L’étrange Couleur des Larmes de Ton Corps – Hélène Cattet / Bruno Forzani (2013)

Letrange couleur des larmes de ton corps“Yüzümdeki kan izlerini sildim ve deliğe baktım. Nefret, delilik ve korku dolu bir göz gördüm orada. Gördüğüm en…”

İş seyahatinden döndüğünde karısının kaybolduğunu fark eden bir adamın yaşadıkları apartmanda keşfettiği tuhaf ve korkunç olayların hikâyesi.

Hélène Cattet ve Bruno Forzani’nin birlikte yazıp yönettikleri bir korku ve gerilim filmi. Bugüne kadar yönettikleri tüm filmlerde (kısa filmler dahil, toplam sekiz) birlikte çalışan ikilinin bu eserleri sinema dünyasında “giallo” adı ile bilinen türün en yeni örneklerinden biri olarak türünün tüm gereklerini yerine getiriyor ve korku, erotizm ve kan bolca ve aralıksız olarak karşımıza geliyor hikâye boyunca. Görsel açıdan kesinlikle çarpıcı (hatta gereğinden fazla çarpıcı ve yorucu) olan film, görsel unsurlarının çekiciliğini hikâyesinde ve karakterlerinde tekrarlayamadığı için yeterince etkileyici ve kalıcı olamıyor.

İtalyanca “sarı” anlamına gelen “giallo” aslında İtalyanlar’ın sarı renkli kapaklarla basıldıkları için bir dönemin ucuz polisiye kitaplarına taktığı bir isim. Bu terim zamanla sinemada korku, dehşet, erotizm gibi seyirciyi doğrudan etkilemeye uygun araçların bolca kullanıldığı ve elbette bol bol kan döküldüğü filmler için kullanılır olmuş. Özellikle 1960 ve 70’li yıllarda İtalyan sinemasının bolca ürettiği ve zamanla popülaritesi azalan bu türe Hélène Cattet ve Bruno Forzani ikilisi benzer temalı kısa filmlerinden sonra, 2009’daki ilk uzun metrajlı filmleri olan “Amer” ile giriş yapmışlardı. Bu ikinci filmleri ile 100 dakika boyunca seyircinin üzerine görsel bir bombardıman ile gidiyorlar ve her türlü görsel numaraya, seyirciyi zaman zaman yorma ve hatta tekrarlardan dolayı sıkma riskini de göze alarak, başvurarak bir an için bile nefes almanıza izin vermiyorlar. Görüntüde sürekli olarak ya dökülen bir kan, kesilen organlar, sürekli inip kalkan bir bıçak ve bunların sonucu olarak dehşet içindeki yüzler var ya da erotik imajlar birbiri ardısıra önümüze geliyorlar. Yönetmenler tüm bu görsel öğelerin doğal gücü ile yetinmeyip sık sık yakın planlara da (tüm o gözler, göz bebekleri örneğin!) yer veriyorlar ve altını kalın çizgiler ile sürekli olarak çiziyorlar görselliğin. Üstelik bu görsel öğeler benzer şekilde sürekli olarak öne çıkarılan işitsel öğeler ile de destekleniyor ve ortaya bir cümbüş çıkıyor bazı anlarda. “Giallo” kelimesinin karşılığını sarı, yeşil ve elbette kırmızı renklerle bolca veren görüntülerin sürreal bir hâl aldığı bölümleri (örneğin Luis Buñuel ve Salvador Dali işbirliğinin ürünü “Un Chien Andalou – Bir Endülüs Köpeği” filmindeki ünlü bıçak ve gözü hatırlatan sahne) ile de görsel oyun meraklılarını tatmin edecek ve başarılı efektleri ile ilgi çekecektir kesinlikle bu film. Efektleri üstlenen Daniel Bruylandt ve Jan Hogevold, görüntü yönetmeni Manuel Dacosse ve kurgucu Bernard Beets filmin görsel yükünü başarı ile üstlenmişler ve yönetmenlerin orkestrasyonu altında ortaya, evet çarpıcı bir sonuç ortaya koymuşlar. Ne var ki tüm bu görselliğin kesinlikle zaman zaman yorduğunu ve hatta takip zorluğu nedeni ile sıkıcılığa fazlası ile yaklaştığını da kabul etmek gerek.

