A Kiss Before Dying – Gerd Oswald (1956)

“Utanç verici, çirkin bir sırrım var. Ne olduğunu biliyor musun? Daha önce hiç aşık olmamıştım”

Zengin bir kadınla evlenerek hayatını değiştirme planları yapan bir üniversite öğrencisinin cinayete kadar uzanan hikâyesi.

ABD’li yazar Ira Levin’in aynı isimli, ilk romanından uyarlanan bir kara film. Alman asıllı ABD’li yönetmen Gerd Oswald’ın da ilk sinema filmi olan çalışma, bugün artık bir klasik olan romandan yapılmış keyifli bir sinema eseri. Bir karaktere yer vermemesi dışında romana genelde sadık kalan senaryoyu Lawrence Roman yazmış. Levin’in romanı 1991 yılında James Dearden tarafından da sinemaya uyarlanmış ve olay örgüsünü epey değiştiren bu uyarlama hayli olumsuz eleştirilerle karşılanmıştı. Oswald’ın filmi hedefine erişmek için önündeki tüm engelleri ortadan kaldırmaktan çekinmeyen bir genç adamı anlatırken ortaya bir başyapıt çıkarmıyor belki ama kesinlikle keyifle izlenen bir sonuç koyuyor. “Küçük ve sıkı bir kara film” örneği olmayı başaran içeriği ve biçimi, Robert Wagner ve Joanne Woodward’un başarılı oyunları ve ilgiyi üzerinden eksik etmeyen hikâyesi ile kesinlikle seyre değer bir film bu.

Usta görüntü yönetmeni Lucien Ballard’ın çalışması ile anlatılan bu kara film “zeki bir psikopatın” hedefine erişmek için nereye kadar gidebileceğini çekici bir biçimde anlatıyor bize. Yalan söylemekten cinayete kadar uzanan araçların hiçbirini kullanmaktan çekinmiyor bu genç adam ve ne masumiyetin ne de sevginin durdurabildiği hırsı, cazibesi ve zekâsı ile hedefine doğru ilerliyor. Bu özellikleri hem bu adamı tam bir psikopat yapıyor hem de kara filmlerin olmazsa olmazlarından biri olan “tehdit” unsurunun da şık bir şekilde oluşmasını sağlıyor. Bu tehdit bazen bir birey veya birey grubuna yönelik olabilir burada olduğu gibi, bazen de tüm bir topluma. Oswald, Robert Wagner’in karakterini ustaca canlandırmasından da aldığı destekle zaman zaman standard Hollywood’un dışına çıkarak da filmini zenginleştiriyor. Örneğin pek çok sahneyi tek ve uzun bir planla ve plan-karşı plan kalıbının dışına çıkarak çekmeyi tercih ederek (özellikle Wagner ile Woodward’ın ikili sahnelerinde kullanıyor bu yöntemi Oswald ve oyuncularının da güçlü performansları ile sıradan seyirciyi de tatmin edecek bir sonuca ulaşıyor) filme bir ağırlık ve şıklık katmış yönetmen. Oswald filme sıkı bir giriş de yapıyor ve kamera bir odayı, içindeki ve duvarlarındaki nesneleri tarayarak ilerlerken, yatakta uzanan bir kadın ve onu sakinleştirmeye çalışan bir adam görüntüye girince duruyor ve tüm bu anlar boyunca da karakterleri hakkında seyirciye hayli sağlam bilgiler verirken, çekici bir açılış sahnesine de imza atmış oluyor.

