What’s the Matter with Helen? – Curtis Harrington (1971)

whats the matter with helen“Neyin var senin, Helen?”

Oğulları cinayetten hapse atılan orta yaşlı iki kadının yeni bir hayat kurmak için Kaliforniya’ya taşınarak çocuklar için bir dans okulu açmalarının hikâyesi.

Henry Farrell’ın orijinal senaryosundan Curtis Harrington’ın çektiği, Amerikan yapımı bir gerilim filmi. Aynı isimli sinema uyarlaması büyük ilgi toplayan “Whatever Happened to Baby Jane – Küçük Bebeğe Ne Oldu?” adlı romanı ve kendisinin yazdığı senaryo ve “Hush… Hush, Sweet Charlotte – Sus Sevgilim”adı ile beyazperdeye aktarılan hikâyesi ile 1960’larda epey popüler olan yazar Farrell bu kez doğrudan sinema için çalışmış ve bahsi geçen iki eserindeki atmosferi tekrar yakalamayı hedeflemiş. Ne var ki film aynı başarıyı tekrarlayamıyor ve çoğunlukla soluk bir denemeden öteye geçemiyor. İkinci yarısındaki şaşırtan sürprizleri ile toparlanan film, iki ünlü oyuncusunun (Debbie Reynolds ve Shelley Winters) varlığı ve hikâyesinin şaşırtmacaları ile ilgiyi hak ediyor yine de. Yönetmeninin tercih ettiği gibi, başta bıçaklama sahnesi olmak üzere kimi anları daha sert olabilseydi sonuç farklı olur muydu bilinmez ama diğer iki filme öykünen bu çalışma yeterli derecede olmasa da, gerilim meraklılarının keşfetmekten hoşlanacağı türden bir çalışma.

Çekimler sırasında gerçekten de bir sinir bozukluğu problemi yaşayan Shelley Winters’ın senaryonun problemlerine rağmen zaman zaman gerçekten de sinir bozmayı başardığı bir film bu. Canlandırdığı dinsel inançları yüksek ve üzeri malum nedenlerle oldukça örtülü lezbiyen eğilimleri olan karakter, hikâyenin gizemini üzerinde toplayan ve yaşadığı gelgitlerle filmin gerilimini yaratan ve besleyen bir kadın. Senaryonun gelgitlerinin zamanlamasının her zaman doğru olmaması hikâyenin gerçekçiliğine de zarar vererek, Winters’ı da zora sokuyor ama oyuncu fazla yara almadan atlatıyor bu problemli durumları. İş ve kader ortağı kadını oynayan Debbie Reynolds ise Winters’a göre daha standart bir oyunculukla, yakalamak üzere olduğu mutluluğu kaçırmamaya kararlı karakterini yeterince gerçekçi kılmayı başarıyor. Ona aşık olan zengin adam rolündeki Dennis Weaver’a ise senaryo sadece “hep gülümse” demiş ve o da göründüğü tüm sahnelerde bunu yapıyor ve sadece gülümsüyor.

Kimlerine göre sinema tarihinin en yanlış tanıtımlarından biri bu film için yapılmış ve bu da filmin gişe gelirini hayli olumsuz yönde etkilemiş. Gerçekten de, gerilimini ve nasıl çözüleceği belli olmayan hikâyesinin sonunu açık eden bir tanıtım filmi hayli yanlış bir tercih bu tür bir film için. “Reklâm” ile ilgili bu yanlış tercihin yanısıra daha önemli sorunları da var filmin. 1930’larda geçen hikâyede filmin siyah-beyazdan renkliye geçişinin ve hikâyeye gerçekçilik katmanın şık bir yöntemi olarak düşünüldüğü anlaşılan ve Roosevelt ve eşini karşımıza getiren belgesel görüntüler ne yazık ki biçimsel olarak işe yarasa da içerik olarak hayli ilgisiz duruyor senaryonun geri kalanı ile. David Raskin imzalı ve gerilimi destekleyen orijinal müzik çalışması ve usta isim Lucien Ballard’ın görüntülerinin ciddi katkı sağladığı filmde Ballard’ın tercih ettiği nostaljik tonlar dikkat çekiyor. Pek çok sahnede kahverengi veya ona yakın renkler görüntüyü kaplıyor ve “eskimişlik” duygusunu canlı tutuyor. Kritik bir sahnede bir odanın duvarlarının renginden karyolaya abajurdan Winters’ın kıyafetine ve duvarda asılı haça kadar hemen her şey kahverengi olarak seçilmiş ve bu da açıkçası görsel açıdan işe yaramış, filme kattığı nostalji ile.

