Tracks – John Curran (2013)

“Evren bize hayatı katlanılabilir kılan üç şey verdi: umut, şakalar ve köpekler. Ama köpekler en önemli olanı”

Dört deve ve bir köpek ile, Avustralya’da 3.000 km. uzunluğundaki bir çölü geçerek Hint Okyanusu’na ulaşan bir kadının hikâyesi.

Avustralya’lı Robyn Davidson’ın bu gerçek hikâyesi onun çok satanlar listesine giren ve film ile aynı adı taşıyan anı kitabından uyarlanmış sinemaya. Bu olağanüstü yürüyüşe sponsor olan National Geographic’te yayınlanan makalenin gördüğü ilgi üzerine yazılan kitabı zaman zaman belgesele yakın bir havada ve anlaşılan kitabın dili ile uyarlamış senarist Marion Nelson ve yönetmen John Curran. Çöl geçişi boyunca yakalanan müthiş görüntüleri, doğa ve insan uyumu/uyumsuzluğu üzerine düşündürdükleri ve yerli halkın (Aborjinler) kültürüne gösterdiği saygı dolu davranışı ile ilgiyi hak eden film, başroldeki Mia Wasikowska’nın başarısı ile de dikkat çekiyor. Belki belgesel havasının da etkisi ile bir parça heyecan/gerilim eksikliği yaşayan/yaşatan filmin bolca yer verdiği ve kadının çocukluğundan görüntülere tanık olduğumuz “flashback”leri hikâyenin ayrılmaz bir parçası yapamadığını ve belki de daha önemlisi, kadını yolculuğa sürükleyen dürtüleri yeterince izah edemediğini söylemek gerekiyor.

Davidson’un dokuz ay süren yürüyüşünü yolculuk boyunca kendisi ile zaman zaman buluşan National Geographic fotoğrafçısı Rick Smolan fotoğraflamış. Kapanış jeneriğinde tanık olduğumuz bu fotoğraflar (ki filme ilham verdiği belirtiliyor bu fotoğrafların) hem filme zarif bir kapanış sağlıyor hem de seyrettiğimiz hikâyenin gerçekliğini bir kez daha hissettiriyor. Oldukça zorlu bir yolculuk bu ve film bize kahramanımızın bu yolculuğa çıkış nedenini yeterince iyi anlatamasa da belgesel tadı ile siz de hissediyorsunuz tüm zorlukları. Tam burada şunu da eklemek gerekiyor ki film bir türlü bir “heyecan” yaratamıyor seyredene; çölün sıcaklığına rağmen yeterince ısıtamıyor seyirciyi kendisine. Bunda belgesel havasının yanısıra senaryonun da payı var sanırım. Çöl yürüyüşü boyunca kadının yaşadıkları (pusulanın veya develerin kaybolması, kum fırtınası, bir ailenin evinde geçirilen kısa bir keyif anı vs.) sanki kitaptaki ilgili bölüm hikâyenin bütünselliği veya akışı düşünülmeden perdeye aktarılmış gibi duruyor ve böyle olunca da bölümlerin bu adeta bağımsız havası hikâyenin sürükleyiciliğini olumsuz yönde etkiliyor. Yönetmen John Curran’ın sık sık flashback’lerle kadının annesini kaybettiği zamana geri dönerek bize tam olarak ne demek istediğini anlamak da biraz zor açıkçası. Bir trajedi yaşamış kahramanımız ama bunun çıktığı yolculuk ile bir bağlantısı kurulmuyor (ve muhtemelen de yok) ve tanık olduğumuz kadının hayatı değil, onun yolculuğunun hikâyesi olduğuna göre tüm bu sahnelerin anlamlı bir işlevi yok gibi görünüyor.