Fransa, Belçika ve Lüksemburg ortak yapımı olarak çekilen filmin “yorucu” kelimesini hak etmesinin tek nedeni görsel oyunların çokluğu değil sadece. Hélène Cattet ve Bruno Forzani’ye ait olan senaryonun takibi pek kolay olmayan hikâyesinde ne anlattığını anlamak pek kolay değil açıkçası ve bir noktadan sonra ve özellikle görselliğin vurgusu arttıkça önemini de kaybetmeye başlıyor hikâye. Senaryonun daha temel bir kusuru ise, baş karakteri de dahil olmak üzere seyirciye yakınlık hissedeceği veya en azından akıbetine ilgi duyabileceği bir karakter verememesi. Bu durum “hikâyesizlik” ile birleşince, geriye sadece görsel oyuncaklar kalıyor ki o da sadece meraklısını tatmin edebilir. Kuşkusuz soundtrack’ini de atlamamak gerekiyor filmin. Adeta ait olduğu türe bir saygı duruşu niteliğinde, film 1970’lerin müziklerini ve bolca da Ennio Morricone eserlerini kullanıyor ki kesinlikle filmin görsel ve işitsel cümbüşüne çok yakışmış bu seçimler. Bir klostrofobi hissi yaratmayı amaçlamış mıydı bilmiyorum ama bu duyguyu bolca yaşayacağınız ilginç bir film bu ve görülmeyi de hak ediyor. Kaleydeskoptan, kırmızıdan, “acid trip” havasından hoşlananlar ise kaçırmamalı!

(“The Strange Color of Your Body’s Tears” – “Bedenindeki Gözyaşlarının Garip Rengi”)

Hard Choices – Rick King (1985)

hard choices“O hapishaneye gitmemelisin Bobby, gidersen ayak bileklerini bile çıplak göstermemelisin”

Ağabeyi ve arkadaşı ile birlikte karıştığı bir soygunda bir polisin öldürülmesi üzerine hapse atılan on beş yaşındaki bir genç ile ona yardım etmeye çalışan bir sosyal görevlinin hikâyesi.

1985 yılında Sundance festivalinde büyük ödül için yarışmış bu düşük bütçeli filmi Rick King yönetmiş ve Robert Mickelson’un orijinal hikâyesinden uyarlanan senaryoyu da o yazmış. Farklı bir suç filmi olmaya ve şaşırtmaya soyunan ama bunu yeterince başaramadığı için, ticari sinemanın “cazibesi”ni taşımadığı gibi sanatsal cazibesi de eksik kalan bir çalışma bu. Genç baş oyuncusunun işini iyi yaptığı film sürprizini gerçekçi kılamadığı için vurucu bir etki yaratamıyor ama yine de farklı olmayı denemesi ile ilgi görebilir.

Yönetmeninin de, oyuncularının da öncesinde ve sonrasında çok parlak bir kariyeri olmadığı filmin yönetmeni Rick King’in çabalarının yeterince ve onun arzu ettiği kadar farklı kılamaması nedeni ile genellikle vasat bir görüntü sergiliyen bir film var karşımızda. Belki kısmen düşük bütçesinin de etkisi var bu vasat sonuçta ama asıl problem King’in filmini nereye konumlandıracağına veya bir başka deyiş ile derdinin ne olduğuna karar verememiş olması sanırım. Yardıma ihtiyaç duyan genç suçlular, devletin sosyal aktivitelerinin bütçe kesintileri, önceliklendirme gibi gerekçeler nedeni ile yetersiz kalması ve adalet mekanizmalarındaki haksızlıklar… Film bunların her birini ele alıyor gibi yapıyor ama bir türlü yüzeysellikten uzaklaşamadığı için ve hikâyeye bir iç dinamizm kazandıramadığı için kendisini çekici kılamıyor. Oysa hem bu başlıklar hem de yoksul bir sınıftan karakterleri daha iyi bir senaryo ile somut bir başarısı olan bir sosyal drama filmi üretme potansiyeli taşıyor kesinlikle. Ne var ki yeterince derinlikli çizilmeyen karakterler ki buna baş karakterler de dahil, seyircinin ilgisini üzerlerine çekmekte zorlanıyorlar ve ortaya kesintisiz bir ilgi kaynağı olamayan bir sonuç çıkıyor.

