The Ides of March – George Clooney (2011)

“Başkan olmak istiyorsan savaş başlatabilirsin, yalan söyleyebilirsin, hile yapabilirsin, ülkeyi iflasa götürebilirsin ama stajyerlerle yatamazsın. Bunu yanına bırakmazlar”

Demokrat Parti’nin başkan adaylığı için yarışan bir valinin kampanyasının basın sekreterliğini yapan genç bir adamın yaptığı bir hata sonucu politikanın kirli dünyası ile kaçınamayacağı şekilde yüzleşmesinin hikâyesi.

Beau Willimon’ın “Farragut North” adlı oyunundan yazarın kendisi, George Clooney ve Grant Heslov tarafından sinemaya uyarlanan ve yönetmenliğini Clooney’nin üstlendiği bir A.B.D yapımı. Demokrat Parti’ye açık desteği ile bilinen Clooney’nin, politika dünyasının pisliklerini anlatmak için cumhuriyetçi değil de demokrat adayların kampanyası üzerinden ilerleyen bir hikâyeyi kullanmayı seçmiş olmasını tipik bir Hollywood liberali tavrı olarak görmek gerekiyor herhalde. Hikâyenin sonuçta söylediği de bu Amerikan liberali bakışını destekliyor çünkü: Sistemin tüm aktörlerini, hırsları, kirli çamaşırları ve “başarı için her yol mübahtır” anlayışlarını sergilemek ve eleştirmekten kaçınmamak ama sistemin kendisini asla doğrudan hedef almamak. Aralarında temel de çok da fark olmayan iki partinin egemen olduğu bir sistemin dokunulmazlığını gündeme getirmeyen bir eleştiriyi gerçek anlamda ciddiye almak mümkün değil kuşkusuz. Clooney’nin bu filmi de o klasik liberal anlayışın izinden giderken, sağlam kadrosu, vaat ettiklerini (politik sistem eleştirisi, gerilim vs.) tam anlamı ile karşılayamasa da ilgi çekmeyi başaran hikâyesi ve eli yüzü düzgün anlatımı ile kendisini izletmeyi başarıyor.

Filmin orijinal adı (“The Ides of March”), Mart ayının on beşi anlamına geliyor. Roma imparatorluğu döneminde çeşitli dinsel törenlerle kutlanan bugünün tarihteki asıl önemi ise daha sonra oluşmuş: Sezar bu tarihte uğradığı suikast sonucu ölmüş çünkü. Shakespeare’in “Julius Caesar” adlı oyununda kâhin, Sezar’ı “ayın on beşinden sakın” diye uyarır ve o gün geldiğinde Sezar kâhine: “Martın on beşi geldi işte” dediğinde şu cevabı alır: “Evet Sezar, geldi, ama daha geçmedi”. Tarihteki önemli bir olaya, Roma İmparatorluğu için bir dönüm noktası olan bir politik suikaste göndermede bulunmak akıllıca bir fikir elbette ama filmimizin hikâyesi ne o kadar önemli büyük bir trajediyi anlatıyor bize ve -daha da önemlisi- ne de ortada bir suikast var. Aksine film politik düzeni eleştiriyor kuşkusuz ama bir farklı alternatifi savunmayı bırakın, bunun ihtimalini bile gündeme getirmiyor. Yeni bir şey söylemiyor aslında hikâye bize: Ne kadar dürüst ve idealist olursa olsun bir politikacının bu düzen içinde temiz kalabilmesinin zorluğunu hatırlatıyor bize bir kez daha ama bunun zaten düzenin doğası gereği imkânsız olduğunu söylemeye pek yanaşmıyor. Yaptığı hatanın sonuçları ile peş peşe karşılaşmaya başlayan basın sekreterine, bağlı olduğu baş danışmanın söylediği gibi “zaman varken kaçılması gereken” bir dünya burası ama kendisi zevkle ve “başarı” ile yapıyor işini örneğin. Hikâyenin finali de düzeni değiştirmeye çalışmayı değil, ya düzenden çıkmayı ya da onunla uzlaşmayı ve kurallarına uymayı iki olası seçenek olarak görüyor ve gösteriyor sonuçta.

