The Terminator – James Cameron (1984)

“Geri döneceğim”

2029 yılında makinelerle insanlar arasında süren savaşta, insanların liderliğini yapan John Connor’ın doğumunu engellemek üzere 1984’e gelen bir “Yok Edici”, yine gelecekten gelen ve ona engel olmaya çalışan bir adam ve “Yok Edici”nin öldürmeye çalıştığı kadının mücadelelerinin hikâyesi.

1980’li yılların kült filmlerinden biri. Nispeten düşük bir bütçe ile çekilen film, sonradan dört devam filmi daha çekilen (2019 yılında vizyona girmesi beklenen beşincisinin de hazırlıkları sürüyor) ve bir de televizyon dizisine ilham veren bir çalışma olarak sinema tarihinde yerini almış durumda. Yok Edici’yi canlandıran Arnold Schwarzenegger’in “kötü adamı” oynamasına rağmen asıl yıldızı olduğu filmde, geleceğin liderinin annesi rolünde Linda Hamilton, gelecekten gelerek onu korumaya çalışan savaşçı rolünde ise Michael Biehn yer almışlar. Gelecekteki distopya bölümünde geçen sahnelerinde efektlerinin zayıflığı ile dikkat çeken film bunu -bütçesi nedeni ile elbette- pek umursamış ve tüm ilgisini günümüzde (1984’te) geçen bölümlere yöneltmiş görünüyor. Aksiyonu ve dinamik anlatımı ile seyirciyi rahatça eline geçiren filmin hikâyesinde çok da bir derinlik yok ama ne anlatacağına karar vermiş ve bunu da ticarî sinemanın kuralları açısından bakıldığında iyi anlatmış olan bu çalışma bir “klasik” olarak görülmeyi hak ediyor.

Bugünlerde yoğun bir şekilde gündemde tekrar yerini alan yapay zekâ ve akıllı makineler ile onlara karşı direnen son insanların savaştığı 2029 yılında, Los Angeles’ta başlıyor film ve daha sonra hikâyesinin büyük bir kısmını anlatmak üzere yine Los Angeles’a ve günümüze (1984’e) geçiş yapıyor. Bir nükleer savaş sonrası -savaşı kimin başlattığını hikâyenin ilerleyen bölümlerinde öğreniyoruz- yok olmak üzere olan insanlık, makinelere karşı belki de son savaşını vermekte ve John Connor adlı bir savaşçının bilgi ve becerisi sayesinde onlara karşı bir zaferin umudunu taşımakta. İşte bu adamın doğmasını engellemek için annesini öldürmek üzere geçmişe giden bir Yok Edici ile kadını korumak üzere yine aynı geçmişe dönen bir “insan savaşçı”nın hikâyesini anlatıyor bize film ve bu iki adamın farklı nedenlerle gösterdikleri ilginin kaynağı olan kadını da hemen hiç ikinci plana atmadan ve hatta özellikle ikinci yarısından itibaren “kahramanlaşatırarak” getiriyor karşımıza. 2029 yılı 1984 yılından bakıldığında kırk beş yıl sonrasını, bir “uzak” zamanı gösteriyor belki ama bugünden bakıldığında sadece 11 yıl sonrası demek bu; hızla gelişen teknoloji ve Kuzey Kore ile ABD arasındaki gerilimde olduğu gibi kimilerinin insanlığın bir nükleer savaşın eşiğine nadiren bu kadar yakın olduğunu öne sürdüğü bir dünyada yaşadığımız da düşünülürse “neden olmasın” demek geliyor içimizden. Filmdekinin aksine nükleer savaşı “çirkin politikacı”ların başlatma ihtimalinin daha yüksek olmasını da filmin bir fantezi, yaşadığımızın ise bir gerçek olması ile açıklayabiliriz herhalde.

