şaşkınlığının egemen olduğu dansa çarpıcı anlar yaratmış Wasilewski ve dört kadın oyuncusundan da oldukça etkileyici bir destek almış. Julia Kisowska, Dorota Kolak, Marta Nieradkiewicz ve Magdalena Cielecka’nın karakterlerinin hüzünlerini, yorgunluğunu ve umutsuzluğunu bu denli gerçek kılabilmesi hikâyenin zorlayıcılığını ve bilinçli soğukluğunu azaltıyor kesinlikle. Zor ama kesinlikle ilgiyi hak eden bir çalışma.

(“United States of Love” – “Aşk Birleşik Devletleri”)

Toz Ruhu – Nesimi Yetik (2014)

“Metin, fantezinin kralı”

En büyük tutkusu arabesk müzik olan, temizlikçilik yaparak geçinen ve yalnız yaşayan bir adamın hikâyesi.

Nesimi Yetik ve Betül Esener’in birlikte yazdığı senaryodan Yetik’in çektiği ve yönetmenin ilk uzun metrajlı çalışması olan film sinemamızın son yıllardaki yüz akı örneklerinden biri. Bir hikâye anlatmaktan çok karakterlerin sergilendiği bir yapıyı tercih eden, bir olaylar zincirinden çok bir resim (gerçekçi, aşina ve sade bir resim bu) anlatan film, yalın dili ve sinemamızın sıkça aksadığı bir noktada, diyaloglarda gösterdiği başarı ile ayrıca önem taşırken, başoldeki Tansu Biçer’in olağanüstü performansının yanısıra yan karakterlerden birini canlandıran Ertuğrul Aytaç Uşun’un başarısı ile de dikkat çekiyor. Neyse ki sayısı kısıtlı kimi anlarda pek de gerekli görünmeyen farkılı kamera açılarını tercih ederek genel havasına aykırı düşen filmin “hikâye”sini ve karakterlerinin başlarına gelenlerini “umursamama” cesaretini göstermesini ve finaldeki beklenmedik görsel tercihini ayrıca takdir etmek gerekiyor.

Ailesinin karşı koymasına rağmen şarkıcı olmak için İstanbul’a gelmiş ve hatta zamanında bir kaset de yapmış bir temizlikçi Metin. Evlere ve bürolara temizliğe gidiyor ve anlaşılan uzun süredir hizmet verdiği müşterileri ile sıcak bir ilişkisi olan bu adamı film duygularını dizginlemiş bir şekilde getiriyor karşımıza hemen her zaman. Onu çok etkilediğini hissettiğimiz olayları bile sakinlikle ve -Tansu Biçer’in muhteşem bir vücut dili ve mimikleri ile süslü- sessizlikle karşılıyor. İstiklal Caddesi üzerinde kurulu bir platformda şarkı söyleyerek başvurduğu “Yıldız Sensin” yarışması, mecbur kalınca geçici bir süre evine sığınan manikürcü kız, İstanbul’da askerlik yapan ve izinlerini onun yanında geçiren yeğeni gibi öğelerin hayatına girmesi karakterimizi hiç kıpırdatamıyor gibi görünüyor. Oysa, özellikle manikürcü kızın gitmesinden etkilendiğini ve “içinde bir şeylerin kırıldığını” hissediyoruz (Tansu Biçer’e bir kez daha “bravo” buradaki performansı için!) adamın ama belki de şarkıcı olma hayallerinin gerçekleşememesinden kaynaklanan bir olgunlukla karşılıyor olan bitenlerin tümünü.

Bir bağımsız filmde, bir “sanat filmi”nde kolaylıkla tuhaf, gizemleri olan, ayrıksı bir karaktere veya bir ticari filmde bir karikatüre dönüştürülebilecek olan adamı, filmin tüm sadeliği içinde normal, gerçek ve doğal bir karakter olarak sergilemesi Nesimi Yetik’in en büyük başarılarından biri. Hiçbir şekilde adamı bir tuhaflıkla bir araya getirmiyor hikâye ve işte tam da bu bağlamda bakınca sinemamızın en iyi sergilenmiş (ya da çizilmiş) karakterlerinden birini oluşturuyor. Oysa diğer tüm karakterler için geçerli olduğu gibi adam hakkında da çok şey bilmiyor gibi görünüyoruz ama bir yandan da bunun eksikliğini hiç hissetmiyoruz. Evinde Özcan Deniz, İbrahim Tatlıses ve Müslüm Gürses gibi şarkıcıların posterleri asılı olan, yaptığı besteleri sürekli yanında taşıdığı küçük teyplere kaydeden ve zamanının büyük bir kısmını müşterilerinin temizlik işleri ve onlara eşlik etmekle geçiren bu adamın hikâyesini çoğunlukla tek planla oluşturulan sahnelerle anlatıyor bize Yetik. Karakterlerin görüntüye girip çıktığı tek çekimli bu sahneler bekleneceğinin (ya da korkulacağının) aksine bir monotonluğa/durgunluğa yol açmıyor. Kimi anlarda kameranın neden farklı bir konuma yerleştirildiğini (nerede ise gizli çekim havasında) anlamak mümkün olmasa da bu tür oyunlara başvurmadığında çok daha etkileyici olan bir çalışma bu.