Garth Stevenson’ın hikâyeye yakışan ama çölün sessizliğine aykırı düşecek kadar her boşlukta ve bolca kullanılan müziği eşliğinde anlatılan hikâyenin Robyn Davidson’ın doğaya, hayvanlara, etnik kültürlere bakışını yeterince doyurucu olmasa da yansıtabildiğini söylemek gerekiyor. Bunu yaparken, filmin gereksiz ve yapay bir egzotizm tuzağına düşmemesini ve objesi olan insanları ve kültürleri sömürmemesi de takdiri hak ediyor. Bu bağlamda çöldeki vahşi develerle karşılaşma ve “yapmak zorunda olunanı” yapma sahnesinin yalın ve gerçekçi havası ile kesinlikle hayli etkileyici olduğunu söylemek gerekiyor. 1977 Nisan ayında başlayan ve dokuz ay boyunca süren yolculukta “tamamen kendi başına kalmak” isteyen kadının aslında çok da yalnız olmadığına da (aborjinlerden alınan rehberlik desteği, aralarında duygusal bir bağ da gelişen fotoğrafçının farklı destekleri, ıssız bir yerdeki evlerinde konaklanan yaşlı bir karı koca vs.) tanık olduğumuz hikâyenin görüntüleri filme zaman zaman -gerçekten ihtiyacı varmış gibi görünen- bir dinamizm kazandırma gibi bir işlevi de yerine getirmiş. Mandy Walker imzalı görüntü yönetimi belki arada çarpıcılığın peşine düşüyor ama genel olarak yolculuğu ve çölü hissetmekte seyirciye yardımı olan en önemli öğesi filmin. Başroldeki Mia Wasikowska senaryonun yardımını her zaman alamasa da hem soğuk hem sert, hem yalnızlığı isteyen ama yolculuğunun bir noktasında yalnızlıktan mutsuz da olan karakterini gerçekçilikten hiç ayrılmadan karşımıza getiriyor ve fiziksel ve ruhsal boyutları olan rolünü her iki açıdan aynı derecede başarı ile canlandırıyor.

Robyn Davidson kitabını ve John Curran da filmi Doris Lessing’in kadınların özgürlüğü temasını da içeren “The Golden Notebook” adlı kitabından alınan bir cümle ile açıyor: “Anna çölü geçmek zorunda olduğunu biliyordu”. Davidson’un cesaret gerektiren bu uzun yolculuğunun Avustralya’da feminizm hareketlerinin hızlandığı bir döneme denk geldiğini de düşünürsek, filmdeki kadın bağımsızlığı ve özgürlüğü havasını anlamlandırmak daha kolay oluyor. Tek başına ve gerekçesini de izah etme gereği duymadan çıktığı bu yolculuk boyunca yaşadıkları ile, kadının erkeğin “iktidarı” altında olmadan ve kendi başına yapabileceklerinin bir kanııtını göstermeye soyunduğunu söylemek mümkün belki de. Bu tema ile kontrast yaratan ise bir yaşlı Aborjin’in “kadınların kesinlikle yapmaması gerekir” diyerek kahramanımızın bir eylemine engel olması ve hatta kadının da daha sonraki bir sahnede bunu hatırlayarak kendisini tutması oluyor ama film bunun üzerinde nedense hiç durmuyor. Oysa modern toplumun kadını kısıtlayan yanlarından bir kaçış olarak da düşünülecek bir yolculukta karşılaşılan bir kadim kültür kısıtlaması hayli çekici bir zıtlık yaratabilirmiş film için.

Wasikowska’nın hemen her karesinde göründüğü ve doğal olarak damgasını vurduğu filmde yaşlı bir Aborjin’i canlandıran Rolley Mintuma’nın da küçük rolündeki doğallığı ile dikkat çektiğini, John Curran’ın klasik sinema dilinin ve kurguyu üstlenen Alexandre di Francesci’nin çalışmasının hikâyeye bir zarafet kattığını da ekleyelim ve insanlardan sıkılan kadının bu macerasının asıl çekiciliğine televizyon filmi havasında ilerleyen ilk bölümlerinden sonra kavuştuğunu söyleyelim son olarak.