Zekî ve başarılı bir danışmanın yaptığı “küçük” bir hatanın kendisi için çok önemli olumsuzluklara yol açmasının şaşkınlığını iyi anlatıyor bize hikâye. Hollywood’un hikâye anlatmaktaki ustalığının izlerini taşıyan film, zaman zaman politik dramı bir gerilim ögesini de katarak bünyesine, çekici biçimde anlatmayı başarıyor seyircisine. Gerilimin sonradan soluğu kesiliyor çünkü filmin asıl derdi o değil; ne var ki bir yarım kalmışlık havası da veriyor bu açıkçası. Sonuçta politik açıdan da gerilim açısından da gitmesi gerektiği kadar gitmediğine tanık oluyoruz filmin ve bu da değerini azaltıyor şüphesiz. Howard Dean’in 2004 yılında Demokrat Parti’nin başkan adaylığı için yaptığı kampanyadan esinlendiği söylenen hikâyede, bu partinin adayının “Dünyayı önceden olduğu gibi tekrar biz (A.B.D.) yöneteceğiz” vaadinin bugünkü cumhuriyetçi başkan Trump’ın söylemleri ile ne kadar örtüştüğünü düşünürsek, iki parti arasındaki benzerlik üzerine söyleyeyecek çok şeyi olduğunu bildiğiniz bir hikâyenin bu potansiyeli de atladığını fark edip, rahatsız oluyorsunuz sonuçta.

Delege pazarlıkları, basınla karşılıklı çıkarlara dayalı “ahlâksız ilişkiler, önemli olanın her ne pahasına olursa olsun kazanmak olması, tüm bu kirli işlerin seçmene sunulan temiz yönetim vaadini pazarlamak için kullanılması ve daha da önemlisi seçmenin de tüm bunları aslında biliyor olması… Bu politik düzenin ikiyüzlülüğünü, daha doğrusu bu ikiyüzlülüğün seçmen tarafını gündemine almayan hikâye, en düzgün görüneninin bile “çamur at, izi kalsın” anlayışını benimsediği bir düzenin en azından net bir resmini göstermesi nedeni ile ilgiyi hak ediyor kuşkusuz. Buna Ryan Gosling, George Clooney, Philip Seymour Hoffman, Paul Giamatti, Marisa Tomei, Evan Rachel Wood ve Jeffrey Wright gibi oyunculardan oluşan sağlam bir kadroyu ve Alexandre Desplat’ın hikâyenin dramatik değişimlerini özenli bir şekilde takip eden müzik çalışmasını da eklerseniz, görülmeyi hak eden bir film bu. Politik gerilim olmaya nefesi yetmeyen, sistem eleştirisinde de hayli çekingen olan film, Clooney’in klasik ama hikâyesine uygun yönetmenlik anlayışının da katkısı ile rahatlıkla ve ara sıra da merakla izlenebilir.

(“Zirveye Giden Yol”)

Ma Loute – Bruno Dumont (2016)

“Onlar bizim gibi insanlar değiller”

1910 yılında Fransa’da deniz kıyısındaki bir kasabadaki tuhaf bir yerel aile, zengin bir burjuva aile, gizemli bir biçimde kaybolan tatilciler, gizemi çözmeye çalışan bir polis ikilisi ve beklenmeyen bir aşkın hikâyesi.

