Live and Let Die – Guy Hamilton (1973)

“İsimler, mezar taşları içindir”

Bir tarot falcısından da destek alan güçlü bir uyuşturucu kralına karşı savaşan Bond’un hikâyesi.

Resmî Bond serisindeki sekizinci, Roger Moore’un ünlü ajanı canlandırdığı ilk film. Ian Fleming’in aynı adlı romanından serbest bir biçimde uyarlanan filmin senaryosunu Tom Mankiewicz yazarken, yönetmen koltuğunda Guy Hamilton oturmuş. Açıkçası serinin en iyilerinden biri değil bu film ve cazibesini temel olarak Moore’un varlığından ve ne olursa olsun bir Bond filmi olmasından alıyor. 1970’li yıllarda özellikle Amerikan sinemasında moda olan “Blaxploitation” akımından (Black ve exploitation kelimelerinin bir araya getirilmesi ile oluşturulan bu ifade, A.B.D.’deki siyahlarla ilgili klişeleri bolca “sömüren” ve çoğunlukla suç hikâyeleri anlatan filmler için kullanılmıştı) esinlenmiş görünen çalışma, bir Bond filmindeki ilk siyah kötü adamı karşımıza getirmesinin yanısıra, kurgusal bir ülkede geçen ilk hikâyenin de sahibi olmuştu aynı zamanda. Bond’un defalarca ve türlü tehlikeleri atlattığı, eğlenceli ve heyecanlı farklı sahneleri olan filmin problemi bir müzik terimi ile söylersek bir kreşendosunun olmaması; hikâye defalarca sakinleşiyor, hızlanıyor, tekrar sakinleşiyor ve böyle olunca da vurucu bir zirve noktasına sahip olamıyor heyecan açısından.

Kötü adamı canlandıran siyah oyuncu Yaphet Kotto filmin tanıtım etkinliklerine ve galasına davet edilmediğini söylemiş bir röportajında ve dönemin modası gereği siyah karakterleri kullanmayı özellikle seçen filmin yapımcılarının ikiyüzlülüğünün altını çizmiş. 1973’ten bu yana epey yol aldı sinema “eşitlik” konusunda şüphesiz ama gelinen nokta hâlâ tatmin edici olmanın çok uzağında ve bu sadece Amerikan sinemasında değil, Avrupa sinemasında da var olan bir problem. Örneğin İtalya’da “12 Years A Slave – 12 Yıllık Esaret” filminin afişinde hikâyenin asıl kahramanı olan siyah oyuncu Chiwetel Ejiofor değil, kısa bir rolü olan Brad Pitt öne çıkarılmıştı.

Klasik jenerik ve Bond tema müziği ile başlayan filmin açılış jenerikleri Maurice Binder imzalı ve Binder yine siluetlere yer verdiği tasarımında bir voodoo ayini, dans eden bir siyah kadın ve ateş görüntülerini kullanmış. Günümüzün kriterlerine göre basit ama etkileyici bir tasarım bu ve kendinden önceki açılış sahneleri ile birlikte filme keyifli bir giriş yapmamızı sağlıyor. B.M. Güvenlik Konseyi’ndeki bir toplantı sırasında işlenen bir suikast, New Orleans’da işlenen hayli “keyifli” bir cinayet ve Karayipler’de -gerçekte var olmayan- San Monique adasında bir voodoo ayini sırasında kurban edilen bir adamı anlatan açılış sahnesi, klasik Bond girişine uygun bir biçimde Bond’un görev başına çağrılacağını duyuruyor bize. Paul McCartney ve Linda McCartney’in yazdığı ve Beatles dağıldıktan sonra kurulan Wings grubu tarafından seslendirilen şarkının eşlik ettiği açılış jeneriği bizi Bond’un yatak odasına (bu kez bir İtalyan kadının yanında olduğu) bağlıyor. Bond, “M”den görevi alıyor ve New York (Harlem bölgesi), New Orleans ve San Monique’de geçen macerasını yaşamaya ve elbette bizi de eğlendirmeye girişiyor. Kuşkusuz esprili ve “cool” bir Bond var karşımızda ve anlık refleksler dışında havasını hiç bozmuyor kendisinden beklentimize uygun olarak.