(“Çöldeki İzler”)

Mr. Nobody – Jaco Van Dormael (2009)

“Daha önce, sonuçlarının ne olacağını bilmediği için karar veremiyordu. Şimdi, ne olacağını bildiği için karar veremiyor”

Bir istasyonun platformunda, ayrılan anne ve babasından hangisi ile yaşamak istediğini seçmek zorunda olan bir çocuğun aldığı/almadığı kararın sonuçlarının hikâyesi.

Belçikalı yönetmen Jaco Van Dormael’den Belçika, Kanada, Almanya ve Fransa ortak yapımı, senaryosunu da kendisinin yazdığı bir film. Yaşlılıktan ölümün yok olduğu bir dünyadaki son “ölümlü” olan 118 yaşındaki bir adamın çocukluğunda aldığı (veya almadığı) bir kararın sonucunu anlatan hikâye, bunu yaparken de temadan temaya zıplıyor ve sicim kuramından (string theory) kadere, kelebek etkisinden (butterfly effect) hafızaya, aşktan ölümsüz bir hayata ve daha çok pek temaya aynı derecede bir yoğunlukla el atıyor. Zaman içinde serbestçe hareket eden adamın kesinlikle ilgiyi hak eden bu hikâyesi özellikle görselliği ile sınıfı geçen bir çalışma. Filmin baş karakterlerinin farklı yaşlardaki hallerini paralel olarak gösteren akışından dolayı zaman zaman karışık bir hâl aldığını ve onca farklı tema arasında zaman zaman dağıldığını da söylemek gerekiyor.

Kahramanımızın adı Latincede hiç kimse (filmin de adı olan “Nobody”) anlamına gelen Nemo ve hikâye zaman zaman onun 2092 yılındaki 118 yaşındaki halini gösterirken, kendisini “Hiç Kimse” (Nobody) olarak tanımladığını söylüyor bize. Bay Hiç Kimse dünya üzerinde kalan son ölümlü insan olarak herkesin ilgisini üzerinde topluyor ve doğal yolla ölmeye terk edilsin mi yoksa ömrü uzatılmaya çalışılsın mı diye oylamalara konu oluyor. Bilim kurgudan masalsı bir havaya, trajedilerden romantizme farklı havalarda ilerleyen ve arada bunların bir kısmına birden aynı anda sahip olan filmin bu bilim kurgu yanından söz etmeli belki de öncelikle. Konusu itibarı ile zaten “fantastik” bir yanı olan hikâyeye bir de bu bilim kurguyu eklemenin artıları (en başta filmin görselliğine katkısı olmak üzere) kadar eksileri de (yeterince yoğun olan hikâyeye bir boyut daha eklemenin neden olduğu karışıklık ve dağınıklık gibi) olmuş kesinlikle. Hiç kimsenin sadece yaşlandığı için ölmediği bir dünya bambaşka bir filmin konusu olmayı tek başına hak ediyor ve sinemada bunun örnekleri de var ama buradaki gerekliliği kesinlikle tartışılır. Nemo’nun kararları (ya da kararsızlığı) ile nedeni ile yaşadığı üç farklı aşk hikâyesi, kelebek etkisinden güvercin hurafesine (pigeon superstition: bir kafesteki güvercinin kanatlarını çırptığı için yemliğin açıldığını sanmasına neden olan bir deney) çeşitli teorilerin meraklılarını memnun edecek unsurları ile de dolu bir film bu. Bebeklerin doğmadan önce ailelerini seçtikleri ve sahip oldukları geleceği görme yeteneğinin doğumdan önce dudaklarına dokunan melekler tarafından alındığını da (ki kahramanımız meleklerin kendisine dokunmayı unutması nedeni ile bu yeteneğini koruyor ve tüm karar/kararsızlık hikâyeleri de bu yeteneğinin sonucu gelişiyor) söylüyor filmimiz.Tüm bunlar filmin epey yoğun görünmesine ama ondan daha önemli olarak dağınıklıktan her zaman kendisini sıyıramamış olmasına neden oluyor. Özetle, bunca farklı tema, birbirini destekleyen ama öte yandan da tekrar hissi yaratan içerikleri ile filmin hem süresini hayli uzatmış hem de hikâyelerin ayrı kanallardan ilerlemesine neden olmuş.