Günümüzün gözde oyuncularından Martin Donovan’ın bu ilk sinema filminde yardımcı karakterlerden birini canlandırdığı çalışmada başı derde giren genç rolünü üstlenen Garry McCleery ve sosyal görevli kadın rolündeki Margaret Klenck zaman zaman televizyon filmi havasında ilerleyen hikâyede üstlerine düşeni, senaryonun yetersizliği nedeni ile özel bir başarı göstermeden, yerine getiriyorlar. Senaryonun finale doğru karşımıza çıkan sürpriz gelişmeye bizi yeterince sağlam biçimde hazırlamaması ve oyuncularına oynayacak sağlam malzeme sunamaması iki oyuncunun da işini zorlaştırmış açıkçası ve karşılarına aşmaları gereken bir gerçekçilik sorunu çıkarmış. Yan karakterlerin klişelerden uzak çizememiş olması (örneğin iyi polis, kötü polis karakterleri) başka bir zayıflığı senaryonun ve fazlası ile tanıdık geldiği için, tüm bu karakterler filme çekemiyorlar seyredeni. Jay Chattaway’in 1980’lere özgü olarak “synthesizer” ağırlıklı olan müziği ise karşımızdaki hikâyeye her zaman uygun düşmeyen bir tempoya sahip görünüyor. Yönetmenin sahneleri birbirine bağlarken zaman zaman farklı sahnelere ait konuşmalar ile görüntüleri birlikte kullanması ise, daha çok kafa karıştırıcı bir sonuca neden olmuş gibi.

Rick King’in senaryosu yetişkinlere özel mahkemede yargılanan çocuk, sosyal görevlinin ilginç geçmişi, yoksulluğun neden olduğu suçlar, genç kahramanımız ile sosyal görevli arasındaki yaş farkına rağmen gelişen aşk, uyuşturucu problemi veya tahliye olan mahkumun ardından ne zaman döneceğine dair iddiaya giren polislerin gösterdiği bir suçtan kaçınamama gerçeği gibi konuları sosyal bir duyarlılıkla ele almaya çalışmış ama bu ve benzeri tüm temalar kısa ve hızlı bir şekilde tüketiliyor, üzerinde durulmuyor vs. Böyle olunca da yönetmenin yaratmaya çalıştığı farklı hava ya hiç oluşmuyor ya da çok kısa bir süre ayakta kalabiliyor. Finali ile ne dediğini anlamak ise pek kolay değil filmin. Tüm bu kusurlarına rağmen, konusunu sömürmeden özgün olmaya çalışan ve günümüzün ünlü bağımsız sinemacısı (yönetmen, oyuncu ve senarist olarak) John Sayles’ın küçük bir rolde, ilginç karakterini başarı ile oynaması filme ilgi göstermeye yeter mi bilmiyorum ama yine de görmekte bir zarar yok filmi.

(“Zor Seçimler”)

Butch Cassidy and the Sundance Kid – George Roy Hill (1969)

butch cassidy and the sundance kid“26 yaşındayım, bekârım ve öğretmenim ve zaten berbat durumdayım. Sahip olduğum tek heyecan, burada sahip olduğum. Sizinle geleceğim, sızlanmayacağım, çoraplarınızı yamayacağım, yaralarınıza bakacağım ve bir tek şey dışında benden istediğiniz her şeyi yapacağım. Burada kalıp ölmenizi izlemeyeceğim. Sizin için sakıncası yoksa, bu sahneye tanık olmak istemiyorum”

Butch Cassidy ve Sundance Kid lakaplı iki soyguncunun kanundan ve peşlerindeki kelle avcılarından kaçış hikâyesi.