Tom Mankiewicz’in hikâyesi yeterince doyurucu değil, kötü adam yeterince karizmatik değil ve Jane Seymour’un canlandırdığı Bond kızı da yeterince çekici değil. Böyle olunca film de seri içinde öne çıkanlardan biri olamıyor. Oysa ilk ve şimdilik son kez bir Bond filminde doğaüstü bir tema kullanımı var karşımızda (tarot falı ve voodoo ayinleri) ve Roger Moore gibi rolüne yakışan bir oyuncu. Yılan, timsah ve köpekbalığı saldırılarından, kurşunlardan, takip eden arabalardan vs. kurtulmayı başaran Bond hikâye boyunca o kadar çok kez kötü adamların eline düşüyor ki bir süre sonra bir heyecan yaratamaz oluyor bu anlar; çünkü bir tekrar hissine kapılmaya başlıyorsunuz. Neyse ki ve iyi ki bir Bond filmi sonuçta bu ve sizi bir şekilde kendisini izletecek bir havaya sokmayı başarıyor. Sonradan Bond’u hayli tehlikeli bir durumdan kurtaracak olan ve onun için özel olarak tasarlanan bir saati kullanarak bir kadının fermuarını onu mutlu edecek bir yumuşaklıkla açması, Harlem’de sadece siyahların gittiği bir kulüpte bir beyaz ve tam bir İngiliz centilmeni olarak soruşturma yapması, eğlenceli timsah sahnesi, şanına yakışır bir şekilde karşısına çıkan üç kadınla da yatması ve hayli uzamış olsa da nehirdeki eğlenceli ve heyecanlı takip sahnesi filmi çekici kılıyor, özellikle de Bond hayranları için. Tarotçunun adeta canlı yapar gibi, sadece geleceği değil o anda olup biteni de bilmesi gibi bir garipliğin yanısıra, hikâyenin bir başka problemi Bond dışındaki kimi karakterlerin hikâyenin odağını bozacak ve heyecana zarar verecek şekilde öne çıkarılması. Örneğin zaten gereksiz uzun görünen tekneli takip sahnesi, şerif karakteri Clifton James’in abartılı oyununun rahatsız ediciliği yüzünden de, adeta ucuz bir Amerikan komedisinden fırlamış gibi görünüyor ve filme ve temel olarak Bond’un ruhuna hiç uymuyor.

Filmi pek başarılı bulmayan ünlü eleştirmen Roger Ebert şöyle bitirmiş yazısını: “… ama siz de aynısını düşünmüyor musunuz, dokuz Bond filmi artık yetti galiba?” Tarihin epey haksız çıkardığı bir yargı oldu bu ve hiçbir Bond filmi gereksiz değildir yargısı hemen tüm sinemaseverlerin kabul ettiği bir gerçek oldu. Dublörlerin epey zorlandığı kesin olan sahneleri, geçen ay hayatını kaybeden Roger Moore’un ilk Bond rolü olması, başta New Orleans’takiler olmak üzere tüm o birbirinden farklı ve “eğlenceli” cinayet sahneleri ve belki de sadece tek başına timsah çiftliği bölümü filmi görmeye değer kılıyor; Bond hayranları için bunlar da gerekmiyor elbette; sonuçta bu bir Bond filmi ve görülmeli!

(“Yaşamak İçin Öldür”)

Arrival – Denis Villeneuve (2016)

“Yolculuğu ve sonunun nereye varacağını bilmeme rağmen… kucaklıyorum bu yolculuğu… ve onun her anını içtenlikle karşılıyorum”

Aynı anda dünyanın farklı yerlerinde ortaya çıkan on iki uzay aracının içindekilerle temas kurması için bir fizikçi ile birlikte seçilen dilbilimci bir kadının hikâyesi.