Yönetmen Jaco Van Dormael ve görüntü yönetmeni Christophe Beucarne’ın görsel yeteneği sıkı bir alkışı hak ediyor ve yukarıda belirttiğim dağınıklığın da her zaman olmasa bile üstünü örtmeyi başarıyor. İnsanların kedi veya köpek yerine domuz beslediği ve sekse ihtiyaç duyulmadığı için ortadan kalktığı 2092 dünyasının görüntülerinden kahramanımızın çocukluğunda karşılaştığı üç küçük kızın her biri ile onu seçmesi durumunda yaşayacağı hayatın farklı renk tonlarında anlatılıyor olmasına (kızların karşılaşma anındaki elbiselerin renklerinin egemen olduğu bir ton bu), istasyondaki seçim sahnesinden bir kelebeğin veya bir yaprağın neden olduğu olaylar zincirine görsellik hep üst düzeyde seyrediyor. Adam, eşi ve iki çocuğunun aynı yatakta görüntülendiği kareden yumurta kaynatılırken çıkan buharın yağmura dönüşüp düştüğü bir kağıt üzerindeki yazıyı silmesine kadar hep akıllıca, belli bir şıklık ve zarafet ile oluşturulmuş bir görsellik bu. Klasik müzikten popun kimi klasiklerine pek çok eser de zenginlikleri ve hikâyenin atmosferine uygunluğu ile kulakları dolduruyor kesinlikle ve görsellikteki başarının işitsel alanda da yakalanmasını sağlıyor.

Kader ile özgür iradenin karşılaştırıldığı, daha doğrusu seyircinin bu karşılaştırmayı yapmaya davet edildiği film satrançtaki zugzwang’a (oyun sırası kendisinde olan bir oyuncunun ne hamle yaparsa yapsın bundan zarar göreceği ve bu nedenle en iyi hamlenin hamle yapmamak olduğu bir durumun adı) doğrudan göndermede bulunarak bazen karar almamanın en iyisi olduğu ama aslında karar almamanın da bir karar olduğu (veya tıpkı satrançtaki gibi bir karar almak(hamle yapmak) zorunda olunduğu) üzerine seyirciyi düşünmeye davet ediyor ve sorular sormasını istiyor, bu soruların cevabını ise çoğunlukla kendisi vermiyor. Susan Shipton ve Matyas Verres’in karışık akan bir hikâyenin kurgusunu ustalıkla yaptığı ve bizi bir sahneden diğerine hemen hiç aksamadan taşıdığı film sadece ilk on beş dakikası içinde bile kahramanımızı farklı yaşlarda, farklı hayatlar sürerken göstererek biraz “yorucu” bir giriş yapıyor ama ufak bir “sabır” ile atlatılabilecek ve atlatılması gereken bir durum bu. Bundan sonra yavaş yavaş hikâye(ler) yerine oturuyor (dağınıklık ile birlikte, ne var ki) ve neyin ne olduğu/olmadığı anlaşıldıkça da filme ısınmak kolaylaşıyor ve seyirci özellikle de teknik açıdan ödüllendiriliyor sonrasında. Örneğin, on beş yaşında ve annesi ile yaşayan kahramanın odasından evin dışına çıkan ve gösterdiği evin resmini babası ile yaşadığı evdeki bir masa üzerindeki kartpostala dönüştüren çekim gibi sinemanın büyüsünü yansıtan tercihler kesinlikle her sinemasever için bir ödül olsa gerek. Filmin bir başka başarısı olarak da sadece zekâ oyunlarının ve teknik becerilerin peşinde koşanlara değil, hikâyede duygu arayanlara da hitap edebilme becerisi gösterilebilir.