Nostalji deyince, filmin Hollywood boyutuna da değinmek gerekiyor. Hikâyenin geçtiği yıllar hemen tüm annelerin çocuklarından yeni bir Shirley Temple yaratmaya çalıştığı dönem ve iki kadının açtığı dans okulu da bu hırslı annelerin çocuklarını büyük ümitlerle taşıdığı bir yere dönüşüyor. Bu okulun varlığı anlaşılabilir kılsa da, herhalde Debbie Reynolds’ın müzikallerdeki yeteneği ve geçmişi de düşünülerek filme bolca yerleştirilen dans ve müzik sahneleri hikâyenin gerilimini azaltmaktan başka bir sonuç vermemiş gibi görünüyor. Bu pek gerekli görünmeyen veya gereğinden fazla kullanımının zarar verdiği müzikal öğelerin yanında, filmdeki varlıklarını sorgulatan karakterleri de var hikâyenin. Örneğin “cüce kadın” veya evsiz adam hikâyeye hayli zorlama bir şekilde sokulmuşlar ve beklenen gerilimi de yaratamıyorlar. Okulda oyunculuk ve diksiyon dersi veren adam da onca sahnesine rağmen ne yeterince önemli olabiliyor ne de amaçlananın tersine yeterince kuşkulu bir karakter olarak gösterebiliyor kendisini.

Önemli kusurlarına rağmen, “erkeksiz iki kadın”lı gerilim filmleri serisini tamamlamak isteyenler için görülmesi şart olan film, hem yarattığı nostaljik öğeler hem de bugün kendisi de nostaljinin bir parçası olması ile kimi sinemaseverlerin ilgisini çekebilir ayrıca.

(“Helen’in Nesi Var?”)

Midnight in Paris – Woody Allen (2011)

midnight_in_paris“Burada kalırsak, burası senin şimdiki zamanın olur ve kısa bir süre sonra senin altın çağının başka zamanlar olduğunu düşünmeye başlarsın. Şimdiki zaman yeterince tatmin edici değil çünkü hayat tatmin edici değil”

Romancı olmaya çalışan bir senaristin, nişanlısı ve ailesi ile geldiği Paris’te kendini şehrin 1920’li zamanlarında bulmasının hikâyesi.

Woody Allen’den Paris’e, sanata ve sanatçılara adanmış bir aşk filmi. ABD’li yönetmenin 2011 tarihli filmi Paris’e ve Paris ile birlikte akla gelen her şeye yazılmış bir aşk mektubu ve böyle bir mektubu okumaktan hoşlanacakların özellikle bayılacağı bir film. Her karesi ile adeta bir aşk dizesi yazan film bir yandan nostaljik bir çalışma ama öte yandan nostalji kavramı üzerine de düşünmeye çağırıyor seyircisini. İçinde bulunduğu zamanın öncesinde yaşamayı düşünenler için özellikle çok çekici olan çalışma hikâyesi boyunca karşımıza getirdiği onca ünlü sanatçı ile de dikkat çekiyor. Öte yandan hikâyenin geçmiş dönemin bu ünlü isimleri arasında dolanırken zaman zaman dağıldığını da söylemek gerekiyor. Çok başarılı senaryosu ve Allen’ın damgasını açıkça taşıyan diyalogları bu durumun üzerini örtüyor neyse ki ve ortaya kesinlikle görülmesi gereken bir çalışma çıkıyor.