Bilim kurgu yazarı Harlan Ellison’ın kendisinin yazdığı “The Outer Limits” adlı televizyon dizisinin iki farklı bölümünden ve yine ona ait bir hikâyeden esinlendiğini öne sürdüğü senaryosunu James Cameron ve Gale Anne Hurd’ın birlikte yazdıkları film, Michael Ryan ve Douglas Kellner’ın “Politik Kamera” adlı kitaplarında belirttiği gibi “teknofobik” midir bilmiyorum ama teknolojik bir korkunun izlerine sahip olduğu açık. Bir türlü yok edilemeyen, “küllerinden yeniden doğan” androidin acımasız sertliği ve zalimliği hikâyenin çekici ve farklı yanlarından biri kesinlikle ve Arnold Schwarzenegger’in ifadesiz yüzüne çok iyi uyan bu karakterin varlığının insanlığın geleceği için verdiği mesajdan etkilenmemek pek kolay değil. Bugünlerde yapay zekâlı makinelerin insanlara katacaklarından daha fazla, neden olabilecekleri sorunların konuşulduğu düşünülürse bu korkuya hak verilebilir ama öte yandan bu korkuların tam da bu tür filmlerin insanların hafızasında bıraktığı izlerden beslendiğini de unutmamak gerekiyor.

Hikâyenin kadın kahramanı özellikle ilk yarıda iki erkeğin farklı içerikteki ilgilerinin nesnesi olarak, korunmaya muhtaç ve pasif bir görüntüde geliyor karşımıza. Buna karşılık film, onu daha sonra mücadelenin bir parçası yaparak bu pasif görüntüyü siliyor çoğunlukla ve aksiyon filmlerinin aciz kadın karakterinden çok uzak bir noktaya yerleştiriyor. Finalde “annelik” yanı öne çıkarılsa da, en azından tek başına arabasına atlayıp ufka doğru ilerlemesi bir “kahraman” yanının altını çiziyor.

Brad Fiedel imzalı müziğinin zaman zaman hikâyenin tedirginlik dolu görkemine yakışan bir havaya büründüğü filmde gelecekte geçen sahnelerin ucuz görünümlü efektlerine karşılık, Arnold Schwarzenegger’in “terminatör” karakterinin efektleri oldukça başarılı, özellikle 80’li yıllarda çekildiğini düşünürsek filmin. Düşük bütçesinin sonucu olan ve daha çok kötü bir bilgisayar oyununun görüntülerini andıran gelecek görüntülerini görmemezliğe gelerek, “yok edici”ye odaklanmak gerekiyor bu nedenle. Filmin özellikle ilk yarısında sahip olduğu “ucuz aksiyon” havasına da takılmamak gerekiyor; gerekiyor çünkü zaman zaman fazlası ile vasat bir 1980’ler havasını taşıyor bu bölümlerde film ve özellikle kadının ev arkadaşı ile erkek arkadaşının başına gelenler, “serbest yaşayan genç”lerin sonları üzerinden dönemin muhafazakâr bakışının da uzantısı gibi duruyor.