Kahramanımızın on beş yaşındaki halini canlandıran Toby Regbo başta olmak üzere tüm kadrosunun başarıları ile dikkat çektiği film kusurlarına takılmadan seyredilmeyi hak eden bir çalışma. İçerik (tüm o zaman/mekan konuları, kader/seçim çatışmaları, kelebek teorisi vs.) tüm zenginliğine rağmen yeterince yeni görünmese de, bu içeriği aşan teknik zenginliği ile yine de önemli bir film.

(“Bay Hiç Kimse”)

The Secret of Santa Vittoria – Stanley Kramer (1969)

“Her Santa Vittorialı’nın binlerce yıldır bildiği gibi, ne cesur erkekler ne de iyi şarap çok dayanır”

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Mussolini’nin düşüşünden hemen sonra Almanlar’ın işgal ettiği bir İtalyan kasabasındaki halkın ürettikleri şarabı Almanlar’dan saklamaya çalışmasının hikâyesi.

Robert Crichton’un aynı adlı romanından ABD’li sinemacı Stanley Kramer’ın çektiği bir film. Filme adını veren kasabanın orijinal görünümünü yeterince korumamış olması nedeni ile Anticoli Corrado adında başka bir kasabada, İtalya’da çekilen filmde başroldeki Anthony Quinn ve Nazi subayını oynayan Hardy Krüger dışında İtalyan oyunculardan oluşan bir kadro var. Hollywood’un İtalya’ya alışılagelen bakışının kimi izlerini taşıyan film popüler sinemanın kalıplarında ilerliyor ve ilk yarısında komedinin, ikinci yarısında ise dramın ağır bastığı bir eğlencelik olmayı başarıyor. Yerli halktan yüzlerce İtalyan’ın oluşturduğu figüran kadrosunun yer aldığı kalabalık sahnelerin ustaca yönetildiği film süresinin gereksiz uzunluğu ve senaryosundaki bazı sıkıntılar nedeni ile her anında sıkı bir komedi/dram olamıyor.

İtalya’nın o tepeye kurulu, taş binalı ve ne mutlu ki bugün bile çoğu iyi bir şekilde korunmuş olan kasabalarından birinde geçen hikâye Mussolini’nin devrildiği haberi ile başlıyor. Su kulesinin üzerine yine kendisinin yazdığı Mussolini’nin “Bir koyun olarak yüz yıl yaşamaktansa, bir aslan olarak bir gün yaşamayı tercih ederim” cümlesinin altına şimdi “Yüz yıl yaşamak daha iyidir” yazan Bomboli karakterinin bir yanlış anlama ve tesadüf sonucu belediye başkanı olduğu bir kasabada geçiyor filmimiz. Ernest Gold’un Akdeniz esintileri de taşıyan müziği eşliğinde ve kasaba halkının biraz hüzünlü yüzlerinin görüntüsü ile başlıyor film. Ben Maddow ve William Rose tarafından yazılan senaryonun Hollywoodvari numaralara başvurmadığı ve komedisinin dozunu ayarlayabildiği zamanlarda, hikâye uzun süresine rağmen iyi akıyor ama ne var ki bunu tüm zamana yayamıyor film. Anthony Quinn’in eğlenceli bir şekilde oynadığı ama senaryodan kaynaklanan kimi klişe İtalyan görüntülerini sergilemekten de kaçınamadığı film ağırlıklı olarak bir komedi olduğu ve komedisi her zaman yeterince güçlü olamadığı için bir sıkıntı yaşıyor doğal olarak. Anna Magnani’nin senaryonun klişeleri ile perdelenmiş olsa da ustaca oynadığı karakteri de komediyi her zaman ayakta tutmaya yetmiyor. Kimi sahnelerin bir parça uzamış görünmesi de (örneğin su kulesinde geçen sahne çok daha kısa tutulabilirmiş, eğlenceli olsa da) filmin ritmini zaman zaman bozmuş açıkçası.