Adamın peşindeki dedektifi canlandıran Jeffrey Hunter ve kurbanı olan kadın(lar)ın babası rolündeki George Macready biraz senaryonun da kurbanı olmaları nedeni ile performanslarını çok ileri bir noktaya taşıyamamışlar ve kadınlardan birini canlandıran Virginia Leith de pek güçlü bir oyun sergileyememiş ama Wagner ve Woodward hikâyeyi sürüklemeyi başaran güçlü performansları ile göz dolduruyorlar. Wagner bir Hollywood yıldızının kolay kolay yapmayacağı bir şeyi yapıyor, yakışıklı ve zeki olmasının perdede yumuşamatadığı bir kötücüllüğü olan karakterini hem olumlu hem olumsuz anlamı ile ilgi odağı yapmayı başarıyor. Tüm o yalanlar, oyunlar, suçlar, arada yaşanan tedirginliklere rağmen hemen yaratılan yeni çözüm yolları vs. her biri Wagner’in yüzünde ve beden dilinde karşılığını buluyor. Woodward ise sinemadaki bu ilk rollerinden birinde aşık ve masum genç kızı tam da bir kara filme yakışacak bir biçimde, bir “kurban” olarak getiriyor karşımıza. Sinemanın ilk büyük yıldızlarından Mary Astor da adamın annesi rolünde sinemaseverler için hoş bir sürpriz olarak yerini almış filmde.

Oswald kara filme yakışan kamera açıları ve hikâyenin geriliminin artacağının belli olduğu bir sahnede görüntüye tesadüfmüş gibi “Be Careful, Speed Kills / Dikkatli Ol, Hız Öldürür” yazılı bir uyarı tabelasını sokmak gibi küçük ve hoş numaraları ile özel bir derinliği olmayan hikâyeyi seyircisi için çekici kılmayı başarmış kariyerinin sayısı çok da olmayan öne çıkan örneklerinden biri olan bu eserinde. Nesneleri kimi zaman hayli yakın planda görüntüleyen, buna karşılık oyuncularını nadiren yakın planda gösteren Oswald bu şekilde izleyicinin sahnenin tümüne hâkim olmasını ve karakterlerden birine odaklanmak yerine, o sahneye görünmeyen bir karakter olarak girmesini sağlıyor. Görmeye değer bir kara film, özet olarak.

(“Ölmeden Evvel”)

Zwei Leben – Georg Maas (2012)

“Bana öyle bir baktı ki ona ihanet edemeyeceğimi anladım… ve onu sana getirmem gerektiğini”

Norveçli bir anneden olan ama babası Alman olduğu için 1945’den sonra henüz çocukken Doğu Almanya’ya götürülen bir kadının, Berlin Duvarı’nın yıkılmakta ve Demokratik Almanya’nın çökmekte olduğu günlerde “savaş çocukları” ile ilgili başlayan bir soruşturma ile değişen hayatının hikâyesi.

Hannelore Hippe’nin romanından uyarlanan ve Georg Maas tarafından yönetilen Almanya ve Norveç ortak yapımı bir film. Avrupa ve ABD sinemasının üzerine film çekmekten usanmadığı bir konu İkinci Dünya Savaşı. Ya doğrudan savaşı ya da onun bireyler ve toplumlar üzerindeki etkilerini doğrudan veya dolaylı olarak ele alan pek çok film çekildi ve savaşın neden olduğu trajediler, sosyal, siyasi ve ekonomik değişimler düşündüldüğünde çok da doğal bu durum. Bu film ise Almanya’nın savaş sırasında işgal ettiği ülkelerden biri olan Norveç’te bir Alman subay ile Norveçli bir kadından olan bir çocuğa Ari ırktan olduğu gerekçesi ile Almanlar tarafından “el koyulması” ile başlayan bir hikâyeyi anlatıyor; doğrudan savaşa değil etkileri üzerine olan hikâyelerden biri bu dolayısı ile. Belki kalıcı bir iz bırakmayan ama eline aldığınızda da sürükleyiciliği ile bitirene kadar bırakamadığınız polisiye, gerilim veya macera türünden romanlar vardır hani; işte bu film de anlaşılan böyle bir romandan uyarlanmış ve tam da o havanın görsel karşılığını karşınıza getiren bir çalışma. Başarılı oyunculuklar, aksamayan bir anlatım, hikâyedeki merak uyandıran gelişmeler vb.unsurlar filmi seyre değer kılıyor kesinlikle. Filmden geriye kalıcı olacak olansa, filmin kendisinden çok ele aldığı konu olacaktır daha çok.