Görüntü yönetmeni Adam Greenberg’in aksiyon sahnelerinde çoğunlukla el kamerası kullanmasınının kendisinin de ifade ettiği gibi enerji kattığı filmde Schwarzenegger’in sadece 14 cümlesi olması (bir önceki filmi “Conan the Barbarian – Barbar Conan”da konuştuğu 24 cümlenin burada daha da azalmış olması dikkat çekiyor), açıkçası canlandırdığı karaktere uygun bir tercih ve yeteneği göz önüne alındığında oyuncunun kendisi için de bir şans olmuş. Schwarzenegger hikâyeyi sürüklemeyi başarıyor film boyunca ve kariyerinin de en önemli işlerinden birine imza atmış oluyor. Linda Hamilton ve Michael Biehn’in seyre değer bir aksiyon filminin hak ettiği düzeyde oyunculuklar sunmayı başardığı filmin açılış sahnesinde Yok Edici’nin ilk karşılaştığı karakterlerin onun tarafından acımasız bir şekilde yok edilmeyi “hak eden” “marjinal” punklar olmasının filmin 80’lerin yükselen sağ ruhuna uygun bir seçimi olduğunu da gözden kaçırmamakta yarar var. Atlanmaması gereken başka göndermeleri de var filmin ki bunların dinsel yanı dikkat çekiyor. Gelecekte insanların makinelere karşı verdiği savaşın lideri olan John Connor’ın isminin baş harflerinin JC olması İsa’ya (Jesus Christ) bir gönderme muhtemelen ki bunu destekleyen de bir başka gönderme oluyor: Tıpkı Meryem’in hamileliğinde olduğu gibi John Connor’ın annesinin hamileliğinde de “doğaüstü” bir yan var ve Sarah Connor da insanlığı kurtaracak çocuğu doğuracak ileride. Tüm bu muhafazakâr yaklaşımlar filme bir eleştiri getirmekten çok, filmin bazı mesajlarına karşı uyanık olmayı gerektiriyor temel olarak.

Kendisini çok ciddiye almadan ciddi olabilen, kazandığı başarı ile bir “marka”ya dönüşen bu aksiyon / bilim kurgu karışımında polis şefi rolünde Paul Winfield’ın da keyifli bir performans sunduğunu belirtelim son olarak ve bu klasiği görmekte yarar var diyelim.

(“Yok Edici”)

La Pazza Gioia – Paolo Virzì (2016)

“Deli misiniz siz? İki deli kadını ikna etmeye çalışıyorsunuz!”

Psikiyatrik tedavi gören ve birbirinden çok farklı iki kadının, bulundukları klinikten kaçarak çıktıkları yolculuğun hikâyesi.

Senaryosunu Paolo Virzì ve Francesca Archibugi’nin yazdıkları ve Virzì’nin yönettiği, İtalya ve Fransa ortak yapımı bir film. İtalya’nın Oscar’ı sayılabilecek David di Donatello ödüllerine 12 dalda aday olan ve aralarında en iyi filmin de bulunduğu dört dalda bu ödülü kazanan film, hassas bir konuyu (biri bipolar olan, diğeri derin bir depresyonla mücadele eden ve trajik bir hikâyesi olan iki kadının dostlukları ve yaşadıkları maceralar) özenli bir dil ile anlatan ve komedi ile dramı akıllıca bir araya getirerek, tutturulması zor bir dengeyi yakalayan başarılı bir çalışma. Bipolar kadının ruh halinin izinden giden film, bu bağlamda “manik depresif” bir hava yakalıyor ve baş karakterlerinden birinin bu iki uç arasında gidip gelen duygularını takip ederken hemen hiçbir anında bir zorlamaya başvurmadan derdini anlatmayı beceriyor. İki başrol oyuncusunun da (Valeria Bruni Tedeschi ve Micaela Ramazzotti) karakterlerini doğallıklarını hiç yitirmeyen bir enerji (ve durgunlukla elbette) canlandırdıkları film, Hollywood’un “kendini iyi hisset” filmlerinin farklı bir biçimde de anlatılabileceğinin iyi örneklerinden biri olarak ilgiyi hak ediyor.