Filmin tartışmasız en eğlenceli ve sinema olarak en başarılı bölümü 1 Milyon şarap şisesinin Almanlar’dan saklanması için tüm kasaba halkının el ele verdiği sahnelerden oluşuyor. Yönetmen Kramer bu sahne başta olmak üzere, yüzlerce figüranı sık sık kullanıyor filmde ve epey keyifli anlar yaratmayı başarıyor. Tüm bu figüranların yer aldığı kalabalık sahnelerin yönetimi gerçekten bir ustalık eseri ve filmin “çılgın” havaya büründüğü o en çarpıcı anların da asıl yaratıcısı olmuş görünüyor. Sözünü ettiğim bu şişe taşıma sahnesinin bir finali var ki tek başına filmi “görülmeli” sınıfına sokabilir kesinlikle. Kramer gerek bu bölümde gerekse diğer pek çok sahnede yerli halkın ve özellikle yaşlıların benzersiz yüz ifadelerinden de akıllıca yararlanıyor ve komedi anlarında bile bir hüzün/dram karışımı eklemeyi başarıyor filmine.

Robert Chricton’un çok satan romanından uyarlanan film gişede beklenen başarıyı sağlayamamış, Amerikalılar’ın görmeye alışık olduğu ve görmeyi beklediği kimi unsurlara rağmen üstelik. Hollywood İtalyanlar’ı sıklıkla gamsız, yaşamayı bilen, çok konuşan, hareketli ve eğlenceli karakterler olarak resmeder ve burada da işgal altındaki bir halk olarak Santa Vittorialılar bu klişelere uygun olarak gösteriliyorlar sürekli olarak. İlginç bir şekilde veya tam da bu nedenle, Kramer’ın dozunda tuttuğu dramatik anlar da etkiliyor seyredeni. Sadece seslerin duyulduğu işkence sahnesi veya başkanın dövülmesi örneğin, hayli başarılı. Almanlar’a kurban olarak iki faşist İtalyan’ın gönderilmesi ise içerdiği hem komik hem dramatik öğeler ile çok keyifli. Keşke bu başarı senaryoda da kendisini gösterseymiş: Kasabalı iki genç arasındaki aşk veya bu çiftten kızın “şehvet ve aşk” dolu sözleri hem hikâyeye hiçbir şey katmadığı için hem de konuyu dağıttığı için senaryodan tamamen atılabilirmiş örneğin. Böylece filmin problemlerinden biri olan uzun süresi de bir parça çözülürmüş üstelik. Filme “erotizm” katma amaçlı görünen ve genç kızın ağzından çıkan sözler abartılı ve filme hiç uymuş görünmeyen içerikleri ile oldukça sakil duruyor. Asıl hikâye ile hiçbir ilgisi olmayan bu karakter ve söyledikleri bir parça ucuz bir numara gibi görünüyor filmin yaratıcıları adına. İki genç arasındaki aşk hikâyesi filmden ne kadar ayrı duruyorsa, kasabanın dul zengin kadını ile İtalyan asker arasındaki aşk da o kadar filmin parçası olmuş. Bu ikinci aşkın karakterleri ve aralarındaki aşk hem asıl hikâyeye bir zenginlik katıyor hem de kendi başına bile ilgiyi hak ediyor.

Fellini filmlerinden hatırlayacağımız görüntü yönetmeni Giuseppe Rotunno’nun kamerasının yakaladığı güzel (zorlama değil, hikâyenin geçtiği bölgeye ait olan ve karakterlerle iç içe geçen doğal güzellikleri kastediyorum) görüntüler ve özellikle kalabalık sahnelerdeki başarısı ile dikkat çeken ve William A. Lyon/ Earle Herdan imzalı kurgu çalışmasının takdiri hak ettiği film hedefini tam anlamı ile tutturamış olsa da dayanışmanın ve doğallığın güzelliğini hatırlatması ile de önemli ve ilgiyi hak eden bir çalışma. Kişisel olarak, şarabın gizleneceği yere kasabanın merkezinden dört ayrı koldan taşınmasının adeta kalpten pompalanan kanın vücuda yayılmasının sembolü olduğunu ve şarabın kan ile eşleştirilerek kutsandığını düşünmekten keyif aldığımı da belirtmeliyim Virna Lisi’nin de güzelliği ile keyif verdiği filmden.