Savaş sırasında bir düşman subayı ile kurulan ilişki, bir başka deyişle düşmanla işbirliği, bu ilişkiden doğan bir çocuk, geçmişin üzeri örtülen suçları ve bunların bir gün ortaya çıkacağı korkusu ile sürülen ikili bir hayat, casusluk, aşk duygusu ile görev duygusunun çatışması ve bireyleri bir aile yapanın ne olduğu… Maas’ın filmi tüm bunları anlattığı hikâyesini akıcı bir tempo ve oyuncularından aldığı destek ile ve merak duygusunu çoğunlukla ayakta tutarak başarılı bir biçimde getiriyor karşımıza. Hikâyenin bugünü Doğu Almanya’nın yıkılmakta olduğu günler ve doğal olarak garanti bir çekiciliğe sahip olarak başlıyor film. Hikâyenin dünü ise 1960’lı yıllarda yaşanıyor ki Berlin Duvarı’nın inşa edildiği, Soğuk Savaş’ın tüm hızı ile sürdüğü ve ülkelerin casusluk faaliyetlerinin zirvede olduğu bir dönem bu. Maas çoğunlukla 1990’lı yıllarda geçen hikâyesinde zaman zaman 60’lı yıllara dönüyor ve hikâyedeki sırları birer birer ortaya çıkarıyor. Belki hedeflendiği kadar sürpriz öğesi içermiyor hikayenin gelişimi ama yine de bir merak duygusunun sürekli diri tutulabildiği açık. Görüntü yönetmeni Judith Kaufmann’ın hikâyenin geçmişini anlatırken grenli görüntüleri tercih etmesi filme kesinlikle bir şıklık katmış ve bu sahnelerde hem bir nostalji havasının hem de belirsizlikten kaynaklanan bir gerginlik duygusunun doğmasını sağlamış görünüyor. Seyircinin kadının geçmişi ile ilgili olarak kadının etrafındaki karakterlerden hep daha fazla biliyor olması bir aksamaya neden olmadığı gibi bu karakterlerin tepkilerine daha fazla konsantre olmasını sağlıyor ki bu da filmin seyir zevkine katkıda bulunuyor açıkçası.

Kadını oynayan Juliane Köhler’in karakterinin sırlarından kaynaklanan temkinli ve soğuk halini başarı ile canlandırdığı, annesi rolündeki usta sinemacı Liv Ullmann’ın neden usta olarak nitelenmesi gerektiğini göründüğü her sahnede kanıtladığı bir film bu. Ullmann’ın gerçekleri anlamasını sağlayan bir video kasedi seyrederken yanındakine kızgın bir şekilde, oturduğu koltukta öne kaydığı kısa bir an var ki sadece oradaki vücut dili bile bu ustalığı kanıtlamaya yetiyor. Yönetmen de bu oyunculukların eşliğinde yağ gibi akan bir dil ile anlatıyor hikâyesini bize. Sinema dilinde bir yenilik vs. yok ama hikâye ne gerektiriyorsa onu bire bir üretmeyi başarmış Maas ve hem hikâyesini ilgi ile izletmeyi hem de anlattığı üzerine seyircinin düşünmesini sağlamış. Doğu Alman istihbarat örgütü Stasi’nin kendi vatandaşları üzerindeki faaliyetlerine Florian Henckel von Donnersmarck’ın “Das Leben der Anderen – Başkalarının Hayatı” filminde tanık olmuştuk etkileyici bir şekilde. Burada ise Stasi örgütünün diğer ülkelerdeki istihbarat faaliyetleri geliyor karşımıza hikâyenin bir parçası olarak ve kapanış jeneriğinde örgütün Norveç’e yerleştirdiği ajanların tamamının hâlâ ortaya çıkarılamamış olduğuna inanıldığı söyleniyor. Bu ifade elbette hikâyeye br çekicilik katıyor ve Avrupa’nın tüm tarihsel akışını değiştiren İkinci Dünya Savaşı’nın neden savaşa katılan ülkelerin sineması için hâlâ zengin bir kaynak olduğunu tekrar anlamamızı sağlıyor.