İki kadının tedavi gördüğü psikiyatri kliniği Toscana’da yer alıyor ve Vladan Radovic’in başarılı kamera çalışması, başta kliniğin olduğu bölge olmak üzere yörenin güzelliğini hikâyeye becerikli bir biçimde yediriyor. Bölgeden karşımıza gelen görüntüleri “sıcak ve parlak” sözcükleri ile nitelendirmek mümkün; bu görüntülerin bir kartpostal havasından uzak tutulması ve Tedeschi’nin canlandırdığı bipolar karakterin coşkulu ruh halinin yansıması olarak kullanılması çok doğru bir tercih olmuş kesinlikle. Bu sarı rengin, Ramazzotti’nin karakterinin önde olduğu sahnelerde yerini depresyonun (ve hüznün) rengi olarak görebileceğimiz maviye bırakması da yine aynı tercihin bir örneği olarak gösterilebilir. Bu yaklaşım filmin birtakım biçimsel oyunlar peşinde olduğunu düşündürtmemeli; aksine bu oyunlardan uzak duran ve klasik anlatımı olan bir film bu. Paolo Virzì’nin komedi ve dram anlarını, karakterlerinin hikâyeleri ve tam da o anda içinde bulundukları ruh halleri ile örtüştürerek anlatmayı seçmesi, filmi Hollywood’un “şimdi gülünecek, şimdi ağlanacak” vurgusundan uzak tutuyor çoğunlukla. Çoğunlukla diyorum çünkü sonuçta bu da popüler sinema örneklerinden biri olarak kendisini tamamı ile koruyamamış ticarî bir hassasiyetten. Ne var ki bunun önemli bir sıkıntıya neden olmadığını söyleyebiliriz rahatlıkla.

Acı ve tatlının bir arada olduğu hikâyesinde “Thelma & Louise” filmine de göndermede bulunuyor Virzì. Orada kadının toplumdaki yeri ve bağımsızlık arayışı ile ilgili olan sorgulama, burada cinsiyetten koparak “normallerin toplumunda bir normal olmayan olarak yaşama mücadelesi”ne dönüşüyor. Referans aldığı film “trajik” bir sonla biterken, burada umut veren ama bu umudu gerçekçi sınırlar içinde tutan bir yaklaşım tercih edilmiş ki bu da doğru bir seçim olarak görünüyor. Çoğunluğun doğruları veya normal gördükleri dışında doğruların ve normallerin olabileceğini hatırlatıyor film ve bu azınlıkta olma durumunun beraberinde bir takım zorlukları getirdiğini de reddetmeden yapıyor bunu. Buna karşılık umudu da elden bırakmıyor; klinikteki kadın doktordan taksi şoförüne ve bir çocuğu evlatlık olarak alan aileye kimi karakterleri ile bu zorlukların üstesinden gelinebileceğine ya da en azından bu zorluklarla birlikte yaşanabileceğine bizi ikna ediyor. Bu iyi insanların varlığı gerçekçi mi, belki değil ama toz pembe bir hava çizmeyen ve zorlukları da göstermekten çekinmeyen bir hikâyenin bu umut kaynaklarını kullanmaya da hakkı var açıkçası.

Evet, büyük bir film değil bu ve öyle iddialı bir sinema dili veya sunduğu bir yenilik de yok bize. Karakterlerden birinin enerjisi ve bu enerjiyi yansıtan kaotik hali zaman zaman yorabiliyor da seyredeni. Ne var ki Valeria Bruni Tedeschi ve Micaela Ramazzotti’nin çarpıcı performansları ve senaryonun onlara sunduğu ve çok iyi yazılmış diyalogları da dahil olmak üzere, bu kusurlarının etkisini azaltan ve yukarıda bazıları anılan yeterince unsuru barındırıyor bünyesinde bu film. Tedeschi’nin coşkusu ile Ramazzotti’nin kırılganlığını ve komedi ile hüznün karakterlerin duygularının yansıması olarak kullanılmasının sağladığı atmosferi de eklerseniz bunlara, ortaya izlenmesi gerekli ve keyifli bir film çıkıyor. Hikâyede bir yeri de olan “Senza Fine” şarkısı ve özellikle 1960’lı yıllarda hayli popüler olan İtalyan şarkıcı Gino Paoli’yi hatırlatmak gibi bir yanı da var filmin üstelik. İki baş karakterin sosyal sınıflarının farklılığı ve birinin zengin diğerinin yoksul olmasının gördükleri muameleyi farklılaştırmasının ve ikisinin de “hasta” olmasına rağmen, birinin toplum içinde rahat hareket ederken, diğerinin kısıtlı bir özgürlüğe sahip olmasının üzerinde de düşünmemizi isteyen bu film görülmeli, özet olarak.