Fransız sinemacı Bruno Dumont’un yazdığı ve yönettiği bir Fransa, Almanya ve Belçika ortak yapımı. Cannes’da Altın Palmiye için yarışan ve hiçbirini kazanamasa da César ödüllerine aralarında film ve yönetmenin de olduğu yedi dalda aday gösterilen film, Dumont’un önceki filmlerinden farklı bir noktada duran ve mizahından burjuva eleştirisine, yamyam karakterlerinden sessiz film dönemi komedileri havasına ve zaman zaman karikatüre varan oyunculuklarından sınıf çatışmasına pek çok farklı unsuru barındıran biçim ve içeriği ile yoğun ama aynı zamanda hafif de olmayı başaran ilginç bir çalışma. Luis Buñuel ve Wes Anderson’ın filmlerini hatırlatan yapısı ile görülmesi gerekli bir çalışma bu. Zaman zaman tekrar hissi verse de ve bazı anlarında, saçmalıklar üzerine kurulu sağlam bir komedi yapmanın oldukça zor olduğunu hatırlatan problemleri olsa da ilgiye kesinlikle değer bir çalışma ortaya koymuş Dumont.

Kıyıdaki kayalıklara vuran midyeleri toplayan yoksul bir aile, onların yanından neşeli bir gürültü ile geçen (“Bakın midye toplayıcıları da orada; ne kadar pitoresk bir görüntü”) burjuvalar ve ardından görüntüye gelen, tatilcilerin gizemli bir şekilde kaybolmasının sırrını çözmeye çalışan ve Laurel – Hardy ikilisini hatırlatan hayli komik iki polis. Dumont tüm bu karakterleri komik, gizemli ve romantik ama bunların tümünün de üzerinde absürt bir hikâye ile getiriyor karşımıza. Filme adını veren Ma Loute karakteri yoksul ailenin en büyük çocuğu ve midye toplamanın yanısıra babası ile birlikte nehirin sığ bir yerinden insanları karşıdan karşıya (kucaklarında taşıyarak) geçirerek para kazanıyor. Onunla burjuva ailenin çocuğu (erkek kılığına giren kız rolü yapıyor ama gerçeğin bundan da farklı olduğunu öğreniyoruz filmin bir parça fazla sert bir sahnesinin hemen öncesinde) arasındaki aşk (veya bu aşkın imkânsızlığı), Dumont’un filminin tüm o gösterişli ve kalabalık biçimsel tercihleri ve içeriğindeki unsurlarının yanında bir toplumsal çatışmanın komik bir resmini çizmeye çalıştığını da gösteriyor öncelikle. Evet, bu iki sınıfın kaynaşması imkânsız ve yoksulun öfkesi de hikâyedeki yamyamlık ögesinin sembolü olduğu gibi hayli sert. Dumont burjuva aileyi genellikle komedinin parçası yaparken, yoksul aile hikâyenin dramatik yanının parçası oluyor çoğunlukla ve bu bağlamda, polisin de (devletin temsilcisi olarak görebiliriz onları) mizahın kaynaklarından biri olduğunu düşününce devletin tüm beceriksziliği ve bürokrasisi ile bu iki sınıf (burjuva ve emekçiler) arasındaki çatışmada ilkinin yanında durduğunu gösterdiğini söyleyebiliriz sanırım.

Tecrübeli ve ünlü oyuncuların yanında ilk kez sinema oyunculuğu yapan isimleri de kullanmış Dumont. Gerçek hayatta da baba oğul olan Thierry Lavieville ve Brandon Lavieville ile anne rolündeki Caroline Carbonnier yoksul aileyi oldukça başarılı performanslarla oynarken, genç Brandon tehlikeli ve utangaç karakterini çarpıcı bir doğallıkla getiriyor önümüze. Filmdeki rolü ile yeni oyuncu dalında César’a aday gösterildiği gibi başka ödüller de alan Raph da yine ilk filminde hayli duyarlı bir portre çiziyor. Yine ilk oyunculuk tecrübelerinde, Didier Després ve Cyril Rigaux iki polisi hayli keyifli bir biçimde canlandırırken, her ikisi de ciddiyetlerini hiç bozmadan filmin komik anlarının çoğuna imza atıyorlar ve özellikle ikili sahnelerinde filmi “konuşmalı bir sessiz film” havasına sokan oyunculukları ve özellikle de ilkinin sakarlıkları ile kesinlikle eğlendiriyorlar. Didier Després’in açılışta kumsaldan aşağı yuvarlanması veya finalde bir ipin ucunda balon gibi havada süzülmesi gibi sahneler -hikâyede anlamlı bir yerini her zaman bulamasanız bile- kesinlikle eğlenceli. Filmin fiziksel komedisi sadece onlardan da kaynaklanmıyor. Avizenin tozunu alırken üzerine çıktığı sandalye ile birlikte yere yuvarlanan zengin kadın veya silkelediği halı ile birlikte balkondan düşen hizmetçi gibi daha başka pek çok fiziksel komediye uygun ânı var filmin. Komik şekillerde yürüyen karakterler, üzerine yatılan şezlongun çökmesi, polislerin ve borazancının beceriksizliklerini de ekleyebiliriz filmin komedi anlarına.