Filmin “kalıcı” olamama dışında da kusurları var. Belgeselci yanı da olan yönetmen Maas sık sık bir televizyon için çekilmiş ve bir parça didaktik bir belgeselin havasına kapılmaktan da kendini alamamış görünüyor. Bunun yerine karakterlerin duygularının daha fazla sergilenmesini sağlayacak imkânları yaratmış olsa daha çekici bir sonuç elde edebilirmiş. Ve kuşkusuz, o uzun yolculuklarda keyifle okunan bir romanın havasına bir parça daha fazla derinlik katabilse çok daha iyi olurmuş. Yine de gerek yukarıda saydıklarım, gerekse senaryo onu epey ihmal etmiş görünse de koca rolündeki Sven Nordin’in oyunu ve Norveç’in o muhteşem İskandinav güzelliğinin “soğukluğunu” pek çok sahnesinin parçası yapmayı başarması ile de ilgiyi hak eden bir film bu.

(“Two Lives” – “İki Hayat”)

Polisse – Maïwenn (2011)

“Yaptığımız iş dünyayı değiştirmeye yaramıyor, ama boğazım düğümleniyor, içim parçalanıyor, dayanamıyorum”

Paris’te çocuklara karşı işlenen suçları araştırmakla görevli bir bölümde çalışan polislerin ve onların hayatını fotoğraflayan bir gazetecinin hikâyesi.

Fransız oyuncu ve yönetmen Maïwenn’in bu üçüncü uzun metrajlı çalışması Cannes’da Altın Palmiye için yarışıp Jüri Ödülü’nü kazanmış bir film. İlk iki filminin senaryosunu da yazan bu genç ve yetenekli sanatçı bu eserinin senaryosunu ise tıpkı kendisi gibi filmde rol de alan Emmanuelle Bercot ile birlikte oluşturmuş. Çok kalabalık ve kelimenin tam anlamı ile gerçek bir takım oyunu veren ünlü oyuncuları, çocukların suistimali gibi netameli bir konuyu ele alması ve kalabalık kadroyu disiplinli bir kaos içinde karşımıza getiren mizansen ve kurgusu ile önemli bir film bu. Buna karşılık, senaryonun işlenen suçların korkunçluğunu ve yetişkinlerin çocuklara (hata bazen gerçekten sevdikleri çocuklara) neler yapabileceğini anlatmakla bu suçlarla uğraşan bireylerin ruh hallerini ve hatta yaptıkları zor işle her zaman da bağlantılı gibi görünmeyen özel hayatlarını anlatmak arasında bir seçim yapmamanın da sıkıntılarını taşıyor bu çalışma ve zaman zaman bir trajediden hemen sonra bir romantizmin veya hatta bir kahkahanın kucağına bırakabiliyor sizi. Bu temel problemine rağmen, özellikle tüm o kalabalık oyuncu kadrosuna aşina oldukça ve her bir karakterin derdini anladıkça iyice ısınacağınız ve kesinlikle çok çarpıcı finali ile beğeneceğiniz bir film bu.

Fransız polis gücü içindeki ilgili birimin gerçek hayatta karşılaştığı suçlardan esinlenen hikâye, bu suçları ve “kahramanlarını” ele almakla yetinmeyip, polislerin her birini de özel hayatları, ilişkileri ve üstlendikleri zor görevlerle nasıl baş etmeye çalıştıkları ile getiriyor önümüze. Karşı karşıya kaldıkları çirkin suçlarla bir travmaya kapılmadan mücadele etmek ve bu suçların yarattığı travmalarla belki de ömür boyu boğuşacak çocuklara destek olmak bu karakterler ve aslında seyirci için yeterince güçlü bir konu. Ne var ki senaryo bu zaten hayli güçlü olan konuya bir de tüm o polislerin özel hayatlarını ve bazıları birbiri ile çakışan problemlerini de yerleştiriyor ve bu nedenle de iki saati aşan süresine rağmen hikâyesinin yapısını sağlam bir şekilde inşa edemiyor. Edemiyor çünkü görüntüler çocuklardan polislere, oradan suçlulara, sonra tekrar çocuklara vs. atlayıp durdukça bir türlü sağlam bir hikâye izlediğiniz hissine kapılamıyorsunuz ve zaman zaman bu polisleri anlatan bir televizyon dizisinin tüm bir sezonunun özetini ya da daha yumuşak bir deyişle söylersek, bu dizinin uzun bir pilot bölümünü seyrettiğiniz hissine kapılıyorsunuz. Bu kusuruna rağmen tüm bu farklı hikâyelerin, temaların vs. her birini kendi içinde izlemeye değer ve bazılarını da hayli etkileyici kılmayı başardığını söylemek gerekiyor Maïwenn’in. Sorun tüm bunların tek bir filmde toplanması ve yönetmenin kendisinin oynadığı gazeteci karakterinin amaçlandığının aksine polislerin kendilerinin bir yansımasını görebilecekleri bir ayna rolüne büründürülememesinin bir örneği olduğu senaryodaki kimi fazlalıklar.