Çin asıllı Amerikalı bilim kurgu yazarı Ted Chiang’ın 1998 tarihli “Story of Your Life” adlı kısa öyküsünden sinemaya uyarlanan, senaryosunu Eric Heisserer’in yazdığı ve yönetmenliğini Denis Villeneuve’ün üstlendiği A.B.D yapımı bir film. “En İyi Film” dahil sekiz dalda Oscar’a aday olan ve “Ses Kurgusu” dalında bu ödülü kazanan film başka pek çok ödüle daha aday oldu ve kazandı. Zamanın doğrusal olmadığı bir hikâyesi olan film, dünyalılar ile “uzaylılar” arasındaki iletişim yöntemini ve iletişimin temel araçlarından biri olan “dil” kavramını odağına alması ile ilgi toplayan, dünyayı yönetenler ile bilim adamlarının olaylara yaklaşımındaki farklılığı öne çıkaran ve yalın ve etkileyici tasarımları ile başarılı bir çalışma. Hemen hiç aksiyon sahnesine yer vermemesi ile belki kimilerinin beklentisini karşılayamayabilir ve senaryo kimi problemli yaklaşımlara sahip olabilir ama yine de görülmesi gerekli ve keyifli bir çalışma bu. Evrende yalnız olup olmadığımız ve uzaylıların dost mu düşman mı olduğu sorularına cevapları olan film, gürültüsüz bir bilim kurgu yapılabileceğinin ve bunun etkileyici de olabileceğinin iyi örneklerinden biri.

Zamanın doğrusal olmaması, doğru bir hikâye ve becerikli bir yönetmenlik ile gerçekten etkileyici sonuçlar verebilen bir tema. Milcho Manchevski’nin 1994 yapımı “Pred Doždot – Yağmurdan Önce” adlı filmi bunlardan biriydi ve Balkanlar’da geçen hikâyesi ile bölgenin ezelî ve ebedî karmaşası ve trajedisini başarılı bir yönetmenlik ile anlatırken, sinemanın yüz akı örneklerinden biri olmuştu. Bu filmde de,açılış ile birlikte bize anlatıldığı gibi, kişisel bir trajedisi olan kadının bir yandan geçmişten bize yansıyan anlarına tanık olurken, diğer yandan onun -dünya bir felakete (uzaylılarla savaşmak gibi) uğramadan- uzaylılar ile iletişim kurma çabasını izliyoruz. Hikâye genel olarak bu iki farklı görünen unsuru başarı ile birleştiriyor finalde ve hem oldukça kişisel hem de toplumsal olabilen bir içerikle filmden keyif almamızı sağlıyor. Yönetmenin bir bilim kurgu filminde hüznü ve kişisel yanları olan bu hikâyeyi bize etkileyici biçimde aktarabilmesi önemli bir başarı. Görkemli unsurlara başvurmadan ulaşılan görsel atmosferin başarısı için de takdir etmek gerekiyor yönetmeni. Kamera kullanımından seçilen açılara film hep bir parça tedirgin, bir parça kırılgan ve bir parça gizemli olma tavrını koruyor ki onu çekici kılan yanlarından biri de bu. Jóhann Jóhannsson’un hikâyeye olağanüstü bir uyum sağlamış görünen ve filme en ufak bir zorlama içermeden mistik bir hava katan müziği ve Bradford Young’un kırılgan bir yumuşaklıkla oluşturulan görüntüleri de filme çok ciddi bir katkı sağlamış.