(“Kasabanın Sırrı”)

Tinker Tailor Soldier Spy – Tomas Alfredson (2011)

“Birbirimizden pek de farkımız yok. İkimiz de hayatımızı birbirimizin sisteminin zayıf noktalarını bulmak için harcadık. Artık iki tarafta da buna değecek bir şey olmadığını kabul etmenin zamanı gelmedi mi sence?”

Soğuk Savaş döneminde, İngiliz istihbarat örgütü MI6’da Sovyetler hesabına çalışan bir köstebeği bulması için göreve geri çağrılan bir ajanın hikâyesi.

John le Carré’nin 1974 tarihli aynı adlı romanından uyarlanan bir sinema filmi. Yazarın ünlü Smiley karakterinin baş kahramanı olduğu romanlarından biri olan eser, daha önce 1979 yılında dokuz bölümlük bir dizi olarak BBC tarafından uyarlanmış televizyon için. Yönetmenliğini “Låt Den Rätte Komma In – Gir Kanıma” adlı çok başarılı ve farklı vampir filmi ile uluslararası bir üne kavuşan İsveçli Tomas Alfredson’un üstlendiği film, senaristlerinden biri olan (diğer senarist Peter Straughan) ve film gösterime girmeden hayatını kaybeden Bridget O’Connor’a ithaf edilmiş. Sakin ve duru anlatımı, ilerledikçe katmanları birer birer açılan hikâyesi, başta Smiley rolündeki Gary Oldman’ınki olmak üzere çok güçlü bir kadronun sıkı oyunculukları, karmaşık görünümlü hikâyeyi seyirciyi yormadan ama hiç kolaya da kaçmadan gittikçe artan bir gerilim ile besleyen sinema dili ve John le Carré’nin dünyasının görsel karşılığını üretebilmiş olması ile kesinlikle görülmesi gerekli bir çalışma.

Adını bir tekerlemeden alan roman/film 1973 yılında ve Soğuk Savaş döneminde geçiyor ve bize temel olarak, İngiliz MI6 örgütüne sızmış bir köstebeğin kim olduğunu bulma görevi ile daha önce uzaklaştırıldığı işine geri çağrılan Smiley adlı bir karakterin hikâyesini anlatıyor. Aksiyonu kısıtlı olan eser, belki kaba bir sınıflama olacak ama, “düşünen adam” için bir casusluk filmi görünümünde; John le Carré’nin eserlerine aşina olanların muhtemelen kabul edeceği bir sınıflama bu aslında. Film karakterlerinin pisikolojisini ihmal etmeden istihbarat dünyasına tam anlamı ile içeriden bakıyor ve aksiyondan ziyade, adeta iki usta satranç oyuncusunun yaptıkları bir karşılaşmayı canlı izlermiş gibi bir tad veriyor seyredene. İlk bölümleri karakterlerin tanıtımı, bir başka deyişle neyin ne olduğunu anlatma telaşı ile bir parça gereğinden fazla yavaş ilerliyor gibi görünüyor ama sonra yavaş yavaş değişen bu durumu bir kusur olarak görmemek gerekiyor. Tıpkı Gary Oldman’ın müthiş oyunculuğu gibi sakin, her adımın düşünülerek atıldığı, soğukkanlılık ile zekânın birlikte ilerlediği bir anlatım bu. Oldman’ın Smiley karakterinin filmin ilk sahnelerinden itibaren görünmesine rağmen, ilk cümlesini nerede ise yirminci dakikada kurması gibi film de acele etmiyor hiç. Bu tercih silahlarla yapılan bir “sıcak savaş” döneminde değil, istihbarat örgütleri üzerinden kapışıldığı “soğuk savaş” döneminde geçen hikâye için kesinlikle doğru görünüyor.