Ağırlıklı olarak pedofili suçlarının kurbanları ve failleri geliyor karşımıza hikâye boyunca ve bu suçların hiçbiri birkaç dakikadan uzun süren bir sahnenin konusu olmuyor. Adeta senaristler işte kahramanlarımız böyle suçlarla uğraşıyor demek için peş peşe birtakım örnekler getiriyorlar önümüze. Belki konunun rahatsız ediciliği onları bu tercihe yönlendirmiş ve açıkçası bu suçların hikâyelerinin daha fazla detaylandırlıması oldukça rahatsız edici olabilirdi. Ne var ki film bu hali ile de böylesine önemli bir konunun diğer konular arasında zaman zaman kaynayıp gitmesine sahne olmuş. Hatta kişisel olarak çok rahatsız edici ve yanlış bulduğum bir sahneyi açıklayan da belki bu durum. Elinden aldıkları akıllı telefonu geri alabilmek için erkek çocuklara oral seks yapan küçük bir kızın “saflığı” ile eğleniyor polislerimiz hayli uzatılmış bir şekilde ve bu sahnede kızın bir dizüstü bilgisayar için neler yapabileceği esprisi bile yapılırken, sıradan bir suçun saf bir kurbanı ile konuşuyor gibi davranıyorlar. Filmimiz bize onların her gün karşı karşıya kaldıkları bu tür suçlar karşısında belki artık o denli etkilenmiyor olduklarını söylemeye ve aslında bunun da ne kadar korkunç olduğunu söylemeye çalışıyor ama ne sahnenin havası bunu doğruluyor ne de polislerimizin ne kadar derinden etkilendiklerini gösteren diğer sahnelerle uyum içinde olur bu yorum.

Aşk, seks, ilişkiler, bürokrasi, ebeveynlik, bağlılık, ihanet ve çocuklara karşı işlenen en çirkin suçlar… Tüm bunlar farklı farklı karakterler üzerinden anlatılırken, film üzerinde daha fazla durabilse seyirciyi yüreğinden sarsabilecek anları ve karakterleri de kısa tutmak zorunda kalıyor. Örneğin kızının sözleri üzerine kocasının çocuğunu taciz ettiğinden şüphelenmeye başlayan kadının bakışları, işlediği suçu bir hak gibi gören bir adamın rahatlığı veya suçunun korkunçluğunun farkında olan ama kendisine engel olamayan bir adamın zavallı hali gerçekten çok etkileyici. Ne var ki işte bu anlardan hemen sonra polislerimizden birinin özel hayatından bir ana tanık olmak veya polislerin birbiri ile eğlenmesini veya çatışmasına tanık olmak bu anların etkisini zayıflatıyor. Buna karşılık filmin özellikle kalabalık sahnelerdeki ustalıklı kurgusunu ve kimi sahnelerde de yönetmen Maïwenn’in becerisini atlamamak gerekiyor. Bir kamp alanındaki baskın sahnesi, tüm sadeliği ile trajik finali veya tecavüze uğradığı için kürtaj olan bir kızla ilgili sahne gibi anlardan etkilenmemek imkânsız kesinlikle. Yönetmenin gerçekçiliği ile belgesele yaklaştığı ve başta yine o baskın sahnesi olmak üzere pek çok sahne de alkışı hak ediyor. Buna karşılık yine hayli başarılı çekilmiş gece kulübündeki eğlenme sahnesi ise filmden tamamen çıkarılmasının nerede ise hiçbir sakınca yaratmayacağı ve gereksiz uzatılmış bir bölüm olarak dikkat çekiyor.