Günleri aylaklıkla geçen ve servetlerinin ve saflıklarının kaybolmaması -“tüm saygın ailelerde olduğu gibi”- için hayli karmaşık akraba evlilikleri ile ailelerini sürdüren (“Hem abiniz hem kuzeniniz mi oluyor?”) zengin burjuva ailenin üç bireyini canlandıran Fabrice Luchini, Juliette Binoche ve Valeria Bruni Tedeschi filmin oyunculuk açısından ağır topları kuşkusuz. Tedeschi ve özellikle Luchini filmin komedisine güç katan hayli sağlam oyunculuklar sergilerken, Binoche nerede ise denetimsiz denecek bir histeri ile canlandırıyor karakterini. Evet, senaryo da karakterini karikatüre yakın çizmiş anlaşılan ama Binoche’un da bu karikatürü bir adım daha ileri taşıması belki ilgi çekici ama öte yandan bir parça ayrıksı ve abartılı duruyor.

Falezlerden havalanma gibi mucizelere de tanık olduğumuz hikâyenin sınıfsal uzlaşmanın ne kadar iyi niyetli olunursa olsun sınıfların doğası gereği imkânsız olduğu gibi bir mesajı da var. Mesajın bu sertliği daha fazlası ile “yamyamlık” bölümlerinde kendisini gösteriyor bu imkânsızlığı vurgulamak için belki de. Komedisi her zaman güçlü olmayan ve zaman zaman de tekrar havası veren filmin Guillaume Deffontaines imzalı görüntülerini de anmalı: Işığın çok iyi kullanıldığı ve çekim yapılan yerin doğal güzelliğini çok iyi yakalayan kareler üretmiş Deffontaines ve genel olarak bir toplum düzeninin mikro ölçekteki bir karşılığı olarak kurulmuş hâli gibi görünen yöreyi izole edilmiş bir şekilde yaratmayı başarmış yönetmen Dumont ile ile birlikte. Sonuç olarak kesinlikle ilgi çekici ve görülmeyi hak eden bir çalışma bu ve eğlenceli kaosu ve absürtlüğü ile ilginç bir film.

(“Slack Bay”)

Şaşkın Damat – Zeki Ökten (1975)

“Benim karım nasıl senin nişanlın oluyor yahu?”

Bahçıvanlık yaptığı köşkün sahibinin yeğenine aşık olan adamla, amcasının parasını alabilmek için bu adamla evlenmek zorunda kalan kadının hikâyesi.

Sadık Şendil’in senaryosundan Zeki Ökten’in çektiği bir Kemal Sunal filmi. Televizyonun hızla toplumun hayatına girmesi ile ciddi bir seyirci kaybına uğrayan Yeşilçam’ın çareyi “seks filmleri”nde aradığı dönemin başlarında çekilen film, bu türden elbette epey uzakta duran ama o furyanın gündeme getirdiklerine göz kırparak onlardan yararlanma niyetini de gizle(ye)meyen bir çalışma. Bir seks komedisi değil ama bu ifadelerin ilkine selam gönderen, ikincisini ise özellikle Kemal Sunal üzerinden üretmeye çalışan bir film bu ve başta Sunal hayranları olmak üzere, edepli seks komedilerinden hoşlananların da keyif alacağı bir çalışma.