ABD sinemasının ve aslında genel olarak sinemanın gerçek klasiklerinden biri. ABD’nin western tarihindeki iki gerçek karakterden esinlenen orijinal senaryosunu William Goldman’ın yazdığı ve George Roy Hill tarafından yönetilen film, iki baş oyuncusu Paul Newman ve Robert Redford’un dört yıl sonra ve yine Hill’in çektiği “The Sting – Belalılar” filminde de tekrarlayacakları çekici beraberlikleri, sonradan Hollywood’un pek çok filmde kopyalarını yaratacağı “cesur ve mizah duygusu da olan iki sıkı dost erkek” hikâyesi, bir klasik olmuş şarkısı ve daha başka pek çok unsuru ile bugün de sevilerek seyredilen bir sinema eseri olma özelliğini koruyor.

Bir zamanlar bir kasapta çalıştığı için “Butch” lakabı ile anılan Cassidy ve Sundance’te yakalanmışlığı olduğu için “Sundance” lakabını taşıyan iki sıkı dost filmimizin kahramanları. Birbirlerinin gerçek adlarını hikâye boyunca diğer başka gerçeklerle birlikte keşfeden ve bu keşifler sırasında bizi de eğlendiren (“yüzme bilmiyorum” sahnesi unutulmazlar arasındadır, örneğin) ikili, Butch’ın lideri olduğu bir çete ile banka ve tren soyarak kazanıyorlar hayatlarını. Butch’ın “kadını” olan ama her ikisini de seven ve her ikisi tarafından sevilen bir de kadın var hayatlarında. Hikâyenin büyük kısmı ikilinin, bir kısmına kadının da eşlik ettiği, kaçış maceralarını getiriyor karşımıza. Goldman’ın senaryosu heyecanı ve mizahı eksik etmeden ve klasik bir dil ile anlatıyor derdini ve filmin de en büyük artılarından biri oluyor. Senaryonun küçük mizahı, iki oyuncunun sağlam ve ekonomik oyunlarının da etkisi ile, seyirciyi de kendisi ile birlikte sürüklüyor ve ilgiyi hep ayakta tutuyor. Newman ve Redford ikilisinin sıkı dostluğu üzerine de bir şeyler söylemek gerekiyor burada, hazır senaryoyu överken. Her ne kadar hikâyeye bir kadın karakter de girmiş olsa ve hikâyede önemsiz olmayan bir yeri de olsa bu karakterin, anlatılan kesinlikle iki erkeğin hikâyesi. Çok “yakın” bir dostluk var aralarında ve fiziksel olarak değilse de (veya fiziksel olarak belli bir çizginin altında kalsa da) ruhsal olarak bir kadını rahatça paylaşabiliyorlar. Kadının onları “terk etmesinde”, ikili arasındaki sarsılmaz ve araya girilemez bağın da etkisi olsa gerek. Burada bir “eşcinsellik”ten söz etmiyorum ama iki kahramanın her anlamı ile birbirine yettiğini ima ediyor hikâye bize. Örneğin, senaryoda olmayan ama yönetmenin eklediği ve iki adamın birbirlerinin yaraları ile ilgilendikleri sahne, daha önce kadının yaralarını sarmak konusunda söyledikleri ile birlikte düşündüldüğünde, farklı okumalara açık. Bu bağlamda hikâyenin bana zaman zaman Barış Bıçakçı’nın “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” romanını hatırlattığını da söylemek gerekiyor. Tıpkı oradaki gibi bir büyük çaresizliğin içinde bu iki karakter, başka nedenlerle de olsa.