Her biri güçlü yan hikâyeleri, çok iyi çizilmiş karakterleri ve yine çok iyi yazılmış diyalogları ile bu film yönetmenin ve senaristlerin olduğu kadar oyuncuların da filmi. Fransız sinemasının rollerine de çok iyi uyum göstermiş pek çok oyuncusu döktürüp duruyor hikâye boyunca. Öyle ki sadece onların bu müthiş takım oyununa tanık olmak bile filmi başlı başına seyri zorunlu eserler arasına sokabilir. Tek tek bu oyuncuları öne çıkarmanın gereği yok bu çok başarılı takım oyunun karşısında ve zaten pek çok oyuncusu da farklı ödüllerin sahipleri olmuşlar performansları ile. Her bir oyuncuyu rolleri ile çok doğru bir şekilde ilişkilendiren oyuncu seçiminden dolayı filmin yaratıcılarını ayrıca alkışlamak gerekiyor. Adını çocukların dili ile “Polisse” olarak belirleyen filmin onların korkunç hikâyelerinin yanına başka hikâyeleri koymasını eleştirebileceğimiz ama sonuçta ne olursa olsun etkileyici olmayı başaran bir çalışma bu.

(“Polis”)

Dead of Winter – Arthur Penn (1987)

“İşin parası iyiymiş ve adam da çok kibarmış”

İş arayan ve aldığı bir teklif üzerine çekimler için ıssız bir yerdeki malikâneye giden kadının başına gelenlerin hikâyesi.

1960 ve 70’li yıllarda çektiği hayli parlak filmlerden sonra 80’lerdeki vasat filmlerle kariyerini sonlandıran ABD’li yönetmen Arthur Penn’den bu gerilim filmi sondan bir önceki çalışması. Esinlendiği Joseph H. Lewis’in 1945 tarihli “My Name is Julia Ross” filmine selam gönderen ve bunu hem az da olsa esinlendiği konusu ile hem de doktor karakterine o filmin yönetmeninin ve hikâyenin başında öldürülen kadın oyuncuya da aynı filmin baş karakterinin adını vererek yapan filmin, orijinal senaryosu Marc Schmuger ve Mark Malone tarafından yazılmış. 1945 tarihli filmin senaryosunun Anthony Gilbert adı ile yazan kadın yazar Lucy Beatrice Malleson’un “The Woman in Red” adlı romandan uyarlandığını da belirtelim bu arada; dolayısı ile bu roman da filmimizin kaynaklarından biri. Filmin yönetmenliğini son anda ve gönülsüzce devralmış Arthur Penn ve ortaya vasatı nadiren aşabilen bir korku/gerilim filmi koyabilmiş ne yazık ki. Senaryodaki boşluklar ve mantık hataları ve Penn’in türün ihtiyacı olan türden bir mizansen anlayışını yeterince yaratamamış olması filme zarar vermiş ama yine de başroldeki Mary Steenburgen’ın çabalarının da katkısı ile “ıssız bir yerde tutsak alınan kadın” temalı filmlerden hoşlananların ilgisini çekebilir.