Açılış jeneriklerinden önce karşımıza gelen altmış adet Paris görüntüsü ile görsel açıdan seyirciyi “büyüleyerek” başlıyor film ve Owen Wilson’ın adeta Woody Allen’ı canlandırdığı senarist karakterinin seyirciyi daha ilk göründüğü (ve hatta sesinin ilk duyulduğu demek gerekiyor çünkü Wilson’ın ses tonu ilk anda Allen’ı duyduğunuzu sanacak kadar onunkine benziyor) andan itibaren yanına çekebilmesi ile de bu büyüsünü çoğunlukla koruyor. Paris’te yaşamak isteyen romantik ve nostaljik senarist ile onun gerçekçi ve tam bir Amerikalı olan nişanlısının birbirlerinden bu kadar farklıyken nasıl bir arada olduklarının tatmin edici bir açıklaması olmasa da hikâyenin kimi güçlü anları bu farklılıktan yola çıkılarak yaratıldığı için affedilebilir gibi görünüyor. 1920’lerin Paris’inde yağmurlu bir günde yaşamak isteyen adam ile Cumhuriyetçi Parti’nin en sağ kanadında yer alan bir ailenin kızı olan nişanlısının ilişkisinin gerçekçiliğine pek takılmamış görünüyor Woody Allen ve belki de kahramanının aslında ne yapmak, nasıl yaşamak istediğini daha iyi göstermesini sağlayacak bir unsur olarak kullanmayı tercih etmiş bu ilişkiyi. Adamın 1920’lerin Paris’ine karışmasını sağlayan gece yürüyüşlerini nişanlısına da yaptırmak istediği ama başaramadığı hayli hüzünlü sahne bu düşünceyi destekliyor örneğin.

Ernest Hemigway’den F. Scott Fitzgerald’a Jean Coucteau’dan Cole Porter’a Picasso’dan Dali’ye insan ruhunu zenginleştiren o başyapıtları yaratan ve yolu Paris’den geçen sanatçılar hikâye boyunca karşımıza gelip dururken, Woody Allen’ın onlara ve eserlerine aşina olanları ödüllendirdiğini söylemek gerekiyor. Geçmişe giden kahramanımızın onlarla her konuşması (İspanyol yönetmen Luis Buñuel’e “El Ángel Exterminador – Yokedici Melek” filmi için fikri kahramanımız veriyor örneğin!) ve tüm bu sanatçıları küçük anekdotlarla karşımıza getiren anları, senaryonun “entelektüel” yanını zenginleştirdiği gibi onlara ilgi duyan seyirciyi de tıpkı kahramanımız gibi bu sanatçıların gerçekten yaşadığı zamanlara götürüyor ve filmi hayli eğlenceli kılıyor. Owen Wilson’ın içine düştüğü bu zaman kayması ve bu kaymanın onu parçası yaptığı müthiş anlar karşısında dehşetli bir mutluluk yaşayan karakterini canlandırırken ortaya koyduğu performansın da artırdığı bir eğlence bu. Şaşkınlılığının bir parça gereğinden fazla erken kaybolması senaryonun bir sorunu ama oyuncu çok başarılı rolünde ve sanırım Allen’ın tam da seyirciye hissettirmek istediği düşüncenin, “kim yaşamak istemez ki o altın çağda”, doğmasını kolaylaştıran en önemli unsurlardan biri oluyor.

Elbette bol konuşmalı olan ama Allen’ın usta diyaloglarının bunu olumlu bir duruma çevirdiği film hayli parlak bir kadro barındırıyor ve Wilson’a eşlik eden Rachel McAdams, Michael Sheen, Carla Bruni, Tom Hiddleston, Kathy Bates, Marion Cotillard, Léa Seydoux ve Adrien Brody gibi isimler hikâyenin onca farklı karakterini canlandırdıkları irili ufaklı rolleri ile göz dolduruyorlar. Darius Khondji’nin parlak görüntü çalışması ki Paris’ten hoşlanmayanları bile ona aşık edecek bir görsel şiir yaratıyor kesinlikle ve Allen’ın akıllıca seçtiği şarkılar hikâyenin bir süre sonra monotonluğa kaymasını da engelliyorlar. Allen’ın hikâyeye kattığı kimi küçük eğlenceli anlar da benzer bir olumlu etkiye sahip. Müstakbel kayınpederin tuttuğu dedektif, kahramanımızın Fitzgerald’ın eşi Zelda’nın intiharına engel olması veya sahafta bulduğu bir günlükte geçmişteki kendisininden söz edilmesi gibi unsurlar Allen’ın kıvrak zekâsının ve yaratıcılığının örnekleri olarak dikkat çekiyorlar. Herkesin daha önceki bir dönemde yaşamanın özlemini duyduğunu, bunun da nedeninin hangi çağda olunursa olunsun şimdiki zamanın tatmin edici olmaması (çünkü hayat tatmin edici değil) olduğunu söyleyen ve bunu bir parça gereğinden fazla ders veren bir tavırla ifade eden film, yaşadığımız zamanı değil ama başka pek çok şeyi değiştirebileceğimizi de yine fazlası ile naif bir bir şekilde vurguluyor ama romantizmi ve komedisi ile filme yakışan bu mesaj çok da rahatsız etmiyor.