Kahramanımızın yeğeni rolündeki Ertuğrul Aytaç Uşun’un göründüğü her sahnede doğal oyunu ile göz doldurduğu filmde kimi sahnelerdeki amatör oyunculuk bir parça farklı bir hava yaratması nedeni ile rahatsız ediyor. Örneğin Melda Öner bağımsız filmlerde sıkça gördüğümüz bir amatörlükle canlandırıyor karakterini. Buna karşılık tüm karakterlerine çok iyi yazılmış diyaloglar aracılığı ile üzerinde çok rahat oynanabilecek bir alan sağlıyor film. Hemen tüm konuşmalar, örneğin uzun uzadıya gösterilen asker kıyafeti alışverişi sahnesindekiler, adeta gizlice kaydedilen bir gerçek konuşmadan aynen alınmışcasına sahici duruyor. Bu karakterlerle rahatlıkla sinemamızın “bunalım filmleri”nden birine dönüşebilecek hikâyenin bu denli gerçek görünmesinde ve işte örneğin tepeden İstanbul’u seyrederken bir yandan içen bir yandan da çalan türküye eşlik ederek oynayan amca ve yeğeninin görüntüsünün bu denli çarpıcı olmasında tüm bu diyalogların çok önemli bir payı var kesinlikle.

Nesimi Yetik’in üniversiteden arkadaşı olan ve intihar ederek hayatına son veren Selman Karaca’ya ithaf ettiği film hikâyeye akıllıca yedirilmiş bir şekilde bize bir “yiten dünya” anlatmaya da soyunmuş ve bunun da üstesinden gelmiş. Eskiden konser organizatörü olan ama şimdi asıl olarak Çin’den küçük elektronik eşya ithalatı işine girişen organizatörün bu dönüşümünden aynı adamın bir sahnede “albüm mü kaldı artık?” diyerek değiştiğini vurguladığı müzik dünyasına, kahramanımızın kayıtlarını küçük bir el teybine yapmasından hâlâ bir kasetçalar kullanmasına veya hikâyedeki tüm o yaşlı karakterlere ve onlardan birinin kitaplık temizliğine hep artık sona eren bir şeyleri odağına almış hikâye. Mekanların genellikle Beyoğlu’nun “eski” bölgelerinde olmasının da desteklediği bu durum günümüzün hız ve şiddet dolu hayatında karakterimizin ayrıksı bir noktada durduğunu da anlatmaya yarıyor kuşkusuz.

“Küçük” bir insanın “küçük” dünyasını, onu sömürmeden anlatan, hemen tüm görüntülerinde yer alan bir karakteri mahremiyetini koruyarak anlatan film herkese göre değil şüphesiz, özellikle de “olay” görmek isteyenlere göre değil kesinlikle. Belki özel bir sinema dili oluşturamamış ama çok iyi yakalanmış gözlemleri tam bir dürüstlükle perdeye getiren bir film bu ve kesinlikle ilgiyi hak ediyor.

Indiscreet – Stanley Donen (1958)

“Evli olmamasına rağmen ne cüretle benimle sevişir?”

Aşktan umudunu yitirmiş bir kadın oyuncunun evli olduğunu söyleyen bir erkeğe aşık olması ile gelişen olayların hikâyesi.

Senaryosunu Norman Krasna’nın kendi oyunundan (“Kind Sir”) uyarlayarak yazdığı, Stanley Donen’ın yönettiği ABD ve Birleşik Krallık ortak yapımı bir film. Klasik Holywood’un esintilerini taşıyan, bir oyundan uyarlandığını ret etmeyen bir şekilde bolca konuşulan, bir parça ortalama geçen ilk yarısından sonra ikinci yarısında artan komedisi ile temposu hızlanan bu film başrollerdeki Ingrid Bergman ve Cary Grant’in varlıkları ile de önemli olan bir çalışma ve Hollywood’un en iyilerinden olmasa da ilgiyi hak eden bir klasik.

Filmin açılış jeneriğini alanının ustası olan Maurice Binder tasarlamış; Binder epey katkı sağladığı Bond filmlerinin aksine burada -doğal olarak- hayli yalın bir tasarımı tercih etmiş ama tıpkı o filmlerde olduğu gibi burada da hikâyeye göndermeleri var çıkardığı işin. Sarı bir gül ile başlayan jenerik, ardından önce sarı ve kırmızı çok sayıda gülü gösteriyor bize ve sonra da birer sarı ve kırmızı gül ile sona eriyor. Bu sırada jenerikteki isimler de bu güllere iliştirilmiş havası verilen birer kartın üzerinde görüntüleniyorlar. Sade ama eğlenceli bir tasarım bu ve hikâyenin komedisini değil ama romantizmini anlatıyor bize daha sonra tanık olacağımız şekilde. Evet, eski usul bir romantik komedi bu. İlk yarısında romantizmi, ikinci yarısında ise komedisi öne çıkan filmi önemli kılan yanlarından biri hikâyesi ile seyirciyi bir bakıma ters köşeye düşürmesi: Kendisine evli olduğunu söyleyen bir adama aşık olan ve bundan vazgeçmeye de niyeti olmayan kadın, durumun kendisine söylendiği gibi olmadığını anladığında tepki gösteriyor. Bu bilgiyi alana kadar romantizmi ağır basan hikâye bundan sonra bir komediye dönüşüyor.