Filmin senaristlerinden biri olan Mark Malone kariyerindeki tek oyunculuk denemesinde kadın oyuncunun kardeşini canlandırırken (ki oyunculuğa devam etmemiş olması sinema dünyası için pek de bir kayıp olmuş görünmüyor), diğer senarist Marc Schmuger ise çekimlerin başında filmin yönetmenliğini de üstlenmiş. Ne var ki sonuç pek iyi olmayınca Arthur Penn çekimleri çok da istemeden üstlenmek zorunda kalmış. Filmin temel sıkıntıları senaryosundaki problemlerden kaynaklanmış görünüyor. Seyrederken karakterin (özellikle baş karakterin) neden öyle değil de böyle davrandığını anlayamadığınız ve böyle olunca da filmin amaçladığı korku/gerilim hissinin yerini bir boşluk hissinin aldığı filmlerden biri bu. Senaryo iyi işleyebilse ve özellikle inandırıcılık problemlerini aşabilmiş olsa, zeki bir planın hikâyesini izlemenin keyfini yaşatabilirmiş ama film bir türlü duyguyu uyandıramıyor. Kim bilir, belki de bu “zeki” planının kendisidir sorunun kaynağı. Schmuger ve Malone ikilisi filmin gerilimini yavaş yavaş arttıran ve aradaki küçük/orta düzeyli zirvelerle ilerlerken finalde asıl zirvesine ulaşan bir hikâye yaratmayı denemiş ama bunda yeterince başarılı olamamışlar. Belki kadının bir kukla olarak kullandığı oyunu yaratan doktor ve uşağının planındaki zekâya referans veriyor ama diyaloglarda sıkça satranç oyununun geçmesi, bir beklenti yaratıp sonra boşa düşen öğelerden biri olarak rahatsız ediyor. Evdeki doldurulmuş ayı figürleri ise olmamış bir sahne dışında ne bir korku ne de tedirginliğin parçası olamayınca, anlamsız kalıyor kesinlikle. Kadının kocasının bacağının alçıda olması da tıpkı satranç oyunu gibi hikâyede bir yere bağlanacak (onun hareketlerini kıyaslayarak bir gerilim unsuru olmak vb.) beklentisini yaratan ama adamın zıplayarak yürümesine neden olmak dışında hiçbir etkisi olmayan bir öğe olarak kalıyor. Şöminede yakılan ehliyet konusuna ki aslında hikâyenin gelişimi için çok önemli hiç girmemekte yarar var!

Doktor ve uşağı karakterleri konusunda ise başta kafaları bir parça karışmış gibi görünüyor senaryoyu yazanların ve ciddiyet ile karikatürleştirme arasında kalmışlar sanki ama ikinci yarıda ilkini ciddi, ikinciyi ise deli bir kötülüğün uygulayıcıları olarak resmederek toparlamışlar kendilerini. Benzer şekilde filmin ilk yarısında kadının nasıl kurtulacağı ile oynanan oyunun ne olduğu seyircinin dikkatini isteyen iki ayrı güçlü konu olarak zaman zaman birbirinin aleyhine çalışırken, ikinci yarıda film temel olarak kadının kendisini kurtarma çabasına odaklanıyor ve vasatı aşamayan bir şekilde de olsa odağını buluyor gibi görünüyor.

Mary Steenburgen güçlü olmayan senaryonun tüm gereklerini aksamadan yerine getirerek koşuyor, kaçıyor, saklanıyor, çığlık atıyor, hatta öldürüyor ve hikâyeyi sürüklemeyi başarıyor. Doktor rolündeki Jan Rubes ve uşağı rolündeki Roddy McDowall da sağlam oyunculukları ile onu destekliyorlar ve filmin en azından bu alanda sınıfı geçmesini sağlıyorlar. Onların karakterleri arasındaki hasta – doktor ilişkisi olarak başlayıp efendi – uşak halini alan ilişki ise farklı okumalara açık bir yapı içerse de senaryo bu konuyu yeterince başarılı işleyemediğinden, o denli de etkileyici olamıyor. Tümü olmasa da birkaç sürprizli anı, oyuncuları ve hikâyeye uygun set tasarımı ile bu korku/gerilim filmi ilgi çekmeye aday yine de. Bir evde kapana kısılmış olan bir karakteri anlatan çok daha iyi filmler var sinema tarihinde kuşkusuz ama Richard Einhorn’un çoğunlukla atmosferi desteklemeyi başaran (ama bir parça tanıdık gelen müziği) ve Jan Weincke’nin özellikle karlı sahnelerdeki başarılı görüntülerinin de katkısı ile bu film de bir göz atılmayı hak ediyor.

(“Kışın Ortası”)