Filmin teknik kadrosu da hayli sağlam. Conrad L. Hall zaman zaman sepya renkler alan görüntüleri ile kaçış sahnelerinin dağlık ve kayalık bölgelerdeki anlarında görsel olarak ciddi bir başarıya imza atıyor. Burada belki bu “doğal güzellikler”in bir parça fazla kullanıldığı düşünülebilir ama yönetmen George Roy Hill hikâyesinin doğal bir parçası yapmayı başarmış bu görüntüleri, doğru bir mizansen anlayışının aracılığı ile. Görsel tercihler de filme dinamizm katmış açıkçası. Siyah – beyaz değil ama sepya bir sessiz filmden kareler seyrettiğimiz bölümler, finalde son görüntünün donması, kameranın hep doğru zamanlarda hareketlenmesi gibi tercihleri ile Hill sağlam bir iş çıkarmış kesinlikle. John C. Howard ve Richard C. Meyer’ın kurgu çalışması da sakin anlarda bile dinamizm üretmeyi ve yapay oyunlara başvurmadan hikâyeyi doğru bir akışa kavuşturmayı başarıyor. Ve elbette müzik: Burt Bacharach’ın bugün biraz eskimiş görünen orijinal müziğinin yanında asıl öne çıkan filmin şarkısı. Pop müziğe pek çok hit armağan etmiş Bacharach ve Hal David ikilisinin, B. J. Thomas tarafından seslendirilen şarkısı (“Raindrops Keep Fallin’ on My Head”) en sevilen sahnelerden birine (bisikletle gezinti) eşlik ederken, filmin uçarı havasını destekleyen ve bugün de her dinlendiğinde eğlenceli bir nostalji duygusu yaratan bir eser kesinlikle.

Atın yerini bisikletin almaya başladığı, kapitalizmin ve sermaye sahiplerinin sisteme iyice egemen olmaya başladığı günlerde geçen hikâye doğrudan olmasa da “kaybolan eski güzel günler”i anlatıyor bir bakımdan da. İki kahramanın yaptığı tüm o soygunlar vs. herhangi bir eleştiri konusu yapılmıyor kesinlikle ve aksine gerek güvenlik güçleri gerekse sermaye sahipleri geçilen dalganın, eleştirinin ve hatta öfkenin konusu oluyorlar. İki kahramanın peşine düşmak için adam toplamaya çalışan bir kasaba şerifinin acizliği ve onun konuşmasını bölen bisiklet pazarlamacısının konuşması bu bağlamda sembolik bir anlam taşıyor olsa gerek. Benzer şekilde, Butch’ın ülke dışına kaçmaya karar verdikten sonra, bisikletten kurtulurken söyledikleri de onların bu yeni düzende kendilerine yer bulmakta sıkıntı yaşayacaklarının bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.

Yönetmen Hill, zengin iş adamının, onlar tarafından soyulduğu için, kahramanlarımızı yakalamak üzere oluşturduğu fidye avcısı grubu hikâye boyunca sürekli uzaktan çekimlerle ve nadir olan kısa çekimlerde de yüzlerini hiç göstermeden karşımıza getirmekle ilginç ve doğru bir seçimde bulunmuş. Gruptaki bazı kişilerin adlarını sık sık telaffuz ediyor iki adam ama seyirci olarak biz hiç tanık olmuyoruz onların görüntüsüne ve bu tercih seyirci olarak bizi hep iki baş karakterin yanında tutuyor ve onlar ne kadar görüyorsa biz de o kadar görüyoruz bu grubu. Kısacası, onların varlığı sadece iki baş karakterin onları gördüğü ve algıladığı kadar var bizim için de. Buna karşlılık peşlerine düşen Bolivyalı askerlerin sürekli olarak doğrudan gösterilmesi ise benzer şekilde, bu askerlerin kahramanlarımızla yüz yüze gelmesinin sonucu.