Evli bir erkeğe aşık olmak, “İstakoz değil, bir erkek istiyorum! Bu gece, burada bir erkeğe ihtiyacım var” gibi bir cümleyi – her ne kadar bir komik sahnede ve cinsellikle hiç ilgisi olmayan bir bağlamda olsa da- söylemek ve -ilk görüşte çarpılacak kadar zayıf olsa da- aşk için erkeğin adım atmasını beklemeden harekete geçmek gibi “cesaret gerektiren” davranışları olan kadını Ingrid Bergman’ın oynamasında Hollywood tarzı bir kurnazlığın olduğunu düşünmekte bir sakınca yok. Evli olan İtalyan yönetmen Roberto Rossellini ile kendisi de evliyken ilişkiye giren ve bu ilişkiden bir çocuk sahibi olan Bergman dönemin Amerikan muhafazakârlığına epey ters düşmüş ve uzun süre Hollywood’dan uzak kalmıştı bu nedenle. Bu filmdeki hikâyenin gerektirdiği “cüretkâr” kadın rolünü ona vermek Hollywood’un pazarlama anlayışının da sonucu olsa gerek. Filme kaynaklık eden oyun New York’ta geçerken, burada hikâyenin Londra’ya alınması da Bergman’ın 1956 tarihli “Anastasia – Çarın Kızı” ile tekrar Hollywood için çalışmaya başlasa da 1969 tarihli “Cactus Flower”a kadar çekimleri Hollywood’da gerçekleştirilen filmlerde rol almaması (veya alamaması) ile ilgili olsa gerek.

Sinema tarihinin en güçlü oyuncularından biri kuşkusuz Ingrid Bergman ve burada da karakterini hem romantik hem komik anlarda sağlam bir şekilde canlandırıyor. Kadının bir yandan güçlü görünen ama bir yandan da içindeki mutsuzlukla baş etmeye çalışan ve artık yorulan yanını çok iyi sergiliyor ve Grant’ın aksine hikâyenin hem romantizmine hem komedisine üst düzey bir katkı sağlıyor. Grant ise ilk yarıda -senaryonun da sonucu olarak- bir parça durgun (filmin bu yarısı da genelde ortalama bir düzeyde seyrediyor zaten) bir görünüm sergilerken, ikinci yarıda komedi ile birlikte açılıyor ve hatta çok eğlenceli ama biraz fazla uzatılmış balo sahnesinde tam bir komedi oyuncusu performansı sergiliyor. Karakterinin bu sahnedeki altı çizili komedisi aslında bir parça eğreti durmuyor da değil çünkü önceki hâline çok zıt bir kişilik sergiliyor burada Grant ama yine de sahnenin eğlencesini azaltmıyor bu durum neyse ki.

Bergman’ın şık kostümlerinin de dikkat çektiği ve o tarihte 43 yaşında olan oyuncunun olgun güzelliğine duru bir zarafet kattığı filmin klasik ve/veya etkileyici kimi sahnelerini de anmakta yarar var: Bergman ve Grant’in ikiye bölünmüş görüntü (“split secreen” diye adlandırılan tekniği popüler kılan ilk filmlerden biri olmuş bu çalışma) ile yaptıkları telefon görüşmesi sansür nedeni ile ikiliyi aynı yatakta göster(e)meyen yönetmenin doğru bir tercihi olmuş. İki farklı yerde ve her ikisi de kendi yataklarında olan erkek ile kadının bedenlerinin ve özellikle ellerinin hareketleri üzerinden onları aynı yatağa koyabilmiş ve bir aşk sahnesi çekmeyi başarmış Donen. Kimi başka sahnelerde olduğu gibi bunu da tek planda çekmiş yönetmen ve iki tecrübeli oyuncunun katkısı ile başarılı bir sonuç elde etmiş. Asansörcünün varlığı nedeni ile sessiz geçirilen kısa anlar veya kahvaltı masasında kadının yaşadığı tedirginlik gibi başka dikkat çekici anları da var filmin.

Hemen tüm romantik komedilerde olduğu gibi bir süre sonra nasıl sonlanacağını öngörebildiğiniz film ikinci yarısında daha etkileyici olan bir çalışma ve gerek romantizminde gerekse komedisinde yeterince güçlü değil aslında. Senaryoyu yazan Krasna’nın oyununun Broadway’de uzun bir ömrünün olmamasının da açıkladığı bu eksikliğe rağmen, başta Bergman’ın varlığı nedi ile olmak üzere ilgiyi hak eden bir çalışma bu ve üstelik Freddy Young’un başarılı görüntüleri ile Cecil Parker, Phyllis Calvert, Megs Jenkins ve David Kossoff’un eğlenceli karakter oyunculukları gibi artılara da sahip.

(“Sonsuz Aşk”)