Bir sahnede sorulan “Hayatını başından sonuna kadar görebiliyor olsaydın, bir şeyleri değiştirir miydin?” sorusu “zamanın doğrusal olmaması” ile örtüşen iyi bir örnek olurken, kadının mesleği olarak dilbilimciliğin seçilmiş olması da doğru bir tercih olmuş. Sonuçta bu, iletişim üzerine bir film aynı zamanda, özellikle de bizden olmayanla kurduğumuz/kurmaya çalıştığımız/kurmaktan kaçındığımız iletişim üzerine. Uzaylılarla olan iletişim problemi belki yeterince ikna edici bir biçimde çözülmüyor ama bu iletişime açık ve istekli olmakla farklı olandan duyulan korkunun iletişim çabasının önüne geçmesi arasındaki fark oldukça önemli. Kadının “medeniyeti kuran taş” olarak tanımladığı “dil”in önemini doğru bir biçimde vurgulayan filmin tam da burada kolaya kaçtığı bir konu var. Hikâye iletişime en kapalı olanları Çinliler ve Ruslar olarak gösteriyor ve neyse ki Amerikalılar kurtarıyor dünyayı! Trump öncesi çekilmiş olabilir film ama hayli yakın bir geçmişte ve iktidarını savaş üzerine kurmuş baba ve oğul Bush gibi liderler tarafından yönetilmiş bir ülke varken örnek olarak, bu iki ülkenin seçilmiş olması fazla Hollywoodvari bir yaklaşım olmuş. İletişim ile ilgili bir sembol ise çok akıllıca tasarlanmış. Dünyaya gelen on iki uzay aracı yere asla temas etmiyor ve yaklaşık dokuz metre yukarıda havada asılı kalıyor; film ekibi bu tercihi “uzaylıların final iletişimi (iletişim kurma tercihini, bir başka şekilde söylersek) insanlara bırakması” şeklinde açıklıyor ki şık ve hikâyenin odağındaki iletişim açısından da doğru bir sembol bu.

Hikâyenin rahatsız eden bazı muhafazakâr tercihleri de var: Kaderci bir yaklaşımı var filmin ve “tevekkül”ü de açıkça benimsiyor; doğrudan Tanrı’ya hiç değinmiyor olsa da bu iki kavram fazlası ile işaret ediyor onu ve bu, tüm hikâye boyunca benimsenmiş görünen bir yaklaşım. Başroldeki iki oyuncudan, fizikçiyi oynayan Jeremy Renner işini yapıyor ama senaryo gereği ikinci planda kalıyor çoğunlukla; dilbilimci rolündeki Amy Adams’ın ise müthiş bir oyun çıkardığını söylemek mümkün. Karakterinin kişisel trajedisinden kaynaklanan ıstırabını, işini yaparkenki heyecanını ve bir şeyleri keşfettikçe yüzünde beliren soruları hem doğal hem alçak gönüllü hem de güçlü bir performansla getiriyor karşımıza ve filmin genel havasına uygun bir biçimde sesini yükseltmeden yüreğinize dokunmayı başarıyor.

Hikâyesi özellikle ortalarda bir parça sarkmış görünen filmdeki uzay aracının tasarımı, Kubrick’in 1968 yapımı “2001: A Space Odyssey – 2001: Uzay Yolu Macerası” filmindeki esrarengiz siyah anıtı hatırlatacaktır kimilerine. Bu tek parça anıtın (“monolith”) anlamı üzerine pek çok yorum yapıldı bugüne kadar ama belki de işte burada olduğu gibi o siyah taş anıt da insanlar ile uzaylılar arasındaki iletişim için bir kontakt aracıdır, kim bilir. Filmle ilgili son bir not için Wittgenstein’ın ünlü bir sözünü hatırlamakta yarar olabilir: “Eğer bir aslan konuşabilseydi, ne dediğini anlayamazdık”. İnsanların konuştukları dillerden bağımsız olarak ortak (evrensel) referanslara sahip olduğu ve bu referansların birbirlerini anlamalarında kilit önemi olduğu tezine dayandığı söylenen ve insanlarla aslanların paylaştığı ortak referanslar olmadığı için birbirlerini anlayamayacakları düşüncesinin ürünü olan bu sözden yola çıkarsak, filmin uzaylılar ile bizim aramızda bu referansların varlığına işaret ettiğini söyleyebiliriz rahatlıkla. Bu da filmin umut içeren bir resim çizdiğini söylememizi mümkün kılıyor çünkü birbirimizi anlayabiliyorsak (ve anlamaya hazırsak elbette) umut her zaman canlı kalacaktır.