Klasik western’in dışında duran (ve tam da bu nedenle İngiliz yönetmen John Boorman tarafından bu türü “öldürmekle” suçlanan) film şiddet sahnelerini az tutması, uçarı bir tavır ile hikâyesini anlatması ve sonradan örneğin Bruce Willis’in iyice sömürdüğü esprili kahraman türüne kattığı unutulmaz iki karakteri ile bir klasik olarak mutlaka görülmesi gerekli bir çalışma. Newman ile Redford arasındaki -ne yazık ki sadece iki filmde tanık olabildiğimiz- müthiş enerji, onlara eşlik eden Katharine Ross’un onların tarzına zıt düşüyor gibi görünen ama kesinlikle doğru seçilmiş klasik oyun biçiminin de önemli kıldığı filmin ilk gösterimi girdiği tarih ile kıyaslandığında bugün o kadar da orijinal görünmemesi mümkün günümüz seyircisine ama bu onun kusuru değil, sadece defalarca bir şekilde taklit edilmesinin sonucu daha çok. Filmin başarılı senaryosu da seyredeni yanıltmamalı aslında; anlattığı hikâyeden çok, bunu anlatırken yarattığı atmosfer ile gelen bir başarı bu. Son bir not olarak, filmin gösterime girdiği 1969 yılının, 1968 olaylarının etkisinin sürdüğü ve Vietnam savaşı’nın ABD’de ciddi bir huzursuzluk kaynağı olduğu bir döneme sahip olduğunu ve bu bağlamda filmdeki otorite/devlet karşıtlığının ve iki adamın ülkeden kaçmalarının (Vietnam’a gitmemek için askerllikten kaçan ABD’liler gibi) bir gönderme olduğu düşünülebilir o tarihte yaşananlara.

(“Sonsuz Ölüm”)

Le Week-End – Roger Michell (2013)

LE_WEEK-END“Tecrübeme göre, normalde beş dakika içinde aynı insanı hem sevip hem de ondan nefret edemezsin”

Evliliklerini canlandırmak için, evlilik yıldönümlerinde ve yıllar sonra, balaylarını geçirdikleri Paris’e haftasonu tatiline giden İngiliz bir çiftin hikâyesi.

Roger Michell’in yönettiği, Pakistan asıllı ünlü İngiliz yazar Hanif Kureishi’nin orijinal senaryosundan çekilen bir İngiliz – Fransız ortak yapımı. Bir çiftin bir hafta sonunda, romantizmin başkenti Paris’te geçirdikleri zamanı incelikle anlatan film iki baş oyuncusu olan Lindsay Duncan ve Jim Broadbent’in zarif oyunları, yönetmen Michell’ın su gibi akan ve yine inceliklerle örülmüş çalışması ve Paris’i bir turistik geziye dönüşmeden hikâyesine yedirebilmesi ile dikkat çekiyor. Bunun yanında filmin tüm taze görünümüne karşın derinlerde aslında çok da yeni şeyler söylememek ve kimi zorlama anlara sahip olmak gibi kusurları da var.

Jeremy Sams’ın caz esintili ve karakterlerine ve hikâyeye çok yakışan müziğinin yanısıra, Debussy’nin “Clair de Lune” başlıklı eserinden Bob Dylan’ın “Like a Rolling Stone” şarkısına ve genç yaşta ölen, 1960 sonları ve 1970 başlarının başarılı müzisyeni Nick Drake’in şarkılarına uzanan müzik seçimleri ile anlatmaya soyunmuş derdini filmimiz. Drake’in akustik şarkılarının küçük hikâyelerini zarif bir dille anlatması gibi, Michell de hikâyesini zarafetle örmüş. Nathalie Durand’ın Paris’ten yakaladığı ve şık ama yapay olmayan görüntüleri karşımıza getiren kamerası karakterleri dinamik ve saygılı bir biçimde takip ederken, Kristina Hetherington’un kurgusu da filmin bu yumuşak tavrına eşlik ediyor. Duncan ve Broadbent ikilisi de hikâye boyunca tartışır, flört eder, uzaklaşır ve yakınlaşırken karakterlerini hem ilginç hem gerçekçi kılmayı başararak bir oyuncunun tam da yapması gerekeni başarıyorlar ve hiçbir abartıya başvurma gereği duymadan gözümüzü üzerlerinde tutmayı beceriyorlar. Adamın üniversitede felsefe profesörü, kadının ise lisede biyoloji öğretmeni olduğu ve otuz yıldan beri evli olan çiftin kadının “aşk değil bizimkisi, tutuklanmak gibi bir şey” olarak tarif ettiği ve yorulmuş ilişkilerini ayağa kaldırma/bitirme hikâyesi tanık olduğumuz ve Michell’ın bize inceliklerle anlatmaya çalıştığı ve çoğunlukla da başardığı.