Jenerikte filmin senaristi olarak Sadık Şendil’in adı geçiyor ama hikâye İtalyan yazar Giovanni Guareschi’nin Türkçeye “Acele Koca Aranıyor” adı ile çevrilen ve orijinal adı “Il Marito in Collogio” olan romanını fazlası ile andırıyor. Yeşilçam’a özgü bir “esinlenme” diyerek gülüp geçebileceğimiz bu olayda asıl ilginç olan ise Guareschi’nin 1944 tarihli romanının ülkesi İtalya’da bizden sonra sinemaya uyarlanmış olması (Maurizio Lucidi’nin yönettiği, 1977 yapımı ve romanla aynı adı taşıyan film). Roman İtalyanca adının da vurguladığı gibi “yatılı okuldaki bir koca”yı anlatıyor ama Şendil’in senaryosu Sunal’ın canlandırdığı kocanın okula gönderilme hikâyesini gerçekçiliği hiç umursamadan ve seyirciyi ikna etmeye hiç çalışmadan getiriyor karşımıza. Bu “anlamlı bir gelişim çizgisi” yaratma telaşının hiç ortalıkta görünmemesi filme zarar veriyor kuşkusuz ve tek örneği de bu değil bu problemin. Romanda kocanın okula gönderilmesinin gerekçesi -asıl amaç onu göz önünden kaldırmaktır- ona görgü öğretmektir çünkü kaba ve cahil biridir kendisi. Şendil’in senaryosu ise herhangi bir gerekçe bulmaya bile zahmet etmiyor ve Sunal’ı fiziksel görünümleri en fazla ortaokul öğrencisi olabileceklerini düşündürten çocuklarla aynı sınıfa koyabiliyor ve onlarla aynı yatakhanede yatırıyor koca adamı. Seyircinin de bu tuhaflığı ve anlamsızlığı hiç umursamayacağını bilmenin verdiği rahatlık var bunun arkasında elbette; sonuçta nasılsa kocayı oynayan Kemal Sunal ve o da tek başına seyirciyi filme çekebilecek bir cazibe kaynağı.

Zengin ve muhafazakâr bir amca ve onun parasının peşinde olan, çalışmak gibi bir dertten uzak ve tek amaçları eğlenmek (içki, kumar, seks) olan akrabalar var hikâyede, bir de amcanın bahçıvanlığını yapan saf Apti, yani Sunal. Amcasını ziyarete giderken başörtüsü takan, “edepsiz” kıyafetlerini “edepli” olanlarla değiştiren yeğenin (Meral Zeren) daha ilk sahnesinde Zeki Ökten kaba bir erotik görüntü yakalamanın peşine düşüyor tuhaf bir şekilde (araba koltuğundaki kıyafet değiştirme sahnesi) ve onun akrabasını oynayan Elif Pektaş ile bu kaba erotizmin dozunu yükseltiyor daha sonra; evde verilen bir partide kameranın Pektaş’ın eteğinin altını özele görüntülemesi örneğin hayli rahatsız edici ve Ökten’e hiç de yakışan bir sahne değil. Ne var ki dönem erotik sinemanın ilk patladığı yıllara denk geliyor ve Yeşilçam’ın bu türden en uzak duran yapımları bile dozunda tutmaya çalışsa da erotizmden kaçın(a)mıyor tamamı ile. Bunun filmdeki en ileri giden örneği ise yukarıda anılan parti sahnesi. Gençlerin çılgınca dans ettiği ve bir kaptaki çikolatayı tattıkları sahne çikolataya bulanmış dudaklarla öpüşmelerini, çiftlerin seks için birer birer evin farklı köşelerine çekilmelerini ve hatta bir çiftin tam da seks yaparken amca tarafından basılmasını da gösteriyor bize film ama tüm bu çılgın partinin düzenleyicilerinden olan kızımız birliklte odasına kapandığı erkeğe “direniyor” anlamsız ama anlaşılabilir bir şekilde. Anlaşılabilir; çünkü o sonuçta Sunal’ın sevdiği kızdır ve filmin tahmin edilebilir sonunun da gerektirdiği gibi kendisi ancak “el değmemiş” ise, bu birlikteliği hak edebilir.