(“Geliş”)

Beta Test – Nicholas Gyeney (2016)

“Ben “X Kontrol”ün insanları kurtarmasını istedim, o ise insanları yönetmesini”

Bilgisayar oyunlarını test eden bir adamın, kendisine gönderilen son oyunun gerçek dünyada karşılığı olduğunu keşfetmesi ile yaşananların hikâyesi.

Nicholas Gyeney’in yönettiği, André Kirkman ile birlikte senaryosunu yazdığı ve yapımcıları arasında da yer aldığı A.B.D. yapımı bir film. İlginç bir fikir ile başlayan ama özellikle ikinci yarısında kendisini bir bilgisayar oyununun aksiyon havasına tamamı ile teslim eden film, hikâyesinin gerçekçilik problemlerinin yanında derinliksizliği ile de zayıf bir film. Oyunculuklarının da çoğunlukla aksadığı veya en fazla vasatı tutturabildiği filmin hikâyesi içeriği açısından da sorunlu. Bilgisayar oyunu estetiğini üslup olarak benimsemesi ve hikâyesi ile oyun meraklılarının ilgisini çekebilir belki ama bu düşük bütçeli çalışma bütçe problemi ile açıklanamayacak problemlere sahip.

“Silahlar sadece oyunlarda kalsın” diyerek silah karşıtı mesajlar veren bir oyun şirketi sahibi, fikir ayrılıkları nedeni ile ondan ayrılmış olan eski ortağı ve oyunların test sürümlerini oynayarak şirkete geribildirim veren ve hayatını bu şekilde kazanan bir genç adam. Bu üç temel karakter üzerinde ilerleyen hikâyenin ilginç bir çıkış noktası var: Genç adam oyunu test ederken yaptıklarının gerçek hayattaki bir karakteri (ki şirketten ayrılmış eski ortak bu) kontrol ettiğini ve şirket sahibinin onu şeytanî planının kuklası yaptığını fark eder. Açılış jeneriğinde uzaylı yaratık, 11 Eylül, Kennedy ve aydaki ilk yürüyüşün de yer aldığı ve komplo teorilerinin konusu olmuş olay ve kişilere yer veren ve “Hiçbir Şey Göründüğü Gibi Değildir” sloganını önümüze koyan filmin bu örneklerle ilgisi olmayan bir hikâye anlatmasının garipliği ile başlayalım öncelikle. Sanal gerçekliğin ötesine geçip, gerçek hayatta oynanan bir oyun var karşımızda ve filmin bu hikâyeyi jenerikte gösterdikleri ile hayli zorlama ve gereksiz bir örtüşme içinde anlatmasını anlamak pek mümkün değil. Bu problem, genel olarak filmin temel bir sıkıntısının da kaynağı aslında. Yola çıkılan ilginç fikir ile daha sonra ne yapacağını bilememiş film ve içerik olarak gittikçe anlamsızlaşırken, biçim olarak da bir bilgisayar oyununun düzeyinin altında kalmış genel olarak.