Hikâyenin tüm derdini özetleyen bir sahne ile (Paris’te bir geceyarısı ve yağmur altında aşık bir çift) biten film, görüntü yönetmeni Khondji’nin sıcak renkleri (özellikle sarı) tercih ettiği görüntü çalışması, karşımızdaki eser aslında ağırlıklı olarak bir fantezi olduğu halde mizanseni ile bunu değil romantizmi öne çıkaran Woody Allen’ın doğru tercihi, zaman zaman tadı fazla kaçar olsa da “tatlı” havası ve Paris’e adanan ve ona lâyık olmayı başaran bir aşk şiiri olabilmesi ile ilgiyi kesinlikle hak ediyor ve özellikle “eski güzel günler”in özlemini duyan herkes tarafından görülmesi gerekiyor.

(“Paris’te Gece Yarısı”)

Murders in the Rue Morgue – Gordon Hessler (1971)

Murders in The Rue Morgue“Senin için geldim, Madeleine. İntikamımı aldım ama bu yeterli değil. Benim… aşka ihtiyacım var”

Paris’te bir tiyatronun oyuncularının birbiri ardından gizemli bir şekilde öldürülmelerinin hikâyesi.

Edgar Allan Poe’nun aynı isimli hikâyesinden Christopher Wicking ve Henry Slesar tarafından sinemaya uyarlanan ve Gordon Hessler’in yönettiği bir İngiliz yapımı. Amerikalı bir yazarın Paris’te geçen hikâyesini sinemaya uyarlayan İngilizler filmin tamamını İspanya’da çekmişler; daha kısa bir ifade ile söylersek, küresel işbirliği ile ortaya çıkan bir film karşımızdaki. Çok bilinen ve modern detektiflik hikâyelerinin ilki olarak kabul edilen bir eserin filme dönüşen bu hali ise ne yazık ki genellikle vasat olarak nitelendirebileceğimiz bir çalışma. Filmin yönetmeni Hessler, hikâyeyi ve sonunu herkes çok iyi bildiği için olay örgüsünü yeniden oluşturduklarını söylemiş ama sonuç bir dedektiflik hikâyesi olmaktan hayli uzaklaşmış. Dedektif karakteri hayli geri planda kalırken, gizemi çözen o olmayınca ve gizem bir parça fazla tahmin edilebilir olunca, filmin çok da tadı kalmamış açıkçası. Yine de, 1970’li yıllardan gelen bu “B filmi”, yapımcı firması American International Pictures’ın uzmanı olduğu “ucuz” gerilim ve korku filmlerinin örneklerinden biri olarak özellikle sinemaseverlerin ilgisini hak ediyor.

Sinemaya uyarlanırken ciddi değişiklikler yapılmış hikâyede ve Poe’nun aynı isimli oyununun oynandığı bir tiyatro olayların merkezine koyulmuş. Sonuç ise, Poe’nun hikâyesi ile “Operadaki Hayalet”in bir araya getirilmesi ile oluşmuş gibi görünen bir çalışma ve bu yapısal değişikliklerden hem olumlu hem de olumsuz olarak hayli etkilenmiş görünen bir film olmuş. Şaşırtıcı bir girişle başlayan ve seyrettiğimizin gerçek mi yoksa oyundan bir parça mı olduğu konusunda zaman zaman kafamızı akıllıca karıştıran filmin belki de en çekici yanı bu. Hikâye ilerledikçe karakterler ve aralarındaki ilişkiler yerine oturmaya ve film fazla olmasa da bir merak ve gizem yaratmayı başarıyor. Başrol oyuncularından biri olan ve dizginlenmiş bir Vincent Price performansı gösteren Jason Robards’ın da -her ne kadar kendisi bu film için doğru oyuncu olmadığını söylemiş olsa da- katkısı ile film yeterli bir düzeyde olmasa da ilgiyi hak eden bir düzeye çıkıyor zaman zaman. Ne var ki bu ilgi çoğunlukla çekiciliği beraberinde taşımıyor. Yönetmen Gordon Hessler’ın çalışması fazlası ile düz ve teknik açıdan bir katkı sağlamıyor filme. Gereğinden fazla uzun tutulan rüya/kâbus sahnelerinin bir süre sonra monotonlaşması onun yanlış tercihlerinden biri örneğin. Gömüldüğü mezardan üç gün sağ kalarak çıkmayı başaran bir illüzyon sanatçısının mezarının açıldığı ve hayli önemli olan sahne oldukça sıradan çekilmiş ve kötü kurgulanmış olması ile filmin gerçekçiliğine de zarar veriyor hikâyenin.