Bir bakıma, 1968 kuşağından iki bireyin günümüzde kendilerini, yaşadıkları hayatı ve yitirdikleri hayalleri sorgulaması tanık olduğumuz. Gençliğinde fabrika önlerinde solcu gazeteler satan, Brecht’ten oyunlar sahneleyen adamın şimdi yaşadığı hayattan bir yandan mutsuz olduğunu ama öte yandan karısını asla kaybetmek istemediğini anlıyoruz. Kadın ise kocasına göre daha sert, daha cesur ve değişimi (ne olduğunu veya olması gerektiğini çok da bilmeden) daha çok arzu ettiğini görüyoruz. Yorgun ama yerine ne koyacağınızı bilemediğiniz, belki zaten yerine koyacak bir şey de olmayan bir ilişki bu ve Duncan ile Broadbent ikilisi Kureishi’nin kaleminden çıkmış başarılı diyaloglar eşliğinde bu ilişkiyi yaşarken kesinlikle bir çekicilik kaynağı oluşturuyorlar. Filmin bu zarif yanının oluşmasında, her ne kadar çift İngiliz olsa da, hikâyeye damgasını vuran Fransız havasının büyük bir payı var. Bu havayı oluşturan ise pek çok farklı unsuru var filmin ve Michell’i bu unsurları genellikle hiç aksamayan bir şekilde koordine edebildiği için takdir etmek gerekiyor en çok. Hikâyenin Paris ile bütünleşerek ilerliyor olması, akşam yemeğindeki tüm o karakterler ve Parisli entelektüel havaları, Jean Luc Godard’ın 1967 tarihli “Week end – Hafta Sonu” filminden ilham almışa benzeyen atmosferi, yine Godard’ın bir başka klasiği, 1964 tarihli “Bande à Part – Çete” filminin bir sahnesinin filmin karakterlerince canlandırılması ve daha başka öğeleri ile bir Fransız filmi bu daha çok ve hatta kimi anları (lokantadan ve otelden kaçış sahneleri gibi) ile de 2000’li yıllarda çekilmiş bir “Nouvelle Vague – Yeni Dalga” filmi adeta.

Jeff Goldblum’un da hayli ilginç bir karakteri başarı ile canlandırdığı film iki karakterinin yaşlılık, hayal kırıklıkları, değişimler, özlemler ve korkuları içeren, banyo fayanslarından hâlâ kendilerine bağımlı yaşayan evli oğullarına kadar farklı alanlarda ilerleyen diyalogları ile de dikkat çekiyor kesinlikle. Buna karşılık, aslında başarılı çekilmiş ve oynanmış olsa da akşam yemeği daveti sahnesinde film, hikâyesindeki zorlama anlarının en önemlisini yaşıyor. Karşılıklı iki itiraf, oyuncularının başarısı ile önemli ama hikâyenin ilerlemesi için yaratılmış gibi duruyor daha çok. Adamın genç bir çocukla dertleştiği sahne de benzer bir etkiye sahip. Hikâyenin “yorgun evlilik” (veya daha doğru bir ifade ile “yorgun hayatlar”) hikâyelerinden bir diğeri olarak çok fazla yeni şey söylemediği de açık. Yine de filmin hikâyesini hiç yitirmediği bir zarafet ile anlatması bu bildik suları çekici kılıyor.

Finalinde “Bande à Part” filminin dans sahnesini kıyafetleri ile birlikte tekrarlayarak (şapka ve baklava dilimli kazak!) sıkı bir saygı duruşunda bulunan (bu göndermenin öncesinde, otel odasındaki televizyonda orijinal sahnenin gösterilmesi filmi bilmeyenler için düşünülmüş ama bilenler için sıkıcı olabilecek bir zorlama) film, belki çok önemli olmayan ama kesinlikle görülmeyi hak eden bir eser ve daha önceki Roger Michell ve Hanif Kureishi ortak çalışmalarında (“The Buddha of Suburbia”, “The Mother” ve “Venus”) olduğu gibi sınıfını parlak bir notla geçiyor.

(“Un Week-end à Paris” – “Paris’te Bir Hafta Sonu”)