Karakterlerinin zayıflığına denk düşen performansları ile Manu Bennett, Larenz Tate ve Linden Ashby’nin de bir çekim kaynağı olamadığı ve oyun karakterleri kadar yapay oynadığı filmin hikâyesinin ciddi bir sorunu daha var: Politik olarak çok yanlış bir mesajı bilinçli veya bilinçsiz olarak vermek. Hikâyenin kötü adamı olan şirket sahibinin silah karşıtı söylemlerin sahibi olması ve ortağının, geliştirdikleri teknolojinin sadece ordu tarafından kullanılması gerektiğini söylemesi dikkat çekici. Bir yandan silah karşıtlığının, sahibi üzerinden adının kötüye çıkarılması söz konusu burada, diğer yandan ise bir kurum olarak ordunun doğru ve adil sıfatları ile birlikte anılması üzerinden üretilen bir militarist yaklaşımı var filmin. Oyunlardaki şiddet sahnelerini eleştirmek gibi bir niyeti varsa da filmin (ki açıkçası pek de öyle görünmüyor), aralıksız şiddet sahnelerine neden tanık olduğumuzu da izah etmesi gerekiyor bize. Bu şiddet sahnelerinin her zaman bir bilgisayar oyunu estetiği ile sergilenmesi oyunların eleştirisinden çok, bu oyunlara düşkün olanları cezbetmek için tercih edilmiş gibi duruyor.

Filmin olumlu anlamda dikkat çeken taraflarından biri bilgisayar oyunu estetiğini taşıdığı anları. Örneğin başlarda yer alan ve ortağın eşinin kaçırılmasını gösteren sahne bu estetiğin parladığı anlardan sadece biri. Gerçek görüntüler ile bu görüntülerin animasyon karşılıklarının peş peşe gösterilmesi de filme bir çekicilik katmış kesinlikle ve filmin de açıkçası en kayda değer başarısı bu teknik alanda olmuş. Oyuncu (bilgisayar oyununu oynayan karakter) ile yönettiği oyun karakterinin, bir başka ifade ile söylersek kuklacı ile kuklanın gerçek hayatta yüzleşmesi de filmin ilginç bir başka öğesi. İşte bu tür başarılarını ne yazık ki başka bir alana taşıyamamış filmimiz ve örneğin oyunu oynayan genç adamın karakterinde olduğu gibi, kullanmaya soyunduğu klişelerin bile hakkını verememiş örneğin. Bu adamın sık sık yaptığı esprileri hayli zorlama ve bu hâli de iki yıldır evinden çık(a)mayan bir adamın paranoyası ile hiç örtüşmüyor. Amir Derakh, Ryan Shuck ve Anthony Valcic imzalı ve hikâyeye genel olarak katkı sağladığı görünen müziğin zaman zaman büründüğü gizemli hava ise bir parça tuhaf duruyor ve uyuşmuyor hikâyenin teknolojik içeriği ile.
Bitmek bilmeyen kavga sahnelerinin yer aldığı, sekiz dakika süren ve tek çekimden oluşan birinde bir adamın on altı rakibini birden devirdiği filmin hikâyesi gerçekçilik problemleri ile dolu ve bunlardan en önemli olanı da oyunların aksine sonsuz sayıda ihtimali barındıran gerçek hayatı bir bilgisayar oyununun sınırları içinde yönetilirken göstermek. Ne var ki hikâyesi de bir bilgisayar oyunununda göreceğiniz düzeyi aşamayan bir film için doğal bir sonuç bu. Bilgisayar oyunu işinde çalışan ve normalde pek de fiziksel yetenekleri ile öne çıkması beklemeyen karakterlerin bir aksiyon filmi karakteri gibi dövüşebilmeleri filmin tuhaflıklarından bir diğeri.

Felsefesi olan bir bilgisayar oyunu gibi başlayıp, aksiyondan ibaret bir bilgisayar oyununa dönüşen film aksiyon ve oyun meraklılarının ilgisini çekebilir yine de ve başka bir beklenti taşımadan, sadece hikâyenin gidebileceği (ama gitmeyi tercih etmediği veya nefesinin yetmediği) noktaları hayal etmeyi sevenler için de çekici olabilir.