(“Like Crazy” – “Deli dolu”)

This Property Is Condemned – Sydney Pollack (1966)

“Mardi Gras, karnaval demek. Demiryolu üzerinde yürümem gerekse bile gideceğim oraya. Kendi kostümümü tasarlayacağım: Siyah, parlak pullu. Tenim o elbise içinde beyaz görünecek. Yürürken parıldayacağım, dans ederken ışıldayacağım ve maskeli onca erkek… kim olduklarını bilmeyeceğim ve onlar da benim kim olduğumu bilmeyecek. Dans edeceğim, hem de hiç durmadan dans edeceğim”

1930’lardaki büyük ekonomik kriz döneminde, küçük bir Amerikan kasabasında herkesin gözdesi olan bir kadın ve ekonomisinin can damarı olan demiryollarında çalışanların bir kısmını işten çıkarmak için kasabaya gelen bir adamın hikâyesi.

Tennessee Williams’ın 1946’da yazdığı, aynı adlı ve tek perdelik oyunundan serbest bir biçimde uyarlanan bir Amerikan yapımı. Senaryosunu Francis Ford Coppola, Edith Sommer ve Fred Coe’nun yazdığı filmi Sydney Pollack yönetmiş. Başrollerini Natalie Wood ve Robert Redford’un paylaştığı filmde Kate Reid ve Charles Bronson da diğer önemli rolleri üstlenmişler, kadının annesi ve hayranlarından biri karakterlerinde. İlginç bir tesadüf sonucu, o tarihe kadar tümünün kariyerleri televizyon ağırlıklı olan Pollack, Redford, Reid ve Bronson’un sinemaya kaymaya başladıkları dönemin başında çekilen filmin asıl yıldızı Natalie Wood ve önceki birkaç filminin düşük gişe gelirinden sonra hayli önem verdiği bir çalışma olmuş bu. Wood, Redford ve Pollack’ın çıkan sonuçtan mutlu olduğu ama Tennessee Williams’ın, isminin kullanılmasına izin vermemekle tehdit edecek kadar hoşlanmadığı bir film bu ve bugün belki kelimenin tam anlamı ile bir klasik olarak görülmese de kimi özellikleri ile ilgiyi hak eden ve hatırlanan bir çalışma. Hikâyenin ikinci yarısında yer alan ve New Orleans’ta geçen romantik bölümlerin filmin genel havasından -hem içerik hem mizansen olarak- farklı ve bu nedenle de garip durduğu çalışma, başta iki başrol oyuncusu olmak üzere tüm kadrosunun başarılı performansları ve onun en iyilerinden olmasa bile Williams’ın izini taşıyan öğeleri ile izlenmeyi hak ediyor kesinlikle.