Dönemin seks filmlerinin çağrıştırdıklarından hiç çekinmeden yararlanan ama kendisini daha edepli bir yerde konumlandıran filmin hikâyesi esprilerinden çok Sunal’ın oyunundan (ama asıl olarak varlığından) alıyor komedisini. Oyuncunun “şaşkın bir damat” tiplemesine uygun olan performansı, özellikle de ona düşkün olanları tatmin edecek düzeyde ama daha önce defalarca izlediğiniz bir performansın tekrarı olmaktan öteye de gitmiyor aslında. Günümüz Türkiye sinemasındaki (ve elbette Türkiye toplumundaki) yozlaşmanın örneği ve hatta bu yozlaşmayı besleyen kaynaklarından biri olan Recep İvedik (ve onun karakteri ile iç içe geçmiş yaratıcısı Şahan Gökbakar) ile karşılaştırıldığında çok daha saygın bir yerde duruyor Sunal şüphesiz. İvedik’in (=Gökbakar’ın) arsızca ve sinsi bir şekilde geçtiği tüm sınırların hemen ucuna kadar gelse de daha ileri gitmeyen, hem kendine hem de seyircisine saygıyı unutmayan Sunal’ı takdirle anmak gerekiyor yine de. İşte yaratıcıları da ellerinde Sunal olunca, tüm filmi onun üzerine kurmakta bir sakınca görmemişler ve onun çocuk yaştakilerle aynı yatılı okula gönderilmesini veya karakterinin şaşkın ve saf olmakla aptal olmak arasında gidip gelmesini hiç umursamamışlar, fanatik seyircisinin de umursamayacağını bilmenin rahatlığına da dayanarak elbette.

Çocuk oyuncu Kahraman Kıral’ın, amca rolündeki Ali Şen’in ve zengin kadın peşindeki adamı oynayan Bülent Kayabaş’ın keyifli oyunculuklar sergilediği film, bir çocuğa “Siz karı milleti” diye başlayan bir cümleyi söyletmek gibi rahatsız edici öğeleri de barındıran bir çalışma. Bu ve yukarıda sıralanan ciddi problemleri filmin Sunal’ın en öne çıkan çalışmaları arasına girmesine engel oluyor kuşkusuz ama yine de “bir Kemal Sunal filmi” bu ve sunduğu -kısıtlı da olsa- eğlencenin tadını çıkarmanın bir zararı yok.

Ain’t Them Bodies Saints – David Lowery (2013)

“Sevgili Ruth, bu mektuba nasıl başlayacağımı bilmiyorum; ama aklımda milyonlarca şey var ve onları söylemeliyim. Dışarı çıktığımı bildiğini biliyorum. Seni almaya geldiğimi de biliyorsundur. Hep söylediğim gibi, hep geleceğimi söylediğim gibi, seni almaya geliyorum. Keşke yanında durmuş, kulağına fısıldıyor olabilseydim ama şimdi şartlar farklı. Ayakkabılarım olmadan dağları ve ormanları aştım. Çok uzun yollar katettim ve artık yakınındayım. O kadar yakınındayım ki uzansam yanağına dokunacağım neredeyse”

Silahlı soygun nedeni ile atıldığı cezaevinden kaçan bir adamın, soygundan sonraki çatışma sırasında bir polisi yaralayan ama suçunu adamın üstlenmesi ile ceza almaktan kurtulan karısına ve çocuğuna kavuşma çabasının hikâyesi.