Enter the Dragon – Robert Clouse (1973)

“Düşünme, hisset! Aya doğru işaret eden bir parmak gibi: Parmağa değil, aya konsantre ol! Yoksa o muhteşem görüntüyü kaçırırsın. Gözlerini rakibinden asla ayırma… selâm verirken bile”

Hong Konglu bir dövüşçünün İngiliz istihbarat servisinin isteği ile peşine düştüğü bir çete liderinden kişisel intikamını da almasının hikâyesi.

Michael Allin’in orijinal (ve 1962 yapımı Bond filmi “Dr. No – Doktor No”dan esinlenmiş görünen) senaryosundan Robert Clouse’un çektiği, Hong Kong ve A.B.D. ortak yapımı bir klasik. Henüz otuz iki yaşındayken hayatını kaybeden Bruce Lee’nin tamamlayabildiği son çalışması olan film A.B.D.’de ve aslında tüm dünyada kung fu çılgınlığını başlatan sinema eseri olarak kabul ediliyor pek çok kimse tarafından. Hayli düşük bir bütçe ile çekilen eser kazandığı yüksek gişe geliri ile 1973’ün en kârlı filmlerinden biri olmuştu. Ülkemizde de büyük ilgi toplayan bu “karate filmi” bugün türünün en önde gelen klasiklerinden biri ve basit hikâyesine rağmen bir kült olabilmesinde pek çok farklı unsurun rolü olmuş görünüyor. Lee’nin varlığı ve onun “sahnelediği” dövüş anları, türünün özelliklerini ustaca bir araya getirmesi, Lalo Schifrin imzalı parlak müziği ve 1970’leri karşımıza taşıyan set tasarımları ile kesinlikle görülmesi gerekli olan bir film bu ve sadece bir tane bu tür film izleyecekseniz o bu olmalı dedirten bir klasik kesinlikle.

Hikâyemiz basit (olması gerektiği gibi) ve elbette bir intikam teması da içeriyor (yine olması gerektiği gibi). Shaolin tapınağından yetişen kahramanımızın, kendisi ile aynı tapınakta yetişen ama öğrendiği tüm değerlere ve inançlarına ihanet ederek yeteneklerini bir suç örgütü kurmak için harcayan adamın peşine düşmesinin üç temel nedeni var: Birincisi tapınaktaki ustasının kendisine bu görevi vermesi (bir bakıma tapınağın intikamının alınması söz konusu), ikincisi ve hikâye için gerekliliği tartışmalı olan ise İngiliz istihbaratının ona bu görevi teklif etmesi (bu, tamamen filmden çıkarılsa hiçbir şey değişmezmiş filmde açıkçası). Üçüncüsü ise Lee’nin canlandırdığı karakterin kız kardeşinin çetenin üyelerinin saldırısı sırasında ellerine düşmemek için kendisini öldürmesinden kaynaklanan kişisel intikam arzusu. Türünün doğası gereği yerini alan bu intikam teması yine tahmin edileceği bir şekilde karşılığını buluyor filmde ve kötü olan cezasını bulurken, hikâyemiz “politik” açıdan mesajını da vermiş oluyor çeşitli unsurları ile.

Evet, “politik” bir film karşımızdaki: Belki bir parça ucuz bir numara ile de olsa, filmin kötü adamı dışındaki üç temel karakterin seçimi filmi bu sıfatla nitelememize imkân sağlayan ilk öğe. Bruce Lee bir Asyalı, temel olarak derdi para kazanmak olsa da kötü adamın teklifini ret ederek bir şer mekanizmasının parçası olmayı kabul etmeyen bir diğer adam siyah ve Lee ile işbirliği yapan bir diğeri de beyaz bir Amerikalı. Kötülüğe karşı kurulan bir “ırklar ittifakı” var karşımızda adeta bir başka ifade ile söylemek gerekirse. Siyah Amerikalının hikâyenin başında karşı karşıya kaldığı polis tacizi ve duyduğu ırkçı ifadeler, aynı karakterin yoksul Hong Konglularla ilgili söyledikleri de filmi politik kulvarına koymamızı destekleyen diğer yanları hikâyenin. İki Amerikalının tanışıklığının Vietnam’a dayandırılması da filmin politik göndermelerinden biri olarak görülebilir kuşkusuz. Bu politikliği bir yana, hikâye oldukça basit, tanıdık ve birkaç sahneye yerleştirilen felsefî söylem de ona pek bir derinlik katmıyor ama zaten böyle bir hedefi de yok filmin.