Film, üzerine hayli büyük gelen ve sonradan ablasından kaldığını anladığımız dekolte bir elbise giyen ve rayların üzerinde yürüyen genç bir kızın hikâyesini kendi yaşlarında bir erkek çocuğuna anlatması ile başlıyor ve yine aynı gençlerin görüntüleri ile sona eriyor. Dinlediğimiz trajik bir hikâye ve Williams’ın izlerini taşıyan sahneleri ve diyalogları ile de kendisini seyrettirmeyi başarıyor. Kasabanın tüm erkeklerinin “ilgi odağı” olan ve annesinin de bu durumu ailesini ve kendisini ayakta tutmak için arsızca kullandığı kadının tüm o yapay sevgi gösterilerinden ve içine sıkışıp kaldığı küçük kasaba hayatından kurtulmak için bir fırsattır karşısına çıkan ve büyük şehirden gelen yakışıklı yabancı. Ne var ki tüm o “kirlenmişlik”ten sonra bir mutluluk düşü gerçekçi midir ve ne kadar sürebilir bir güzel düş, bunu anlatıyor bize film. Senaryo tamamen bitmeden çekimlerine başlanan film eleştirmenler ve seyirciden beklenen ilgiyi görmeyince, Wood yaklaşık üç yıl boyunca sinemadan uzaklaşmış ama bugün baktığımızda bu ilgi yetersizliğinin bir parça haksızlık olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Evet, hikâyeye kaynaklık eden oyun Williams’ın en parlak eserlerinden biri değil ve film gidebileceği (ve gitmesi gereken) yerlere bir türlü gidemiyor gibi görünüyor ama kendine özgü bir çekiciliği de var açıkçası. Klasik Hollywood’dan esintiler taşıyan ama bunu 1960’lar sinemasının özellikleri ile modern kılmış bir görünümü var öncelikle. Natalie Wood ve Robert Redford başta olmak üzere, tüm kadronun parlak oyunculukları da filme ayrı bir cazibe katıyor. Wood, Altın Küre’ye aday olan performansı ile rolüne epey asıldığını göründüğü her karede kanıtlıyor bize ve karakterinin dinamizmini, çekiciliğini, yaşam arzusunu, sevilmekten aldığı keyfi ve umutlarını ustalıkla geçiriyor seyirciye. Senaryonun Wood’un aksine daha az fırsat tanımış göründüğü Redford ise “gösterişsiz” bir rolün nasıl canlandırılabileceğinin çekici bir örneğini oluşturuyor ve vasat bir oyuncunun gölgede kalmasına engel olamayacağı bir karakteri ayaklandırıp, onu kritik önemde bir konuma yerleştiriyor. Onun bu başarısı olmasaydı, aşk hikâyesi sahip olduğu etkileyicilikten epey bir kısmını yitirebilirdi.

Filmin orijinal adında yer alan “condemned” kelimesi İngilizcede iki farklı anlamda kullanılıyor. Büyük bir suç işlediği için idama mahkum edilen insanlar için olduğu gibi, aynı zamanda içinde yaşanması tehlikeli bulunulan binalar için de kullanılıyor bu kelime. Filmin başında gördüğümüz büyük evin (Wood’un annesinin işlettiği ve kasabanın demiryollarında çalışanların kaldığı bir pansiyon burası) kapısına resmî makamların astığı ve binada oturmanın yasak olduğunu belirten yazı (filmin ismi aynı zamanda bu yazı), Wood’un canlandırdığı Alva karakterinin durumunu da anlatıyor. O da tıpkı bu ev gibi bir “mülk” ve birlikte yaşanması “imkânsız”. Hikâye bu göndermenin bir benzerini iki aşığın gittikleri bir film üzerinden de yapıyor: “One Way Passage” filmindeki kadının ölmek üzere olan bir hasta olması ve filmden çıkışta kadının (Wood’un) adama (Redford’a) filmleri -özellikle de mutsuz bitenleri- her görüşte farklı bir son bekleyerek seyrettiğinden bahsetmesi bizim seyrettiğimiz filmin sonu ile ilgili de epey ipucu veriyor seyirciye.

Bazı sahnelerinin mizanseni ve özellikle de bol diyaloglu olması ile bir oyundan uyarlandığını zaman zaman hatırlatsa da film, Sydney Pollack’ın yönetmenliği hikâyeye kesinlikle bir sinema havası katmayı başarmış ve pansiyonun dışında geçen sahnelerde olduğu gibi hem filmin nefes almasını sağlamış hem de herhangi bir zorlamadan uzak bir hava yaratmayı başarmış. Buna karşılık filmin New Orleans’taki mutluluk bölümü, sanki başka bir filmden alınıp bu filme yedirilmiş gibi bir görüntüye sahip. Bu bölüm hem senaryo hem de yönetmenlik açısından filmin en zayıf anlarına sahip olduğu gibi hikâyenin geneli ile de her açıdan farklı bir yerde duruyor ve açıkçası bir parça zayıf anlatılmış finalle birlikte filme de zarar veriyor. Neyse ki kısa tutulmuş bu bölüm ve büyük/kalıcı bir hasara neden olmuyor.