Aynı kadına aşık olan üç erkeğin kadının öldürülmesinden sonra onun kızına benzer bir tutku duyması (hatta içlerinden biri bu kızla evlenmiş!) ortaya bir parça tuhaf (hatta sapkın!) bir durum çıkarmış ama film bundan pek de rahatsız olmuş görünmüyor. Poe’nun hikâyesinden bu ve benzeri sapmalar bir rahatsızlık duygusu vermekten öteye gidemiyor ne yazık ki. Gerçek, rüya ve oyunun birbirine karıştığı anlar her zaman olmasa da bu problemin önüne geçiyor zaman zaman neyse ki. Özellikle finalde, bu “karışıklık” hayli çekici olmuş ve filmin, hedeflediği gizemi ve belirsizliği yakalamasını sağlamış. Poe’nun gerilimini sinemaya taşıyamayan film İspanya’daki dış mekanları kullanmaktaki başarısı, uzunlukları ve tekrar edilmeleri nedeni ile monotonlaşsa da kimi rüya sahneleri, Robards’ın yanısıra Herbert Lom, Michael Dunn ve Christine Kaufmann’ın bir B filmine yakışır oyunculukları ve kostüm çalışması ile kusurlarına rağmen özellikle türünün meraklıların ilgisini hak ediyor.

(“Morg Sokağı Cinayeti”)

Gladiator – Ridley Scott (2000)

Gladiator“Adım Maximus Decimus Meridius, Kuzey Orduları’nın komutanı, Felix Lejyonu’nun Generali ve gerçek imparator Marcus Aurelius’un sadık hizmetkârı. Öldürülen bir çocuğun babası, öldürülen bir kadının kocası. Ve intikamımı alacağım, bu hayatta veya sonrakinde”

Kudretli bir Roma generaliyken, yeni imparatorun gazabına uğrayan, ailesi öldürülen ve gladyatör olan bir adamın intikam hikâyesi.

On iki dalda Oscar’a aday olan ve aralarında En İyi Film’in de olduğu beşini kazanan bir film. David Franzoni’nin orijinal hikâyesinden yola çıkarak, senaryosunu Franzoni, John Logan ve William Nicholson’un yazdığı filmi yöneten isim Ridley Scott olmuş. Hayli zengin bir kadro ve büyük bir bütçe ile çekilen film başroldeki Russell Crowe’un Oscar kazanan “görkemli” oyunu ile özetlenebilecek bir çalışma aslında: Büyük ama bir parça boş bir film bu ve hikâyesinin nerede ise yarısı bu tür filmlerde sıkça gördüklerimizi tekrarlayan ve içerik olarak vasat sahnelerle dolu. Şiddeti ve kanı bolca kullanan, teknik açıdan çok başarılı, bütçesinin hakkını veren görkemli savaş ve gladyatör dövüşleri sahnelerine sahip bir “eğlencelik” olarak ilgiyi hak ediyor kuşkusuz ama sinema değerleri açısından vasat olduğu da bir gerçek.