Başrol oyuncusunun film gösterime girmeden, genç bir yaşta ölmesi ve özellikle A.B.D.’de yüksek bütçeli bir reklâm kampanyasının da etkisi ile, gösterime girdiği tarihin en parlak iş yapan filmlerinden biri olmuştu bu çalışma; özellikle de düşük bir bütçe ile bu başarıyı elde etmesi filmi daha da ilgiye lâyık kılıyor şüphesiz. Bruce Lee elbette sadece ölümü ile değil, ondan çok daha önce karizması ile filmi değerli kılıyor. İyi bir dövüşçü ve iyi bir akrobat olan karakterini bir parça sert ve kasılarak oynuyor belki ama açıkçası tam da bu vücut dili ve yüz ifadesi bugün filmin hatırlanmasını sağlayan unsurlar. Mağara içindeki dövüş sahnesinde 51 rakibinin hakkından tek başına gelmesi, abartılmış ses efektleri ile karşımıza gelen tekme ve yumrukları ve elbette tüm bu dövüş sahnelerinin abartılmamış koreografiler ile elde edilen çarpıcılıkları onun filme büyük katkıları. Senaryoda bu dövüş sahneleri için herhangi bir ifadenin yer almadığı ve “Bruce Lee tarafından sahnelenecektir” cümlesinin yazılı olduğu belirtiliyor ve buradaki başarıyı görünce filmin yönetmenliğini sadece Robert Clouse’un değil, aynı zamanda Lee’nin de üstlenmiş olduğunu söylemek yanlış olmaz. Benzer bir örnekte, “West Side Story – Batı Yakasının Hikâyesi” filminde, yönetmen olarak hem Robert Wise’ın hem de dans ve şarkı sahnelerinin müthiş koreografilerine imza atan Jerome Robbins’in adı yer almıştı örneğin. Zaman zaman yavaşlatılmış gösterimlere de başvurulan bu sahneler filmi hep ayakta tutuyor ve hikâyenin sıradanlığını da unutturuyor sık sık.

Lalo Schifrin’in 1970’lerin havasını taşıyan parlak müzik çalışması, Shen Chien’in başarılı sanat yönetmenliğinin sonucu olan ve James Wong Sun’a ait set tasarımları ve Gill Hubbs’ın görüntülerinin de dikkat çektiği film, kimi unutulmaz sahnelere de sahip. Yüzlerce kişinin karıştığı bir dövüşün parçası olarak başlayan ve epey uzun süren son dövüş sahnesi bu anların başında geliyor elbette. Bu sahnenin aynalarla kaplı bir salonda geçen bölümü ve yine bu sahnenin sonlarına doğru bir yerde, Bruce Lee’nin gövdesinden sızan kana batırdığı parmağını ağzına götürmesi de filmin kült anlarından biri olarak kabul ediliyor bugün. Hikâyesi ile Bond filmlerini hatırlatan çalışmada, Bond’un aksine kahramanımızın kadınlarla pek ilgilenmediğini ve Hong Kong’da geçen filmde karakterlerin İngilizce konuşmasının rahatsız ettiğini de (Batılı karakterlerin olduğu sahnelerde doğal olan bu durum, örneğin açılışta yer alan ve kahramanımızın bağlı olduğu tapınağın rahibi ile konuştuğu sahnede yanlış/komik oluyor; üstelik tüm Hong Konglu figüranlar Kantonca konuşuyor!) belirtelim.

(“Long Zheng Hu Dou” – “Ejderin Üç Fedaisi”)