Oyuncunun sonraki kariyerini düşününce, Charles Bronson’un aslında oyunculuk yeteneği olduğuna şaşırarak tanık olacağınız film, belki de hikâyeyi başlatan ve kapatan genç kızın bir fantezisidir ama fantezi ya da değil, iki baş karakter arasındaki -aslında çok da gerçekçi olmayan- aşkı “elektrikli” bir şekilde anlatmayı başarıyor. Özgürlük ve cinsellik gibi temalara da değinen bu “yetişkin” filmi, Hollywood’un iki büyük ismini gencecik halleri ile karşımıza getirmesi ile bile ilgi görebilecek bir yarı-klasik; olabileceği kadar parlak değil belki ama kesinlikle çekici.

(“Lanetli Kadın”)

Slava – Kristina Grozeva / Petar Valchanov (2016)

“Sen insanların dinleyeceği bir kahramansın. Sana ben inandıysam, herkes inanır. Eğer sen söylersen, büyük etki yaratır”

Rayların bakımını yaparken bulduğu yüklü miktardaki parayı polise teslim edince, kendisini ulaştırma bakanlığının halkla ilişkiler faaliyetinin aleti olarak bulan bir işçinin hikâyesi.

Bulgar yönetmenler Kristina Grozeva ve Petar Valchanov’un birlikte yönettikleri ve Bulgaristan / Yunanistan ortak yapımı olarak çekilen bir film. Senaryoyu Decho Taralezhkov ile birlikte yazan Grozeva ve Valchanov ikilisi, önceki uzun metrajlı filmleri (2010 tarihli “Avariyno Katzane” ve 2014 tarihli “Urok – Ders”) gibi, şimdilik son eserleri olan bu çalışmayı da birlikte yönetirken “gazete kupürleri” adını verdikleri üçlemelerinin de ikinci filmini çekmişler. Bu üçleme kapsamında, iki yönetmen gazetelerde yayınlanan gerçek hikâyelerden esinlenerek yazıyorlar senaryolarını ve burada da hem filmdekine çok benzer bir hikâyeden hem de senaryoya kattıkları ikinci bir gerçek olaydan yola çıkmışlar. Bulgaristan’ın Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar’a aday gösterdiği film, adını Sovyetler Birliği’nde 1924 yılında kurulan bir fabrikada üretimine başlanan kol saatinden alıyor. Hikâyenin kahramanına babasının armağan ettiği ve filmde önemli bir yeri olan saati üreten fabrika artık kapalı ve klasik ünü nedeni ile de sahteleri üretilmeye devam ediliyor günümüzde. Film politikacıların ve onların emrindeki bürokratların, sıradan insanları kendi amaçlarına nasıl alet ettiklerini mizahı da içine alan bir dil ile anlatırken sosyal gerçekçi diye tanımlanabilecek atmosferi ile ilgiyi hak ediyor.