Russell Crowe filmin en büyük kozlarından biri kuşkusuz ve o da bunu hak ettiğini gösteren bir performans sunuyor baştan sona ve oyunculuğunun fiziksel yanını hikâyenin de gerektirdiği şekilde öne çıkararak filmi sürüklüyor. Çekimler boyunca birkaç kemiğini kıran oyuncu filmin zengin oyuncu kadrosunun da desteği ile bu aksiyon filminin tüm gereklerini karşılıyor ve yönetmen Ridley Scott da aksiyon türünün gerektirdiği teknik ustalığa fazlası ile sahip olduğundan bu açıdan herhangi bir sıkıntı yaşamıyor film. Çekimler tamamlanmadan ölen ve filmin ithaf edildiği Oliver Reed’den Joaquin Phoenix’e Richard Harris’ten Oliver Jacobi’ye ve David Hemmings’e genç ve yaşlı oyuncuları bu tarihî aksiyon filminde bir arada görebilmek hoş bir durum kuşkusuz ve Phoenix’in tutkulu, diğerlerinin de olgun diye nitelenebilecek oyunculukları filmi zenginleştiriyor. Tüm bu ünlü isimleri karşımıza getiren ve Roma İmparatorluğu’nun tarihinden bir kesiti anlatmaya soyunan bir Hollywood filmi olarak tarihi bolca ve acımasızca değiştiriyor ve çarpıtıyor elbette karşımıza gelen eser ve üstelik -kimileri ortaya çıkan senaryodan rahatsız oldukları için isimlerini filmden çeken- onca tarih danışmanının -doğal olarak- engel olamadığı bir şekilde. Gerçek kişiliklerin arasına, üstelik başrolde, bir gerçek olmayan karakter koymak anlaşılabilir bir şey olabilir sinema ticareti açısından ama gerçek kişiliklerin başlarına gelenleri tamamı ile çarpıtmak affedilir bir şey değil kesinlikle. İmparator Aurelius’un doğal nedenlerle gerçekleşen ölümünü cinayete çevirmekle başlayan ve sayıları epey çokca olan bu çarpıtmalar senaryoya “heyecan” katıyor ve Phoenix’in genç imparator karakterinin “şiddetle arzu edilen ama hiç karşılanmayan, baba tarafından takdir edilme isteği” üzerinden psikolojik okumalara da (ensest bir aşkı da eklemeliyiz buna) yol açarak ilginç bir öğe yaratıyor ama tüm bu değişiklikleri -gerçekte bir suikast sonucu öldürülen Commodus’u arenada kahramanımızın karşısına çıkartarak kaderini belirlemek gibi diğer pek çoğu ile birlikte- sinemanın zorunlu kıldığı bir durum olarak değil, tarih ile dalga geçmek diye tanımlamakta bir yanlışlık yok kesinlikle.

Açılış sahnesinden başlayarak epik havada bir “büyük” film ile karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz ve yakışıklı, karizmatik, güçlü, cesur, sevecen, esprili ve askerleri tarafından sevilen ve sayılan generalin yönettiği savaşın görüntüleri de eğleneceğimizin garanti olduğunu söylüyor bize. Görkemli dövüş sahneleri, kopan organlar, fışkıran kan ile film bize “eğlence”sinden kaçamayacağımızı açık açık söylüyor. Scott’ın tartışılmaz teknik becerisi tüm o efektlerle birlikte ortaya karşı konulamaz bir eğlencelik koyuyor, senaryosunun -belki de geniş kitlelerin hiç umursamayacağı bilinen- vasatlığına rağmen. Oysa hikâyenin özellikle bizimki gibi siyasî tarihleri için olan ülkeler için hayli önemli ve burada üzerinde yeterince durulmayan bir yanı var: İmparatorluk taraftarları ile Cumhuriyet taraftarları arasında bir mücadele var burada ve ölen imparator Roma’yı tekrar bir cumhuriyet yapmayı planlarken yerine geçen oğlu senatoyu ortadan kaldırıp tüm yetkiyi kendisinde toplamak istiyor. Babasının, senato görevi devralmaya hazır olana kadar General Maximus’un (ordunun bir başka deyişle) görevi üstlenmesini istemesi karşısında “darbe”yi önlemek için senatörleri ortadan kaldıran imparatora halktan “hırsız” diye bağrılması, “bir diktatörlüğü diğerine mi değişeceğiz” gibi cümleler vs. epey çağrışımlara yol açıyor elbette bugün seyrederken.

Şiddeti açıkça kullanan hatta sömüren, zaman zaman bir reklâm filmi estetiğini tercih eden, kimi klişelerden kaçınamayan, Oscar’a aday olan görkemli müziği ile dikkat çeken film içine trajik bir duygusal hikâye de katılmış aksiyon meraklıları için çok tatmin edici şüphesiz. Ne var ki daha fazlasını bekleyenler için sıradan denebilecek bir yapıt bu ve Hollywood’un o “hoş ama boş” filmlerinden, ama onların gösterişli olanlarından, bir diğeri sadece. Seyredip, üzerinde pek durmadan eğlenmek için görülmeye değer yine de.

(“Gladyatör”)