Budapeşte, Londra ve İstanbul’da geçen (Liverpool ve Paris de var hikâyede ama tamamen iç mekanlarda geçen bu sahneler Londra’da çekilmiş) hikâye bu tür sinemanın olmazsa olmazlarından birini yerine getirerek Avrupa şehirleri arasında dolaştırıyor bizi ama neyse ki sık yapılan bir hatayı yapmıyor ve bizi turistik bir geziye çıkarmıyor. Belki İstanbul’daki görüntülerin bir parça egzotik olduğu iddia edilebilir ama yer aldığı sahnelerin havasına çoğunlukla birebir uyan görüntüler bunlar ve kesinlikle önemli bir rahatsızlık yaratmıyor. Zorlama zekâ oyunlarına girişmeden, seyircisini köstebeği arayış hikâyesinin parçası yapmayı başaran film başta Smiley olarak üzere, çeşitli karakterlerin psikolojisini de ustaca getiriyor karşımıza ve Smiley’nin eşi ile olan problemi öncelikle olmak üzere kimi “yan” hikâyeleri de akıllıca yerleştiriyor olay örgüsüne. Smiley’e yardımcı olan Peter Guillam karakterinin “sırrı” (romana göre bir değişiklik yapılmış burada ki bence kesinlikle doğru bir değişiklik bu) örneğin, hem istihbarat dünyasının acımasızlığına çarpıcı bir örnek olması açısından hem de hayli hüzünlü bir kısa sahnenin konusu olması bakımından çok etkileyici bir biçimde kullanılmış.

Ve kadro… Gary Oldman’ın herhalde “gerçek” Smiley tam da budur dedirten ve ekonomik, sakin ama çok etkileyici olan performansına John Hurt, Colin Firth, Benedict Cumberbatch, Toby Jones, Mark Strong, Ciarán Hinds, David Dencik ve Tom Hardy de aynı başarı ile eşlik ediyorlar ve tam bir takım oyunu örneği veriyorlar seyirciye. İki kadın dışında erkek karakterlerin egemen olduğu film bu cinsin egoları, hırsları, tutkuları ve şiddet duyguları ile örülü bir hikâyeyi bu oyuncuların performansının zenginleştirdiği bir biçimde anlatıyor bize. Alberto Iglesias’ın müziği ve Hoyte Van Hoytema’nın görüntülerine, 1970’lerin havasını başarı ile yansıtan filmin her karesinde hissettirdiği gerçekçilik duygusuna, kameranın adeta dinleme/gözetleme havasını hissettiren bir şekilde kullanımına ve neden altı ay sürdüğünü seyredince anlayacağınız (ve filmin etkileyici soğuk atmosferini oluşturan temel unsurlardan biri olan) kurgusuna (Dino Jonsäter) şapka çıkarılması gereken filmin romandaki kimi detayları (başta köstebek olduğundan şüphelenilen karakterlerin geçmişleri olmak üzere) dışarıda bırakmak zorunda kalması ise zayıflıklarından biri olarak görünüyor. Diğer “zayıf” noktası ise ilk yarım saatinin zaman zaman belki gereğinden fazla ve adeta yavaşlatılmış bir havada geçmesi ve seyirciden bir çaba istemesi ama bu beni pek rahatsız etmedi açıkçası.

James Bond’un gösterişli, abartılı ve masal görünümlü dünyasının bir alternatifini ve gerçek olanını sunan film John le Carré’nin ustalığını bir kez daha hatırlatacak ve onun romanlarını (belki de tekrar) okumayı özendirecek başarısı ile de önemli bir çalışma. Tüm mekan tasarımları ile soğuk, hesaplı ve tedirginlik bir dolu dünyayı karşımıza getiren bu film kesinlikle görülmeli.

(“Köstebek”)