Son dönem Romanya sinemasının toplumsal bir eleştirisi olan filmlerini çağrıştıran havası ile Balkanların ortak unsurlarını hatırlatan çalışmada, yönetmenlerin önceki filmlerinde de rol alan Stefan Denolyubov (demiryolu işçisini) ve Margita Gosheva (işçinin dürüstlüğünü bakanlığının yolsuzluklar nedeni ile sarsılan imajını düzeltmek için fırsat olarak gören hırslı halkla ilişkiler yöneticisi) tekrar karşımıza çıkıyorlar ama bu kez bir öncekindeki rollerini birbirleri ile değişiyorlar. Önceki filmde adam verdiği borç nedeni ile kadına eziyet edip onu kullanırken, burada kadın adamı kullanıyor. Bu ortak öğeyi üçlemenin bir hoşluğu olarak değerlendirip, filmin kendisine geçersek ilk söylenmesi gereken herhalde filmin mesajına hiçbir zarar vermeden ve onu yumuşatmadan bir mizah duygusunu da barındırabilmesi olmalı. Gayet ciddi bir şekilde yapılan bir “kara mizah” bu ve hikâyenin gücünü de arttırıyor. Pek çok farklı festivalde ödül kazanan senaryo filmin en büyük kozu belki de; üstelik bir “yan hikâyenin” filmdeki ağırlığı konusunda bizi tam olarak ikna edememek gibi bir sıkıntısı olmasına rağmen yakalanan bir başarı bu. Kırkına gelmiş kadının kocasını arzusuna rağmen sürekli olarak çocuk sahibi olmayı ertelemesi ve doğumu ileride yapmak üzere embriyoları dondurmak için geçirilen tıbbi operasyon kimi “eğlenceli” anlara kaynaklık etse de ve belki de kadının işindeki hırsının bir sembolü olarak kullanılsa da asıl hikâyeden gereğinden fazla rol çalmış gibi görünüyor. Yine de bu hikâyenin kendi başına bir çekici yanı olmasından dolayı belki de, çok da önemli görünmüyor bu problem.

Film bize bir yozlaşma eleştirisi sergilerken sadece politikacıları değil, sıradan insanları da (toplumu, bir başka şekilde söylersek) unutmuyor. Bulduğu parayı polise teslim etmesi yüzünden iş arkadaşları onunla dalga geçerken, diğer demiryolu işçileri yaptıkları hırsızlıkları ihbar ettiği için kahramanımızı bir güzel dövüyorlar örneğin. Filmin bu açıdan toplumun iki farklı kesimini başarı ile bir araya getirip hikâyelerini doğal bir şekilde örtüştürdüğünü söylemek mümkün. Çarpıcı ve soru işareti ile biten finalinde adamı ve kadını buluşturan filmin, bu finali ile sadece bir öfke patlamasını mı işaret ettiği yoksa dürüst (ve âdil) insanların isyanını mı anlattığı izleyicinin yorumuna kalmış ama Kristina Grozeva ve Petar Valchanov ikilisinin düzene yumuşak bir görüntü altında açık bir saldırı yaptığı kesin. Kadının işi bittikten sonra adamı başından atabilmek için polislerden aldığı yardımın da düzenin bozukluğunun bir başka örneği olarak gösterilebileceğini de belirtmek gerekir burada.

Ödül töreni için pantolon değiştirme ve bu değişikliği zorunlu kılan “kaza” sahnesi gibi anları ve bakanla fotoğraf çektirme sahnesi ile kendine özgü mizahının eğlenceli örneklerini veren film, bir tarafa tavşanlarına büyük bir sevgi ile yaklaşan bir adamı diğer tarafa ise soğuk, planlı ve çıkarcı insanları yerleştirerek tarafını net bir şekilde ortaya koyuyor; bir çözüm önermiyor (eğer finalde ima edilen, bir öneri değilse!) ama en azından -eğlenceli türünden- bir saptamada bulunuyor. Adamın ödül töreni sırasında ortadan kaybolan ve babasının ona armağanı olan Slava marka saatinin yerine devletin kendisine modern ama kişiliksiz bir görünümü olan bir saat vermesinin de, “eski”nin yerini alan “yeni”nin onun ihtişamından çok uzakta olduğunu anlatmak için kullanılan bir sembol olduğunu söyleyebiliriz sanırım. Krum Rodriguez’in hikâyenin doğallığına yakışan gerçekçi görüntüleri ve iki baş oyuncusunun karakterlerine çok iyi uyan oyunları (adamın sessiz sadeliği ile kadının gürültülü yapaylığı) ile de değer kazanan film görülmeyi hak eden bir film kesinlikle.

(“Glory” – “Kol Saati”)