David Lowery’nin yazdığı ve yönettiği bir Amerikan yapımı. Herhangi bir anlamı olmayan orijinal ismini, Lowery’nin bir şarkının yanlış anladığı sözlerinden ilham alarak belirlediği film bir tutkulu aşk hikâyesini “zarif bir melankoli” olarak tanımlayabileceğimiz bir dil ile anlatırken, Bradford Young’un izlenimci denebilecek görüntüleri sayesinde görselliği ile de yakalıyor seyirciyi. Karakterlerine uygun oyunculuklarla göz dolduran kadronun da dikkat çektiği film, hikâyesi 1970’lerde geçmesine rağmen belli bir döneme ait değilmiş ve adeta herhangi bir yerde ama özellikle Amerika’da geçebilirmiş havasını yakalaması da ciddi bir başarı olarak görünüyor. Zaman zaman sadece duygulara ve izlenimlere üstelik fazlası ile odaklanması ve asıl çekici olanın hikâyesinden çok atmosferi olması gibi kusur olarak görülebilecek yanları da var ama filmin başarısını engellemiyor bu sorunlar.

Bir “iç ses filmi” diyebiliriz sanırım bu çalışmaya: Lowery’nin diyalogları ve oyuncuların onların dile getiriş şekli konuşmaları bize bir iç ses biçiminde yansıtıyor adeta ve sanki tüm hikâye bir anlatıcının ağzından dile getiriliyor gibi. Bu hissi yaratan ise filmin melankolik havasını gerçekçi bir biçimde üretmeyi başarması ve sık sık kendimizi karakterlere -özellikle kadına- onlarla birlikte düşünüyor ve hissediyormuşuz gibi yakın bir yerde bulmamız. Lowery’nin belki de en büyük başarısı bu; filmin her karesi nerede ise mistik denecek bir havaya sahip ve oyuncuların -kısıtlı- aksiyon sahnelerinde bile bu havaya uygun haraket etmesi hikâyeye bir sağlamlık ve tutarlılık kazandırıyor. Bu da önemli; önemli çünkü hikâye ve kimi gelişmeler belki klişe kelimesini hak etmiyor ama çok da orijinal görünmüyor aslında.

Daniel Hart’ın, Lowery’nin görsel ve biçimsel tercihlerine hayli uygun düşen müziği eşliğinde anlatılan hikâyede karakterlerin iyiliği veya kötülüğünden çok arzuları ve zayıflıkları ile ilgileniliyor ve bu da filme ek bir değer katıyor açıkçası. Tam da bu nedenle bu küçük hikâye kendine özgü bir hava yakalayabiliyor ve seyirci için de çekici hâle geliyor. Casey Affleck’in canlandırdığı “romantik suçlu” karakterinin veya Rooney Mara’nın oynadığı kadın karakterin içine düştüğü ikilemin bu denli gerçekçi görünmesi ve aslında sinemada defalarca benzerini gördüğümüz bu ikilinin buna rağmen hayli orijinal durmalarıi hep Lowery’nin başarı hanesine yazılması gereken unsurlar. Kadına aşık olan polis rolündeki Ben Foster da ilginç karakterini (o da bir tutkunun esiri bir bakıma) hak ettiği bir düzeyde oyunculukla karşımıza getirirken, Affleck ve Mara’dan geri kalmıyor ve onların karakterlerinin melankolisine ve hayalciliklerinin karşısına koyduğu gerçekçi bir alternatifle hikâyeye ek bir boyut kazandırıyor.

Lowery’nin bir diğer başarısı bir başka filmde klişe görünebilecek bazı anları ustalıkla farklı kılabilmesi. Adam ile kadının yakalandıktan sonra polislerin arasında ve kelepçelenmiş bir şekilde yürürken birbirlerine sığındıkları andaki aşk kareleri veya finalde aynı ikilinin “vedalaşma”sı örneğin, bir zorlama duygusallık tuzağından ustaca kurtarılmış anlar. Sonuçta sertliğinin üzeri örtülmüş olsa da kendisini zaman zaman hissettirdiği bu “şiirli film”, ilgiyi hak eden bir çalışma ve bir yan roldeki Keith Carradine’in varlığı ile de ayrıca önemli. Sonuçta büyük bir film değil, atmosferi sık sık hikâyenin önüne geçiyor ama yine de görülmesi gerekli bir sinema eseri bu.

(“Ölümsüz Aşk”)